Temerrüt Nedeniyle Tahliye Nasıl Yapılır? Adım Adım İcra Takibi ve Yargıtay Kriterleri

1. Temerrüt Nedeniyle Tahliye Takibinin Başlatılması ve Başvuru Mercii

Temerrüt nedeniyle tahliye süreci, alacaklı (kiraya veren) tarafından yetkili İcra Müdürlüğü’ne (İcra Dairesine) başvurularak başlatılır. Bu süreç, İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 269. maddesi ve devamı hükümleri ile Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 315. maddesi çerçevesinde yürütülür. Takibin başlatılabilmesi için alacaklının, icra dairesine yazılı bir “Takip Talebi” sunması gerekmektedir.

2. Takip Talebinin İçeriği ve Yazılması Gereken Hususlar

İcra dairesine sunulan takip talebinde (Örnek 1), alacaklı tarafından doldurulması gereken alanlar ve özellikle “nereye ne yazılacağı” hususu yargı kararlarında şu şekilde detaylandırılmıştır:

Takip Yolu ve Talebi (9. Sütun): Takip talebinde, alacaklının isteği açıkça belirtilmelidir. Yargıtay kararlarına göre, takip talebinin ilgili bölümünde (genellikle takip yollarının bulunduğu 9. sütunda) sadece “Haciz” değil, “Haciz ve Tahliye” ibaresinin açıkça yazılması zorunludur. Takip talebinde açıkça “tahliye” isteği bulunmuyorsa, sonradan icra mahkemesinden tahliye talep edilemez ve dava reddedilir.

Alacak Kalemleri: Takip talebinde, talep edilen kira alacağının miktarı, hangi aylara ait olduğu (örneğin; “2015 yılı Mayıs, Haziran, Temmuz ayları kira bedeli”) ve işleyen faizler net bir şekilde belirtilmelidir.

Dayanak Belge: Kira sözleşmesinin tarihi (başlangıç tarihi) ve varsa yazılı sözleşme bilgileri takip talebine eklenmeli ve belirtilmelidir.

3. Ödeme Emrinin Düzenlenmesi (Örnek 13) ve Tebliği

Takip talebi üzerine icra dairesi tarafından borçluya (kiracıya) gönderilecek belgenin türü ve içeriği, tahliye sürecinin geçerliliği için hayati önem taşır:

Örnek 13 Zorunluluğu: Borçluya gönderilecek ödeme emri, adi kiraya ve hasılat kiralarına ait “Örnek 13” nolu ödeme emri olmalıdır. Yargıtay kararlarında, tahliye talepli takiplerde genel haciz yolu olan “Örnek 7” ödeme emrinin gönderilmesinin tahliye açısından hukuki sonuç doğurmayacağı ve davanın reddine sebep olacağı vurgulanmıştır.

Ödeme Emrine Yazılacak İhtarlar: Ödeme emrinde şu hususların açıkça yazılması zorunludur:

Ödeme Süresi: Konut ve çatılı işyeri kiralarında borçluya 30 gün (ürün kiralarında 60 gün, diğerlerinde 10 gün) ödeme süresi verildiği belirtilmelidir.

Fesih ve Tahliye İhtarı: Verilen süre içinde borç ödenmezse kira sözleşmesinin feshedileceği ve icra mahkemesinden tahliyenin isteneceği ihtar edilmelidir.

İtiraz Süresi: Borçlunun tebliğden itibaren 7 gün içinde itiraz edebileceği belirtilmelidir.

Tebligat: Ödeme emri borçluya usulüne uygun olarak tebliğ edilmelidir. Tebliğ edilmeden veya usulsüz tebliğ ile süreler başlamaz ve temerrüt oluşmaz.

4. Temerrüt Olgusunun Oluşması ve Bekleme Süreleri

Temerrüt nedeniyle tahliye davası açılabilmesi için yasal sürelerin dolması beklenmelidir:

30 Günlük Sürenin Beklenmesi: Borçluya ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihten itibaren işleyen 30 günlük yasal ödeme süresi dolmadan tahliye davası açılamaz. Yargıtay kararları, bu süre dolmadan açılan davaların “temerrüt şartları oluşmadığı” gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini belirtmektedir.

İtiraz Durumu: Borçlu 7 gün içinde itiraz etmez ve 30 gün içinde ödeme yapmazsa takip kesinleşir ve temerrüt gerçekleşir. Eğer borçlu süresi içinde itiraz ederse takip durur; bu durumda alacaklının İcra Mahkemesi’ne başvurarak itirazın kaldırılması ve tahliye talep etmesi gerekir.

5. İcra Mahkemesinde Dava Açılması

Temerrüt koşulları (takip talebinde tahliye istemi, Örnek 13 tebliği, 30 günlük sürenin dolması ve ödemenin yapılmaması) oluştuktan sonra izlenecek yol şöyledir:

Görevli Mahkeme: Alacaklı, İcra Hukuk Mahkemesi’ne başvurmalıdır.

Dava Açma Süresi: İİK’nın 269/a maddesi uyarınca, ihtar müddetinin (30 gün) bitim tarihini takip eden altı ay içinde tahliye talep edilmelidir.

Talep: Dava dilekçesinde, borçlunun temerrüde düştüğü belirtilerek kiralananın tahliyesi (ve varsa itirazın kaldırılması) istenmelidir. Mahkeme, ön şartların (kira alacağı, takipte tahliye istemi, usulüne uygun tebligat, süresinde ödenmeme) varlığını denetleyerek tahliye kararı verir.

Özetle; süreç, İcra Müdürlüğü’ne içinde açıkça “tahliye” talebi geçen ve “Haciz ve Tahliye” yazan bir takip talebi verilmesiyle başlar, borçluya 30 gün ödeme süreli Örnek 13 ödeme emri gönderilmesiyle devam eder ve ödeme yapılmaması halinde sürenin bitiminden sonraki 6 ay içinde İcra Mahkemesi’nde dava açılmasıyla sonuçlandırılır. Bir yazı önerisi.

Sürecin Uzman Bir Avukat Tarafından Takip Edilmesinin Önemi

Temerrüt nedeniyle tahliye süreci; İcra ve İflas Kanunu, Türk Borçlar Kanunu ve ilgili tebligat mevzuatının birlikte uygulanmasını gerektiren, son derece teknik ve şekil şartlarına sıkı sıkıya bağlı bir prosedürdür. Yargıtay kararlarında da açıkça belirtildiği üzere;

Takip talebinde “Haciz ve Tahliye” ibaresinin yazılmaması,

Borçluya yanlış ödeme emri gönderilmesi (Örnek 7 yerine zorunlu olan Örnek 13 gönderilmesi gerektiği halde gönderilmemesi),

Tebligatın usulsüz yapılması,

30 günlük ödeme süresinin beklenmemesi,

6 aylık dava açma süresinin geçirilmesi,

Kira dönemlerinin hatalı veya eksik yazılması

gibi küçük görünen hatalar dahi tahliye talebinin reddine yol açmakta ve sürecin tamamen baştan başlamasına sebep olabilmektedir.

Özellikle İstanbul’un yoğun ve karmaşık tebligat trafiğine sahip bölgeleri olan Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Sultanbeyli, ayrıca Gebze ve Dilovası gibi yerlerde tebligat süreleri, kiracı muvazaası iddiaları ve itiraz süreçleri çok daha hassas ilerlemektedir. Bu nedenle sürecin hatasız yürütülmesi kritik bir önem taşır.

Bu çerçevede, temerrüt nedeniyle tahliye sürecinin;

doğru takip yolunun seçilmesi,

tebligatların usule uygun yapılması,

sürelerin kaçırılmaması,

borçlunun itirazına karşı icra mahkemesi başvurusunun doğru zamanda yapılması,

dilekçe ve taleplerin Yargıtay içtihatlarına uygun hazırlanması

için uzman bir avukat tarafından yürütülmesi gerekmektedir.

Bu alanda özellikle Tuzla merkezli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, temerrüt nedeniyle tahliye, kira alacakları, icra takibi, itirazın kaldırılması ve tahliye davalarında güçlü uygulama tecrübesine sahip olup; hem konut hem de çatılı işyeri kiralarında süreç boyunca müvekkillerine profesyonel ve hızlı çözüm odaklı hizmet sunmaktadır.

Read More

 Mobbinge Uğrayan Kamu Çalışanı Ne Yapmalı?

 Mobbinge Uğrayan Kamu Çalışanın Ne Yapmalı? İncelenen yargı kararları doğrultusunda, mobbinge (psikolojik taciz) maruz kalan kamu çalışanlarının başvurabileceği idari ve yargısal merciler, eylemin niteliğine, failin statüsüne ve talep edilen hukuki korumanın türüne göre çeşitlilik göstermektedir. Başvuru yolları aşağıda detaylandırılmıştır:

1. Mobbing İdari Başvuru Yolları

Kamu çalışanları, yargı yoluna gitmeden önce veya yargı süreciyle bağlantılı olarak idari makamlara başvuruda bulunabilirler:

Kurum İçi Başvurular: Çalışanlar, mobbing teşkil eden eylemlerin sonlandırılması, çalışma şartlarının düzeltilmesi veya sorumlular hakkında işlem yapılması talebiyle kendi kurumlarına (Örn: Müdürlük, Rektörlük, Bakanlık) dilekçe ile başvurabilirler. Danıştay 12. Dairesi kararlarında, çalışma şartlarının düzeltilmesi istemiyle kuruma yapılan başvurunun reddi üzerine dava açıldığı görülmektedir.

Üst İdari Merciler: Kurum içi hiyerarşide sonuç alınamaması durumunda, Kaymakamlık, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü veya Yükseköğretim Kurulu (YÖK) gibi üst mercilere şikâyet başvurusu yapılabilmektedir.

ALO 170 ve İletişim Merkezleri: Danıştay 5. Dairesi tarafından atıf yapılan 2011/2 sayılı Başbakanlık Genelgesi uyarınca, çalışanlar “Çalışma ve Sosyal Güvenlik İletişim Merkezi, ALO 170” üzerinden psikologlar vasıtasıyla yardım ve destek alabilirler.

Sivil Toplum Kuruluşları: Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararında, bir davacının mobbing iddiasıyla ilgili olarak bir derneğe başvurduğu ve bunun sürecin ilk adımı olarak kabul edildiği belirtilmiştir.

2. Mobbing Yargısal Başvuru Yolları

Yargı kararlarında, mobbinge karşı açılacak davalarda görevli mahkemenin belirlenmesinde “hizmet kusuru” ve “kişisel kusur” ayrımı belirleyici olmaktadır.

A. İdari Yargı (İdare Mahkemeleri) Kamu çalışanları (memurlar), mobbingin idari işlem ve eylemlerden kaynaklandığı durumlarda idari yargıya başvurmalıdır.

Başvuru Kapsamı: Hukuka aykırı disiplin cezaları, atama/atamama, nakil, geçici görevlendirme, görevden alma gibi idari işlemler yoluyla uygulanan mobbing hallerinde “görev kusuru” kapsamında doğrudan idare aleyhine dava açılmaktadır.

Dava Türü: İptal davası (işlemin iptali için) ve Tam Yargı Davası (maddi ve manevi tazminat için).

Ön Başvuru Zorunluluğu: Danıştay 2. Dairesi’nin bir kararında, mobbingin idari işlemlerden kaynaklanması halinde, 2577 sayılı Kanun’un 12. maddesi uyarınca doğrudan tam yargı davası açılabileceği, idareye ön başvuru (ön karar alma) zorunluluğunun bulunmadığı belirtilmiştir. Ancak Danıştay 8. Dairesi’nin başka bir kararında, tazminat talebiyle önce idareye başvurulduğu, zımni ret üzerine dava açıldığı süreçler de yer almaktadır.

Uyuşmazlık Mahkemesi Görüşü: Memur statüsündeki personelin mobbing iddiasıyla istifa etmesi veya tazminat talep etmesi durumunda, davanın çözüm yerinin İş Mahkemesi değil, İdari Yargı olduğu hükme bağlanmıştır.

B. Adli Yargı (Hukuk Mahkemeleri) Mobbingin idari bir işlemden ziyade, kamu görevlisinin kişisel husumeti, hakareti ve haksız fiili niteliğindeki davranışlarından kaynaklandığı durumlarda adli yargı yolu gündeme gelmektedir.

