4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/II-e maddesi uyarınca, işveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse, işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle derhal fesih hakkı bulunmaktadır. Yargıtay içtihatlarında ücretin “geniş anlamda” değerlendirilmesi gerektiği; ikramiye, prim, fazla mesai, hafta tatili ve genel tatil alacaklarının ödenmemesinin de bu kapsamda haklı fesih imkanı tanıdığı vurgulanmıştır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 09.10.2013, 2011/29851 E., 2013/25453 K.; Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 08.09.2015, 2014/19536 E., 2015/14196 K.).
2. Ücretin Parça Parça Ödenmesinin Haklı Fesih Niteliği
Yargıtay kararlarında, ücretin tam olarak değil de bölümler halinde (parça parça) ödenmesi, İş Kanunu 24/II-e kapsamında işçiye haklı fesih imkanı tanıyan bir durum olarak açıkça kabul edilmektedir.
Doğrudan Kabul: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, ücretlerin parça parça ödenmesinin dahi işçiye haklı fesih imkanı tanıdığını, bu durumda kıdem tazminatı talebinin kabulü gerektiğini hükme bağlamıştır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 16.09.2013, 2011/31118 E., 2013/22584 K.; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 16.09.2013, 2011/31117 E., 2013/22583 K.).
Süreklilik Arz Eden Parçalı Ödeme: Bir kararda, Nisan 2004 ayından itibaren ücretin vaktinde ve tam olarak ödenmeyip bölüm bölüm ödenmesi ve bu durumun fesih tarihine kadar devam etmesi, işçiye sözleşmeyi derhal fesih hakkı veren hallerden biri olarak sayılmıştır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2008/28429 K. ).
Ödeme Zamanı ve Belirsizlik: Ücretlerin parça parça ödenmesi durumunda, yapılan ödemelerin hangi aya ait olduğunun açıkça belirtilmemesi de işçi lehine haklı fesih nedeni olarak değerlendirilmektedir (Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 30.03.2023, 2022/155 E., 2023/266 K.).
Somut Örnekler: Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, banka hesap dökümlerinden ücretlerin 11.09.2012 tarihinde 286,00 TL, 18.09.2012 tarihinde 252,89 TL gibi farklı tarihlerde parça parça ödendiğinin tespit edildiği vakıada, feshin haklı olduğunu kabul etmiştir (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 08.09.2015, 2014/19536 E., 2015/14196 K.).
3. Kısmi Ödemenin Önemsizliği İlkesi
Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, ücretin hiç ödenmemesi ile bir kısmının ödenmemesi arasında haklı fesih hakkı bakımından bir fark bulunmamaktadır. “Ücretin hiç ya da bir kısmının ödenmemiş olması bu konuda önemsizdir” ilkesi uyarınca, ücretin eksik veya parçalı ödenmesi fesih için yeterlidir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 25.03.2013, 2012/18473 E., 2013/6154 K.; Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 18.03.2015, 2015/3386 E., 2015/4889 K.).
4. İspat Yükü ve İşveren Sorumluluğu
Ücretin ödendiğini ispat yükü işveren üzerindedir. Ücretlerin parça parça ödenmesi ve bu ödemelerin usulüne uygun şekilde (hangi aya ait olduğu belirtilerek) kanıtlanamaması durumunda, işverenin ücret ödeme borcunu yerine getirmediği kabul edilmektedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 16.09.2013, 2011/31118 E., 2013/22584 K.).
5. İstisnai Durumlar ve Protokoller
Ücret ödemelerinin parçalı yapılmasına ilişkin işçi ile işveren veya sendika arasında özel bir protokol (maaş avans ve ödeme tarihlerini düzenleyen) bulunması durumunda, feshin haklılığı bu protokol çerçevesinde incelenmelidir. Protokole uygun ödemelerde gecikme veya eksiklik yoksa doğrudan haklı fesih kabul edilmeyebilir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 14.03.2016, 2014/37013 E., 2016/5942 K.).
6. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam
Aşağıdaki hususlar karar metinlerindeki sınırlı bilgiler ışığında ikincil kaynak olarak değerlendirilmiştir:
İkincil Kaynak (Bursa BAM 9. HD, 2017/89 E., 2017/81 K.): Ücret ödemelerindeki “düzensizlik ve gecikmeler” genel olarak İş Kanunu 24/II-e kapsamında haklı fesih nedeni olarak kabul edilmekte olup, parçalı ödeme bu düzensizliğin bir görünümü olarak nitelendirilmektedir.
İkincil Kaynak (Yargıtay 9. HD, 2014/28228 E., 2016/1308 K.): Yerel mahkemenin “ücretin zamanında ödenmeyip parça parça ödenmesi” nedeniyle verdiği haklı fesih kararı, Yargıtay tarafından hesaplama hataları dışında esastan bozulmamış, bu durum dolaylı bir onama olarak görülmüştür.
İkincil Kaynak (Yargıtay 22. HD, 2015/27885 E., 2018/6346 K.): İşçinin ücretlerinin parça parça ödenmesini fesih gerekçesi yapması durumunda, mahkemenin bu iddiayı incelemesi gerektiği, ancak somut olayda odağın daha çok fazla mesai hesaplamalarına kaydığı gözlemlenmiştir.
Sonuç: Yargıtay içtihatları uyarınca, işçi ücretinin tam ve zamanında ödenmesi asıldır. Ücretin bölümler halinde (parça parça) ödenmesi, işçinin ekonomik planlamasını bozması ve İş Kanunu’ndaki ücret güvencesine aykırılık teşkil etmesi nedeniyle, İş Kanunu md. 24/II-e kapsamında işçiye haklı fesih ve kıdem tazminatı hakkı tanımaktadır.
Sık Sorulan Sorular
Maaşın parça parça ödenmesi haklı fesih sebebi midir?
Evet. Yargıtay kararlarına göre ücretin tam ve zamanında ödenmemesi gibi, parça parça ödenmesi de işçiye haklı fesih hakkı verir ve kıdem tazminatı talep edilebilir.
Maaşın bir kısmı ödenirse yine de fesih hakkı olur mu?
Evet. Hukuka göre ücretin tamamen ya da kısmen ödenmemesi arasında fark yoktur. Eksik ödeme de haklı fesih için yeterlidir.
Maaş düzensiz ve farklı tarihlerde yatırılıyorsa ne yapılmalı?
Ücretin sürekli gecikmeli veya parça parça ödenmesi, işçi lehine güçlü bir haklı fesih sebebidir. Bu durumda işçi sözleşmesini feshederek kıdem tazminatını talep edebilir.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Her ne kadar maaşın parça parça ödenmesi genel olarak haklı fesih sebebi kabul edilse de, her somut olayın değerlendirilmesi farklıdır. Özellikle;
Ödemelerin gerçekten düzensiz olup olmadığı,
İşverenin ödeme yaptığını nasıl ispatladığı,
Ödemelerin hangi aya ait olduğunun belirlenip belirlenmediği,
Taraflar arasında özel bir ödeme protokolü bulunup bulunmadığı,
Fesih işleminin doğru şekilde ve zamanında yapılıp yapılmadığı gibi hususlar dava sürecinde belirleyici olur.
Yanlış bir fesih işlemi, işçinin kıdem tazminatını kaybetmesine neden olabilir. Bu nedenle sürecin başından itibaren İstanbul avukat veya Tuzla avukat desteği almak büyük önem taşır.
Bu alanda tecrübeli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu ile çalışmak, hem hak kaybını önler hem de sürecin en doğru şekilde yönetilmesini sağlar.
Yargıtay kararlarında işçinin emeğinin karşılığı olan ücret, işçi için en önemli hak, işveren için ise en temel borç olarak tanımlanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 32. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca ücretin en geç ayda bir ödenmesi kurala bağlanmıştır. Ücretin hiç ödenmemesi veya gecikmeli ödenmesi durumunda işçinin, 4857 sayılı Kanun’un 24. maddesinin (II)/(e) bendi uyarınca iş sözleşmesini haklı nedenle feshetme hakkı bulunmaktadır (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 11.12.2014, 2013/25165 E., 2014/35294 K.; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 07.12.2015, 2014/20017 E., 2015/33808 K.).
2. Gecikme Süresi ve “Birkaç Günlük” Gecikmenin Etkisi
Yargı içtihatlarında, ücretin zamanında ve tam olarak ödenmesi esas kabul edilmektedir. Birkaç günlük gecikmenin haklı fesih için yeterli olup olmadığına dair farklı değerlendirmeler bulunmakla birlikte, Yargıtay’ın güncel yaklaşımı zamanında ödemeyi zorunlu kılmaktadır:
Gecikmenin Süresi: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, bir kararında 11 günlük gecikmeyi dahi haklı fesih için yeterli görmüş; ücretin ödenme zamanını keyfi olarak uzatan bir ek sürenin bulunmadığını vurgulamıştır (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 07.12.2015, 2014/20017 E., 2015/33808 K.).
Protokole Aykırılık: İşveren ile sendika arasındaki protokole rağmen ücretlerin 1-2 gün gecikmeli yatırılması dahi haklı fesih nedeni sayılmıştır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 07.11.2017, 2015/15816 E., 2017/17656 K.).
20 Günlük Süre Ayrımı: İş Kanunu’nun 34. maddesinde düzenlenen 20 günlük süre, işçinin “iş görme edimini yerine getirmekten kaçınma” hakkı ile ilgilidir. Yargıtay, bu sürenin ücret ödeme süresini uzatan bir hüküm olmadığını ve 24/II-e maddesi uyarınca yapılacak fesihlerde bu sürenin beklenmesine gerek olmadığını belirtmektedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2007/29698 E., 2008/28429 K.; Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 01.04.2014, 2013/25339 E., 2014/7206 K.). Ancak bazı ilk derece mahkemesi kararlarında 20 günlük sürenin aşılmasının derhal fesih hakkı tanıdığı yönünde yorumlara da rastlanmaktadır (Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 30.03.2023, 2022/155 E., 2023/266 K.).
3. Sürekli ve Düzensiz Ödemelerin Durumu
Ücretlerin sürekli olarak geç ödenmesi veya parça parça yatırılması, işçi lehine haklı fesih şartlarını güçlendiren bir unsurdur:
İşyeri Uygulaması: Ücretlerin sürekli geç ve düzensiz ödenmesinin bir “işyeri uygulaması” haline gelmiş olması, işçinin haklı fesih hakkını ortadan kaldırmaz; aksine bu durumun sürekliliği feshi haklı kılar (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 30.04.2014, 2013/9849 E., 2014/10720 K.).
Ekonomik Mağduriyet: Ücretin sürekli geç ödenmesi nedeniyle işçinin kendi ödemelerini faizli yapmak zorunda kalması veya ekonomik sıkıntıya düşmesi haklı fesih gerekçesi olarak kabul edilmiştir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 19.12.2017, 2017/16117 E., 2017/29183 K.; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 20.01.2016, 2014/27940 E., 2016/1402 K.).
Parça Parça Ödeme: Ücretin tam olarak değil de bölümler halinde ödenmesi de İş Kanunu 24/II-e kapsamında haklı fesih imkanı tanımaktadır (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 08.09.2015, 2014/19536 E., 2015/14196 K.).
4. Geç Yatırmayı Koruyan Hükümler ve İstisnalar
İş Kanunu’nda işverenin ücreti geç yatırmasını doğrudan koruyan genel bir hüküm bulunmamaktadır. Aksine, İş Kanunu md. 32/4 ücretin en geç ayda bir ödenmesini emreder. Ancak bazı özel durumlar ve sınırlamalar mevcuttur:
Dürüstlük Kuralı: İşçi, ücret gecikmesini sadece bir bahane olarak kullanıyorsa (örneğin fesih tarihinden önce başka bir iş yeriyle anlaşmışsa), bu durum Medeni Kanun md. 2 uyarınca dürüstlük kuralına aykırı bulunarak feshin haklılığı reddedilebilir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 20.01.2016, 2014/27940 E., 2016/1402 K.).
Kısa Çalışma Uygulaması (İkincil Kaynak): Zorlayıcı sebeplerle işyerinde kısa çalışma yapılması halinde, ödemeler İş Kanunu’nun 24/III ve 40. maddesindeki bir haftalık süreden sonra başlar. Bu durumda genel ücret ödeme kurallarından farklı bir süreç işleyebilir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 28.04.2014, 2014/10854 E., 2014/13444 K. – İkincil Kaynak: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 26.12.2013, 2011/46038 E., 2013/35065 K.).
Mücbir Sebep Savunması: İşverenler ekonomik krizi mücbir sebep olarak ileri sürse de, yargı kararlarında işverenin ödeme güçlüğü içinde olması işçinin haklı fesih hakkını kısıtlamamaktadır (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 06.06.2013, 2013/3541 E., 2013/10669 K.).
5. İkincil Kaynaklardan Edinilen Ek Bağlamlar
Futbolcu Sözleşmeleri: Türk Borçlar Kanunu (TBK) kapsamında, muaccel ücret alacaklarının verilen süreye rağmen ödenmemesi, dürüstlük kuralı çerçevesinde hizmet ilişkisinin sürdürülmesinin beklenemeyeceği bir hal olarak değerlendirilmiş ve haklı fesih nedeni sayılmıştır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 14.10.2025, 2025/4527 E., 2025/7838 K.).
Geniş Anlamda Ücret: Haklı fesih hakkı doğuran “ücret” kavramına sadece temel maaş değil; fazla mesai, hafta tatili, genel tatil ücretleri, ikramiye ve prim gibi ek ödemelerin zamanında yapılmaması da dahildir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 17.02.2010, 2010/85 E., 2010/94 K.; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 08.03.2017, 2015/2154 E., 2017/427 K.).
Sonuç: İşçi, ücretinin (geniş anlamda) zamanında ödenmemesi durumunda İş Kanunu 24/II-e uyarınca sözleşmeyi haklı nedenle feshedebilir. Yargıtay, birkaç günlük gecikmeleri dahi (özellikle 11 gün veya protokole aykırı 1-2 gün) haklı fesih için yeterli görebilmektedir. Sürekli ve düzensiz ödemeler ise feshin haklılığını kesinleştiren unsurlardır. İş Kanunu’nda işvereni bu gecikmelerden koruyan bir hüküm bulunmamakla birlikte, feshin dürüstlük kuralına uygun yapılması şarttır.
Sık Sorulan Sorular
Maaşın geç yatırılması haklı fesih sebebi midir?
Evet. İş Kanunu’na göre ücretin zamanında ödenmemesi halinde işçi, sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir ve kıdem tazminatına hak kazanabilir.
Kaç gün gecikme olursa haklı fesih olur?
Yargıtay kararlarında birkaç günlük gecikmeler dahi (örneğin 1-2 gün veya 11 gün) haklı fesih için yeterli kabul edilebilmektedir.
Maaş sürekli geç yatıyorsa ne olur?
Ücretin sürekli geç veya parça parça ödenmesi, işçi açısından haklı fesih hakkını daha da güçlendirir ve dava halinde işçi lehine değerlendirilir.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Maaşın geç ödenmesi her ne kadar genel olarak haklı fesih sebebi sayılsa da, her somut olayda değerlendirme farklılık gösterebilir. Özellikle;
Gecikmenin süresi ve sürekliliği,
İşverenin savunmaları (mücbir sebep iddiası vb.),
İşçinin feshi hangi şartlarda yaptığı,
Dürüstlük kuralına uygun davranılıp davranılmadığı,
Ücret kapsamına giren yan hakların (prim, mesai vb.) durumu gibi hususlar dava sürecinde kritik önem taşır.
Yanlış veya eksik bir fesih işlemi, işçinin kıdem tazminatını kaybetmesine neden olabilir. Bu nedenle sürecin başından itibaren İstanbul avukat veya Tuzla avukat desteği almak, hak kaybı yaşamamak adına büyük önem taşır.