Kişisel Kusur Ayrımı: Danıştay 8. Dairesi ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararlarına göre; çalışanın aşağılanması, küçümsenmesi, dışlanması, kişiliğinin zedelenmesi gibi eylemler doğrudan kamu görevlisinin kişisel davranışlarıyla (kişisel hırs, öfke) gerçekleşiyorsa, bu durum “kişisel kusur” sayılır. Bu hallerde doğrudan fail olan kamu görevlisi aleyhine Adli Yargıda (Asliye Hukuk Mahkemesi) manevi tazminat davası açılabilir.

İş Mahkemeleri: Kamu kurumunda çalışmakla birlikte “işçi” statüsünde olan personel (Örn: İl Özel İdaresi işçisi), mobbing iddiaları için İş Mahkemelerine başvurabilir.

C. Ceza Yargılaması (Cumhuriyet Başsavcılıkları) Mobbing teşkil eden eylemlerin Türk Ceza Kanunu kapsamında suç (eziyet, görevi kötüye kullanma, hakaret vb.) oluşturması halinde, çalışanlar Cumhuriyet Başsavcılıklarına suç duyurusunda bulunabilirler.

Etkili Başvuru Yolu Uyarısı: Anayasa Mahkemesi kararlarında, mobbing mağdurlarının yalnızca ceza yoluna başvurmasının yeterli olmayabileceği vurgulanmıştır. AYM, hukuk veya idari yargıda açılacak tazminat davalarının, zararın giderimi açısından ceza davasına göre daha etkili bir yol olduğunu ve “başvuru yollarının tüketilmesi” kapsamında bu davaların açılmasının beklendiğini belirtmiştir.

Özetle; Mobbinge uğrayan kamu çalışanı;

Öncelikle kurumuna veya ALO 170 gibi destek hatlarına başvurabilir.

Mobbing idari işlemlerle (atama, ceza vb.) yapılıyorsa İdare Mahkemesi’ne (İdare aleyhine),

Mobbing, amirin hakaret, küfür, aşağılama gibi kişisel eylemlerinden oluşuyorsa Adli Yargı’ya (Şahıs aleyhine),

Eylemler suç teşkil ediyorsa Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurabilir. Bir yazı önerisi.

Uzman Avukat Desteği Neden Gereklidir? (İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze ve çevresi için)

Mobbing vakaları, kamu çalışanları açısından hem idari işlem hem kişisel kusur hem de ceza hukuku boyutu olan çok yönlü ve teknik süreçlerdir. Özellikle;

Hangi yargı yolunun seçileceği (İdari Yargı / Adli Yargı / Ceza),

Mobbingin ispatı için hangi delillerin toplanacağı,

Dava dilekçelerinin hukuki argümanlarının doğru kurulması,

Sürelerin (iptal davası süreleri, tazminat talepleri, suç duyurusu zamanlaması) kaçırılmaması,

Kurum içi ve kurum dışı başvuruların stratejik olarak sıralanması,

profesyonel hukuki destek gerektiren konulardır.

Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları incelendiğinde; mobbing iddiasının doğru hukuki zeminde ele alınmaması halinde, çalışanların hak kaybı yaşadığı, davaların zaman aşımı veya yanlış başvuru nedeniyle reddedildiği çok sayıda örnek bulunmaktadır.

Bu nedenle mobbinge uğrayan bir kamu çalışanının;

Ön başvuruların tespiti,

Delil stratejisinin belirlenmesi,

Tazminat talebi ve manevi zarar hesaplaması,

Ceza ve idari süreçlerin eş zamanlı yönetilmesi,

İşlem ve eylemlerin hukuki nitelendirilmesi,

Soruşturma ve savunma sürecinin takip edilmesi,

gibi aşamalarda mutlaka alanında deneyimli bir avukattan danışmanlık alması önem arz eder.

Read More

İdari Gözetim Kararı Nedir, Hangi Şartlarda Verilir, Yasal Süreler ve Usuli Güvenceler Nelerdir?

Giriş

İdari Gözetim Kararı Nedir, Hangi Şartlarda Verilir, Yasal Süreler ve Usuli Güvenceler Nelerdir? Bu çalışma idari gözetim kararının ne olduğu, hangi koşullarda verildiği, karar ve geri gönderme merkezine sevk süreçlerindeki yasal süreler, merkezde kalış süresinin azami sınırları ve bu sürece ilişkin usuli güvenceler hakkında kapsamlı bir inceleme sunmaktadır. Analiz, ağırlıklı olarak Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarına dayanmaktadır.

1. İdari Gözetim Kararının Tanımı ve Gerekçeleri

Yargı kararlarında idari gözetim, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) uyarınca, haklarında sınır dışı etme kararı alınan yabancıların, bu kararın uygulanabilmesi amacıyla valilikler tarafından geri gönderme merkezlerinde (GGM) tutulması olarak tanımlanmaktadır. Bu karar, kişinin özgürlüğünü kısıtlayan idari bir tedbirdir.

Kararların verilebilmesi için kanunda sayılan belirli koşulların varlığı aranmaktadır. İncelenen kararlarda en sık tekrar eden gerekçeler şunlardır:

“Kaçma ve kaybolma riski bulunan,”

“Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal eden,”

“Sahte ya da asılsız belge kullanan,”

“Kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar.”

Bu koşullardan bir veya birkaçının varlığı halinde, valilik tarafından sınır dışı etme kararına ek olarak veya bu karardan sonra idari gözetim kararı alınabilmektedir.

2. Karar ve Merkeze Götürme Süreçleri

Yargı kararları, idari gözetim kararının alınması ve kişinin geri gönderme merkezine sevk edilmesi süreçlerine ilişkin net yasal süreler olduğunu ortaya koymaktadır.

Karar Verme Süresi: Kolluk birimleri tarafından yakalanan ve sınır dışı edilmesi gerektiği değerlendirilen yabancılar hakkında valiliğe derhal bildirim yapılır. Birçok kararda vurgulandığı üzere, “Değerlendirme ve karar süresi kırk sekiz saati geçemez.” Bu süre, valiliğin yabancının durumunu değerlendirip idari gözetim kararı alıp almayacağına karar vermesi için tanınan azami süredir.

Merkeze Götürme Süresi: İdari gözetim kararı verildikten sonra kişinin geri gönderme merkezine sevki için de yasal bir süre öngörülmüştür. Kararlarda bu durum, “Hakkında idari gözetim kararı alınan yabancılar, yakalamayı yapan kolluk birimince geri gönderme merkezlerine kırk sekiz saat içinde götürülür.” ifadesiyle netleştirilmiştir. İncelenen somut olaylarda bu sürece riayet edildiği, kararın verildiği gün, ertesi gün veya en geç 48 saat içinde kişinin merkeze teslim edildiği görülmektedir.

3. İdari Gözetim Süresi ve Uzatılması

Geri gönderme merkezlerinde kalış süresi belirsiz değildir ve kanunla sıkı sürelere bağlanmıştır.

Azami Süre: Yargı kararlarında istikrarlı bir şekilde belirtildiği üzere, “Geri gönderme merkezlerindeki idari gözetim süresi altı ayı geçemez.” Bu, idari gözetimin ilk aşamadaki yasal üst sınırıdır.

Sürenin Uzatılması: Belirli istisnai durumlarda bu altı aylık sürenin uzatılması mümkündür. Kararlarda bu durum şu şekilde ifade edilmektedir: “…bu sürenin, sınır dışı etme işlemlerinin yabancının iş birliği yapmaması veya ülkesiyle ilgili doğru bilgi ya da belgeleri vermemesi nedeniyle tamamlanamaması hâlinde en fazla altı ay daha uzatılabileceği…” belirtilmiştir.

Bu iki düzenleme bir arada değerlendirildiğinde, idari gözetim altında kalış süresinin toplamda on iki ayı (6+6 ay) geçemeyeceği anlaşılmaktadır. Nitekim bir Anayasa Mahkemesi kararında, “Başvurucu 12 aylık azami idari gözetim süresinin dolması üzerine 31/7/2020 tarihinde salıverilmiştir” ifadesiyle bu azami sürenin sonunda kişinin serbest bırakılması gerektiği teyit edilmiştir.

Yargı kararlarının incelenmesi, idari gözetim sürecine ilişkin önemli usuli güvenceleri ve farklı uygulamaları ortaya koymaktadır:

Aylık Değerlendirme Zorunluluğu: İdari gözetim süresinin keyfi bir şekilde uzatılmasını önlemek amacıyla kanun koyucu önemli bir denetim mekanizması öngörmüştür. Birçok kararda atıf yapılan bu kurala göre, “İdari gözetimin devamında zaruret olup olmadığı, valilik tarafından her ay düzenli olarak değerlendirilir.” Bu değerlendirme sonucunda gözetimin devamında bir zorunluluk görülmezse, altı aylık sürenin dolması beklenmeksizin karar derhal sonlandırılır. Bu aylık değerlendirmelerin yapılmaması veya sonuçlarının gerekçesiyle birlikte yabancıya tebliğ edilmemesi, kararın hukuka aykırı bulunarak kaldırılmasına neden olabilmektedir.

Yargısal Denetim: İdari gözetim kararı, idari bir işlem olmasına rağmen doğrudan yargı denetimine tabidir. İdari gözetim altına alınan kişi veya avukatı, bu karara karşı sulh ceza hâkimliğine başvurabilir. Yargı kararlarında, hâkimin bu başvuruyu beş gün içinde sonuçlandırması gerektiği belirtilmektedir. Bu, keyfi tutulmalara karşı hızlı ve etkili bir başvuru yolu sağlamaktadır.

Farklı Tutulma Yerleri: Kararlar, idari gözetimin her zaman geri gönderme merkezlerinde başlamadığını göstermektedir. Bir vakada, karar verildikten sonra kişinin yaklaşık 24 gün boyunca bir spor salonunda tutulduğu, daha sonra GGM’ye sevk edildiği görülmüştür. Başka bir kararda ise, resmi bir idari gözetim kararı olmaksızın yabancının havalimanının “kabul edilemez yolcu salonu”nda aylarca tutulması, fiili bir özgürlükten yoksun bırakma olarak değerlendirilmiştir. Bu durumlar, uygulamanın yasal çerçeve dışına çıkabildiğini göstermektedir. Bir makale önerisi.

Sonuç

Yargı kararları ışığında, idari gözetim; hakkında sınır dışı etme kararı bulunan yabancılar için YUKK’ta belirtilen katı gerekçelere, sürelere ve usullere bağlı olarak uygulanan istisnai bir tedbirdir. Süreç, valiliğin 48 saat içinde karar vermesi ve kararı takiben 48 saat içinde kişinin geri gönderme merkezine sevk edilmesiyle başlar. Geri gönderme merkezindeki kalış süresi kural olarak altı ayı geçemez ancak yabancının iş birliği yapmaması gibi nedenlerle en fazla altı ay daha uzatılarak toplamda on iki aya ulaşabilir. Bu süreç, valiliklerin aylık zorunlu değerlendirmeleri ve sulh ceza hâkimliklerinin hızlı yargısal denetimi gibi önemli güvencelerle çevrelenmiştir. Bu yasal çerçeveye uyulmaması, idari gözetim kararının kaldırılmasına ve hak ihlali iddialarına zemin hazırlamaktadır.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli? (Tuzla Geri Gönderme Merkezi – İstanbul Göç İdaresi)

İdari gözetim kararları, kişilerin özgürlüğünü doğrudan kısıtlayan son derece ağır idari tedbirlerdir ve hem süre hem usul yönünden çok sıkı kurallara tabidir. Yargı kararlarında, sürecin tek bir usule aykırılık nedeniyle bile hukuka aykırı sayılabildiği görülmektedir. Bu nedenle idari gözetim altında bulunan yabancılar için uzman bir avukatla süreci yürütmek hayati önem taşımaktadır.

Özellikle Tuzla Geri Gönderme Merkezi, İstanbul Göç İdaresi ve diğer geri gönderme merkezlerinde uygulanan idari gözetim süreçlerinde; karar verme süreleri, 48 saatlik sevk süresi, aylık değerlendirme yükümlülükleri, 6+6 aylık azami süre, tebligat zorunlulukları ve sulh ceza hâkimliğine yapılacak başvurular gibi çok sayıda kritik aşama bulunmaktadır.

Bir avukatın uzman desteği şu nedenlerle gereklidir:

48 saatlik karar ve sevk süresinin ihlali, kararı hukuka aykırı hâle getirebilir.