Bu alanda deneyimli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu gibi uzman ekiplerle çalışmak, hem fesih sürecinin doğru yönetilmesini hem de olası davalarda güçlü bir hukuki zemin oluşturulmasını sağlar.
1. Geçersiz Sözleşme ve Satıcının İade Sorumluluğuna İlişkin Temel Yaklaşım
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 10.11.2016 tarihli, 2015/16368 E. ve 2016/12689 K. sayılı kararında; taşınmaz satışına ilişkin sözleşmenin resmi şekilde düzenlenmediği için geçersiz olduğu, bu geçersizliğin sözleşmede yer alan kaporaya ilişkin hükümleri de kapsadığı belirtilmiştir. Bu karara göre, kapora bedeli emlakçıya ödenmiş olsa dahi, satıcının bu bedelin iadesinden sorumlu olduğu açıkça hükme bağlanmıştır. Mahkeme, bozma ilamına uyarak verdiği 31.01.2018 tarihli kararında kaporanın davalı satıcıdan tahsiline karar vermiş, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi ise 10.10.2018 tarihli, 2018/3077 E. ve 2018/9834 K. sayılı ilamı ile bu hükmü onayarak satıcının sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde sorumlu olduğunu teyit etmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 11.09.2025 tarihli, 2025/483 E. ve 2025/4022 K. sayılı güncel kararında da benzer bir yaklaşımla; kaporanın satıcının muvafakatiyle emlakçı hesabına yatırıldığı durumlarda, geçersiz sözleşme nedeniyle ödenen bu avansın iadesinden satıcının sorumlu tutulması usul ve yasaya uygun bulunmuştur.
2. Kaporanın Emlakçıda Kalması ve Satıcının Sorumluluğunun İstisnaları
Bazı yargı kararlarında, kaporanın satıcıya ulaşmadığı ve emlakçı uhdesinde kaldığı durumlarda satıcının sorumluluğu reddedilmektedir:
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi’nin 09.05.2019 tarihli, 2018/1381 E. ve 2019/678 K. sayılı kararında; kaporanın aracı şirkete (emlakçıya) gönderildiği ve paranın bu şirkette olduğu ihtilafsız ise, satıcı uhdesinde bir ödeme bulunmadığı gerekçesiyle satıcıya karşı açılan dava reddedilmiştir.
İstanbul Anadolu 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 15.02.2018 tarihli, 2015/984 E. ve 2018/127 K. sayılı kararında; kaporanın yediemin sıfatıyla emlakçıya ödendiği durumlarda, satıcının geri vermekle yükümlü olduğu bir bedel bulunmadığı, iadenin yalnızca emlakçıdan talep edilebileceği belirtilmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 01.03.2010 tarihli, 2009/19193 E. ve 2010/3224 K. sayılı kararında; kaporanın satıcı tarafından alınmadığı, emlakçıya verildiği durumlarda satıcının iade sorumluluğunun bulunmadığı vurgulanmıştır.
3. Temsil İlişkisi ve Husumet Yönünden Değerlendirme
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 23.12.2010 tarihli, 2010/9870 E. ve 2010/18009 K. sayılı kararında; emlakçının satıcıyı temsilen sözleşme imzaladığı ve kaporayı bu kapsamda aldığı durumlarda, davanın vekil konumundaki emlakçıya değil, kendi nam ve hesabına akdi ilişki kurulan asıl satıcıya (malike) yöneltilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
4. Cayma Tazminatının Geçersizliği
Taşınmaz satış sözleşmesinin resmi şekilde yapılmaması (TMK m.706, TBK m.237, Tapu Kanunu m.26), sözleşmenin fer’i niteliğindeki cayma tazminatı hükümlerini de geçersiz kılmaktadır:
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 03.12.2012 tarihli, 2012/20123 E. ve 2012/24842 K. sayılı kararında; asıl akit geçersiz olduğu için fer’i hüküm niteliğindeki cayma tazminatının da geçersiz olduğu ve satıcının bu tazminatı talep edemeyeceği, ancak aldığı kaporayı iade etmesi gerektiği belirtilmiştir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 21.04.2010 tarihli, 2009/15618 E. ve 2010/5395 K. sayılı kararında; geçersiz sözleşme nedeniyle tarafların verdiklerini sebepsiz iktisap hükümleri uyarınca geri isteyebileceği, satıcının aldığı kaporayı iade etmekle yükümlü olduğu, cezai şartın ise geçersiz olduğu vurgulanmıştır.
5. İkincil Kaynaklar ve Genel İlkeler (İkincil Bilgi)
İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, geçersiz taşınmaz satış sözleşmelerinde iade yükümlülüğünün kapsamına dair şu ek bağlamları sunmaktadır:
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2022/5945 E., 2023/1681 K.) ve İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesi (2021/384 E., 2022/138 K.) kararlarında; resmi şekle uyulmadan yapılan sözleşmelerin hüküm doğurmayacağı, bu kapsamda ödenen cayma parası veya kaporanın sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca satıcıdan iadesinin istenebileceği belirtilmiştir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi (2014/14864 E., 2015/913 K.) kararında; sözleşmede verilen paranın mahiyeti anlaşılamıyorsa pey akçesi sayılacağı ve geçersizlik durumunda iadesinin gerekeceği ifade edilmiştir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi (2021/8264 E., 2023/2448 K.) kararında; taşınmazın satıcıya ait olmaması durumunda dahi, geçersiz sözleşme uyarınca ödenen kaporanın sebepsiz iktisap kuralları gereğince iade edilmesi gerektiği onanmıştır.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2023/3943 E., 2024/3632 K.) uyuşmazlığı giderme kararında; geçersiz sözleşmelerde “herkesin aldığını iade ile yükümlü olduğu” ilkesinin, organizasyon ücreti gibi ek bedelleri de kapsadığı, aksi durumun geçersiz sözleşmeye geçerlilik tanımak anlamına geleceği belirtilmiştir.
Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi (2022/552 E., 2022/995 K.) kararında; kaporanın satıcının yetkilisine veya onun yönlendirdiği başka hesaplara yatırılması durumunda satıcının iade sorumluluğunun doğacağı ima edilmiştir.
İstanbul Anadolu 1. Asliye Ticaret Mahkemesi (2025/92 E., 2025/572 K.) kararında; resmi şekilde yapılmayan kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde ödenen “anlaşma kaporasının” bağlanma parası niteliğinde olduğu ve sebepsiz zenginleşme uyarınca satıcıdan (arsa sahibi) iadesinin talep edilebileceği hükme bağlanmıştır.
Sonuç: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihadı, geçersiz sözleşme nedeniyle ödenen kaporanın emlakçıya verilmiş olmasını satıcının sorumluluğunu kaldırmayan bir unsur olarak değerlendirmekte ve iade yükümlülüğünü sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca satıcıya yüklemektedir. Ancak, paranın satıcıya hiç ulaşmadığı veya emlakçının yediemin olarak hareket ettiği somut durumlarda alt mahkemelerin ve bazı bölge adliye mahkemelerinin satıcının sorumluluğuna gitmediği görülmektedir. Cayma tazminatı ise asıl sözleşmenin geçersizliği nedeniyle her halükarda hükümsüz kabul edilmektedir.
Sık Sorulan Sorular
Kapora emlakçıya verildiyse satıcıdan geri alınabilir mi?
Evet, çoğu Yargıtay kararına göre kapora emlakçıya ödenmiş olsa bile, satıcının bilgisi ve onayı varsa iade sorumluluğu satıcıya ait olabilir.
Hangi durumlarda satıcı sorumlu olmaz?
Eğer kapora tamamen emlakçıda kalmış ve satıcıya hiç ulaşmamışsa veya emlakçı “yediemin” sıfatıyla hareket etmişse, bazı mahkeme kararlarında satıcının sorumluluğu kabul edilmemektedir.
Geçersiz sözleşmede cayma tazminatı talep edilebilir mi?
Hayır. Taşınmaz satış sözleşmesi resmi şekilde yapılmadıysa geçersiz sayılır ve buna bağlı kapora, cezai şart ve cayma tazminatı hükümleri de geçersiz olur.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Taşınmaz alım satım süreçlerinde kaporanın kimden ve nasıl geri alınacağı, sözleşmenin geçerli olup olmadığı ve sorumluluğun satıcı mı yoksa emlakçıya mı ait olduğu tamamen somut olayın detaylarına göre değişir. Bu nedenle sürecin doğru yönetilmesi için bir İstanbul gayrimenkul avukatı veya alım satım avukatı desteği almak büyük önem taşır.
Özellikle;
Kaporanın hangi tarafa yöneltilerek talep edileceğinin doğru belirlenmesi
Emlakçı–satıcı ilişkisinin hukuki niteliğinin analiz edilmesi
Sebepsiz zenginleşme davasının doğru kurgulanması
Yanlış hasım nedeniyle davanın reddedilmesinin önlenmesi gibi kritik konular profesyonel hukuki bilgi gerektirir.
Bu noktada alanında deneyimli 2M Hukuk Avukatlık Ofisi ile çalışmak; sürecin hızlı ve doğru şekilde yürütülmesini sağlar. Ayrıca yerel destek açısından bir Tuzla avukat, Kurtköy avukat, Pendik avukat veya Bayramoğlu avukat ile çalışmak, sürecin sahada da etkin şekilde takip edilmesine katkı sağlar.
Konu: 6306 sayılı Kanun md. 6/14 ve Uygulama Yönetmeliği md. 13/11 Kapsamında Müteahhitten Kaynaklı Gecikmelerde İdari Resen Fesih Prosedürü ve Maliklerin Korunması
Bu çalışma, afet riski altındaki alanlarda müteahhitten kaynaklı gecikmeler (oybirliği/anlaşma veya salt çoğunluk kararı sonrası 1 yıl yapım işine başlanmaması veya 6 ay yeterli ekipmanla devam edilmemesi) durumunda, maliklerin salt çoğunluğu kararıyla başlatılan idari resen fesih prosedürüne ilişkin yargı kararlarının analizini içermektedir.
1. İdari Resen Fesih Yetkisinin Hukuka Uygunluğu ve Sözleşme Hürriyeti
Danıştay kararları, idareye tanınan resen fesih yetkisinin Anayasa’da güvence altına alınan sözleşme hürriyetine aykırı olmadığına ve kamu yararı taşıdığına hükmetmektedir.
Danıştay 6. Dairesi’nin 17.11.2021 tarihli, 2020/2638 E. ve 2021/12690 K. sayılı kararında, kuralın amacının sağlıklı ve güvenli yaşama çevreleri teşkil etmek olduğu, yükleniciden kaynaklanan sebeplerle arsa paydaşlarının mağduriyetine sebep olunması halinde bu kuralın uygulanabileceği belirtilmiş; düzenlemede Kanun’un amacına ve kamu yararına aykırılık görülmeyerek iptal davası reddedilmiştir. Karşı oyda sözleşme hürriyetine aykırılık iddia edilse de oyçokluğuyla bu yetki onanmıştır.
Danıştay İdare Dava Daireleri Kurulu’nun 22.02.2023 tarihli, 2022/3386 E. ve 2023/307 K. ile 22.02.2023 tarihli, 2022/1167 E. ve 2023/306 K. sayılı kararlarında da, Yönetmelik md. 13/11’in dayanağının 6306 sayılı Kanun md. 6/14 olduğu teyit edilmiş ve idareye verilen fesih yetkisinin hukuka uygun olduğu oybirliğiyle onanmıştır.
2. İdarenin İnceleme Kapsamı ve Kusur Tespiti Zorunluluğunun Bulunmaması
Yargı kararlarında öne çıkan en temel hukuki prensip, idarenin fesih sürecinde tarafların kusur oranlarını veya inşaatın durma sebeplerini detaylıca tespit etmek zorunda olmamasıdır.
Danıştay 6. Dairesi’nin 10.02.2022 tarihli, 2020/10800 E. ve 2022/1325 K. ile Danıştay İdare Dava Daireleri Kurulu’nun 22.02.2023 tarihli, 2022/2496 E. ve 2023/308 K. sayılı kararlarında açıkça, “inşaatın hangi seviyede durduğunun veya inşaata başlandıktan sonra durmasına hangi tarafın sebep olduğunun idare tarafından tespit edilmesine ilişkin bir zorunluluğun olmadığı” hükme bağlanmıştır. İdarenin yalnızca inşaatın en az altı aydır belirtilen seviyede devam etmediğini tespit etmesi ve ihtar prosedürünü işletmesi yeterli görülmüştür. Müteahhitlerin gecikmenin maliklerden kaynaklandığı yönündeki iddiaları bu idari işlem tesisini engellememiştir.
3. Fesih Prosedürünün İşleyişi ve Uygulama Adımları
Kanun ve Yönetmelik kapsamında işletilen prosedürün fiili uygulaması yargı kararlarıyla somutlaşmıştır.
Danıştay 6. Dairesi’nin 10.02.2022 tarihli, 2020/8160 E. ve 2022/1324 K. sayılı kararında prosedürün adımları; Bakanlık/İdareye delilli başvuru, inceleme sonrası müteahhide 15 gün savunma süresi verilmesi, ardından 30 gün ihtar çekilmesi ve uyulmaması halinde resen fesih tesisi olarak detaylandırılmış ve hukuka uygun bulunmuştur.
İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 20.10.2025 tarihli, 2023/777 E. ve 2025/811 K. sayılı kararında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın fiili uygulaması yer almaktadır. İdare, maliklerin 2/3 çoğunluk kararı üzerine müteahhide önce 15 gün içinde bilgi vermesi için bildirimde bulunmuş, ardından 30 günlük süre vererek işe başlanması/devam edilmesi ihtarı çekmiş ve süre bitiminde sözleşmelerin resen feshedildiğini ilgili kurumlara, maliklere ve yükleniciye bildirmiştir.
4. Feshin Hukuki Sonuçları
Danıştay İdare Dava Daireleri Kurulu’nun 2022/3386 E., 2023/307 K. sayılı kararında da özetlendiği üzere, resen fesih sonrasında;
İlgililerin muvafakati aranmaksızın sözleşmeler feshedilmiş sayılır.
Taşınmazların siciline şerh edilmiş olan gayrimenkul satış vaadi ve arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri maliklerin veya Bakanlığın talebi üzerine terkin edilir.
Fesih tarihine kadar yapılmış işler ve ödemeler için genel hukuk hükümleri uygulanır.
Fesih tarihine kadar müteahhit tarafından hak sahiplerine yapılan kira yardımı ödemeleri geri talep edilemez.
İKİNCİL KAYNAKLARDAN ELDE EDİLEN EK BAĞLAM
Aşağıdaki bulgular, 6306 sayılı Kanun’a doğrudan dayanmayan ancak kamu ihale mevzuatı (4734/4735 sayılı Kanunlar) ve genel özel hukuk (TBK, TMK) uyuşmazlıklarında müteahhit gecikmeleri ve idari fesih süreçlerine ilişkin mahkemelerin yaklaşımını gösteren ikincil kaynaklardan elde edilmiştir. Bu kararlar, idari fesih mekanizmalarının genel işleyişine dair ek bağlam sağlamaktadır:
İhtar Şartının Kesinliği: Kamu ihale sözleşmelerinde idarenin resen fesih yetkisini kullanabilmesi için kanunda öngörülen ihtar sürelerine harfiyen uyması gerektiği vurgulanmıştır. Danıştay 13. Dairesi’nin 23.03.2021 tarihli, 2016/4375 E. ve 2021/1020 K. ile 15.09.2022 tarihli, 2022/2845 E. ve 2022/3132 K. sayılı kararlarında, idarenin zorunlu ihtar süresini (en az 10 gün) tanımadan veya usulüne uygun ihtarname çekmeden doğrudan fesih işlemi tesis etmesi hukuka aykırı bulunarak işlemler iptal edilmiştir. Bu durum, 6306 sayılı Kanun’daki 30 günlük ihtar süresinin idare açısından kesin bir şekil şartı olduğuna dair güçlü bir emsal teşkil etmektedir.