Aylık değerlendirmelerin yapılmaması veya gerekçesiz yapılması, gözetimin kaldırılması sonucunu doğurabilir.

Sulh ceza hâkimliğine yapılacak başvuruların süresi 5 gün gibi çok kısadır; bu nedenle usul hatası hakkı tamamen ortadan kaldırabilir.

Kamu düzeni – kaçma riski – sahte belge gibi gerekçelerin hukuki denetimi ancak uzman bir avukat tarafından başarıyla yapılabilir.

Fiili gözaltı niteliğindeki durumlar (havaalanı salonu, spor salonu vb.) ancak hukuki uzmanlıkla tespit edilip hak ihlali iddiasına dönüştürülebilir.

Hazırlanacak itiraz dilekçeleri, başvuru formatları ve delillerin sunumu teknik hukuk bilgisi gerektirir.

İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Gebze ve çevresinde geri gönderme merkezlerinde yürütülen işlemlerde, idari gözetim kararının kaldırılması, sürenin kısaltılması veya kişinin serbest bırakılması ancak profesyonel hukuki destek ile mümkün olabilmektedir.

Read More

Konkordatoya Hangi Borçlar ve Alacaklar Dahildir?

Giriş

Konkordatoya Hangi Borçlar ve Alacaklar Dahildir? Bu bu çalışma, hangi borç ve alacak türlerinin konkordato sürecine dahil edilebileceği sorusuna yanıt bulmak amacıyla, sunulan yargı kararı analizlerinin incelenmesiyle hazırlanmıştır. Analiz edilen kararlar, İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) konkordatonun kapsamını belirleyen temel ilkesini ve bu ilkenin uygulamadaki istisnalarını ortaya koymaktadır. Çalışma, konkordatoya tabi olan alacaklar, özel statüye sahip alacaklar ve konkordato kapsamı dışında tutulan alacaklar olmak üzere üç ana başlık altında bulguları detaylandırmaktadır.

Genel Kural: Yargı kararlarında istisnasız olarak vurgulanan temel ilke, bağlayıcı hale gelen konkordatonun, “konkordato talebinden önce veya komiserin izni olmaksızın mühlet içinde doğan bütün alacaklar için mecburidir” (İİK m. 308/c). Bu kural, borçlunun konkordato projesinde yer alıp almadığına bakılmaksızın, belirtilen dönemde doğan tüm borçları kapsar.

Adi Alacaklar Konkordatonun Temelini Oluşturur: Konkordato projesinin ana konusunu adi (teminatsız) alacaklar oluşturmaktadır. Banka kredileri, ticari satımdan kaynaklanan fatura ve cari hesap alacakları, hizmet alımları (nakliye, temizlik vb.), çek ve senet borçları gibi teminatsız tüm borçlar bu kapsama girmektedir.

Rehinli Alacakların İkili Niteliği: Rehinli alacaklar, konkordato sürecinde özel bir statüye sahiptir. Rehnin kıymetini karşılayan kısım konkordato hükümlerine (tenzilat veya vade) tabi değildir. Ancak, “298 inci madde uyarınca takdir edilen kıymet sonucunda teminatsız kaldıkları kısım için hesaba katılacaktır.” (Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2019/141). Ayrıca, üçüncü bir kişiye ait malla teminat altına alınan alacaklar, adi alacak sayılarak konkordatoya dahil edilir (Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/473).

Kapsam Dışı Bırakılan Temel Alacak Grupları: Yargı kararları, üç temel alacak grubunun konkordatonun bağlayıcı hükümlerinin dışında kaldığını net bir şekilde ortaya koymaktadır:

İİK m. 206’nın birinci sırasında yazılı imtiyazlı alacaklar (örn: işçi alacakları).

Rehinli alacaklıların rehnin kıymetini karşılayan miktardaki alacakları.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamındaki kamu alacakları (örn: vergi ve SGK prim borçları).

Kefalet Borçlarının Durumu: Kefaletten doğan borçlar, konkordatoya dahil edilebilen önemli bir borç türüdür. Kararlarda, “Gerçek kişinin borcu ister kefaletten, isterse üçüncü şahsın fiilini taahhütten kaynaklansın… konkordato teklif edebilir.” (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi, 2019/1244) denilerek, kefalet borçlarının kaynağına bakılmaksızın konkordatoya konu olabileceği vurgulanmıştır.

1. Konkordatoya Tabi Olan Alacaklar

Yargı kararları, konkordatonun kapsamına giren alacakları geniş bir yelpazede ele almaktadır. Bu alacaklar genel olarak “adi alacaklar” olarak nitelendirilir. İncelenen kararlarda öne çıkan ve konkordatoya dahil edilen alacak türleri şunlardır:

Ticari Borçlar: Faturaya dayalı alacaklar, cari hesap borçları, ticari satımdan veya hizmet alımından (yurt dışı nakliye, temizlik hizmeti vb.) kaynaklanan borçlar.

Finansal Borçlar: Banka kredileri (Kredili Mevduat Hesabı, taksitli krediler, iskonto kredileri), kredi kartı borçları, finansal kiralama borçları ve bu borçlara geçici mühlet tarihine kadar işlemiş faizler.

Kıymetli Evraktan Doğan Borçlar: Çek ve senetlerden kaynaklanan borçlar.

Kefalet Borçları: Gerek şahsi kefaletler gerekse şirket borçlarına müteselsil kefil olmaktan kaynaklanan tüm borçlar konkordato kapsamındadır.

Çekişmeli Alacaklar: Borçlu tarafından varlığı veya miktarı itiraz edilen alacaklar da konkordato sürecine dahil edilir. Mahkeme, bu alacakların konkordato nisabına katılıp katılmayacağına ve hangi oranda katılacağına karar verir (İİK m. 302/6).

Rehinli Alacakların Teminatsız Kalan Kısmı: Rehinli bir alacağın, teminatın değerini aşan kısmı adi alacak olarak kabul edilir ve konkordato projesine tabi olur.

Üçüncü Kişi Rehniyle Temin Edilen Alacaklar: Borçlunun borcu için üçüncü bir kişinin malvarlığı üzerinde rehin tesis edilmişse, bu alacak rehinli alacak değil, adi alacak olarak kabul edilir ve konkordatoya tam olarak tabidir. Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin kararında bu durum, “Eğer rehinli mal borçluya değil de bir üçüncü kişiye aitse bu alacak adi alacak sayılır ve konkordatoya tâbidir.” şeklinde net bir şekilde ifade edilmiştir.

2. Konkordato Kapsamı Dışında Kalan veya Özel Statüye Tabi Alacaklar

Kanun koyucu ve yargı kararları, bazı alacaklı gruplarını korumak amacıyla konkordatonun bağlayıcı etkisinden muaf tutmuştur. Bu alacaklar şunlardır:

Kamu Alacakları: 6183 sayılı Kanun kapsamındaki vergi, SGK primi gibi amme alacakları konkordatonun tenzilat ve vade hükümlerine tabi değildir. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi’nin (2022/152) kararında belirtildiği üzere, “Bu Kanuna tâbi alacaklar konkordato hükmünün dışında kaldığından (İİK m.308/c) SGK alacaklarının konkordatodan etkilenmediği sonucuna varılmaktadır.”

İmtiyazlı Alacaklar (İİK m. 206/1): İşçilerin son bir yıllık ücret alacakları ve nafaka alacakları gibi birinci sıradaki imtiyazlı alacaklar konkordatoya tabi değildir. Bu borçların tam olarak ödenmesi veya yeterli teminata bağlanması zorunludur.

Rehinli Alacakların Teminatlı Kısmı: Borçlunun kendi malvarlığı üzerindeki rehinle temin edilmiş alacakların, rehnin kıymetini karşılayan kısmı konkordatonun tenzilat ve vade hükümlerinden etkilenmez. Ancak bu alacaklılarla İİK m. 308/h uyarınca borcun yapılandırılması için müzakere yapılabilir ve mühlet süresince rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip durur.

Mühlet İçinde Komiser İzniyle Doğan Borçlar: Borçlunun ticari faaliyetini sürdürmesi için komiserin onayıyla mühlet içinde yaptığı borçlanmalar, konkordato şartlarına tabi değildir ve öncelikli olarak ödenir.

Konkordato Sürecinden Sonra Doğan Alacaklar: Yargılama giderleri, vekalet ücreti ve icra inkar tazminatı gibi konkordato tasdikinden sonra doğan alacaklar, konkordato projesine tabi değildir (İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2018/603).

Ortaklara Olan Borçlar: Bazı kararlarda, özellikle şahıs firmalarında, ortaklara olan borçların “kişinin kendisine olan borcu” olarak değerlendirildiği ve konkordato kapsamı dışında tutulduğu görülmektedir (Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/625).

Sonuç

Yargı kararları ışığında, konkordatonun kapsamı İcra ve İflas Kanunu’nun 308/c maddesindeki genel ilke çerçevesinde belirlenmektedir. Bu ilkeye göre, konkordato talebinden önce veya mühlet içinde komiser izni olmaksızın doğan tüm borçlar kural olarak konkordatoya tabidir. Adi nitelikteki ticari, finansal ve kefalet borçları bu kapsamın merkezinde yer almaktadır. Bununla birlikte, kanun koyucunun kamu alacakları, birinci sıradaki imtiyazlı alacaklar ve rehinli alacakların teminatla karşılanan kısmı gibi belirli alacak türlerini koruma altına aldığı ve bunları konkordatonun bağlayıcı etkilerinden istisna tuttuğu açıkça görülmektedir. Rehinli alacakların teminatsız kalan kısımlarının adi alacağa dönüşmesi ve üçüncü kişi rehinlerinin adi alacak sayılması gibi teknik ayrımlar, konkordato hukukunun önemli detaylarını oluşturmaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gerekli?

Konkordato süreci; borçların kapsamı, alacak türlerinin ayrımı, rehinli–adi alacak hesaplamaları, mühlet içinde doğan borçların statüsü, kamu alacaklarının konkordato dışı bırakılması, üçüncü kişi rehinleri ve kefalet borçlarının hukuki niteliği gibi son derece teknik ve hata kabul etmeyen aşamalardan oluşur. Yargı kararlarının gösterdiği üzere, yanlış alacak sınıflandırması, eksik bildirim, yanlış nisap hesabı veya hatalı proje planlaması konkordatonun tamamının reddine yol açabilmektedir.

Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası, Çayırova gibi ticari hacmi yüksek bölgelerde konkordato dosyaları daha karmaşık ve denetim yoğun ilerlemektedir. Bu nedenle sürecin mutlaka konkordato alanında deneyimli bir hukuk ekibi tarafından yürütülmesi gerekmektedir.

2M Hukuk Avukatlık Bürosu, konkordato başvurusu, geçici ve kesin mühlet süreci, projelendirme, alacak listelerinin hazırlanması, rehinli alacak kıymet takdiri, komiser süreçleri, alacaklılar toplantısı ve tasdik yargılaması aşamalarında teknik ve profesyonel destek sağlayarak müvekkillerinin süreci en sağlıklı şekilde yönetmesine yardımcı olur.

Uzman konkordato avukatı desteği şu nedenlerle zorunludur:

Alacak türlerinin doğru sınıflandırılması (adi – rehinli – kamu – imtiyazlı).

Rehinli alacakların teminatsız kalan kısmının doğru hesaplanması.

Komiser ile uyumlu ve mevzuata uygun proje hazırlanması.

Tasdik davasında hataya yol açabilecek hukuki risklerin bertaraf edilmesi.

Alacaklı itirazları, ek liste düzenlemeleri ve revize proje süreçlerinin doğru yönetilmesi.

Kamu alacaklarının kapsam dışında tutulması nedeniyle ortaya çıkan ödeme planlarının doğru kurgulanması.

Konkordato, işletmenin geleceğini ve ticari itibarını doğrudan etkileyen kritik bir süreçtir. Bu nedenle, sürecin başından sonuna kadar uzman bir konkordato avukatı ile ilerlemek en doğru ve güvenli yaklaşımdır.

Read More

Mobbinge uğrayan işçi ne yapmalı?

Mobbinge uğrayan işçi ne yapmalı? Bu çalışma Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Bölge Adliye/İdare Mahkemeleri tarafından verilen kararlar ışığında, işyerinde mobbinge maruz kalan bir çalışanın izlemesi gereken yol haritasını, ispat yöntemlerini ve talep edebileceği hakları içermektedir.

1. Durum Tespiti ve Mobbing Tanımı

Yargı kararlarına göre, bir çalışanın hukuki yollara başvurmadan önce yaşadığı sürecin mobbing tanımına uyup uymadığını değerlendirmesi gerekmektedir.

Süreklilik ve Kasıt: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2013/11788) ve Anayasa Mahkemesi (26/12/2018) kararlarına göre mobbing; belirli bir kişiyi hedef alan, sistematik, kasıtlı ve süreklilik arz eden, yıldırma ve pasifize etme amacı taşıyan davranışlar bütünüdür.

Ayırt Edici Unsurlar: Anlık öfkeler, tek seferlik hakaretler veya genel kaba davranışlar mobbing olarak kabul edilmemektedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2017/18581). Mobbing; dedikodu çıkarma, yok sayma, alay etme, kapasitesinin altında işler verme veya işten soğutma gibi eylemlerle kendini gösterir.

2. İlk Adımlar ve İdari Başvurular

Mobbing tespit edildikten sonra çalışanların atması gereken ilk adımlar şunlardır:

İşverene Bildirim ve Önlem Talebi: İşçi, yaşadığı durumu amirlerine veya işverene ileterek çözüm talep etmelidir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2015/3341), şikayetlerin işverence dikkate alınmamasının işçiye haklı fesih imkanı verdiğini belirtmiştir.

Kamu Görevlileri İçin Dilekçe: Kamu personeli, idareye dilekçe vererek soruşturma açılmasını talep etmelidir. Anayasa Mahkemesi (20/4/2016), idarenin şikayetleri etkili şekilde incelemesinin anayasal bir gereklilik olduğunu vurgulamıştır.

ALO 170 ve Psikolojik Destek: İstanbul BİM 3. İdare Dava Dairesi (2019/668), çalışanların Çalışma ve Sosyal Güvenlik İletişim Merkezi ALO 170 üzerinden destek alabileceğini ve işverenin önleyici tedbirler alması gerektiğini belirtmiştir.

3. Delil Toplama ve İspat Yükümlülüğü

Mobbing davalarında ispat yükü işçide olmakla birlikte, “kesin delil” aranmamakta, “kuşku uyandıracak olguların” ileri sürülmesi yeterli görülmektedir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/293). İspat yükü bu aşamadan sonra işverene geçmektedir.

Kullanılabilecek Deliller:

Sağlık Raporları: Psikolojik tedavi görüldüğüne dair raporlar (anksiyete, depresyon vb.) en güçlü deliller arasındadır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2021/12218).

Tanık Beyanları: Çalışma arkadaşlarının ifadeleri mobbingin ispatında kritik rol oynar.

Yazılı ve Dijital Kayıtlar: E-postalar, kamera kayıtları, görev değişiklik yazıları, tutanaklar ve ihtarnameler.

İş Müfettişi Raporları: Çalışma Bakanlığına yapılan şikayet sonucu düzenlenen raporlar mahkemede delil niteliği taşır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2016/20451).

4. Hukuki Yollar ve Tazminat Hakları

Mobbing mağduru işçi, durumun ağırlığına ve talebine göre aşağıdaki hukuki yollara başvurabilir:

A. İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi

İşçi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/II maddesi uyarınca iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir.

Kıdem Tazminatı: Haklı fesih yapan işçi kıdem tazminatına hak kazanır (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/11788).

İhbar Tazminatı: Sözleşmeyi fesheden taraf işçi olduğu için ihbar tazminatı talep edemez (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2017/18581).

B. Tazminat Davaları

Manevi Tazminat: Kişilik haklarına yapılan saldırı nedeniyle Türk Borçlar Kanunu’nun 417. maddesi kapsamında manevi tazminat talep edilebilir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/2274).

Ayrımcılık Tazminatı: Eğer mobbing sendikal nedenlerle veya ayrımcılık temelli yapılıyorsa bu tazminat da talep edilebilir.

C. Kamu Görevlileri İçin Yargı Yolu

Kamu görevlileri, idarenin eylemleri nedeniyle İdare Mahkemesinde tam yargı davası açabilir.

Ayrıca, mobbing uygulayan amire karşı “kişisel kusur” gerekçesiyle doğrudan Adli Yargıda manevi tazminat davası açılabileceğine dair kararlar mevcuttur (BAM Ankara 25. Hukuk Dairesi, 2017/723; Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 2016/2878).

D. Cezai Yollar

Mobbing eylemleri tehdit, hakaret veya eziyet boyutuna ulaşmışsa, Türk Ceza Kanunu’nun 118. maddesi ve diğer ilgili maddeler uyarınca Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulabilir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2016/20451).

E. Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru

Tüm idari ve yargısal yollar tüketildikten sonra sonuç alınamazsa, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı kapsamında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılabilir (AYM, 20/4/2016). Ancak AYM, öncelikle derece mahkemelerinde tazminat yolunun tüketilmesini şart koşmaktadır (AYM, 7/3/2019).

5. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Ek Bilgiler ve Uyarılar

Karar metinlerinde yer alan ikincil bilgiler, sürecin detaylarına dair şu hususları vurgulamaktadır:

İşverenin Gözetim Borcu: İşveren, işçinin sadece fiziksel değil, psikolojik sağlığını da korumakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğün ihlali (örneğin stres kaynaklı kalp krizi veya beyin kanaması gibi durumlarla ilişkilendirilmesi halinde) tazminat sorumluluğu doğurabilir (Yargıtay HGK 2023/226; İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi 2021/850).

Tanık Dinletme Usulü: Mahkemelerin tanık dinletme taleplerini reddetmesi veya sınırlaması, “hukuki dinlenilme hakkının ihlali” sayılarak bozma nedeni yapılmaktadır. İşçi, tanıklarının dinlenmesi konusunda ısrarcı olmalıdır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2022/2629).

İstifa Dilekçesi: İşçi istifa ederken dilekçesinde mobbing gerekçesini açıkça belirtmelidir. Genel ifadelerle istifa edilmesi veya gerekçe sunulmaması durumunda kıdem tazminatı hakkı kaybedilebilir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2024/1978).

Zamanaşımı: Mobbing nedeniyle oluşan zararlarda zamanaşımı sürelerine dikkat edilmelidir. Bedensel/ruhsal zararın gelişim gösterdiği durumlarda zamanaşımı, hastalığın seyrinin tamamlandığı tarihten itibaren başlayabilir (Yargıtay HGK 2021/222). Bir makale önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli? (İstanbul – Tuzla – Pendik – Kartal – Gebze)

Mobbing nedeniyle haklı nedenle fesih, Yargıtay’ın da vurguladığı üzere son derece teknik, ispat yükü ağır ve usuli hataya kapalı bir süreçtir. Mobbingin sistematikliği, sürekliliği, hedef alma unsuru, delillerin nitelikleri ve fesih bildiriminin doğru hazırlanması gibi kritik noktalar, davanın kaderini doğrudan belirlemektedir. Bu nedenle, mobbing iddiasına dayanarak iş sözleşmesini feshetmek isteyen bir işçinin profesyonel hukuki destek alması hayati önem taşır.

Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun iş hayatının bulunduğu bölgelerde mobbing uyuşmazlıkları sık görülmekte olup, yanlış bir adım işçinin kıdem tazminatı, manevi tazminat ve diğer haklarını kaybetmesine neden olabilir.

2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing iddialarının ispat süreci, tanık yönetimi, delil stratejisi, haklı nedenle fesih bildiriminin hazırlanması, işverene tebliğ, dava sürecinin yönetimi ve manevi tazminat taleplerinin etkin şekilde sunulması konularında profesyonel destek sağlayarak işçinin haklarını en güçlü şekilde korur.

Uzman avukat desteği şu nedenlerle zorunludur:

Mobbing iddiasının somut delillerle desteklenmesi gerekir

İspat yükünün işverene geçmesi için yaklaşık ispat kriterlerinin doğru kurgulanması gerekir

Haklı fesih için hazırlanacak bildirim yanlış yazılırsa işçi tüm haklarını kaybedebilir

Tanıkların doğru seçilmesi ve ifadelerin usule uygun alınması gerekir

Manevi tazminat miktarının belirlenmesi teknik hukuki bilgi gerektirir

İşverenin savunmaları ve karşı iddialarına karşı hukuki argüman geliştirilmelidir

Mobbing, yalnızca bir çalışma ortamı sorunu değil; işçinin mesleki geleceğini, sağlığını ve itibarı etkileyen ciddi bir hak ihlalidir. Bu nedenle sürecin başından sonuna kadar uzman bir avukat ile ilerlemek, en doğru ve güvenli yaklaşımdır.

Read More

Mobbing Nedeniyle İşten Ayrılmak Haklı Fesih Sayılır Mı?

Mobbing Nedeniyle İşten Ayrılmak Haklı Fesih Sayılır Mı? İncelenen yargı kararları ışığında; işyerinde uygulanan mobbingin (psikolojik taciz), belirli şartların ve ispat koşullarının gerçekleşmesi halinde işçi açısından 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/II. maddesi kapsamında “haklı nedenle fesih” sebebi oluşturduğu tespit edilmiştir. Ancak yargı mercileri, bu hakkın kullanımını mobbingin tanımına uygunluğuna, sürekliliğine ve ispat gücüne bağlamaktadır.

Aşağıda, mobbingin haklı fesih sayılma koşulları, ispat yükümlülüğü ve yargı organlarının konuya yaklaşımı detaylandırılmıştır.

1. Mobbingin Tanımı ve Haklı Fesih İçin Gerekli Unsurlar

Yargıtay kararlarında mobbing; işyerinde bir veya birden fazla kişinin, belirli bir kişiyi hedef alarak, sistematik bir şekilde, uzun bir süreye yayılan, yıldırma, pasifize etme ve işten uzaklaştırma amacı taşıyan kötü niyetli davranışlar bütünü olarak tanımlanmaktadır.

Süreklilik ve Sistematiklik Şartı: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2017/42766) ve 9. Hukuk Dairesi (2017/16925) kararlarında, süreklilik göstermeyen, anlık öfke ile yapılan veya münferit kalan kaba davranışların mobbing olarak nitelendirilemeyeceği vurgulanmıştır. Mobbing sayılabilmesi için eylemlerin sistematik bir hal alması gerekmektedir.

Kişilik Haklarına Saldırı: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2012/24019), kişilik hakları ve sağlığın ağır saldırıya uğraması durumunda mobbingin varlığının tartışmasız kabul edileceğini ve bunun haklı fesih nedeni olduğunu belirtmiştir.

Hedef Alma: Eylemlerin genel bir işyeri gerginliğinden ziyade, doğrudan davacı işçiyi hedef alması gerekmektedir (Yargıtay 9. HD 2017/17931.)

2. Mobbingin İspatlanması Halinde Hukuki Sonuçlar

Mobbing iddiasının somut delillerle (tanık, e-posta, sağlık raporu vb.) ispatlandığı durumlarda, işçinin istifası “haklı nedenle fesih” olarak kabul edilmekte ve işçi kıdem tazminatına hak kazanmaktadır.

Kıdem Tazminatı Hakkı: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2017/486) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2021/12218), mobbingin ispatlandığı durumlarda işçinin iş sözleşmesini haklı sebeple feshettiğini ve kıdem tazminatı alması gerektiğini hükme bağlamıştır.

Manevi Tazminat: Mobbingin varlığı halinde, kıdem tazminatının yanı sıra işçinin kişilik haklarının zedelenmesi nedeniyle manevi tazminat talepleri de kabul görmektedir (Yargıtay 22. HD 2017/42766; Ankara BAM 8. HD 2017/1380).

Yaklaşık İspat İlkesi: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2021/12218), mobbing davalarında “yaklaşık ispat” yönteminin benimsenebileceğini, işçinin iddiasını güçlü gösteren olgular (örneğin anksiyete veya depresyon tanılı sağlık raporları) sunması halinde, aksi ispat yükünün işverene geçebileceğini belirtmiştir.

3. Mobbing İddiasının Reddedildiği ve Feshin Haklı Bulunmadığı Durumlar

Yargı kararlarının önemli bir bölümünde, mobbing iddiasının soyut kalması veya ispatlanamaması nedeniyle işçinin feshi haklı bulunmamış ve tazminat talepleri reddedilmiştir.