İdari Kusur ve Mücbir Sebep İddiaları:İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 19.02.2026 tarihli, 2025/372 E. ve 2026/135 K. ile Danıştay 13. Dairesi’nin 05.12.2016 tarihli, 2016/3562 E. ve 2016/4065 K. sayılı kararlarında, gecikmenin idarenin kendi kusurundan (kamulaştırma yapılmaması, işgallerin kaldırılmaması) kaynaklandığı durumlarda müteahhide yönelik fesih ve yaptırımlar haksız bulunmuştur. Buna karşın, Sakarya Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 05.02.2025 tarihli, 2024/336 E. ve 2025/63 K. ile Danıştay 13. Dairesi’nin 05.10.2023 tarihli, 2022/2123 E. ve 2023/3880 K. sayılı kararlarında deprem veya pandemi gibi afet/mücbir sebep savunmaları, usulüne uygun idari ihtar ve tespitler karşısında feshi engellemeye yeterli görülmemiştir.
İdari Prosedür İşletilmediğinde Genel Hukuk Yolları: 6306 sayılı Kanun’daki idari resen fesih yoluna başvurulmadığı veya sürecin tamamlanmadığı durumlarda maliklerin genel mahkemelerde sözleşmenin feshi davası açtığı görülmektedir. Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 13.11.2025 tarihli, 2024/1392 E. ve 2025/1266 K. ile Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 22.12.2023 tarihli, 2021/784 E. ve 2023/854 K. sayılı kararlarında, müteahhidin ruhsat almaması veya inşaata başlamaması nedeniyle TBK hükümleri uyarınca sözleşmelerin geriye etkili feshine karar verilmiştir. Ancak Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin 07.02.2017 tarihli, 2017/40 E. ve 2017/39 K. ile İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi’nin 22.12.2017 tarihli, 2017/806 E. ve 2017/1249 K. sayılı kararlarında belirtildiği üzere, 6306 sayılı Kanun’un özel çoğunluk (2/3) kuralının uygulanamadığı durumlarda TMK md. 692 gereği tüm paydaşların oybirliği aranmakta, aksi halde sözleşmeler geçersiz sayılmaktadır.
İdari Yargının Görev Alanı:Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün 17.04.2023 tarihli, 2023/51 E. ve 2023/279 K. sayılı kararında, 6306 sayılı Kanun kapsamında idarenin kamu gücünü kullanarak tek taraflı ve resen tesis ettiği işlemlerden (örneğin resen yıkım) doğan uyuşmazlıkların idari yargı yerinde görülmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.
Sık Sorulan Sorular
Kentsel dönüşümde müteahhit sözleşmesi idari yolla feshedilebilir mi?
Evet. 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği kapsamında, belirli şartların gerçekleşmesi hâlinde hak sahipleri, hisseleri oranında salt çoğunlukla karar alarak idari fesih sürecini başlatabilir. Ancak bu süreç, doğrudan tek taraflı fesih değil; ilgili idarenin incelemesi, müteahhide süre verilmesi ve kanundaki şartların oluştuğunun tespiti ile ilerleyen özel bir prosedürdür.
İdari fesih sonrası eski müteahhitten alınan kira yardımı geri istenir mi?
Hayır. Kanun açık biçimde, fesih tarihine kadar müteahhit tarafından hak sahiplerine ödenen kira yardımlarının geri talep edilemeyeceğini düzenlemektedir. Ancak feshe kadar yapılan işler, ödemeler, devredilen hisseler ve diğer alacak-borç ilişkileri bakımından genel hukuk hükümleri uygulanır.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli? (Kentsel Dönüşümde Hak Kayıplarını Önlemenin En Etkili Yolu)
Kentsel dönüşüm projelerinde müteahhit ile yaşanan uyuşmazlıklar, sanıldığının aksine yalnızca bir sözleşme sorunu değildir. Bu süreç; idare hukuku, tapu hukuku, kat mülkiyeti, paydaş çoğunluğu hesaplamaları, riskli yapı prosedürleri, tapu şerhleri, idari başvuru süreçleri ve dava stratejisini aynı anda barındıran çok katmanlı ve teknik bir alandır. Bu nedenle sürecin küçük bir hata ile yürütülmesi dahi, hak sahiplerinin yıllarca sürecek ciddi mağduriyetler yaşamasına neden olabilir.
Özellikle 6306 sayılı Kanun kapsamında idari fesih süreci, şekil şartlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Malik çoğunluğunun yanlış hesaplanması, fesih gerekçesinin yeterince somut delillerle desteklenmemesi, idareye yapılan başvurunun eksik hazırlanması veya müteahhidin savunmalarının öngörülememesi hâlinde; fesih talebi reddedilebilir ya da süreç tamamen geçersiz hâle gelebilir. Bu da mevcut müteahhit ile sözleşmenin devam etmesine, projenin kilitlenmesine ve hak sahiplerinin uzun süre çözüm üretememesine yol açabilir.
Bununla birlikte, idari fesih kararı alınsa dahi süreç burada bitmez. Fesih sonrası yeni müteahhit seçimi, yeni sözleşme kurulması, şerhlerin kaldırılması, hisse devri süreçleri ve olası tazminat davaları profesyonel bir hukuki planlama gerektirir. Aksi hâlde hak sahipleri, eski müteahhit ile yeni süreç arasında sıkışabilir ve ikinci bir hukuki krizle karşı karşıya kalabilir.
Tam da bu noktada, alanında uzman bir İstanbul kentsel dönüşüm avukatı, sürecin başından sonuna kadar stratejik bir yol haritası çizerek hem idari başvuruların hem de olası davaların doğru şekilde yürütülmesini sağlar. Özellikle tuzla kentsel dönüşüm avukatı, pendik kentsel dönüşüm avukatı ve gebze kentsel dönüşüm avukatı gibi bölgesel tecrübeye sahip uzmanlar; yerel uygulamaları, belediye süreçlerini ve idari işleyişi yakından bildikleri için süreci çok daha hızlı ve etkili yönetebilir.
Unutulmamalıdır ki kentsel dönüşümde yapılan hatalar çoğu zaman geri dönülemez sonuçlar doğurur. Yanlış bir çoğunluk hesabı, eksik bir başvuru veya hatalı bir fesih süreci; milyonlarca liralık taşınmaz değerlerini doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle sürecin en başından itibaren profesyonel destek alınması, sadece bir tercih değil, hakların korunması açısından kritik bir zorunluluktur.
Bu kapsamda, kentsel dönüşüm uyuşmazlıklarında deneyimli bir ekipten destek almak isteyen hak sahipleri için 2M Hukuk Avukatlık Ofisi, süreci güvenli, hızlı ve hukuka uygun şekilde yönetme konusunda güçlü bir çözüm ortağıdır. Doğru strateji, doğru zamanlama ve doğru hukuki adımlar ile hem mevcut mağduriyetlerin önüne geçmek hem de yeni süreci sağlam temeller üzerine kurmak mümkündür.
6306 sayılı Kanun m. 6/14 ve Uygulama Yönetmeliği m. 13/11 Çerçevesinde İdari Fesih Yolu
6306 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesinin (14) numaralı fıkrası, kentsel dönüşüm uygulamalarında maliklerle müteahhit arasında imzalanmış inşaat yapım sözleşmelerinin, belirli koşullar altında idari süreç işletilerek resen feshedilmiş sayılmasına imkân tanıyan özel bir düzenlemedir. Bu hüküm, klasik özel hukuk fesih mekanizmasından farklıdır. Burada sözleşme, yalnızca taraflardan birinin tek taraflı irade beyanı ile değil; kanunda öngörülen maddi şartların gerçekleşmesi, malik çoğunluğunun fesih yönünde karar alması, yetkili idareye başvurulması, idarenin tespit ve inceleme yapması, müteahhide süre ve ihtar verilmesi ve son kontrol sonunda şartların devam ettiğinin belirlenmesi üzerine kanun gereği resen feshedilmiş sayılır (Kanun m. 6/14). Bu nedenle bu kurum, özel hukuk sözleşmesine ilişkin olmakla beraber, idarenin tespit ve ihtar süreci üzerinden yürüyen karma nitelikli bir hukuki mekanizmadır.
Bu sistemin amacı, dönüşüm sürecinde maliklerin müteahhit karşısında belirsizlik içinde bırakılmasını önlemek, özellikle yapım işinin başlamaması veya fiilen sürüncemede bırakılması hâlinde projeyi kilitleyen yüklenici davranışlarını tasfiye etmek ve dönüşümün yeniden işler hâle getirilmesini sağlamaktır. Yönetmelik hükmü de aynı amacı somutlaştırmakta; yalnızca fesih sebeplerini değil, başvurunun nasıl yapılacağını, hangi belgelerin sunulacağını, idarenin hangi sırayla inceleme yapacağını, müteahhide hangi aşamada ne kadar süre verileceğini ve fesih sonrasındaki hukuki sonuçları ayrıntılı biçimde göstermektedir (Yönetmelik m. 13/11-a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ).
1. İdari fesih yolunun hukuki niteliği
Kanun metninde “yapılan sözleşmelerin feshi için hisseleri oranında maliklerin salt çoğunluğu ile karar alınabilir” denildikten sonra, bu karar üzerine Başkanlığa başvurulacağı, Başkanlıkça tespit yapılacağı, müteahhide otuz gün süre verileceği ve bu ihtara rağmen işe başlanmaması veya devam edilmemesi durumunda sözleşmelerin “resen feshedilmiş sayılacağı” düzenlenmiştir (Kanun m. 6/14). Bu ifade biçimi çok önemlidir. Çünkü burada fesih, maliklerin doğrudan özel hukuk iradesiyle tamamladığı bir işlem değildir; malik çoğunluğu ancak süreci başlatır. Asıl sonuç, idarenin yaptığı tespit ve ihtar sonrasında, kanunun öngördüğü şartların gerçekleşmesiyle kendiliğinden doğar. Dolayısıyla bu yol, teknik olarak “idari denetimli kanuni fesih mekanizması” olarak nitelendirilebilir.
Bu yönüyle söz konusu sistem, Türk Borçlar Kanunu’ndaki temerrüt nedeniyle fesih veya dönme hükümlerinden ayrılır. Çünkü TBK’da çoğu zaman sözleşme tarafı, karşı tarafa ihtar gönderip kendi iradesiyle fesih beyanında bulunur; burada ise idarenin tespiti, incelemesi ve nihayet ihtarı kurucu önemdedir. Yönetmelikte de bu husus daha da belirginleştirilmiş; müracaatın önce şekli ve maddi şartlara uygunluğu denetlenmekte, sonra müteahhitten yazılı bilgi-belge istenmekte, ardından saha incelemesi ve kurum yazışmaları yapılmakta, en son ihtar verilmekte ve otuz gün sonunda yeniden mahallinde kontrol yapılarak sonucu doğuran son tespit gerçekleştirilmektedir (Yönetmelik m. 13/11-d, e).
2. Kanun m. 6/14’te öngörülen iki temel fesih sebebi
Kanun koyucu, idari fesih için iki ayrı maddi sebep öngörmüştür. Birincisi, oy birliği ile anlaşma sağlanmasından veya hisseleri oranında paydaşların salt çoğunluğu ile karar alınmasından sonra, müteahhitten kaynaklanan sebeplerle bir yıl içinde yeni yapının yapım işine başlanmamış olmasıdır (Kanun m. 6/14). İkincisi ise, yapım işinin belirli bir seviyede durdurulmuş olması ve en az altı aydır projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip ve ekipmanla inşai faaliyete devam edilmiyor olmasıdır (Kanun m. 6/14). Görüldüğü üzere ilk hâl başlangıçsızlık, ikinci hâl ise yarım bırakılmışlık veya yetersiz devam durumudur.
Yönetmelik, bu iki sebebi ayrıntılandırarak uygulamadaki ispat sorunlarını gidermeye çalışır. Buna göre ilk sebepte yalnızca “bir yıl içinde başlanmadı” demek yeterli değildir; ayrıca yapım işine başlanmasından önce hak sahiplerince yerine getirilmesi gereken edimler varsa bunların yerine getirilmiş olması, yapım işine başlanmasına engel teşkil edecek bir yargı kararı, idare kararı, idare uygulaması veya benzeri geçerli bir gerekçenin bulunmaması ve başlamama hâlinin gerçekten müteahhitten kaynaklanması gerekir (Yönetmelik m. 13/11-a-1). İkinci sebepte ise işin durduğu ve en az altı aydır projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip-ekipmanla devam edilmediği; ilgili idarenin tespit, tutanak ve kayıtları, yapı denetimi sistemi kayıtları, fotoğraflar, uydu görüntüleri ve benzeri bilgi-belgelerle ortaya konulmalıdır (Yönetmelik m. 13/11-a-2). Böylece yönetmelik, soyut gecikme iddiasını değil, objektif verilerle desteklenmiş gecikme veya durma hâlini aramaktadır.
3. “Müteahhitten kaynaklanan sebepler” unsurunun anlamı
Kanun koyucu feshi, her türlü gecikmeye bağlamamış; özellikle gecikmenin veya durmanın müteahhitten kaynaklanmasını şart koşmuştur (Kanun m. 6/14). Bu nedenle maliklerin kendi yükümlülüklerini yerine getirmemesi, ruhsat süreçlerinin malik kaynaklı belgeler eksik olduğu için tamamlanamaması, mahkeme kararıyla yürütmenin durdurulması, belediyenin işlemi askıya alması, imar uygulamasının iptali, yapı tatil tutanağına neden olan malik müdahaleleri veya benzeri dışsal engeller varsa; sırf süre doldu diye idari feshe gidilmesi mümkün olmamalıdır. Yönetmelik de açıkça bunu teyit eder; yapım işine başlanılmamasına engel teşkil edecek bir yargı kararı, idare kararı, idare uygulaması veya benzeri geçerli bir gerekçe olmamasını ayrıca arar (Yönetmelik m. 13/11-a-1).
Bu bağlamda “müteahhitten kaynaklanan sebep”, yalnızca kusurlu davranışla sınırlı dar bir kavram olarak anlaşılmamalıdır. Finansman sağlayamama, organizasyon kuramama, ekip ve ekipman sevk edememe, teknik hazırlığı yapmama, ruhsat veya proje süreçlerini üstlendiği ölçüde yürütmeme, sahayı fiilen terk etme, yapım işini ekonomik veya ticari sebeplerle askıya alma gibi yüklenici alanına giren nedenler de bu kapsamda değerlendirilir. Buna karşılık, müteahhidin sorumlu olmadığı objektif engeller varsa idari fesih rejiminin şartları oluşmayacaktır. Yönetmelik’in, inceleme sırasında belediye ve sosyal güvenlik kurumları gibi ilgili kurumlarla yazışma yapılmasını öngörmesi de tam olarak bu kusur ve neden illiyetinin sağlıklı biçimde saptanması içindir (Yönetmelik m. 13/11-d).
4. Bir yıllık sürenin başlangıcı nasıl hesaplanır
Uygulamada en kritik sorunlardan biri, “bir yıl içinde başlanmama” ölçütünün hangi tarihten itibaren hesaplanacağıdır. Yönetmelik bunu ayrıntılı biçimde düzenlemiştir (Yönetmelik m. 13/11-b). Buna göre bütün maliklerle anlaşma sağlanan hâllerde, en son anlaşma sağlanan malik ile imzalanan sözleşmenin tarihi esas alınır; ancak bu tarih riskli yapı tespitinin kesinleşmesinden veya riskli / rezerv yapı alanı belirleme işleminden önce ise, başlangıç tarihi olarak sözleşme tarihi değil, riskli yapı tespitinin kesinleştiği ya da alanın belirlendiği tarih kabul edilir. Eğer en son anlaşma sağlanan malik ile imzalanan sözleşme tarihi, bu işlemlerden sonra ise, başlangıç tarihi o son sözleşme tarihidir. Hisseleri oranında paydaşların salt çoğunluğu ile karar alınan hâllerde ise bir yıllık sürenin başlangıcı, salt çoğunluk karar tarihidir (Yönetmelik m. 13/11-b).
Bu düzenleme şunu gösterir: kanun koyucu ve yönetmelik hazırlayıcısı, yapım işine başlama borcunun hangi anda fiilen muaccel hâle geldiğini esas almaktadır. Çünkü riskli yapı tespiti kesinleşmeden veya alan hukuken belirlenmeden önce yapılan bazı sözleşmeler, uygulamanın fiilen başlayabileceği hukuki zemini henüz doğurmamış olabilir. Bu nedenle sürenin başlangıcı, salt sözleşme tarihi değil, dönüşüm uygulamasının hukuken işler hâle geldiği an ile birlikte değerlendirilir. Böylece hem müteahhidin aleyhine erken süre başlatılması hem de maliklerin aleyhine belirsiz süre yaratılması önlenmek istenmiştir (Yönetmelik m. 13/11-b).
5. Altı aylık durma ve yetersiz faaliyet ölçütü
İkinci fesih sebebi bakımından yalnızca şantiyede sınırlı bir hareketlilik bulunması, işin gerçekten yürütüldüğü anlamına gelmez. Kanun, “projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip ve ekipmanla inşai faaliyete devam edilmemesi” ölçütünü benimsemiştir (Kanun m. 6/14). Bu ifade, sembolik veya göstermelik faaliyetlerin yeterli olmadığına işaret eder. Yönetmelik de aynı doğrultuda, durma hâlinin ve altı aydır yeterli seviye bulunmadığının, idarenin kayıtları, yapı denetim sistemi, fotoğraflar, uydu görüntüleri ve benzeri delillerle ortaya konulmasını şart koşar (Yönetmelik m. 13/11-a-2).
Buradaki ölçüt nicelikten çok fonksiyoneldir. Yani mesele, sahada üç işçi bulunup bulunmaması değil; mevcut ekip ve ekipmanın, o projeyi makul biçimde tamamlama kabiliyetine sahip olup olmadığıdır. Yönetmelik’in, bu takdirin incelemeyi yapan Müdürlük veya İdareye ait olduğunu açıkça belirtmesi de bunun sonucudur (Yönetmelik m. 13/11-e). Ancak bu takdir yetkisi sınırsız değildir; somut veri, tutanak, teknik gözlem ve kurum kayıtlarıyla desteklenmelidir. Aksi hâlde idari işlem yargısal denetimde hukuka aykırı bulunabilir.
6. Fesih kararı için gereken malik çoğunluğu
Kanun, fesih iradesinin oluşması için hisseleri oranında maliklerin salt çoğunluğu ile karar alınmasını yeterli görmüştür (Kanun m. 6/14). Yönetmelik de aynı çoğunluğu tekrar ederek fesih kararı alınmasının herhangi bir şekil şartına tabi olmadığını düzenler (Yönetmelik m. 13/11-c). Burada dikkat edilmesi gereken husus, çoğunluğun kişi sayısına göre değil, hisse oranına göre belirlenmesidir. Bu sebeple az sayıda malik, daha yüksek hisse oranı ile çoğunluğu sağlayabilir; buna karşılık çok sayıda malik, düşük hisse oranıyla çoğunluğu sağlayamayabilir.
Yönetmelik, şekil şartı getirmemekle birlikte ispat araçlarını örnekleyici biçimde saymıştır. Buna göre, anlaşan maliklerce imzalı karar tutanağı, maliklerin salt çoğunluğu tarafından verilen fesih talebine ilişkin dilekçe, maliklerin salt çoğunluğunun başka bir müteahhitle anlaştıklarına dair sözleşme veya vekâletname örnekleri gibi belgeler fesih iradesinin ispatında kullanılabilir (Yönetmelik m. 13/11-c). Bu düzenleme, uygulamada noter şartı veya özel toplantı usulü aranmadığını; ancak çoğunluk iradesinin denetlenebilir belgelerle ortaya konulması gerektiğini göstermektedir.
7. Başvuru mercii ve başvuru dosyasında bulunması gerekenler
Kanuna göre malik çoğunluğu fesih kararı aldıktan sonra Başkanlığa başvurularak yapım işine başlanıp başlanmadığının veya işin yeterli ekip-ekipmanla sürdürülüp sürdürülmediğinin tespiti istenir (Kanun m. 6/14). Yönetmelik, bu başvurunun yazılı olarak Müdürlüğe veya yetki devri yapılmış ise İdareye yapılacağını, başvuruya fesih kararı ile fesih gerekçesine göre bilgi ve belgelerin eklenmesi gerektiğini düzenler (Yönetmelik m. 13/11-ç). Başka bir deyişle başvuruda iki ana unsur bulunmalıdır: birincisi çoğunluk iradesini gösteren fesih kararı, ikincisi ise fesih sebebini destekleyen somut veriler.
Bu çerçevede iyi hazırlanmış bir fesih dosyasında; malik listesi ve hisse oranları, çoğunluğu gösteren karar tutanağı veya dilekçeler, sözleşme örnekleri, riskli yapı tespiti veya alan belirleme belgeleri, ruhsat / proje / yıkım / tahliye evrakı, yapı denetim kayıtları, belediyeden alınan işlem durumu yazıları, SGK işyeri ve çalışan kayıtları, şantiye fotoğrafları, tarihli tespit tutanakları, gerekiyorsa uydu görüntüleri ve varsa müteahhide daha önce çekilmiş noter ihtarları yer almalıdır. Yönetmelik bütün bu belge türlerini tek tek zorunlu saymasa da, aradığı ispat standardı fiilen böyle kapsamlı bir dosya hazırlanmasını gerektirir (Yönetmelik m. 13/11-a-2, ç, d).
8. İdarenin ön incelemesi: şekli ve maddi eşik denetimi
Yönetmelik’e göre fesih müracaatı üzerine öncelikle başvurunun, fesih sebeplerini düzenleyen bentlere, süre başlangıcını belirleyen kurala ve çoğunluk şartına uygun olup olmadığı incelenir (Yönetmelik m. 13/11-d). Bu aşama, yalnızca evrak kontrolü değildir. İdare; gerçekten bir yıllık sürenin dolup dolmadığını, altı aylık durma şartının oluşup oluşmadığını, çoğunluğun sağlanıp sağlanmadığını ve gösterilen nedenin müteahhitten kaynaklanıp kaynaklanmadığını ön değerlendirmeden geçirir. Başvuru bu temel eşikleri geçmeden müteahhide ihtar aşamasına geçilemez.
Bu düzenleme önemlidir; zira idare, maliklerin salt çoğunlukla aldığı her fesih kararını otomatik olarak uygulayan pasif bir merci değildir. Kanun ve yönetmelik, idareyi araştırma yapmakla yükümlü kılmıştır. Bu nedenle eksik incelemeyle verilen fesih kararları, idari yargıda iptal riski taşır. Nitekim 6306 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesi kapsamındaki idari işlemler bakımından Anayasa Mahkemesi, idari işlemlerin yargısal denetime açık ve etkili başvuruya elverişli olması gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. 6306 kapsamındaki hisse satışlarıyla ilgili kararlarda da, idarenin işlemin dayanağını ve zorunluluğunu ortaya koymasının gerektiği belirtilmiştir.
9. Müteahhitten savunma / açıklama istenmesi
Yönetmelik, başvuru uygun bulunursa, fesih gerekçesine göre yapım işine başlanılmamasının veya işe yeterli seviyede devam edilmemesinin sebeplerine ilişkin olarak müteahhitten yazılı bilgi ve belge isteneceğini ve bunun için on beş gün süre verileceğini düzenler (Yönetmelik m. 13/11-d). Bu hüküm, savunma hakkı ve usul güvencesi bakımından son derece önemlidir. Çünkü idari fesih, müteahhit açısından ciddi sonuçlar doğurur; bu nedenle yüklenicinin “başlayamadım çünkü malik edimlerini ifa etmedi”, “ruhsat bekleniyor”, “mahkeme kararı var”, “şantiye durdurma işlemi belediyeden kaynaklandı” gibi itirazlarını sunabilmesi gerekir.
Uygulamada bu aşama, sürecin kırılma noktasıdır. Zira çoğu uyuşmazlıkta taraflar, gecikmenin kaynağını birbirine yükler. Yönetmelik’in on beş günlük açıklama isteme usulünü öngörmesi, idarenin tek taraflı malik beyanıyla karar veremeyeceğini göstermektedir. Bu nedenle müteahhit savunmasının hiç alınmaması, eksik veya usulsüz alınması, yahut savunmadaki somut engeller araştırılmadan doğrudan feshe gidilmesi hâlinde idari işlemin hukuka aykırılığı ileri sürülebilir. Bu nokta, idari işlemlerde sebep ve usul unsurunun yargısal denetimi bakımından belirleyicidir.
10. İdarenin araştırma yükümlülüğü
Yönetmelik, on beş günlük sürenin sonunda “yapı mahallinde inceleme yapmak ve belediye, sosyal güvenlik kurumları gibi konu ile ilgili kurum ve kuruluşlarla yazışma yapmak da dahil olmak üzere, her türlü inceleme ve araştırma yapılır” demektedir (Yönetmelik m. 13/11-d). Bu ifade, idarenin re’sen araştırma yükümlülüğünü açıkça ortaya koyar. İdare sadece tarafların sunduğu evraka bakmakla yetinemez; yapı yerinde fizikî inceleme yapmalı, belediye kayıtlarından ruhsat ve uygulama durumunu, SGK kayıtlarından çalışan ve şantiye hareketliliğini, yapı denetim sisteminden imalat seviyesini, gerekiyorsa diğer kurumlardan projenin hukuki-akdi seyrini araştırmalıdır.
Bu yönüyle Yönetmelik, idarenin sadece “hakem” değil, aynı zamanda “tespit mercii” olduğunu kabul etmektedir. Özellikle ikinci fesih sebebinde “projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip ve ekipman” bulunup bulunmadığının takdiri teknik bir değerlendirmedir; bu sebeple idarenin incelemesinin yüzeysel değil, sahaya ve belgeye dayalı olması gerekir. Aksi yöndeki işlemler, dayanaksız veya gerekçesiz idari işlem niteliği taşıyabilir. 6306 kapsamındaki diğer idari işlemler bakımından da AYM, işlemin dayanağının hukuken ayakta olup olmadığını ve idari işlemin yeterli başvuru yollarına konu edilip edilemediğini önemsemektedir. Dayanak işlem iptal edilirse, buna bağlı sonraki işlem de hukuki temelini kaybedebilir.
11. Otuz günlük ihtar ve son şans mekanizması
İdare, yaptığı araştırma sonucunda fesih şartlarının gerçekleştiğini tespit ederse, müteahhide otuz gün süre vererek işe başlaması veya işi projenin bitirilmesini gerektirecek seviyedeki ekip ve ekipmanla sürdürmesi gerektiğini ihtar eder; aksi takdirde bu sürenin bitim tarihi itibarıyla sözleşmelerin resen feshedileceğini bildirir (Kanun m. 6/14; Yönetmelik m. 13/11-e). Bu ihtar, idari fesih rejiminin zorunlu unsurudur. Doğrudan fesih sonucuna geçilemez. Başka bir ifadeyle kanun koyucu, yükleniciye son bir “düzeltme / telafi fırsatı” tanımıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, otuz günlük sürede sırf göstermelik bir faaliyet başlamasının yeterli olmamasıdır. Özellikle ikinci fesih sebebinde kanun ve yönetmelik birlikte okunduğunda, aranan şey gerçek, sürdürülebilir ve projeyi tamamlama kapasitesi taşıyan bir faaliyettir. Nitekim Yönetmelik, otuz gün sonunda yeniden mahallinde kontrol yapılacağını ve yeterli ekip-ekipmanla devam edilip edilmediğine ilişkin takdir yetkisinin Müdürlük veya İdareye ait olduğunu söylemektedir (Yönetmelik m. 13/11-e). Demek ki ilk ihtardan sonra birkaç günlük sınırlı hareketlilik, idare açısından yeterli sayılmayabilir. Önemli olan, işin gerçekten yeniden rayına girip girmediğidir.
12. Resen feshedilmiş sayılmanın gerçekleştiği an
Kanun, ihtara rağmen işe başlanmaması veya devam edilmemesi hâlinde, “ayrıca ihtar çekmeye gerek kalmaksızın” otuz günlük sürenin bittiği tarih itibarıyla sözleşmelerin resen feshedilmiş sayılacağını düzenler (Kanun m. 6/14). Yönetmelik de aynı yönde, otuz gün sonunda yapılan son kontrolde işe başlanmadığı veya yeterli düzeyde devam edilmediği tespit edilirse, aynı tarihten itibaren sözleşmelerin ilgililerin muvafakati aranmaksızın resen feshedilmiş sayılacağını ve bunun maliklere ve müteahhide bildirileceğini belirtir (Yönetmelik m. 13/11-e).
Bu sonuç doğduğu anda, artık ayrıca noter feshi, karşı taraf muvafakati veya mahkeme kararı beklenmez. Ancak bu, işlemin yargısal denetim dışı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bu resen feshedilmiş sayılma sonucuna götüren idari tespit ve ihtar zinciri, idari işlem niteliği taşıdığı ölçüde idari yargı denetimine açıktır. 6306 m. 6 kapsamındaki idari işlemler yönünden AYM’nin yaklaşımı da, etkili başvuru ve yargısal denetimin sağlanması gerektiği yönündedir. Bu sebeple gerek malikler gerek müteahhit, usul veya sebep yönünden hukuka aykırılık iddiasıyla idari yargı yoluna başvurabilir.
13. Tapu şerhinin terkin edilmesi
Kanun’a göre fesih sonrasında, taşınmazların siciline şerh edilmiş bulunan inşaat yapımına ilişkin sözleşmeler, maliklerin veya Başkanlığın talebi üzerine terkin edilir (Kanun m. 6/14). Yönetmelik de bunu tekrar ederek, maliklerin, Müdürlüğün veya İdarenin talebi üzerine tapu müdürlüğünce terkin yapılacağını belirtir (Yönetmelik m. 13/11-f). Bu sonuç, fesih kurumunun yalnızca teorik olmadığını; tapu siciline yansıyan ve taşınmazın hukuki dolaşımını etkileyen doğrudan bir sonuç ürettiğini gösterir.
Şerhin terkini özellikle önemlidir; çünkü mevcut yükleniciyle kurulan sözleşme şerhi kaldırılmadan yeni yükleniciyle sağlıklı bir sözleşme mimarisi kurmak çoğu zaman mümkün olmaz. Bu nedenle idari fesih mekanizmasının pratik amacı, yalnızca başarısız yükleniciyi tasfiye etmek değil; aynı zamanda dönüşüm projesinin yeni bir hukuki zeminde devamını sağlamaktır. Zaten Yönetmelik’in son bentlerinde, fesih sonrası uygulamalara ilişkin yeni kararların nasıl alınacağı da ayrıca düzenlenmiştir (Yönetmelik m. 13/11-ğ).
14. Fesih tarihine kadar yapılan işler, devredilen hisseler ve ödemeler
Kanun ve Yönetmelik birlikte, fesih tarihine kadar yapılmış olan işler, devrolunan hisseler, yapılan ödemeler ve diğer hususlarda genel hukuk hükümlerinin uygulanacağını düzenlemektedir (Kanun m. 6/14; Yönetmelik m. 13/11-g). Bu hüküm, idari fesih ile özel hukuk tasfiyesinin birbirinden ayrıldığını açıkça ortaya koyar. İdari süreç sözleşmeyi sona erdirir; fakat tarafların o tarihe kadar ortaya çıkmış alacak, tazminat, sebepsiz zenginleşme, eksik-ifâ, ayıplı iş, devredilen payların hukuki akıbeti, mahsup ve hesaplaşma gibi meseleleri kendiliğinden çözmez. Bunlar için genel hukuk yollarına başvurulur.