Delil Yetersizliği: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2014/32562 ve 9. Hukuk Dairesi (2025/2247davacının mobbing iddiasını somut olaylarla ortaya koyamaması veya tanıkların bu iddiaları doğrulamaması durumunda feshin haklı nedene dayanmadığına hükmetmiştir.

Genel İşyeri Kabalığı: İşyerindeki genel stres, kaba davranışlar veya yöneticinin sert üslubu, doğrudan ve sistematik olarak kişiyi hedef almıyorsa mobbing olarak kabul edilmemektedir. Bu durumda “işyeri kabalığı” seviyesinde kalan eylemler mobbing sayılmamış ve buna dayalı fesih haklı görülmemiştir (Yargıtay 22. HD 2013/11788; 22. HD 2014/23860

İstifa Dilekçesinin İçeriği: İşçinin istifa dilekçesinde “özel nedenler” veya “ailevi sebepler” belirtip, sonradan mobbing iddiasında bulunması, hayatın olağan akışına aykırı bulunarak reddedilmektedir (Yargıtay 9. HD 2019/7243

4. Mobbing İspatlanamasa Dahi Feshin Haklı Sayıldığı “Alternatif” Durumlar

Bazı kararlarda mobbing unsurları tam olarak oluşmasa veya ispatlanamasa bile, işçinin maruz kaldığı diğer haksızlıklar nedeniyle fesih yine de haklı kabul edilmiştir.

Hakaret ve Küfür: Mobbingin sistematik unsurları oluşmasa dahi, işveren veya vekilinin işçiye hakaret etmesi (tek seferlik olsa bile), İş Kanunu 24/II kapsamında haklı fesih sebebidir (Yargıtay 22. HD 2016/27899 22. HD 2015/29410

Ödenmeyen Alacaklar: İşçi mobbing iddiasını ispatlayamasa bile, eğer fazla mesai veya diğer ücret alacaklarının ödenmediğini kanıtlarsa, fesih bu gerekçeyle haklı kabul edilerek kıdem tazminatına hükmedilmektedir (Yargıtay 9. HD 2023/9686; 9. HD 2016/15761).

Sağlık Sebepleri: Mobbing unsurları oluşmasa bile, çalışma koşullarının işçinin sağlığını bozması (örneğin bel fıtığı raporu) haklı fesih nedeni sayılabilmektedir (Yargıtay 22. HD 2014/23860).

Çalışma Koşullarında Esaslı Değişiklik/Tenzili Rütbe: Mobbing ispatlanamasa da, işçinin rütbesinin düşürülmesi veya görev yerinin sürekli değiştirilmesi tek başına haklı fesih sebebi sayılmıştır (Yargıtay 7. HD 2016/23374Kaynak; 9. HD 2020/9019Kaynak).

5. Kamu Personeli Açısından Durum

Danıştay 12. Daire (2018/5157Kaynak) kararına göre, memuriyetten istifa eden bir kişinin, mobbing nedeniyle istifa ettiğini öne sürerek belirli yasal haklardan (örneğin 5510 sayılı Kanun geçici 44. madde) yararlanabilmesi için, istifanın disiplin cezası sonucu gerçekleşmiş olması gibi özel şartlar aranmaktadır. Salt mobbing iddiası ile yapılan istifa, bu kapsamda “zorunlu ayrılış” olarak değerlendirilmemiştir.

Sonuç: Yargı kararlarına göre, mobbing nedeniyle işten ayrılmak haklı nedenle fesih niteliğindedir. Ancak bu hakkın doğması için mobbingin; sistematiksüreklihedef gözetici olması ve somut delillerle (veya güçlü emarelerle) ispatlanması şarttır. İspat edilemeyen mobbing iddialarında, eğer başka bir haklı neden (hakaret, ödenmeyen ücret, esaslı değişiklik) yoksa, işçinin kıdem tazminatı talebi reddedilmektedir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Mobbing nedeniyle iş sözleşmesinin feshi, teknik bilgi ve güçlü ispat stratejisi gerektiren son derece karmaşık bir süreçtir. Yargıtay’ın mobbing davalarında aradığı sistematiklik, hedef alma, kasıt, süreklilik, güçlü delil yapısı ve illiyet bağı kriterleri, profesyonel hukuki destek olmadan çoğu zaman tam anlamıyla ortaya konulamaz. Bu nedenle, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun iş yaşamının bulunduğu bölgelerde mobbing davalarının mutlaka uzman bir avukat tarafından yürütülmesi gerekmektedir.

2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing iddiasının ispatı, delillerin stratejik olarak toplanması, tanıkların doğru yönlendirilmesi, işyeri kayıtlarının analizi, doktor raporlarının hukuki geçerliliğinin değerlendirilmesi ve sürecin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/II maddesi kapsamında “haklı fesih” şartlarına uygun hale getirilmesi konusunda profesyonel destek sunar.

Uzman avukat desteği şu nedenlerle hayati önem taşır:

Mobbingin sistematik olup olmadığının hukuken doğru analiz edilmesi

Tanık ve delillerin Yargıtay kriterlerine uygun şekilde dosyaya eklenmesi

İşverenin savunmalarına karşı doğru argümanların hazırlanması

Manevi tazminat, kıdem tazminatı, kötü niyet tazminatı gibi taleplerin tam ve eksiksiz ileri sürülmesi

Ceza davası, iş müfettişi raporu, etik kurul başvurusu gibi yan süreçlerin doğru yönetilmesi

Haklı fesih halinde işçinin tüm haklarını kaybetmeden sürecin sonlandırılması

Mobbing; çalışanın hem ruh sağlığını hem mesleki itibarını hem de maddi geleceğini doğrudan etkileyen ciddi bir hak ihlalidir. Bu nedenle süreç, Tuzla’da faaliyet gösteren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu’nun tecrübesiyle yönetildiğinde başarı ihtimali önemli ölçüde artmakta ve işçinin hak kaybı yaşaması önlenmektedir.

Read More

Tutuklu öğrencinin üniversiteden kaydı silinebilir mi?

Giriş

Tutuklu öğrencinin üniversiteden kaydı silinebilir mi? Bu çalışma, tutuklu bir üniversite öğrencisinin, tutukluluk hali nedeniyle üniversite tarafından kaydının silinip silinemeyeceği, bu işlemin hukuki şartları, öğrencinin dava açma hakkı ve davanın başarı koşullarını analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. Analiz, sunulan Danıştay ve Bölge İdare Mahkemesi kararlarının incelenmesiyle oluşturulmuştur. İnceleme, öğrencinin Anayasal eğitim hakkı ile üniversite yönetmeliklerinden doğan idari ve akademik yükümlülükleri arasındaki dengeyi ortaya koymaktadır. Çalışma, kayıt silme işlemlerini iki ana kategori altında incelemektedir: disiplin cezası olarak kayıt silme ve akademik/idari yükümlülüklerin yerine getirilmemesi nedeniyle kayıt silme.

Tek Başına Tutukluluk Kayıt Silme Nedeni Değildir: Yargı kararları, bir öğrencinin sadece tutuklu olmasının üniversiteden kaydının silinmesi için yeterli bir gerekçe olmadığı konusunda tutarlıdır. Kayıt silme işlemi için ek koşulların varlığı aranmaktadır.

Kayıt Silme Nedenleri İkiye Ayrılmaktadır:

Disiplin Cezası Olarak Kayıt Silme: Bu tür bir kayıt silme (yükseköğretim kurumundan çıkarma) için öğrencinin, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nde sayılan belirli suçlardan (örneğin, terör örgütü üyeliği) dolayı hakkında verilmiş ve kesinleşmiş bir mahkumiyet kararının bulunması zorunludur. Devam eden bir soruşturma veya kovuşturma bu işlem için yeterli değildir.

Akademik/İdari Nedenlerle Kayıt Silme: Öğrencinin tutukluluk hali nedeniyle ders kaydını yenilememesi, azami öğrenim süresi içinde derslerini veya tezini tamamlayamaması gibi akademik yükümlülüklerini yerine getirememesi durumunda kaydı silinebilir.

Öğrencinin Aktif Rolü Kritik Önem Taşır: Tutuklu öğrencinin, durumunu üniversiteye bildirerek kayıt dondurma talebinde bulunması hayati önemdedir. Bu talebi yapmayan öğrenci, akademik yükümlülüklerinden sorumlu tutulmakta ve bu nedenle kaydının silinmesi hukuka uygun bulunmaktadır.

Tutukluluk Haklı ve Geçerli Bir Mazerettir: Birçok yargı kararı, tutukluluk halini kayıt dondurma, kayıt yenileyememe veya sınavlara katılamama için haklı ve geçerli bir mazeret olarak kabul etmektedir. Üniversitenin bu mazereti keyfi olarak reddetmesi hukuka aykırıdır.

Dava Açma Hakkı ve Usuli Şartlar: Kaydı silinen öğrencinin idare mahkemesinde iptal davası açma hakkı vardır. Ancak davanın başarısı, kayıt silme nedenine ve öğrencinin izlediği hukuki yollara bağlıdır. Özellikle, öncelikle kayıt dondurma talebinin reddi gibi ara işlemlere karşı zamanında dava açılmamış olması, nihai kayıt silme işlemine karşı açılan davayı olumsuz etkileyebilmektedir.

1. Disiplin Cezası Olarak Kayıt Silme ve “Kesinleşmiş Mahkumiyet Kararı” Şartı

Yargı kararları, disiplin cezası olarak okuldan çıkarma işleminin en temel şartının, öğrenci hakkında verilmiş kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı olduğu konusunda nettir. Sadece tutuklu olmak, hakkında soruşturma yürütülmesi veya KHK ile kamu görevinden ihraç edilmiş olmak dahi bu işlem için yeterli değildir.

Danıştay 8. Dairesi’nin 2018/5813 E., 2020/3849 K. sayılı kararında bu ilke, “…davacının suç işlemek amacıyla örgüt kurmak… fiillerinden herhangi biri ya da hepsini işlediğine veya bu yönde eylemde/faaliyette bulunduğuna dair adli yargı mahkemelerince verilen kesinleşmiş bir karar bulunmadığı, dolayısıyla ortada Yönetmeliğin 9/1-a maddesi uyarınca verilmiş böyle bir karar olmadan yükseköğretim kurumundan çıkarma cezası verilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır” şeklinde ifade edilmiştir. Benzer şekilde, 2021/3240 E., 2022/114 K. sayılı kararda, sonradan temyiz yolu açıldığı için kesinleşmediği anlaşılan bir mahkumiyet kararına dayalı kayıt silme işlemi de hukuka aykırı bulunmuştur.

Ayrıca, disiplin cezasının uygulanabilmesi için suçun öğrencinin öğrencilik statüsü devam ederken işlenmiş olması gerekmektedir. Danıştay 8. Dairesi’nin 2023/2769 E., 2024/3513 K. sayılı kararında, “…mahkumiyet kararının kesinleştiği tarihte davacının üniversite öğrencisi olmadığı, dolayısıyla öğrencilik dönemi içerisinde gerçekleşmeyen eylem nedeniyle davacının disiplin cezası ile cezalandırılmasının mümkün olmadığı…” belirtilerek, öğrencilik öncesi eylemlerden dolayı kayıt silinemeyeceği hüküm altına alınmıştır.

2. Akademik ve İdari Gerekçelerle Kayıt Silme

Bu kategori, tutukluluk halinin dolaylı olarak kayıt silmeye yol açtığı durumları kapsar ve yargı kararlarında farklı yaklaşımlar görülmektedir.

Öğrencinin Yükümlülüğü: Kayıt Dondurma Talebi En sık karşılaşılan durum, öğrencinin tutukluluk halini üniversiteye bildirerek kayıt dondurma talebinde bulunmamasıdır. Bu durumda mahkemeler, öğrencinin pasif kalmasını aleyhine yorumlamaktadır. Danıştay 8. Dairesi’nin 2021/5364 E., 2021/3699 K. sayılı kararında, öğrencinin “mazeretli olduğu yönünde davalı idareye dilekçe vermediği” ve “kayıt dondurma gibi haklardan yararlanabilmesinin talebine bağlı olduğu” gerekçeleriyle, akademik başarısızlık nedeniyle yapılan kayıt silme işlemi hukuka uygun bulunmuştur. Benzer şekilde, 2022/2425 E., 2024/2906 K. sayılı kararda da “tutuklu bulunan davacının, doktora programı kaydının dondurulması istemiyle davalı idareye herhangi bir başvurusunun bulunmadığı” vurgulanarak dava reddedilmiştir.