Dolayısıyla idari fesih kararı alındığında “her şey sıfırlanmış” olmaz. Örneğin müteahhidin gerçekten yaptığı ve maliklere yarayan imalatların bedeli, devrolunan payların iadesi veya bedelinin akıbeti, avans ve ek ödemelerin mahsubu, cezai şart veya zarar iddiaları ayrıca uyuşmazlık konusu olabilir. Kanun koyucu, bu alanı bilinçli biçimde “genel hukuk hükümlerine” bırakmıştır. Böylece idarenin görevi, projenin tıkanmasına yol açan sözleşmeyi kamu düzeni boyutuyla tasfiye etmek; özel hukuk hesaplaşmasını ise yargısal veya akdi düzleme bırakmaktır.
15. Kira yardımlarının geri istenememesi
Kanun, fesih tarihine kadar müteahhit tarafından hak sahiplerine yapılan kira yardımı ödemelerinin hak sahiplerinden geri talep edilemeyeceğini açıkça düzenlemektedir (Kanun m. 6/14). Yönetmelik de aynı hükmü tekrarlar (Yönetmelik m. 13/11-g). Bu düzenleme son derece koruyucudur. Çünkü dönüşüm sürecinde maliklerin tahliye sonrası barınma ihtiyacı nedeniyle aldıkları kira yardımı, sözleşme feshedildi diye geçmişe dönük olarak geri istenirse maliklerin mağduriyeti katlanır. Kanun koyucu bunu önlemiştir.
Bu hüküm, aynı zamanda idari fesih yolunun sosyal amacını da gösterir. Kanun yalnızca sözleşmesel dengeyi değil, dönüşüm mağduru maliklerin korunmasını da hedeflemektedir. Bu nedenle müteahhidin başarısızlığının yükü, geçmişte ödenmiş kira yardımlarının iadesi suretiyle yeniden malikler üzerine yıkılamaz.
16. Fesih sonrası yeni uygulamaya karar verilmesi
Yönetmelik, fesih işleminden sonra yapılacak uygulamalara hisseleri oranında paydaşların salt çoğunluğu ile karar verileceğini ve bu karara katılmayanların hisselerinin Kanun’un 6 ncı maddesinin birinci fıkrası kapsamında açık artırma usulü ile satılacağını düzenlemektedir (Yönetmelik m. 13/11-ğ). Bu hüküm, idari feshin son aşamasının aslında yeni uygulamaya geçiş olduğunu gösterir. Amaç yalnızca mevcut sözleşmeyi sona erdirmek değil; yeni yüklenici, yeni proje, yeni finansman modeli veya yeni uygulama çerçevesi ile dönüşümü sürdürebilmektir.
Burada 6306 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesi genel sistematiği devreye girer. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin 6306 m. 6 kapsamındaki hisse satışlarına ilişkin kararlarında da, bu süreçlerin doğrudan idari işlem niteliği taşıdığı, idari yargı denetimine konu edilebildiği ve dayanak işlemin hukuka aykırı olması hâlinde sonraki işlemlerin de hukuki temelden yoksun kalabileceği vurgulanmıştır. Selvi Karakoçoğlu ve diğerleri kararında, dayanak parsel birleştirme işlemi iptal edildiği için devamındaki hisse satışının hukuki dayanağını kaybettiği kabul edilmiştir. Hanife Yıldız Torum ve Nimet Filiz Seven kararında ise, 6306 kapsamındaki satış işleminin “son çare” niteliğinin idarece ortaya konulması ve bunun idare mahkemesince denetlenebilir olması önemsenmiştir. Bu yaklaşım, idari fesih sonrasında kurulacak yeni uygulama zinciri bakımından da yol göstericidir.. İdari fesihte muhtemel dava ve itiraz başlıkları
İdari fesih sürecinde ortaya çıkabilecek başlıca hukuki ihtilaflar şunlardır: çoğunluğun gerçekte sağlanıp sağlanmadığı; hisselerin yanlış hesaplanıp hesaplanmadığı; bir yıllık sürenin başlangıcının yanlış belirlendiği; hak sahiplerinin ön edimlerini yerine getirmediği halde kusurun müteahhide yüklendiği; belediye veya mahkeme kaynaklı engeller varken bunların göz ardı edildiği; altı aylık durma ve yetersiz ekip-ekipman olgusunun yeterince ispatlanmadığı; müteahhidin savunmasının alınmadığı veya değerlendirilmediği; yerinde inceleme yapılmadığı; otuz günlük ihtarın usulüne uygun verilmediği; son kontrolde gerçek durumun saptanmadığı; resen fesih bildiriminden sonra tapu şerhinin usulsüz terkin edildiği. Bu başlıkların tamamı, Kanun m. 6/14 ve Yönetmelik m. 13/11’in sebep, usul, yetki, konu ve maksat unsurları çerçevesinde tartışılabilir.
Sonuç
Sonuç olarak 6306 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesinin (14) numaralı fıkrası ile Uygulama Yönetmeliği’nin 13 üncü maddesinin (11) numaralı fıkrası birlikte değerlendirildiğinde, kentsel dönüşüm projelerinde maliklerle müteahhit arasında imzalanan yapım sözleşmelerinin sona erdirilmesi için özel, katı ve çok aşamalı bir idari fesih rejimi kurulduğu görülmektedir. Bu rejimde; önce uygun çoğunlukla fesih iradesi oluşmalı, sonra maddi şartlar somut delillerle ortaya konulmalı, başvuru Müdürlüğe veya yetkili İdareye yapılmalı, müteahhitten yazılı açıklama alınmalı, sahada ve kayıtlarda ayrıntılı inceleme yürütülmeli, ardından otuz günlük ihtar verilerek son şans tanınmalı ve ancak buna rağmen iş başlamaz veya yeterli seviyede sürmezse sözleşme kanun gereği resen feshedilmiş sayılmalıdır (Kanun m. 6/14; Yönetmelik m. 13/11-a, b, c, ç, d, e). Fesih sonrasında tapu şerhi terkin edilir; buna karşılık feshe kadar yapılan işler, ödemeler ve devredilen hisseler bakımından genel hukuk hükümleri uygulanır; kira yardımları geri istenemez; yeni uygulamaya ise yine pay ve paydaş çoğunluğu ile karar verilir (Kanun m. 6/14; Yönetmelik m. 13/11-f, g, ğ).
Sık Sorulan Sorular
Kentsel dönüşümde müteahhit sözleşmesi idari yolla feshedilebilir mi?
Evet. 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği kapsamında, belirli şartların gerçekleşmesi hâlinde hak sahipleri, hisseleri oranında salt çoğunlukla karar alarak idari fesih sürecini başlatabilir. Ancak bu süreç, doğrudan tek taraflı fesih değil; ilgili idarenin incelemesi, müteahhide süre verilmesi ve kanundaki şartların oluştuğunun tespiti ile ilerleyen özel bir prosedürdür.
Müteahhidin işe başlamaması hâlinde kentsel dönüşüm projesi nasıl feshedilir?
Eğer bütün maliklerle anlaşma sağlanmasından veya hisseleri oranında salt çoğunlukla karar alınmasından sonra, müteahhitten kaynaklanan sebeplerle bir yıl içinde yapım işine başlanmamışsa, hak sahipleri idareye başvurarak fesih talebinde bulunabilir. Ancak maliklerin kendi yükümlülüklerini yerine getirmiş olması ve gecikmenin gerçekten müteahhitten kaynaklanması gerekir.
İnşaat başladıktan sonra yarım kalırsa idari fesih mümkün müdür?
Evet. Yapım işi belirli bir seviyede durdurulmuşsa ve en az altı aydır projenin tamamlanmasını sağlayacak düzeyde ekip ve ekipmanla inşai faaliyet sürdürülmüyorsa, bu durum idari fesih sebebi olabilir. Bu aşamada fotoğraflar, yapı denetim kayıtları, idari tutanaklar ve benzeri belgeler büyük önem taşır.
Kentsel dönüşümde idari fesih için oybirliği mi gerekir?
Hayır. Kanundaki bu özel fesih yolunda, hisseleri oranında maliklerin salt çoğunluğu yeterlidir. Burada kişi sayısından çok arsa payı ve hisse oranı esas alınır. Bu nedenle çoğunluğun doğru hesaplanması, sürecin geçerliliği bakımından kritik önemdedir.
İdari fesih sonrası eski müteahhitten alınan kira yardımı geri istenir mi?
Hayır. Kanun açık biçimde, fesih tarihine kadar müteahhit tarafından hak sahiplerine ödenen kira yardımlarının geri talep edilemeyeceğini düzenlemektedir. Ancak feshe kadar yapılan işler, ödemeler, devredilen hisseler ve diğer alacak-borç ilişkileri bakımından genel hukuk hükümleri uygulanır.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Kentsel dönüşüm projelerinde müteahhit ile yaşanan uyuşmazlıklar, yalnızca sözleşme hukuku meselesi değildir; aynı zamanda idare hukuku, tapu hukuku, paydaş çoğunluğu, riskli yapı süreci, şerh terkin işlemleri ve dava stratejisini birlikte ilgilendiren çok katmanlı bir alandır. Bu nedenle sürecin hatalı yürütülmesi, hak sahiplerinin fesih talebinin reddedilmesine, mevcut sözleşmenin geçerliliğini korumasına ya da sonradan açılacak davalarda ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Özellikle çoğunluk hesabının doğru yapılması, fesih gerekçesinin somut delillerle ispatlanması, idareye yapılacak başvurunun usule uygun hazırlanması, müteahhidin olası itirazlarının öngörülmesi ve fesih sonrası yeni uygulama sürecinin doğru kurgulanması için uzman desteği büyük önem taşır. Bu noktada İstanbul kentsel dönüşüm avukatı, tuzla kentsel dönüşüm avukatı, pendik kentsel dönüşüm avukatı ve gebze kentsel dönüşüm avukatı desteği, özellikle uygulamaya hâkimiyet ve bölgesel tecrübe bakımından ciddi avantaj sağlar. Kentsel dönüşüm uyuşmazlıklarında hak sahiplerinin süreci güvenli ve etkili biçimde yönetebilmesi için 2M Hukuk Avukatlık Ofisi nezdinde profesyonel hukuki destek alınması, usul hatalarının önlenmesi ve hak kayıplarının engellenmesi açısından son derece değerlidir.
Emlakçının Devre Dışı Bırakılması Suretiyle Satış Yapılması
Emlakçının (simsarın) sunduğu aracılık hizmetinden faydalanıldıktan sonra, simsarın saf dışı bırakılarak taşınmazın doğrudan malikten veya başka kanallar aracılığıyla satın alınması, yargı kararlarında “sözleşmeye aykırılık” ve “cezai şartın doğumu” çerçevesinde titizlikle ele alınmaktadır. Aşağıda, bu durumun hukuki niteliği, cezai şartın uygulanabilirliği ve yargı mercilerinin bu konudaki yerleşik içtihatları analiz edilmiştir.
1. Saf Dışı Bırakma Kavramı ve Hukuki Niteliği
Emlakçının devre dışı bırakılması, taşınmaz satın alma iradesiyle hareket eden alıcı adaylarının, emlakçının yer gösterme ve bilgilendirme gibi aracılık hizmetlerinden istifade ettikten sonra, ücrete hak kazanılacak aşamaya gelindiğinde emlakçıyı aradan çıkararak doğrudan malik ile temasa geçmesi durumudur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.2022 tarihli, 2020/339 E. ve 2022/723 K. sayılı kararında bu durum; emlakçının emeğinin korunması amacıyla kararlaştırılan, ücrete ek olarak cezai şart niteliği de taşıyan bir anlaşma olarak tanımlanmıştır. Bu tür hükümler, sözleşme serbestisi ilkesi gereği geçerli ve taraflar için bağlayıcıdır.
2. Cezai Şartın Hesaplanması ve “İki Katı” Kuralı
Yargıtay içtihatlarında, emlakçının saf dışı bırakılması halinde öngörülen (genellikle satış bedelinin %4’sı + KDV olarak belirlenen) tutarın hukuki mahiyeti ikiye ayrılmaktadır:
Normal Tellallık Ücreti: Sözleşmede kararlaştırılan standart komisyon oranı (genellikle %2) normal ücret olarak kabul edilir.
Cezai Şart: Standart ücretin üzerindeki kısım (örneğin toplam %4’lık talebin kalan %2’ü) ise “cezai şart” olarak nitelendirilir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 06.06.2018 tarihli, 2016/2319 E. ve 2018/6679 K. sayılı kararında, %4’lık talebin %2’ünün tellallık ücreti, kalan %2’ünün ise cezai şart olduğu ve bu ayrımın yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Benzer şekilde Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 09.02.2016 tarihli, 2014/48766 E. ve 2016/3728 K. sayılı kararında da satıcının üstlendiği %2’lük ücretin ödenmesi gerektiği, geri kalan %2’ün ise cezai şart olduğu teyit edilmiştir.
3. Cezai Şarttan İndirim (Tenkis) Mekanizması
Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 182/son uyarınca, hakim fahiş gördüğü cezai şartı kendiliğinden (resen) indirmekle yükümlüdür. Ancak bu kuralın uygulanması tarafların sıfatına göre değişmektedir:
Tacir Olmayan Borçlular: Borçlu tacir değilse, cezai şartın fahişliği; tarafların iktisadi durumu, borçlunun ödeme kabiliyeti, sağladığı menfaat ve kusur derecesi ölçü alınarak tenkis edilmelidir (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 04.12.2017, 2017/9158 E., 2017/12051 K.).
Tacir Olan Borçlular: Borçlu tacir ise Türk Ticaret Kanunu m. 22 uyarınca cezai şarttan indirim yapılamaz. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 06.04.2023 tarihli, 2021/74 E. ve 2023/563 K. sayılı kararında, davalının tacir olması nedeniyle %4 + KDV tutarındaki cezai şartın indirim yapılmaksızın tam olarak tahsiline karar verilmiştir.
4. Saf Dışı Bırakmanın Kapsamı ve İspat Koşulları
Saf dışı bırakma eylemi sadece alıcının bizzat satın almasıyla sınırlı değildir. Sözleşmelerde genellikle alıcının eşi, çocukları veya birinci derece yakınları tarafından yapılan satın almalar da bu kapsamda değerlendirilir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 01.06.2023 tarihli, 2023/370 E. ve 2023/1722 K. sayılı kararında, alıcının yakınları adına yapılan satın almalarda da %4 + KDV oranındaki ücret hükmünün bağlayıcı olduğu belirtilmiştir.
Ayrıca, emlakçının ücrete hak kazanabilmesi için yazılı bir sözleşmenin varlığı şarttır (TBK m. 520). Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 15.10.2014 tarihli, 2013/1108 E. ve 2014/768 K. sayılı kararında, emlakçının gösterdiği dairenin saf dışı bırakılarak eş adına satın alınması durumunda, sözleşmedeki cezai şartın (indirim yapılarak) uygulanması gerektiği onanmıştır.
5. İstisnai Durumlar: Etkin Aracılık Şartı
Her ne kadar yer gösterme belgesi bulunsa da, emlakçının saf dışı bırakıldığından söz edilebilmesi için emlakçının faaliyetinin satışa yol açması veya bu yönde bir çabasının bulunması gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.12.2018 tarihli, 2017/621 E. ve 2018/1929 K. sayılı kararında, yer göstermenin tek başına ücret hakkı doğurmayacağı, satışın emlakçının faaliyetinden bağımsız olarak, malikin yetkilendirdiği başka bir emlakçı aracılığıyla gerçekleşmesi durumunda “saf dışı bırakma”dan söz edilemeyeceği belirtilerek davanın reddine dair direnme kararı onanmıştır.
6. İkincil Kaynak Değerlendirmeleri
İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, emlakçının devre dışı bırakılması durumunda mahkemelerin izlemesi gereken usulü netleştirmektedir:
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 18.03.2010 tarihli, 2009/12764 E. ve 2010/3578 K. sayılı kararında (ikincil kaynak), hizmet bedelinin iki misli olarak kararlaştırılan cezai şartın BK m. 161/son uyarınca tenkisinin tartışılmamasının bozma nedeni olduğu ifade edilmiştir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 16.01.2013 tarihli, 2012/20571 E. ve 2013/673 K. sayılı kararında (ikincil kaynak), %4 olarak belirlenen ücretin %2’sinin normal ücret, %2’sinin cezai şart olduğu ve cezai şart kısmından %50 indirim yapılmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 21.06.2018 tarihli, 2016/10339 E. ve 2018/7032 K. sayılı kararında (ikincil kaynak), emlakçılar odası tarifesine atıf yapılarak, taraflardan birinin cayması halinde her iki tarafın ödemesi gereken toplam %4’lık tutarın yarısının cezai şart olduğu ve resen indirim yapılması gerektiği hatırlatılmıştır.
Sonuç
Yargı kararları ışığında; emlakçının devre dışı bırakılması durumunda, sözleşmede yer alan ve genellikle normal komisyonun iki katı (%6) olarak belirlenen hükümler “cezai şart” niteliğinde olup geçerlidir. Ancak mahkemeler, borçlunun tacir olup olmamasına göre bu tutar üzerinden indirim yapma yetkisine sahiptir. Emlakçının bu ücrete hak kazanabilmesi için yazılı sözleşmenin varlığı ve taşınmazın emlakçı tarafından gösterilmiş olması temel şartlardır.
Emlakçıyı devre dışı bırakıp evi alırsam ücret öder miyim?
Evet. Yargıtay kararlarına göre, emlakçının gösterdiği taşınmazı onun dışında satın almanız durumunda sözleşmede yer alan komisyon ve cezai şart hükümleri devreye girer ve ücret ödeme yükümlülüğü doğabilir.
Cezai şart neden “iki kat komisyon” olarak uygulanıyor?
Uygulamada sözleşmelerde genellikle %2 komisyon + %2 cezai şart olacak şekilde toplam %4 talep edilir. Yargıtay bu tutarın bir kısmını normal ücret, kalanını cezai şart olarak değerlendirmektedir.
Bu cezai şart her durumda ödenir mi, indirim mümkün mü?
Her durumda değil. Eğer borçlu tacir değilse hakim, cezai şartı fahiş bulursa indirim yapabilir. Ancak tacirler açısından bu indirim çoğu durumda uygulanmaz.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Emlak alım satım süreçlerinde en ciddi risklerden biri, emlakçıyı devre dışı bırakma (saf dışı bırakma) nedeniyle ortaya çıkan yüksek tutarlı cezai şart ve komisyon uyuşmazlıklarıdır. Bu tür durumlarda sözleşmenin içeriği, tarafların sıfatı ve emlakçının gerçekten satışa katkı sağlayıp sağlamadığı gibi birçok teknik detay belirleyici olmaktadır.
Bu nedenle bir İstanbul avukat ile çalışmak; sürecin doğru analiz edilmesi ve gereksiz ödeme risklerinin önlenmesi açısından büyük önem taşır. Özellikle;
Cezai şartın geçerliliğinin ve miktarının değerlendirilmesi
Fahiş cezai şartın indirilmesi (tenkis) talebi
Emlakçının gerçekten ücrete hak kazanıp kazanmadığının tespiti
Yanlış sözleşmeler nedeniyle doğan borçların iptali gibi konular uzmanlık gerektirir.
Bu noktada deneyimli bir İstanbul 2M Hukuk Avukatlık Ofisi ile çalışmak, hem hukuki riskleri minimize eder hem de hak kaybı yaşanmasının önüne geçer.
1. Genel İlkeler ve Sözleşmenin Geçerlilik Şartları
Taşınmaz simsarlığı (tellallık) sözleşmeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 520. maddesi uyarınca yazılı şekilde yapılmadıkça geçerli kabul edilmemektedir. İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 21.12.2021 tarihli, 2021/460 E. ve 2021/1180 K. sayılı kararında vurgulandığı üzere, taraflar arasında yazılı bir sözleşme bulunmadığı takdirde, satış gerçekleşmiş olsa dahi emlakçının komisyon ücretine hak kazanması mümkün değildir. Benzer şekilde, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 07.11.2018 tarihli, 2016/2169 E. ve 2018/10388 K. sayılı kararında, taşınmaz satış sözleşmesinin resmi biçimde (tapuda veya noter huzurunda) yapılmaması durumunda asıl sözleşmenin geçersiz olacağı, buna bağlı olarak simsarlık sözleşmesindeki cezai şartların da geçersiz sayılacağı belirtilmiştir.
2. Satışın Gerçekleşmesi Durumunda Ücret Hak Edişi
Simsar, kural olarak ancak yaptığı faaliyet sonucunda asıl sözleşme (satış) kurulursa ücrete hak kazanır (TBK m. 521/1).
Doğrudan Satış: Satışın gerçekleşmesi halinde emlakçı, sözleşmede kararlaştırılan oran üzerinden (genellikle %2 + KDV) ücrete hak kazanır (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 02.04.2014, 2013/30830 E., 2014/9955 K.).
Emlakçının Devre Dışı Bırakılması (Saf Dışı): Alıcının, emlakçının gösterdiği taşınmazı emlakçıyı devre dışı bırakarak satın alması durumunda da ücret hakkı doğmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.2022 tarihli, 2020/339 E. ve 2022/723 K. sayılı kararında, emlakçı saf dışı bırakılarak satış yapıldığında sözleşmedeki cezai şart hükmünün (örneğin normal komisyonun iki katı) bağlayıcı olduğu ifade edilmiştir.
Yakınlara Yapılan Satış: Taşınmazın, yer gösterme yapılan kişinin 1. derece yakınına veya kayın hısımına satılması durumunda da illiyet bağı kurulmuş sayılmakta ve ücrete hak kazanılmaktadır (Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 29.12.2025, 2024/435 E., 2025/949 K.).
3. Satışın Gerçekleşmemesi Durumunda Ücret Hak Edişi
Satış gerçekleşmese dahi, sözleşmede aksine hüküm bulunması kaydıyla emlakçı belirli ücretleri talep edebilir:
Cayma ve Vazgeçme Durumu: Sözleşmede “vazgeçen tarafın komisyon ödeyeceği” kararlaştırılmışsa, emlakçı edimini (yer gösterme, tarafları bir araya getirme) yerine getirdiği sürece ücrete hak kazanır. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 13.02.2013 tarihli, 2012/22850 E. ve 2013/3301 K. sayılı kararında, alıcının vazgeçmesi halinde kendi payına düşen %2’lük tellallık ücretini ödemekle yükümlü olduğu belirtilmiştir.
Komisyon Ücreti vs. Cezai Şart Ayrımı: Yargıtay kararlarında, vazgeçen tarafın sadece kendi ödeyeceği pay “tellallık ücreti” olarak kabul edilirken, karşı tarafın (satıcının) ödemesi gereken payın da vazgeçen taraftan istenmesi “cezai şart” olarak nitelendirilmektedir. Bu durumda, borçlu tacir değilse, hakim fahiş gördüğü cezai şartı TBK m. 182/son uyarınca tenkis (indirim) etmek zorundadır (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 28.11.2017, 2015/36617 E., 2017/11665 K.).
Hizmet Bedeli ve Masraflar: TBK m. 521/son uyarınca, sözleşmede kararlaştırılmışsa, satış olmasa dahi emlakçının yaptığı giderler (ekspertiz, ulaşım vb.) ödenmelidir. Ancak sözleşmede hüküm yoksa bu giderler talep edilemez (İstanbul 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, 18.02.2026, 2023/866 E., 2026/179 K.).
4. Ücret Hakkının Doğmadığı İstisnai Haller
Kredi Reddi: Satışın gerçekleşmemesi alıcının kusurundan değil, bankanın kredi vermemesinden kaynaklanıyorsa ve sözleşmede bu durum istisna tutulmuşsa, emlakçı ücrete hak kazanamaz (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 27.01.2016, 2015/35290 E., 2016/1961 K.).
Emlakçının Kusuru: Emlakçının sözleşmenin kurulmasına bizzat engel olduğu veya sadakat borcuna aykırı davrandığı durumlarda ücret talep edilemez (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 04.12.2013, 2013/15350 E., 2013/30200 K.).
Sözleşmenin Feshi: Tarafların kaporayı iade ederek sözleşmeyi zımnen feshettikleri ve emlakçının buna itiraz etmediği durumlarda komisyon hakkı doğmaz (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 20.02.2020, 2017/9867 E., 2020/2483 K.).
5. İkincil Kaynaklar ve Usuli Değerlendirmeler
Aşağıdaki hususlar sunulan karar özetlerinde ikincil bağlam olarak yer almaktadır:
Görevli Mahkeme: Emlakçı ile tüketici arasındaki uyuşmazlıklarda Tüketici Mahkemeleri görevliyken (BAM Erzurum 3. HD, 31.10.2024, 2022/1697 E. ), tarafların tacir olmadığı ve işlemin ticari nitelik taşımadığı durumlarda Asliye Hukuk Mahkemeleri görevlidir (Kayseri 1. ATM, 27.09.2023, 2023/283 E. ).
İspat Yükü: Kapora karşılığı verilen bonolarda, bononun ihdas nedeni belirtilmemişse ispat yükü borçlu olmadığını iddia eden taraftadır (Bakırköy 3. ATM, 23.11.2018, 2018/168 E. ).
Dolaylı Satış: Taşınmazın emlakçı tarafından gösterildikten sonra alıcının gelini gibi yakınları adına tescil edilmesi, emlakçının ücret hakkını ortadan kaldırmaz (Yargıtay 13. HD, 21.06.2012, 2012/13128 E. ).
Sonuç olarak; emlakçı, satış gerçekleştiğinde sözleşmedeki komisyonu; satış gerçekleşmediğinde ise ancak sözleşmede “vazgeçme/cayma” halinde ücret ödeneceğine dair açık bir hüküm varsa ve kendi kusuru bulunmuyorsa ücret veya cezai şart talep edebilmektedir.
Emlakçı sözleşmesi yazılı değilse komisyon ödemek gerekir mi?
Hayır. Taşınmaz simsarlığı (emlakçılık) sözleşmesi yazılı yapılmadıkça geçerli değildir. Bu durumda satış gerçekleşse bile emlakçı komisyon talep edemez.
Evi almaktan vazgeçersem emlakçıya ücret öder miyim?
Eğer sözleşmede “vazgeçen taraf komisyon öder” şeklinde açık bir hüküm varsa ve emlakçı edimini yerine getirmişse, belirli bir komisyon veya cayma bedeli ödenmesi gerekebilir.
Kredi çıkmazsa veya satış gerçekleşmezse komisyon ödenir mi?
Her durumda değil. Eğer satışın gerçekleşmemesi alıcının kusurundan değilse (örneğin kredi reddi) ve bu durum sözleşmede istisna olarak düzenlenmişse, emlakçı komisyon talep edemez.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Emlak alım satım süreçlerinde en çok uyuşmazlık yaşanan konuların başında kapora iadesi, cayma tazminatı ve emlakçı komisyonu gelmektedir. Sözleşmenin geçerli olup olmadığı, hangi şartlarda ücret doğacağı ve kaporanın iade edilip edilmeyeceği tamamen somut olayın detaylarına göre değişmektedir.
Bu nedenle bir İstanbul emlak avukatı veya Tuzla gayrimenkul avukatı ile çalışmak; sürecin doğru analiz edilmesi açısından büyük önem taşır. Özellikle cayma tazminatı ve kapora danışmanlığı kapsamında;
Cezai şartın iptali veya indirilmesi gibi işlemler uzmanlık gerektirir.
Bu noktada deneyimli bir 2M Hukuk Avukatlık Ofisi ile çalışmak, hak kayıplarının önüne geçer ve sürecin hızlı ilerlemesini sağlar. Ayrıca yerel destek için bir Tuzla alım satım avukatı, Pendik avukat, Kurtköy avukat veya Bayramoğlu avukat ile çalışmak da sürecin sahada etkin şekilde takip edilmesini sağlar.
Google’da sıkça aranan “kapora geri alınır mı?”, “emlakçı komisyonu ne zaman ödenir?”, “cayma tazminatı geçerli mi?” gibi soruların doğru cevabı, ancak somut olayın hukuki değerlendirmesi ile mümkündür.
1. Yurt Dışı Borçlanması ile Emeklilikte “Kesin Dönüş” Şartı ve Hukuki Mahiyeti
3201 sayılı Kanun kapsamında yurt dışında geçen sürelerin borçlandırılması suretiyle yaşlılık aylığı bağlanabilmesi için Kanun’un 6. maddesi uyarınca üç temel şartın birlikte gerçekleşmesi zorunludur:
Yurda kesin dönülmüş olması,
Tahakkuk ettirilen borcun tamamının ödenmiş olması,
Borcun ödenmesinden sonra yazılı istekte bulunulması (Ankara BAM 11. HD, 28.03.2017, 2017/524 E., 2017/502 K.).
Yargıtay kararlarında “kesin dönüş” kavramı, fiziksel olarak Türkiye’ye yerleşmekten ziyade hukuki bir statüyü ifade etmektedir. Buna göre kesin dönüş; aylık tahsis talebinde bulunanların yurt dışındaki çalışmalarının sona ermesini, ikamete dayalı bir sosyal sigorta ya da sosyal yardım ödeneği almamaları durumunu tanımlar (Yargıtay 10. HD, 20.11.2024, 2024/12551 E., 2024/11311 K.). Yurt dışında çalışmaya devam edilmesi, 3201 sayılı Kanun anlamında kesin dönüş koşulunun yerine getirilmediği anlamına gelmekte ve aylık bağlanmasına engel teşkil etmektedir (Ankara BAM 11. HD, 28.03.2017, 2017/524 E., 2017/502 K.).
2. Yurt Dışında Çalışmanın Devam Etmesinin Sonuçları
Yurt dışı borçlanması yaparak aylık bağlanan kişilerin, tekrar yurt dışında yabancı ülke mevzuatına tabi olarak çalışmaya başlamaları halinde, aylıkları çalışmaya başladıkları tarihten itibaren kesilir (Yargıtay 10. HD, 05.10.2023, 2023/9516 E., 2023/9270 K.). Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, Almanya’da zorunlu sigortalı çalışması devam eden davacının yaşlılık aylığı talebinin reddi hukuka uygun bulunmuştur (Yargıtay 10. HD, 05.10.2023, 2023/9516 E., 2023/9270 K.).
Aylık bağlanması sırasında kesin dönüş şartının gerçekleşmediği sonradan anlaşılırsa, yapılan işlem yaşlılık aylığının bağlanmaması ve kesin dönüş tarihine kadar işlemlerin “hukuken askıya alınması” şeklindedir (Yargıtay 21. HD, 16.10.2006, 2006/12027 E., 2006/9962 K.).
3. Çıkar Yolları ve İstisnai Durumlar
Yargı kararları ışığında, yurt dışında çalışmaya devam eden bir kişi için mevcut yasal düzenlemeler çerçevesinde şu hususlar değerlendirilebilir:
Çalışmanın Sona Erdirilmesi ve Yeniden Talep: Yurt dışındaki çalışması sona erenlerin, yazılı talepte bulunmaları halinde talep tarihini izleyen ay başından itibaren aylıkları tekrar bağlanabilir (Yargıtay 10. HD, 12.10.2023, 2023/11383 E., 2023/9592 K.).