Tutukluluğun “Haklı ve Geçerli Mazeret” Olarak Kabul Edilmesi Buna karşın, birçok karar tutukluluk halini kendiliğinden geçerli bir mazeret olarak kabul etmektedir. Samsun BİM 4. İdari Dava Dairesi’nin 2020/417 E., 2020/733 K. sayılı kararında, “öğrencinin tutukluluk halinin de, kayıt dondurmak için haklı ve geçerli görülen mazeretler arasında sayıldığı açıktır” denilerek, üniversitenin kayıt dondurma talebini kabul etmesi gerektiği belirtilmiştir. Danıştay 8. Dairesi’nin 1996/5242 E., 1999/2738 K. sayılı eski ancak istikrarlı kararında ise “tutukluluk halinin kabul edilir mazeret kapsamında olduğunun tartışmasız olduğu” ifade edilmiştir. Daha güncel olan 2022/124 E., 2023/8141 K. sayılı kararda da öğrencinin kayıt dondurma talebinde bulunmamasının, tutukluluğun geçerli mazeret sayılmasına engel olmayacağı hükme bağlanmıştır.

Farklı Yaklaşımlar: Vekaletle İşlem Yapma ve İdarenin Takdir Hakkı Bazı kararlarda, kayıt yenileme gibi işlemlerin vekaletname ile yapılabileceği, bu nedenle tutukluluğun mutlak bir mazeret olmadığı savunulmuştur. Danıştay 8. Dairesi’nin 2021/247 E., 2023/2910 K. sayılı kararında, “tutukluluk halinin kayıt yenilemeye engel bir mazeret olmadığı, tutukluluk durumunda da kayıt yenileme işlemlerinin vekâletle yapılabileceği” belirtilerek kayıt silme işlemi onanmıştır. Bununla birlikte, 2019/3938 E., 2022/6430 K. sayılı kararda Danıştay, bu yaklaşımı eksik bularak, öğrencinin tutuklanma tarihleriyle kayıt tarihlerinin fiilen çakışıp çakışmadığının araştırılması gerektiğini belirterek kararı bozmuştur. Bu durum, mahkemelerin somut olayın koşullarını detaylıca incelediğini göstermektedir.

3. Dava Açma Hakkı ve Dikkat Edilmesi Gereken Usuli Koşullar

Kaydı silinen öğrencinin idare mahkemesinde iptal davası açma hakkı saklıdır. Ancak davanın başarısı için bazı usuli noktalara dikkat edilmelidir:

Doğru İşleme Dava Açılması: Danıştay 8. Dairesi’nin 2022/1178 E., 2024/718 K. sayılı kararında vurgulandığı üzere, öğrencinin öncelikle kayıt dondurma talebinin reddi işlemine karşı dava açması gerekmektedir. Bu ara işleme karşı zamanında dava açılmazsa, sonradan azami süre sonunda yapılan kayıt silme işlemine karşı açılan davada bu husus ileri sürülememekte ve dava reddedilmektedir.

Dava Açma Süresi: İdari işlemlere karşı dava açma süresi, işlemin tebliğini veya öğrenilmesini izleyen günden itibaren 60 gündür. Danıştay 8. Dairesi’nin 2024/107 E., 2024/5975 K. sayılı kararı, e-posta ile yapılan bildirimin ve buna verilen cevabın “öğrenme” (ıttıla) tarihi olarak kabul edilebileceğini ve süreyi başlatacağını göstermektedir.

Mazeretin İspatı: Davanın kazanılmasında, akademik yükümlülüklerin yerine getirilememesinin tutukluluk gibi haklı bir mazerete dayandığının ispatı esastır. Danıştay 8. Dairesi’nin 2021/7515 E., 2024/2947 K. sayılı kararında mahkeme, Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan müzekkere ile öğrencinin tutukluluk tarihlerini teyit etmiş ve bu durumu ispatlanmış bir mazeret olarak kabul ederek kayıt silme işlemini iptal etmiştir. Bir yazı önerisi.

Sonuç

İncelenen yargı kararları ışığında, bir üniversite öğrencisinin sadece tutuklu olması nedeniyle okuldan kaydının silinmesi hukuka aykırıdır. Kayıt silme işlemi, ya Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nde belirtilen suçlardan kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı bulunması (disiplin cezası) ya da öğrencinin tutukluluk hali nedeniyle yerine getiremediği akademik yükümlülükleri (azami sürenin dolması, kayıt yenilememe vb.) sonucunda (akademik/idari nedenler) gerçekleşebilir.

Disiplin cezası olarak kayıt silme işlemlerinde “kesinleşmiş mahkumiyet kararı” ve “suçun öğrencilik döneminde işlenmesi” mutlak şartlardır. Akademik nedenlerle kayıt silme durumunda ise en kritik faktör, öğrencinin tutukluluk halini üniversiteye bildirerek proaktif bir şekilde kayıt dondurma talebinde bulunmasıdır. Tutukluluk hali genel olarak geçerli bir mazeret kabul edilse de, bu hakkını kullanmayan öğrencinin açtığı davalar genellikle aleyhine sonuçlanmaktadır. Kaydı silinen bir öğrencinin dava açma hakkı bulunmakla birlikte, davanın başarısı, doğru idari işleme karşı zamanında dava açılmasına ve mazeretin somut delillerle ispatlanmasına bağlıdır.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Tutukluluk nedeniyle öğrenci kaydının silinmesi işlemleri; disiplin hükümleri, kesinleşmiş mahkumiyet şartı, azami öğrenim süresi, kayıt yenileme yükümlülükleri, mazeret değerlendirmesi ve dava açma süreleri gibi son derece teknik ve hata kabul etmeyen idari yargı süreçlerinden oluşmaktadır. Yargı kararlarının gösterdiği üzere, yanlış işleme karşı dava açılması, kayıt dondurma talebinin zamanında yapılmaması, tutukluluk tarihleriyle kayıt dönemlerinin örtüşmesinin ispatlanamaması gibi küçük görünen hatalar bile davanın reddine yol açabilmektedir.

Bu nedenle, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası, Çayırova gibi yüksek öğrenci nüfusunun ve yoğun üniversite kampüslerinin bulunduğu bölgelerde, kayıt silme işlemleriyle ilgili idari davaların bir uzman avukat tarafından yürütülmesi hayati önem taşır.

2M Hukuk Avukatlık Bürosu, tutukluluk – kayıt dondurma – kayıt silme – disiplin süreci – iptal davası – yürütmenin durdurulması aşamalarının tamamında profesyonel hukuki destek sağlayarak öğrencinin eğitim hakkını korumayı hedefler. Uzman bir avukatın sağlayacağı katkılar:

Tutukluluğun “haklı mazeret” olarak doğru şekilde sunulması

Kayıt dondurma/yenileme süreçlerinin mevzuata uygun takibi

Hangi işleme karşı hangi sürede dava açılacağının tespiti

Üniversitenin işlemlerindeki usul hatalarının ortaya çıkarılması

Tutukluluk tarihleri ve akademik dönemlerin delillendirilmesi

Yürütmenin durdurulması talebiyle öğrencinin kaydının yeniden aktif hale gelmesinin sağlanması

Eğitim hakkı Anayasal bir hak olup, hukuki hatalarla kaybedilmemesi için sürecin başından sonuna kadar uzman bir avukatla ilerlemek öğrencinin lehine en doğru ve güvenli yaklaşımdır.

Read More

Mobbing Nasıl İspatlanır? İşçinin Hakları Nelerdir ve Yargıtay Mobbing Kararları Ne Diyor?

Mobbing Nasıl İspatlanır? İşçinin Hakları Nelerdir ve Yargıtay Mobbing Kararları Ne Diyor? Yargı kararları incelendiğinde, mobbing (psikolojik taciz) iddiasının ispatına ilişkin olarak mahkemelerin benimsediği temel ilkeler ve yöntemler aşağıda özetlenmiştir.

A. Mobbing’in Tanımı ve Temel Unsurları

Mobbing, Yargıtay kararlarında, işyerinde bir veya birden fazla kişi tarafından belirli bir çalışanın hedef alınarak, sistematik bir şekilde, yılgınlık, korku, endişe veya bunalım oluşturacak söz, tutum ve davranışlarla psikolojik ve duygusal baskı kurulması süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu sürecin amacı, hedef alınan kişiyi pasifize etmek, değersizleştirmek, aşağılamak veya işten ayrılmaya zorlamaktır (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2017/42766).

Bir eylemin mobbing olarak kabul edilebilmesi için şu unsurların bir arada bulunması gerekmektedir:

Sistematik Olma: Davranışların belirli bir amaca yönelik ve planlı olması.

Süreklilik: Eylemlerin belli bir süreye yayılması ve tekrarlanması. Süreklilik göstermeyen, münferit, kaba veya nezaketsiz davranışlar mobbing olarak nitelendirilmemektedir (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 2019/4695; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2017/10963).

Kasıt: Yıldırma, sindirme veya işten uzaklaştırma amacının bulunması (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2013/5390).

Hedef Alınma: Davranışların belirli bir işçiye veya gruba yönelik olması (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2021/12218).

B. Mobbing İspat Standardı ve İspat Kolaylığı

Yargı kararlarında, mobbing iddialarının ispatında ceza yargılamasındaki gibi “şüpheden uzak, kesin delil” veya “yüzde yüzlük bir ispat” aranmadığı sıklıkla vurgulanmaktadır. İş hukuku yargılamasında, hâkimde “vicdani kanaatin oluşmasına yetecek kadar bir ispat” yeterli görülmektedir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2014/3434; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2016/36185).

Bu kapsamda, mahkemeler “yaklaşık ispat” yöntemini benimsemektedir. Yaklaşık ispat, iddia edilen olayın doğruluğunun muhtemel görülmesi ve doğru olma ihtimalinin, olmama ihtimaline göre daha ağır basması durumunda ispatın gerçekleştiği anlamına gelir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2014/17345; Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 2019/4695). Ayrıca, “ilk görünüş ispatı” olarak da adlandırılan “emare” kavramına sıkça atıf yapılmaktadır. Buna göre, olayların tipik akışı ve hayat tecrübesi kuralları göz önüne alındığında varılacak sonuçla ispatın gerçekleşebileceği kabul edilmektedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2016/12989; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2012/9-1925).

Mobbingin varlığı için “kişilik haklarının ağır şekilde ihlaline gerek olmadığı, kişilik haklarına yönelik bir haksızlığın yeterli olduğu” da belirtilmektedir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/293; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/2274).

C. Mobbing İspat Külfetinin Dağılımı

Genel kural olarak ispat yükü iddia edende, yani işçidedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2013/5390; Danıştay 12. Daire, 2024/3088). Ancak Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında, işçi lehine bir ispat kolaylığı getirilmiştir. Buna göre, davacı işçinin “kendisine işyerinde mobbing uygulandığına dair kuşku uyandıracak olguları ileri sürmesi” yeterlidir. İşçi bu olguları mahkemeye sunduğunda, “işyerinde mobbingin gerçekleşmediğini ispat külfeti davalı işverene” geçmektedir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/293; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/2274; AYM, 10/3/2016). Bu yaklaşım, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 5. maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık iddiasındaki ispat yükü kuralına benzetilmektedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2021/12218).

D. Mobbing İspatında Kullanılabilecek Deliller

Mobbingin ispatında kullanılabilecek deliller şunlardır:

Tanık Beyanları: En sık başvurulan delillerden biridir. Ancak tanık beyanlarının doğrudan görgüye dayanması, tutarlı olması ve somut olayları içermesi gerekmektedir. Sadece duyuma dayalı veya husumetli tanıkların beyanları yeterli görülmeyebilir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2016/16456; AYM, 15/11/2023).

Sağlık Raporları: Mobbinge bağlı olarak ortaya çıkan anksiyete bozukluğu, sindirim sistemi rahatsızlıkları gibi sağlık sorunlarına ilişkin doktor ve sağlık kurulu raporları önemli delillerdir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2014/3434; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/293).

Yazışmalar: Elektronik postalar, şirket içi mesajlaşmalar ve diğer yazılı belgeler, mobbing teşkil eden ifadeleri (örneğin hakaret, aşağılama, usulsüz talimatlar) ortaya koyabilir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/2274; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2017/42766).