Yurt Dışından Emekli Aylığı Alınması: Yurt dışındaki çalışmalar sona erip o ülkeden (örneğin Almanya’dan) bir yaşlılık aylığı bağlanması durumunda, bu aylık “ikamete dayalı olmayan” bir edim olarak kabul edildiğinden, Türkiye’deki aylığın bağlanmasına engel teşkil etmez (Yargıtay 10. HD, 24.03.2023, 2023/1083 E., 2023/3091 K.). Alman sigorta merciinden emekli aylığı bağlanmasıyla aktif çalışma hayatı sona eren kişinin tam aylığa hak kazanacağı kabul edilmiştir (Danıştay 11. Daire, 08.11.2010, 2008/14666 E., 2010/8977 K.).
Borçlanma Yapılmadan Emeklilik: Eğer kişi 3201 sayılı Kanun kapsamında yurt dışı borçlanması yapmadan, sadece Türkiye’deki çalışmalarıyla emekliliğe hak kazanmışsa, bu durumda “kesin dönüş” şartı aranmayabilir ve yurt dışında çalışırken de aylık alabilir (Yargıtay 10. HD, 28.03.2024, 2023/14153 E., 2024/3413 K.). Ancak borçlanma yapılmışsa kesin dönüş şartı mutlaktır.
İsteğe Bağlı Sigortalılık Farkı: 506 sayılı Kanun dönemindeki isteğe bağlı sigortalılık süreleri söz konusu olduğunda, yurt dışındaki çalışmaların bu sigortalılığa engel olmadığına dair kararlar mevcuttur (Yargıtay 10. HD, 13.03.2023, 2023/1151 E., 2023/2370 K.).
4. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam
İkincil kaynak niteliğindeki araştırma notlarına göre aşağıdaki hususlar önem arz etmektedir:
Yurt dışındaki fiili çalışma başlangıcının (18 yaş sonrası) Türkiye’de sigortalılık başlangıcı olarak kabul edilmesi için dava açılması bir yol olarak görünmektedir; ancak bu durum aylığın başlatılması önündeki “çalışma devamı” engelini doğrudan ortadan kaldırmamaktadır (Yargıtay 21. HD, 19.09.2013, 2013/14219 E., 2013/16229 K.).
SGK’nın yurt dışı çalışması nedeniyle aylığı reddetmesi veya kesmesi işlemlerine karşı, duruma göre İş Mahkemelerinde veya eski Emekli Sandığı iştirakçileri için İdare Mahkemelerinde iptal davası açılması mümkündür (Yargıtay 21. HD, 18.12.2014, 2014/22332 E., 2014/27555 K.; Yargıtay 21. HD, 19.11.2013, 2012/14479 E., 2013/21137 K.).
Gümrük mevzuatı uygulamalarında, yurt dışından emekli olanlara araç getirme konusunda kolaylıklar sağlandığı, “ön emeklilik hakkı kazananlar” ifadesinin bu alanda bir statü olarak değerlendirildiği görülmektedir (Danıştay 10. Daire, 25.05.2021, 2016/2455 E., 2021/2626 K.).
Sonuç: Mevcut yargı kararları uyarınca, 3201 sayılı Kanun kapsamında borçlanma yaparak emekli olan bir kişinin aylığının bağlanabilmesi için Almanya’daki aktif çalışma ilişkisini (zorunlu prim ödemelerini) sona erdirmesi gerekmektedir. Çalışma devam ettiği sürece aylık tahsisi hukuken askıda kalacaktır. Çıkar yolu olarak; çalışmanın sona erdirilmesi, Almanya’dan emekli aylığına hak kazanılması veya borçlanma harici primlerle emeklilik şartlarının oluşup oluşmadığının incelenmesi önerilmektedir.
Sık Sorulan Sorular
Yurt dışı borçlanması yaptım, Almanya’da çalışırken Türkiye’den emekli maaşı alabilir miyim?
Hayır. Yargıtay kararlarına göre “kesin dönüş” şartı gereği yurt dışındaki çalışmanın sona erdirilmesi gerekir. Çalışma devam ettiği sürece emekli aylığı bağlanmaz.
“Kesin dönüş” ne demek, Türkiye’ye gelmek şart mı?
Kesin dönüş sadece fiziksel olarak Türkiye’ye dönmek değil; yurt dışındaki aktif çalışmanın ve sosyal sigorta ilişkisinin sona erdirilmesi anlamına gelir. Çalışma sürdüğü sürece bu şart sağlanmış sayılmaz.
Emekliliğimi başlatmak için ne yapmam gerekiyor?
Emekli aylığının bağlanabilmesi için yurt dışındaki çalışmanın sonlandırılması ve ardından SGK’ya yazılı talepte bulunulması gerekir. Alternatif olarak Almanya’dan emekli aylığına hak kazanılması da çözüm yollarından biridi
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Yurt dışı borçlanması ile emeklilik süreçleri, özellikle “kesin dönüş” şartı, aylığın bağlanması veya reddi, SGK işlemlerine itiraz ve dava süreçleri açısından oldukça teknik ve hata kaldırmayan bir alandır. Bu nedenle sürecin başından itibaren bir İstanbul yurt dışı borçlanma avukatı ile çalışmak, hak kaybı yaşanmaması açısından kritik öneme sahiptir.
Özellikle;
SGK’nın aylık bağlamama veya kesme işlemlerine karşı dava açılması
Yurt dışı çalışma statüsünün doğru değerlendirilmesi
Almanya emekliliği ile Türkiye emekliliğinin birlikte planlanması
Eksik veya hatalı başvuruların düzeltilmesi gibi konular profesyonel destek gerektirir.
Bu noktada alanında deneyimli bir 2M Hukuk Avukatlık Ofisi ile çalışmak; hem sürecin doğru yönetilmesini sağlar hem de zaman ve maddi kayıpların önüne geçer. Ayrıca süreci yerinde takip etmek adına bir İstanbul avukat, Tuzla avukat, Pendik avukat veya Kurtköy avukat desteği almak da sürecin etkin yürütülmesine katkı sağlar. Ayrıca profesyonel yurt dışı emekli danışmanlığı hizmeti ile hem Türkiye hem de Almanya’daki haklarınız birlikte değerlendirilerek en avantajlı emeklilik planı oluşturulabilir.
1. Taşınmaz Satım Sözleşmesinde Resmi Şekil Şartı ve Geçersizlik
Yargı kararlarında istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere, tapulu taşınmazların satışına ilişkin sözleşmelerin resmi şekilde yapılması zorunludur (TMK m. 706, TBK m. 237, Tapu Kanunu m. 26, Noterlik Kanunu m. 60). Bu kurala uyulmadan düzenlenen “adi yazılı” veya “harici” sözleşmeler hukuken geçersizdir. Geçersiz bir sözleşme, taraflar açısından herhangi bir hak veya borç doğurmaz.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 22.01.2015 tarihli, 2014/14864 E. ve 2015/913 K. sayılı ilamında; resmi şekilde yapılmayan emlak alım satım sözleşmelerinin hükümsüz olduğunu açıkça belirtmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 15.03.2021 tarihli, 2020/11102 E. ve 2021/2709 K. sayılı kararında, resmi şekle uyulmadan yapılan sözleşmelerin geçersizliği nedeniyle tarafların verdiklerini sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri isteyebileceklerini hükme bağlamıştır.
2. Cayma Tazminatı ve Kaporanın Hukuki Durumu
Geçersiz bir asıl sözleşmeye bağlı olarak kararlaştırılan cayma tazminatı, cezai şart veya kapora (pey akçesi) gibi hükümler de “fer’i şart” niteliğinde olup, asıl sözleşmenin geçersizliği ile birlikte hükümsüz hale gelir. Bu kapsamda, sözleşmede “vazgeçme halinde kaporanın iade edilmeyeceği” veya “cayma tazminatı ödeneceği” yönünde hükümler bulunsa dahi, sözleşme resmi şekilde yapılmadığı sürece bu hükümler tarafları bağlamaz.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 09.11.2015 tarihli, 2014/39722 E. ve 2015/32292 K. sayılı kararında; geçersiz sözleşmeye dayanarak cayma tazminatı talep edilemeyeceğini, ödenen bedelin haksız iktisap kuralları gereğince geri istenebileceğini belirtmiştir.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi, 24.09.2020 tarihli, 2018/1295 E. ve 2020/966 K. sayılı ilamında; asıl alacağın ferisi niteliğindeki cezai şartın (cayma tazminatı) geçersiz sözleşme nedeniyle talep edilemeyeceğini vurgulamıştır.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 29.09.2014 tarihli, 2014/6100 E. ve 2014/29645 K. sayılı kararında; emlakçıya ödenen kaporanın iade edilmeyeceğine dair sözleşme hükmünün, sözleşmenin geçersizliği nedeniyle tarafları bağlamayacağını ve iadenin mümkün olduğunu ifade etmiştir.
3. Emlakçıya (Simsara) Yapılan Ödemeler ve Komisyon Ücreti
Emlakçı ile yapılan sözleşmeler “taşınmaz simsarlığı” (tellallık) niteliğindedir. Bazı durumlarda, satış gerçekleşmese dahi emlakçının hizmet bedeline hak kazanıp kazanmadığı tartışma konusu olmaktadır.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 19.03.2013 tarihli, 2013/301 E. ve 2013/6796 K. sayılı kararında; emlakçıya verilen kaporanın iadesi hususunda, emlakçının tellallık ücretine hak kazanıp kazanmadığının ayrıca incelenmesi gerektiğini belirtmiştir.
İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesi, 23.09.2019 tarihli, 2016/716 E. ve 2019/772 K. sayılı kararında; alıcının vazgeçmesi durumunda dahi sözleşmedeki hükme dayanarak emlakçının komisyon ücretine hak kazanabileceğine ve bu nedenle kaporanın iade edilmeyebileceğine hükmetmiştir.
Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, 31.05.2021 tarihli, 2020/56 E. ve 2021/529 K. sayılı kararında; emlakçının edimini yerine getirdiği ve alıcının haksız yere vazgeçtiği durumlarda cayma bedelinin geri alınamayabileceğini değerlendirmiştir.
4. İade Talebinde Sorumluluk
Ödenen kaporanın veya cayma bedelinin iadesi talebinde, paranın kime ödendiği ve sözleşmenin tarafları önem arz etmektedir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 07.11.2012 tarihli, 2011/21113 E. ve 2012/25067 K. sayılı kararında; emlak komisyoncusuna ödenen paranın, satışın geçersizliği nedeniyle sebepsiz iktisap hükümleri uyarınca geri alınabileceğini teyit etmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 10.11.2016 tarihli, 2015/16368 E. ve 2016/12689 K. sayılı kararında; kapora emlakçıya ödenmiş olsa dahi, geçersiz sözleşme nedeniyle satıcının da bu bedelin iadesinden sorumlu tutulabileceğini belirtmiştir.
5. İkincil Kaynak Değerlendirmeleri
İkincil kaynak olarak sunulan kararlar, adi yazılı sözleşmelerdeki cayma hükümlerinin akıbetine dair ek bağlam sunmaktadır:
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2022/5945 E., 2023/1681 K.) ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2020/551 E., 2022/1147 K.) kararlarında; harici sözleşmelerde yer alan “vazgeçen kaporayı geri alamaz” şeklindeki hükümlerin, asıl sözleşmenin resmi şekil eksikliği nedeniyle geçersiz olduğu ve bu nedenle ödenen bedellerin sebepsiz zenginleşme uyarınca iade edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesi (2023/402 E., 2023/798 K.) kararında; cayma tazminatı olduğu açıkça şart edilmedikçe, verilen paraların pey akçesi sayılacağı ve her halükarda iadesi gerektiği belirtilmiştir.
İstanbul Anadolu 7. Asliye Ticaret Mahkemesi (2018/901 E., 2019/107 K.) dosyasında ise; alıcının vazgeçmesi halinde kaporanın iade edilmeyeceğine dair savunmaların varlığına rağmen, mahkemenin görevsizlik kararı vererek esasa dair nihai bir değerlendirme yapmadığı görülmektedir.
Sonuç: Yargı kararlarının büyük çoğunluğu, taşınmaz satışına ilişkin adi yazılı sözleşmelerin geçersizliği nedeniyle, bu sözleşmelere dayalı olarak kararlaştırılan 1 milyon TL tutarındaki cayma tazminatı veya kapora hükümlerinin de geçersiz olacağını kabul etmektedir. Bu durumda, evi almaktan vazgeçen kişi, ödediği parayı sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri isteyebilir. Ancak, emlakçı ile yapılan sözleşme müstakil bir “hizmet/simsarlık sözleşmesi” olarak değerlendirilir ve emlakçının edimini tam olarak yerine getirdiği tespit edilirse, emlakçının komisyon ücretine dair talepleri saklı kalabilir.
Tapuda yapılmayan taşınmaz satış sözleşmesi geçerli midir?
Hayır. Türk Medeni Kanunu ve ilgili mevzuat gereği taşınmaz satışlarının resmi şekilde (tapu müdürlüğünde) yapılması zorunludur. Aksi halde yapılan adi yazılı sözleşmeler geçersizdir ve taraflara hak sağlamaz.
Geçersiz sözleşmede verilen kapora geri alınabilir mi?
Evet. Geçersiz sözleşmeye dayanılarak ödenen kapora veya cayma bedeli, “sebepsiz zenginleşme” hükümleri kapsamında geri talep edilebilir.
“Vazgeçen kaporayı geri alamaz” hükmü geçerli midir?
Hayır. Asıl sözleşme geçersiz olduğu için bu tür cezai şart ve kapora hükümleri de geçersiz sayılır ve bağlayıcı olmaz
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Taşınmaz alım satım süreçleri, özellikle geçersiz sözleşmeler, kapora iadesi ve emlakçı komisyonu gibi konularda ciddi hak kayıplarına yol açabilecek teknik detaylar içerir. Bu noktada bir İstanbul gayrimenkul avukatı veya alım satım avukatı desteği alınması büyük önem taşır.
Özellikle:
Sözleşmenin geçerli olup olmadığının tespiti
Kapora ve cayma bedelinin geri alınması sürecinin doğru yönetilmesi
Emlakçı ile yapılan sözleşmenin ayrı değerlendirilmesi
Satıcı ve aracının sorumluluğunun doğru belirlenmesi
gibi hususlar, uzmanlık gerektirir. Bu nedenle, sürecin başından itibaren Tuzla avukat desteği almak ve alanında deneyimli 2M Hukuk Avukatlık Ofisi ile çalışmak, olası maddi kayıpların önüne geçilmesi açısından kritik rol oynar.
Birden fazla parsel üzerine kurulu villa siteleri ve tatil köylerinde en çok tartışılan konulardan biri, site yönetiminin talep ettiği giderlerin gerçekten hukuka uygun olup olmadığıdır. Özellikle projede yer almayan havuz, kafe, sosyal tesis, çatı değişikliği veya estetik tadilat gibi harcamaların kat maliklerine “aidat” veya “ortak gider” adı altında yansıtılması, uygulamada ciddi uyuşmazlıklara yol açmaktadır.
Projeye Aykırı Yapılan Tesislerin Masrafını Ödemek Zorunda mısınız?
Site Yönetimi Projede Olmayan Masrafları Sizden Talep Edebilir mi?
1. Mimari Projede Yer Almayan Tesislerin Giderleri ve Aidat Talebi
Birden fazla parsel üzerinde kurulu sitelerde, mimari projede yer almayan tesislerin (havuz, kafe vb.) yapım, tadilat veya yenileme giderlerinin kat maliklerinden aidat olarak talep edilip edilemeyeceği hususu Yargıtay kararlarında net bir şekilde karara bağlanmıştır.