İdari ve Resmi Belgeler: Bakanlık İş Müfettişleri tarafından düzenlenen raporlar, işverene sunulan şikayet dilekçeleri ve disiplin soruşturması tutanakları delil olarak kullanılabilir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2017/15380; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2016/36185).

Diğer Deliller: Bilirkişi raporları, kamera kayıtları ve işçinin performans değerlendirme kayıtlarındaki ani ve gerekçesiz düşüşler gibi her türlü delil değerlendirmeye alınır (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2020/230).

E. Mobbing Durumunda İşçinin Hakları

Mobbingin ispatlanması halinde işçinin sahip olduğu başlıca haklar şunlardır:

İş Sözleşmesini Haklı Nedenle Fesih Hakkı ve Kıdem Tazminatı

Mobbinge maruz kalan işçi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24. maddesi uyarınca iş sözleşmesini haklı nedenle derhal feshetme hakkına sahiptir. Bu durumda, işçi kıdem tazminatına hak kazanır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2020/2304; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2016/36185).

Maddi ve Manevi Tazminat Hakkı

Mobbing, işçinin kişilik haklarına bir saldırı niteliğinde olduğundan, işçi manevi tazminat talep edebilir. Bu hak, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesine dayanmaktadır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2013/5390). Ayrıca, mobbing uygulamaları nedeniyle ortaya çıkan ve varsayıma dayanmayan gerçek zararlar için maddi tazminat talep edilmesi de mümkündür (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2012/9-1925).

İşe İade Hakkı

İşçinin mobbing nedeniyle hastalanması ve işverenin bu durumu gerekçe göstererek iş sözleşmesini feshetmesi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/I. maddesi uyarınca haklı bir fesih nedeni olarak kabul edilmez. Bu durumda, feshin geçersizliğine ve işçinin işe iadesine karar verilebilir. İşe iade başvurusuna rağmen işe başlatılmaması halinde işçiye ayrıca işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücreti ödenir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2014/3434).

İşverenin Koruma ve Gözetme Borcu

İşçinin haklarının temel dayanağı, işverenin “işçiyi gözetme borcu”dur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 417. maddesi uyarınca işveren, “hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.” Mobbing, işverenin bu yükümlülüğüne aykırılık teşkil eder (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/2274; AYM, 10/3/2016). Anayasa Mahkemesi kararlarında bu durum, Anayasa’nın 17. maddesi ile güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının bir gereği olarak da değerlendirilmektedir (AYM, 15/11/2023). Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Mobbing davaları, hem ispat yükü hem de delil toplama süreçleri bakımından son derece teknik ve hassas ilerleyen hukuki süreçlerdir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında da görüldüğü üzere, mobbingin ispatında “yaklaşık ispat”, “ilk görünüş ispatı”, “emare” gibi özel değerlendirme kriterleri uygulanmakta; tanık beyanları, yazışmalar, sağlık raporları ve işyeri kayıtları titizlikle incelenmektedir. Bu nedenle, küçük bir usul hatası bile işçinin hak kaybına yol açabilir.

Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası, Çayırova ve Tepeören gibi yoğun iş yaşamının bulunduğu bölgelerde mobbing uyuşmazlıkları daha sık gündeme gelmekte ve doğru hukuki strateji belirlemek hayati önem taşımaktadır.

2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing iddiasının ispatında gerekli hukuki altyapıyı, delil stratejisini ve dava süreci yönetimini profesyonel şekilde sağlayarak işçinin haklarını en etkin biçimde korumayı hedefler. Uzman avukat desteği, aşağıdaki nedenlerle gereklidir:

Mobbing sürecinin unsurlarının doğru analiz edilmesi

Tanıkların doğru seçilmesi ve beyanların hukuka uygun şekilde sunulması

Yazışmalar ve belgelerin delil niteliğine uygun olarak dosyaya işlenmesi

Sağlık raporlarının hukuki geçerliliğinin değerlendirilmesi

İşverenin gözetme borcu, manevi tazminat kriterleri ve kıdem tazminatı hakkının doğru uygulanması

İşe iade davası ve tazminat süreçlerinin eksiksiz yönetilmesi

Mobbing, yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda işçinin geleceğini doğrudan etkileyen ciddi bir hak ihlalidir. Bu nedenle sürecin başından sonuna kadar uzman bir avukatla çalışmak, hem hak kaybını önler hem de başarı şansını artırır.

Read More

Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Yüklenici Temerrüde Düşerse Arsa Sahibi Gecikme Tazminatı ve Kira Kaybı Talep Edebilir mi?

Giriş

Bu çalışma, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin inşaatı kararlaştırılan sürede teslim edememesi (temerrüde düşmesi) durumunda, arsa sahibinin gecikmeden kaynaklanan zararlarını talep etme hakkını, özellikle kira geliri kaybı, sözleşmede belirtilen kira bedelinin artırılması ve diğer tazminat kalemleri açısından incelemektedir. Rapor, sunulan literatür taraması sonuçlarına dayanarak hazırlanmıştır.

1. Gecikme Tazminatının Hukuki Niteliği ve Şartları

Gecikme tazminatı, TBK m. 118’de düzenlenmiş olup, borcun geç ifa edilmesinden dolayı alacaklının uğradığı zararın giderilmesini amaçlar. Literatürde bu tazminatın “müspet (olumlu) zarar” kapsamında olduğu kabul edilmektedir.

Tazminat talebinin doğması için belirli şartların bir araya gelmesi gerekir. Arsa sahibinin gecikme tazminatını isteyebilmesi için; yüklenicinin eseri teslim borcunda temerrüde düşmüş olması, bunun sonucunda bir zararın meydana gelmiş olması, bu zarar ile yüklenicinin eseri geç teslim etmesi arasında uygun illiyet bağının bulunması ve bu zararın yüklenicinin kusurundan doğmuş olması gerekmektedir.”

Yüklenicinin kusuru, tazminat sorumluluğu için kritik bir unsurdur. Yüklenicinin kusurlu olduğu karine olarak kabul edilir ve kusursuzluğunu ispat yükü kendisine aittir. Arsa sahibinin talebi karşısında kusuru olmadığını ispat eden yüklenici tazminat ödemekten kurtulacaktır. Arsa sahibinin ispat yükü ise uğradığı zararın varlığını kanıtlamaktır.

2. Gecikme Tazminatının Kapsamı: Kira Kaybı ve Diğer Zararlar

Gecikme tazminatı, arsa sahibinin malvarlığında gecikme olmasaydı bulunacağı durum ile mevcut durum arasındaki farkı kapatmayı hedefler. Bu kapsamda tazminat, hem fiili zararları hem de yoksun kalınan kârı içerir.

a) Yoksun Kalınan Kâr Olarak Kira Kaybı: İnşaatın zamanında teslim edilmemesi nedeniyle arsa sahibinin elde etmekten mahrum kaldığı kira geliri, yoksun kalınan kârın en tipik örneğidir. Arsa sahibinin, yapı veya bağımsız bölüm teslimi ile elde edeceği kira bedelleri, yoksun kalına kar kapsamında değerlendirilmektedir. Bununla birlikte yoksun kalınan kâr kapsamında değerlendirilen bu kira bedellerine ilişkin talebin yükleniciye yöneltilebilmesi için de sözleşmede açık bir hükmün varlığı aranmayacakken, kira bedelinin açıkça belirlenmemiş olduğu durumlarda emsal kira bedelleri dikkate alınarak hesaplama yapılacaktır.

b) Düşük Kalan Kira Bedelinin Artırılması: Sözleşmede gecikme tazminatı olarak maktu bir kira bedeli belirlenmiş olabilir. Ancak bu bedelin enflasyon veya piyasa koşulları nedeniyle zamanla düşük kalması mümkündür. Taraflar, gecikilen her ay için maktu bir bedel belirlemişler ancak belirlenen bu bedel zamanla düşük kalmışsa hakkaniyete göre yeni bir bedel tespit edilebilir.

c) Fiili Zararlar: Arsa sahibinin gecikme nedeniyle cebinden çıkan ve normalde yapmayacağı harcamalar fiili zarar olarak nitelendirilir. Temerrüt sonucu arsa sahibi teslim alamadığı bağımsız bölüm adına kendisine başka bir bağımsız bölüm kiralamak zorunda kalmış olabilir ya da bu sözleşmeye dayalı olarak akdettiği başka bir sözleşmede… edimini yerine getiremediği için tazminat ödemek zorunda kalmış olabilir. Bu durumlar arsa sahibinin yüklenicinin teslimde temerrüdü sonucu uğradığı fiili zararlardır.”

Bu kalemlere ek olarak, ihtar ve noter masrafları gibi giderler de fiili zarar kapsamında talep edilebilir

3. Talep Hakkının Kullanılması ve Usuli Konular

Gecikme tazminatı, arsa sahibinin temel seçimlik haklarından biri olan “aynen ifa” ile birlikte ileri sürülmelidir. Eğer arsa sahibi aynen ifadan vazgeçerse, bu tür bir tazminat talebinde bulunamamaktadır. Arsa sahibi ancak aynen ifayla birlikte gecikme tazminatı isteyebilecektir.

Arsa sahibinin, gecikmeli de olsa ifayı kabul etmesi, gecikme tazminatı talep hakkını ortadan kaldırmaz. Önemli bir usuli detay olarak, arsa sahibinin ifayı kabul ederken bu hakkını saklı tuttuğuna dair bir “ihtirazi kayıt” düşmesine gerek yoktur. İfayı kabulden sonra istenmesi için arsa sahibinin kabul ederken ihtirazi kayıtla hakkını saklı tuttuğunu belirtmiş olması gerekmez.

Tazminat talep edilebilecek süre, yüklenicinin temerrüde düştüğü tarih ile inşaatın fiilen teslim edildiği tarih arasındaki zaman dilimini kapsar. İnşaatın arsa sahibi veya üçüncü bir kişi tarafından tamamlanması (nama ifa) durumunda dahi, işin tamamlandığı tarihe kadar geçen süre için gecikme tazminatı istenebilir.

Sonuç

Sunulan literatür çerçevesinde, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin inşaatı zamanında teslim etmemesi halinde arsa sahibinin hukuken güçlü haklara sahip olduğu görülmektedir.

Kira Talebi: Arsa sahibi, gecikme süresi boyunca mahrum kaldığı kira gelirini “yoksun kalınan kâr” olarak, aynen ifa talebiyle birlikte yükleniciden talep edebilir.

Kira Artırım Talebi: Sözleşmede kararlaştırılan gecikme tazminatı (kira bedeli) zamanla düşük kalmışsa, arsa sahibi mahkemeden bu bedelin güncel rayiçlere göre hakkaniyet çerçevesinde artırılmasını isteyebilir.

Diğer Zararlar: Kira kaybına ek olarak, arsa sahibi gecikme nedeniyle ödemek zorunda kaldığı ek kira giderleri, üçüncü kişilere ödediği tazminatlar ve diğer masraflar gibi fiili zararlarını da talep etme hakkına sahiptir.

Bu hakların kullanılabilmesi için yüklenicinin temerrüde düşmede kusurlu olması esastır. Ancak kusur karinesi yüklenicinin aleyhine işlediğinden, kusursuzluğunu ispat etmediği sürece tazminat sorumluluğu devam edecektir. Arsa sahibinin ise zararının miktarını ve gecikme ile olan illiyet bağını ispatlaması gerekmektedir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde gecikme tazminatı, kira kaybı, kira artırım talepleri ve diğer maddi zararların talep edilmesi süreci, oldukça teknik ve uzmanlık gerektiren bir hukuki alandır. Bu tür uyuşmazlıklarda yapılacak küçük bir hata bile, arsa sahibinin ciddi maddi kayıplar yaşamasına veya haklarını hiç ileri sürememesine neden olabilir. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Gebze, Tepeören ve Bayramoğlu gibi bölgelerde yaygın olan arsa payı karşılığı inşaat projelerinde, sözleşmelerin karmaşık yapısı, kira tazminatı hesaplamaları, illiyet bağının ispatı ve sözleşme hükümlerinin yorumu gibi hususlar, yalnızca bu alanda uzmanlaşmış bir avukat tarafından sağlıklı şekilde yönetilebilir.