Ana kaynak olarak sunulan Yargıtay 20. Hukuk Dairesi-2017/2361-2018/5455 -10.09.2018 sayılı kararına göre; anataşınmaza ait proje tüm kat maliklerinin muvafakati ile değiştirilip belediyece onaylanmadıkça projedeki biçimin korunması zorunludur. Yeni bir tesis yapılmasının binaya değer katması, projeye aykırı değişiklik yapılmasını haklı kılmaz. Kararda açıkça, “davacının projeye aykırı olarak yapılan işlerin giderlerini diğer kat maliklerinden isteme hakkı yoktur” denilerek, projede yer almayan biçimde yapılan tesislerin yapım giderinden buna onay vermeyen maliklerin sorumlu tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır.
Benzer şekilde, ana kaynak niteliğindeki Yargıtay 18. Hukuk Dairesi-2012/5855-2012/8123 -26.06.2012 sayılı kararda; birden fazla parsel üzerinde kurulu ve Toplu Yapı Yönetimine geçilmemiş bir sitede, projeye aykırı olarak yapılan tadilat bedellerinin diğer kat maliklerinden istenemeyeceği içtihat edilmiştir. Yargıtay, maliklerin yalnızca projeye uygun yapılmış olan onarım giderlerinden sorumlu tutulabileceğini belirtmiştir.
2. Toplu Yapıya Geçiş Yapılmamış Sitelerin Durumu
Sitenin Kat Mülkiyeti Kanunu’na (KMK) tabi olmaması veya toplu yapı yönetimine geçilmemiş olması, projeye aykırı tesis giderlerinin talep edilemeyeceği kuralını değiştirmemektedir. Ana kaynak olan Yargıtay 18. Hukuk Dairesi-2012/5855-2012/8123 -26.06.2012 kararı, tam da bu nitelikteki (toplu yapıya geçilmemiş, her parselin ayrı yönetim planı olan) bir uyuşmazlıkta verilmiş olup, projeye aykırı giderlerin reddedilmesi gerektiğini doğrulamaktadır. Bu karar konu olayda; Yargıtay, somut uyuşmazlığı oldukça net ve öğretici şekilde değerlendirmiştir. Olayda, birden fazla parselden oluşan bir site bulunmasına rağmen toplu yapı statüsüne geçilmemiş, her parsel için ayrı yönetim planı düzenlenmiş ve parselleri kapsayan ortak bir yönetim planı oluşturulmamıştır. Buna rağmen site genelinde alınan bir karara dayanılarak, bazı maliklerden çatı onarım gideri adı altında alacak talep edilmiş ve icra takibi başlatılmıştır. Ancak Yargıtay incelemesinde kritik iki hususu özellikle vurgulamıştır: Toplu yapı yoksa site genelinde bağlayıcı karar alınamaz. Somut olayda, parseller arasında hukuken bağlayıcı bir üst yönetim bulunmadığı için, tüm siteyi kapsayan kararların otomatik olarak tüm maliklere yüklenemeyeceği kabul edilmiştir. Yani fiili yönetim olsa bile, bu yönetimin aldığı kararlar herkes açısından bağlayıcı değildir. Projeye aykırı imalatın bedeli diğer maliklere yüklenemez. Dosyada yapılan bilirkişi incelemesinde, çatının projede öngörülen sistemden tamamen farklı şekilde (kiremit örtü yerine trapez saç ve çelik sistemle) yapıldığı tespit edilmiştir. Yargıtay bu noktada çok önemli bir ilke ortaya koymuştur: Kat malikleri, yalnızca projeye uygun yapılan onarım giderlerinden sorumludur. Projeye aykırı, keyfi veya farklı sistemle yapılan tadilatların bedeli diğer maliklere yüklenemez.
İkincil kaynaklardan elde edilen bilgilere göre; toplu yapıya geçilmemiş birden fazla parselli sitelerde aidat toplama yetkisi de sınırlandırılmıştır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi-2015/2716-2015/17808 -07.12.2015 ve Yargıtay 20. Hukuk Dairesi-2017/1044-2018/681 -06.02.2018 sayılı kararlarında, toplu yapı yönetimine geçilmediği durumlarda site yönetiminin genel aidat toplama yetkisinin bulunmadığı, bu yetkinin ilgili parsel yönetimine ait olduğu vurgulanmıştır.
3. Yönetim Planının Emredici Hukuka ve Projeye Aykırılığı
Soruda yer alan yönetim planının emredici hukuka ve imar kurallarına aykırı olamayacağı iddiası, ikincil kaynak niteliğindeki Yargıtay kararlarıyla desteklenmektedir. Sunulan kararlarda doğrudan “imar kuralları” üzerinden bir aidat iptali değerlendirmesi bulunmamakla birlikte, “onaylı mimari proje” emredici bir sınır olarak kabul edilmiştir.
İkincil kaynaklardan elde edilen bilgilere göre;Yargıtay 5. Hukuk Dairesi-2023/9445-2024/5530 -07.05.2024 sayılı kararında, projede olmayan havuz etrafı kafe (Pool Bar) gibi tesisler değerlendirilmiş ve “yönetim planınca bağımsız bölüm malikine tanınan kullanım hakkının ana taşınmazda projeye aykırılık yapma hakkı vermeyeceği” açıkça ifade edilmiştir. Ayrıca yönetim planının emredici hükümlere aykırı olması halinde iptal edilebileceği belirtilmiştir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi-2014/8671-2014/11705 -30.06.2014 kararı da yönetim planı veya kat malikleri kurulu kararlarının, emredici kuralları (projeye aykırılık yasağını) aşamayacağını göstermektedir.
4. Kat Maliklerinin Başvurabileceği Hukuki Yollar
Kat maliklerinin projeye aykırı tesis giderlerini ödemekten kurtulmak için izleyebileceği yollar, sunulan yargı kararlarında şu şekilde karşılık bulmaktadır:
İcra Takibine İtiraz: Ana kaynak olan Yargıtay 18. Hukuk Dairesi-2012/5855-2012/8123 -26.06.2012 kararı, doğrudan projeye aykırı giderler için başlatılan icra takibine itirazın iptali davasında verilmiş olup, itirazın haklılığını ve maliklerin bu bedellerden sorumlu tutulamayacağını tescil etmiştir.
Bilirkişi İncelemesi ile Projeye Aykırılığın Tespiti: Tüm kararlarda en temel ispat aracı bilirkişi incelemesidir. İkincil kaynak olanYargıtay 18. Hukuk Dairesi-2013/12133-2013/12964 -07.10.2013 ve Yargıtay 18. Hukuk Dairesi-2013/13986-2013/16302 -25.11.2013 kararlarında, onaylı mimari projenin mahallinde (yerinde) uygulanarak projeye aykırı imalatların ve ortak alanlara müdahalenin bilirkişi krokisiyle tespit edilmesinin zorunlu olduğu hükme bağlanmıştır.
Müdahalenin Meni ve Eski Hale Getirme:İkincil kaynak olanYargıtay 20. Hukuk Dairesi-2017/1288-2018/49 -15.01.2018 kararı, birden fazla parsel üzerinde kurulu villa sitesinde havuz yanına yapılan sundurma, duşakabin gibi projeye aykırı müdahalelerin men’i ve eski hale iadesi taleplerinin dinlenebilir olduğunu göstermektedir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi-2017/2465-2018/4821 -25.06.2018 kararı ise her kat malikinin projeye aykırılıkların eski hale getirilmesini istemekte güncel hukuki yararı bulunduğunu belirtmektedir.
Menfi Tespit ve Karar İptali:İkincil kaynak olanYargıtay 20. Hukuk Dairesi-2017/4460-2018/7760 -30.11.2018 kararında, haksız aidat/gider taleplerine karşı açılan menfi tespit ve istirdat davasının, yönetim planındaki sınırlamalar dikkate alınarak başarıya ulaştığı görülmektedir. Ayrıca Yargıtay 20. Hukuk Dairesi-2017/4811-2017/7559 -11.10.2017 kararı, gerekli rıza alınmadan yapılan lüks/estetik onarımlara ilişkin genel kurul kararlarının ve işletme projelerinin iptal edilebileceğini doğrulamaktadır.
Sonuç: Sunulan yargı kararları, birden fazla parselde kurulu ve toplu yapıya geçilmemiş sitelerde dahi, onaylı mimari projede yer almayan havuz, kafe gibi tesislerin yapım ve tadilat giderlerinin kat maliklerinden talep edilemeyeceğini doğrulamaktadır. Kat malikleri; icra takibine itiraz, müdahalenin meni, menfi tespit davaları ve yerinde yapılacak bilirkişi incelemesi ile projeye aykırılığı kanıtlayarak bu tür haksız gider taleplerinden muaf tutulabilmektedir. Yönetim planı hükümleri, onaylı mimari projeye aykırı fiili durumlar yaratmak veya emredici kuralları bertaraf etmek için yasal bir dayanak oluşturmamaktadır.
Doğrudan Sonuç
Birden fazla parsel üzerinde kurulu olup henüz Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) kapsamında “toplu yapı” rejimine resmi olarak geçmemiş villa sitelerinde, Yargıtay içtihatları gereği uyuşmazlıkların çözümünde KMK hükümleri kıyasen (özellikle KMK m.72) uygulanmaktadır Ancak bu kıyasen uygulama, yönetime sınırsız bir yetki vermez. Onaylı mimari projede yer almayan, imar mevzuatına aykırı olarak sonradan inşa edilmiş veya fiili olarak niteliği değiştirilmiş tesislerin (havuz, kafe vb.) yapım, tadilat veya yenileme giderleri için kat maliklerinden aidat veya avans talep edilmesi hukuka aykırıdır Yönetim planında bu yönde bir düzenleme bulunsa dahi, yönetim planı emredici kanun hükümlerine ve imar kurallarına aykırı olamayacağından bu tür maddeler geçersizdir 2,Kat malikleri, kendilerine yöneltilecek icra takiplerine itiraz ederek, menfi tespit ve karar iptali davaları açarak, ayrıca projeye aykırı tesislere yönelik müdahalenin meni davası ikame edip bilirkişi incelemesiyle aykırılığı tespit ettirerek bu hukuka aykırı giderleri ödemekten kurtulabilirler.
Açık Sorular, İstisnalar ve Belirsizlikler
İstisna (Oybirliği ve İmar Barışı): Eğer kat maliklerinin tamamı (oybirliği ile) KMK m.44 uyarınca karar alır ve imar mevzuatına uygun şekilde projede tadilat yaptırarak ilgili tesisleri (havuz/kafe) projeye işletirlerse, bu tesisler yasal ortak yer statüsü kazanır ve giderleri aidata tabi olur . Ayrıca, geçmişte İmar Barışı (Yapı Kayıt Belgesi) alınmış olması durumunda, bu belgenin mimari projeyi kendiliğinden değiştirip değiştirmeyeceği hususu uygulamada tartışmalıdır; kural olarak yapı kayıt belgesi yıkımı engeller ancak KMK anlamında ortak yer vasfını tek başına tesis etmez.
Belirsizlik (Sebepsiz Zenginleşme): İtiraz eden kat maliki, projede olmamasına rağmen fiilen bu havuzu veya kafeyi aktif olarak kullanıyorsa, yönetimin veya diğer maliklerin TBK m.530 (iş sahibinin menfaatine vekaletsiz iş görme) veya sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanarak bir talepte bulunup bulunamayacağı doktrinde tartışmaya açıktır . TMK m.2 (dürüstlük kuralı) burada malikin aleyhine yorumlanabilir L
Sonuç ve Pratik Değerlendirme
Sonuç olarak, KMK’ya tam tabi olmayan multiparsel sitelerde dahi mülkiyet hakkının sınırları ve ortak giderlere katılım borcu, onaylı mimari proje ve imar mevzuatı ile çizilmiştir. Proje dışı kaçak veya sonradan ekleme tesislerin (havuz, kafe) bakım ve tadilatı için aidat talep edilmesi yasal dayanaktan yoksundur. Avukatların bu tür uyuşmazlıklarda atacağı ilk pratik adım, ilgili belediyeden sitenin onaylı mimari projesini ve vaziyet planını celp etmek olmalıdır. Dava stratejisi, salt “KMK uygulanmaz” savunması üzerine değil (zira Yargıtay kıyasen uygulamaktadır), “talep edilen giderin yasal ortak yer niteliği taşımayan, projeye aykırı tesislere ilişkin olduğu” temeline oturtulmalıdır. Uzun vadeli çözüm olarak ise, sitenin KMK m.72 vd. hükümleri uyarınca resmi olarak “Toplu Yapı” rejimine geçirilmesi ve yönetim planının kanuna uygun şekilde revize edilmesi tavsiye edilmelidir.
Sıkça Sorulan Sorular
Projede yer almayan havuz, kafe veya sosyal tesis giderleri kat maliklerinden istenebilir mi?
Hayır. Yargıtay içtihatlarına göre, onaylı mimari projede yer almayan tesislerin giderleri kat maliklerine zorunlu olarak yüklenemez. Maliklerin bu tür giderlere katılması için açık rıza veya projeye uygunluk gerekir.
Site yönetimi projeye aykırı tadilat yaparsa herkes ödeme yapmak zorunda mı?
Hayır. Kat malikleri yalnızca projeye uygun onarım ve zorunlu giderlerden sorumludur. Projeye aykırı veya lüks nitelikteki harcamalar tüm maliklere yüklenemez.
Toplu yapı statüsü olmayan sitelerde aidat nasıl belirlenir?
Bu tür sitelerde aidat, Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre değil, yönetim planı ve genel hükümler (Türk Medeni Kanunu) çerçevesinde belirlenir. Bu nedenle her aidat kaleminin hukuki dayanağı ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Projeye aykırı giderler için başlatılan icra takibine nasıl itiraz edilir?
Kat malikleri, kendilerine yöneltilen icra takibine borca ve ferilerine itiraz ederek süreci durdurabilir. Devamında menfi tespit veya karar iptali davası açılarak borcun hukuka aykırılığı ileri sürülebilir.
Site yönetimi projeye aykırı yapıları yasal hale getirebilir mi?
Evet, ancak bunun için: Tüm kat maliklerinin oybirliği veya gerekli çoğunlukla karar alması Projenin belediye tarafından onaylanması gerekir. Aksi halde yapılan değişiklikler hukuken geçerli sayılmaz.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Projeye aykırı giderler, çok parselli site yapıları ve toplu yapı statüsü gibi konular; uygulamada en çok hata yapılan ve en yüksek maddi risk barındıran alanlardan biridir. Yanlış bir hukuki değerlendirme;
Haksız aidat ödemelerine
İcra takiplerinin iptaline
Yönetim kararlarının geçersiz sayılmasına
Uzun süren ve maliyetli davalara neden olabilir.
Bu nedenle sürecin doğru yönetilmesi için 2M Hukuk Avukatlık Ofisi gibi alanında uzman bir ekipten destek alınması büyük önem taşır. Özellikle:
İstanbul toplu yapı avukatı desteği ile sitenin hukuki statüsü doğru analiz edilir
Tuzla avukat ile yerel uygulama ve mahkeme süreçleri doğru kurgulanır
site avukatı ile aidat, yönetim ve karar süreçleri hukuka uygun hale getirilir
toplu yapıya geçiş danışmanlığı sayesinde site yönetimi güçlü ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulur. Unutulmamalıdır ki bu alanda yapılan en küçük hata bile:
Gereksiz ödeme yükümlülüklerine
Hak kayıplarına
Yönetim krizlerine yol açabilir. Bu nedenle, özellikle çok parselli villa siteleri ve tatil köylerinde başından itibaren uzman avukat desteği almak, hem kat malikleri hem de site yönetimleri için en güvenli ve doğru yaklaşımdır.