Yargı kararlarında da vurgulandığı üzere; kira kaybının yoksun kalınan kâr olarak talep edilmesi, sözleşmede belirlenen sabit kira bedelinin rayiç piyasa koşullarına göre artırılması, fiili zararların belgelenerek yükleniciye yöneltilmesi ve temerrüt süresinin doğru hesaplanması gibi konular, derin hukuki bilgi ve uygulama tecrübesi gerektirir. Ayrıca, gecikme tazminatının yalnızca aynen ifa talebiyle birlikte ileri sürülebileceği ve yüklenicinin kusurunun ispat yükünün nasıl dağıtılacağı gibi önemli usuli detaylar da dava sonucunu doğrudan etkiler.

Bu nedenle, sürecin başından itibaren deneyimli bir inşaat hukuku avukatı ile çalışmak; arsa sahibinin zararını eksiksiz talep edebilmesi, tazminat hesaplamalarının doğru yapılması ve yüklenicinin olası savunmalarına karşı güçlü bir hukuki pozisyon elde etmesi açısından hayati önem taşır. İstanbul Tuzla Pendik Kartal Gebze Tepeören Bayramoğlu avukat desteği ile hareket etmek, yalnızca dava sürecinin etkin yönetimini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda müvekkilin yatırımını ve mülkiyet haklarını da güvence altına alır.

Read More

Konkordato ilan edilince icra ve haciz işlemleri durur mu?

Giriş

Konkordato ilan edilince icra ve haciz işlemleri durur mu? Bu çalışma, konkordato ilan edilmesinin icra ve haciz işlemleri üzerindeki etkisini, sunulan yargı kararları analiz yanıtları çerçevesinde incelemektedir. Çalışma, konkordato sürecinde (geçici ve kesin mühlet) takip yasağının genel kuralını, bu yasağın hukuki dayanağını, kapsamını, istisnalarını ve sürecin farklı aşamalarında (mühlet, tasdik, ret) icra ve haciz işlemlerinin akıbetini analiz etmektedir.

Genel Kural: Takiplerin Durması: Yargı kararlarının tamamına yakını, konkordato talebi üzerine geçici veya kesin mühlet kararı verilmesiyle birlikte, borçlu aleyhine yeni icra takibi yapılamayacağı ve daha önce başlamış olan takiplerin duracağı konusunda hemfikirdir.

Hukuki Dayanak: Bu kuralın temel hukuki dayanağı, birçok kararda atıf yapılan İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 294. maddesidir. Bu madde, amme alacakları dahil olmak üzere tüm takiplerin durdurulmasını ve ihtiyati haciz gibi tedbirlerin uygulanmamasını emretmektedir.

Mühlet Öncesi Hacizlerin Akıbeti: Konkordato mühleti, mühletten önce usulüne uygun olarak konulmuş hacizleri kendiliğinden geçersiz kılmaz; sadece bu hacizlere dayalı satış gibi takip işlemlerinin yapılmasını engeller. Ancak konkordatonun tasdik edilmesiyle birlikte, İİK’nın 308/ç maddesi uyarınca, geçici mühlet kararından önce konulmuş ve henüz paraya çevrilmemiş hacizler hükümden düşer.

Önemli İstisnalar: Takip yasağı mutlak değildir. Rehinle temin edilmiş alacaklar için takip başlatılabilir veya devam edilebilir, ancak muhafaza ve satış işlemleri yapılamaz. Ayrıca, konkordato koruması asıl borçluya özgüdür ve genellikle müteselsil kefilleri veya aval verenleri kapsamaz.

Takip İşlemleri ve Davalar Ayrımı: Konkordato mühleti, icra takip işlemlerini durdururken, itirazın iptali gibi alacağın esasına ilişkin davaların açılmasına veya görülmesine engel teşkil etmez. Ancak bu davalar sonucunda verilecek kararların infazı, konkordato süreci sonuçlanana kadar yapılamaz.

Tedbirlerin Geçiciliği: Mühlet süresince uygulanan takip yasağı, konkordato sürecinin sonucuna bağlıdır. Konkordato talebinin reddedilmesi veya sürecin iflasla sonuçlanması halinde, mahkeme tarafından konulan tüm tedbirler kaldırılır ve alacaklıların takip yapma imkanı yeniden doğar.

A. Konkordatoda Takip Yasağının Genel Kuralı ve Kapsamı

İncelenen tüm yargı kararları, konkordato mühletinin (geçici ve kesin) borçluyu alacaklıların takiplerine karşı koruyan temel bir mekanizma olduğu konusunda birleşmektedir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2022/13472 E. sayılı kararında bu durum, İİK’nın 294. maddesine atıfla net bir şekilde ifade edilmiştir: “mühlet içerisinde borçlu aleyhine 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna göre yapılan takipler de dahil olmak üzere hiçbir takip yapılamayacağı ve evvelce başlamış takipler duracağı, ihtiyatî tedbir ve ihtiyatî haciz kararlarının uygulanmayacağı”

Bu yasak, yalnızca özel alacakları değil, aynı zamanda kamu alacaklarını da kapsamaktadır (Danıştay 3. Daire, 2022/2552 E.; İstanbul BAM 45. Hukuk Dairesi, 2022/1657 E.). Mahkemeler, mühlet kararı ile birlikte borçlunun malvarlığını korumak amacıyla “her türlü ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz ve muhafaza işlemleri de dahil tüm takip işlemlerinin yapılmasının ihtiyati tedbir yolu ile durdurulmasına” karar vermektedir (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 2020/7768 E.). Mühlet kararı sonrası başlatılan takipler ise usulsüz kabul edilerek iptal edilmektedir (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 2023/7159 E.).

B. Konkordatoda Mühlet Öncesi Konulan Hacizlerin ve Konkordatonun Tasdikinin Etkisi

Konkordato mühleti, başlamış takipleri “olduğu yerde” durdurur. Danıştay 3. Dairesi’nin 2023/4599 E. sayılı kararında, mühlet kararından önce usulüne uygun olarak tatbik edilmiş bir haczin, mühlet kararı nedeniyle kendiliğinden hukuka aykırı hale gelmeyeceği ve kaldırılmasının gerekmeyeceği vurgulanmıştır. Bu yorum, mühletin mevcut haczin geçerliliğini değil, bu hacze dayalı ilerleyen işlemleri (örneğin satış) durdurduğunu göstermektedir.

Ancak konkordato projesinin tasdik edilmesiyle durum değişmektedir. Birçok ilk derece ve bölge adliye mahkemesi kararında vurgulandığı üzere, konkordatonun bağlayıcı hale gelmesiyle İİK’nın 308/ç maddesi devreye girer. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi’nin 2025/854 E. sayılı kararında bu etki şöyle açıklanmıştır: “geçici mühlet kararından önce başlatılmış takiplerde konulan ve henüz paraya çevrilmemiş olan hacizleri hükümden düşürür.” Bu hüküm, konkordatonun başarıya ulaşması halinde borçlunun, paraya çevrilmemiş eski hacizlerin baskısından kurtularak ticari faaliyetlerine devam etmesini amaçlamaktadır.

C. Konkordatoda Takip Yasağının İstisnaları ve Sınırları

Takip yasağı mutlak olmayıp, yargı kararlarında belirtilen önemli istisnaları bulunmaktadır:

Rehinli Alacaklar: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 2022/259 E. sayılı kararında belirtildiği gibi, rehinli alacaklılar için durum farklıdır: “Mühlet sırasında rehinle temin edilmiş alacaklar nedeniyle rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılabilir veya başlamış olan takiplere devam edilebilir ancak bu takip nedeniyle muhafaza tedbirleri alınamaz ve rehinli malın satışı gerçekleştirilemez. Bu durum, rehin hakkının sağladığı güvenceyi korurken, borçlunun malvarlığının paraya çevrilmesini engelleyerek konkordato sürecine imkan tanımaktadır.

Kefiller ve Aval Verenler: Konkordato mühletinin sağladığı koruma şahsidir ve sadece konkordato talep eden borçluyu bağlar. Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2021/456 E. sayılı kararında, “Konkordatoya ilişkin iddialar sadece asıl borçlu için geçerlidir” denilerek, asıl borçlunun konkordato sürecinde olmasının müteselsil kefillere karşı takip yapılmasına engel olmadığı belirtilmiştir. Benzer şekilde, aval verene müracaat hakkının da engellenmediği görülmektedir (İstanbul BAM 14. Hukuk Dairesi, 2021/1198 E.).

Dava Hakkı: Takip yasağı, icra takip işlemlerini kapsamakta, ancak alacağın tespiti veya tahsili için açılan davaları (örneğin itirazın iptali davası) engellememektedir. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin 2020/1386 E. sayılı kararında, bu tür davaların konkordato sonucunu beklemeden devam edebileceği, ancak dava sonucunda verilecek kararın infazının mühlet süresince yapılamayacağı açıkça ifade edilmiştir.

D. Konkordatoda Tedbirlerin Sona Ermesi

Konkordato mühleti ile sağlanan koruma, sürecin nihai kararıyla sona erer. Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2021/403 E. sayılı kararında olduğu gibi, konkordatonun tasdikiyle birlikte “Mahkememizce verilen tüm tedbir kararlarının tasdik karar tarihi itibari ile kaldırılmasına” hükmedilir ve konkordato projesi devreye girer. Tersi durumda, konkordato talebinin reddedilmesi veya borçlunun iflasına karar verilmesi halinde de tedbirler kaldırılır ve alacaklıların takip hakları genel hükümler çerçevesinde yeniden canlanır (İstanbul Anadolu 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2018/1387 E.).

Sonuç

Sunulan yargı kararları ışığında, konkordato ilan edilmesiyle birlikte mahkemece verilen geçici veya kesin mühlet süresince borçlu aleyhine icra ve haciz işlemleri kural olarak durmaktadır. İİK’nın 294. maddesine dayanan bu yasak, amme alacakları da dahil olmak üzere yeni takip yapılmasını engeller ve mevcut takipleri olduğu yerde durdurur. Konkordatonun tasdiki halinde ise, mühletten önce konulan ve paraya çevrilmemiş hacizler İİK 308/ç uyarınca düşer. Ancak bu koruma; rehinli alacaklar (satış ve muhafaza yasağı kaydıyla), kefiller ve dava açma hakkı gibi önemli istisnalara tabidir. Sonuç olarak, konkordato mühleti, borçluya mali durumunu düzeltmesi için bir “nefes alma” imkanı tanırken, bu koruma sürecin başarısıyla sınırlı ve kanunda belirtilen istisnalar çerçevesinde geçerlidir. Yazı önerileri.

Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gereklidir?

Konkordato süreci; takip yasağı, hacizlerin akıbeti, rehinli alacak istisnaları, tasdik sonrası hacizlerin düşmesi, kefil ve aval verenlere yönelik takiplerin devamı gibi son derece teknik alanlar içerdiğinden hataya kapalı bir prosedürdür. Yargı kararları, konkordato mühleti boyunca alacaklı–borçlu ilişkilerinin karmaşıklaştığını ve tek bir yanlış değerlendirmenin ciddi hak kayıplarına yol açabileceğini açıkça göstermektedir.

Bu nedenle, özellikle ticari hareketliliğin yoğun olduğu İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Levent, Maslak gibi bölgelerde faaliyet gösteren şirketler ile Gebze, Dilovası, Çayırova, Tepeören, Şekerpınar sanayi hatlarında yer alan işletmeler için konkordato dosyalarının uzmanlıkla yürütülmesi hayati önem taşır.

Uzman bir konkordato avukatı;

Takip yasağının kapsamını, kamu alacakları dahil doğru şekilde değerlendirir,

Rehinli alacakların hangi işlemleri sürdürebileceğini netleştirir,

Mühlet öncesi hacizlerin tasdik sonrası düşüp düşmeyeceğini belirler,

Kefil ve aval verenler yönünden takip stratejisi oluşturur,

Mühlet, tasdik, ret, iflas gibi her senaryoda borçlunun ve alacaklının en az riskle hareket etmesini sağlar,

Süreç sonunda şirketin mali açıdan yeniden ayağa kalkabilmesi için hukuki yol haritasını hazırlar.

Konkordato, teknik yönleri nedeniyle yalnızca bir başvuru dosyasından ibaret değildir; doğru yönetilmediğinde şirketler için telafisi güç sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, sürecin tüm aşamalarının konkordato alanında deneyimli bir avukat tarafından yürütülmesi, hem borçlu hem alacaklı açısından en güvenli ve doğru yaklaşımdır.

Read More