Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde İnşaata Başlanamaması veya Gecikmesi Halinde Ortaya Çıkan Hukuki Sonuçların Yargı Kararları Işığında İncelenmesi

Giriş

Bu çalışma, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin inşaata hiç başlamaması, zamanında başlamaması veya inşaatı kararlaştırılan sürede tamamlayamaması durumlarında arsa sahibinin sahip olduğu hakları ve yüklenicinin karşılaşabileceği hukuki sonuçları, sunulan Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları temelinde analiz etmektedir. İncelemeler, arsa sahibinin temel olarak iki ana yola başvurabildiğini göstermektedir: sözleşmeyi ayakta tutarak gecikmeden doğan zararlarının tazminini talep etmek veya belirli koşullar altında sözleşmeyi feshetmek.

Yargı kararları incelendiğinde, inşaatın gecikmesi veya hiç başlamaması durumunda ortaya çıkan sonuçlar üç ana başlık altında toplanabilir. Arsa sahibinin hakları, yüklenicinin sorumluluğunu etkileyen haller ve önemli usuli detaylar.

1. Arsa Sahibinin Hakları

İncelenen kararlar, yüklenicinin temerrüdü halinde arsa sahibine çeşitli haklar tanımaktadır. Bu haklar, zararın tazmininden sözleşmenin sona erdirilmesine kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Gecikme Tazminatı Talebi: Yargı kararlarında en sık karşılaşılan sonuç, arsa sahibinin gecikmeden kaynaklanan zararının tazminini talep etme hakkıdır. Bu tazminat genellikle iki şekilde ortaya çıkmaktadır:

Kira Kaybı (Kira Tazminatı): Yüklenicinin inşaatı zamanında teslim etmemesi nedeniyle arsa sahibinin mahrum kaldığı kira gelirinin tazminidir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 2010/3371 E. sayılı kararında, “…31.01.2003 ilâ 30.09.2003 tarihleri arasında geçen dönem için davacıya ait bağımsız bölümlerin kira kaybının bilirkişiden ek rapor alınarak hesaplattırılıp hüküm altına alınması gerekirken…” ifadesiyle bu hak açıkça belirtilmiştir.

Sözleşmesel Ceza (Cezai Şart): Taraflar sözleşmede gecikme durumunda ödenecek sabit bir bedel kararlaştırabilirler. İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2018/249 E. sayılı kararında, sözleşmedeki “…geciken her ay için 7.500,00 USD gecikmenin davalı tarafından arsa sahibine ödeneceği” hükmüne dayanılarak yüklenicinin cezai şart ödemesine karar verilmiştir.

Sözleşmenin Feshi Talebi: Gecikmenin niteliğine veya inşaata hiç başlanmamasına bağlı olarak arsa sahibi sözleşmeyi feshetme hakkına sahiptir.

İnşaata Hiç Başlanmaması veya Tamamlanmasının İmkansız Hale Gelmesi: Yüklenicinin makul sürede inşaata başlamaması veya inşaatın seyrine göre zamanında bitirilemeyeceğinin açıkça anlaşılması, arsa sahibine sözleşmeyi feshetme hakkı verir. Karşıyaka Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2020/206 E. sayılı kararında bu durum, Türk Borçlar Kanunu’na atıfla şöyle açıklanmıştır: “…yüklenicinin işi kararlaştırılan zamanda bitiremeyeceği açıkça anlaşılırsa, işsahibi teslim için belirlenen günü beklemek zorunda olmaksızın sözleşmeden dönebilir (TBK.m.473/1)”. Benzer şekilde, inşaatın çok düşük bir seviyede kalması ve yüklenicinin işi terk etmesi de fesih sebebidir (Yargıtay 23. HD, 2012/6070 E.).

Feshin Niteliği (Geriye veya İleriye Etkili Fesih): Fesih, inşaatın tamamlanma oranına göre geriye veya ileriye etkili olabilir. İnşaatın büyük ölçüde tamamlanmadığı durumlarda genellikle “geriye etkili fesih” kararı verilir. Bu durumda sözleşme baştan itibaren geçersiz sayılır. İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2018/191 E. sayılı kararında belirtildiği gibi, “geriye etkili fesihte sözleşme ortadan kalktığı için cezai şart alacağının istenemeyeceği” gibi sonuçlar doğurur. İnşaatın önemli ölçüde tamamlandığı durumlarda ise “ileriye etkili fesih” gündeme gelebilir ve bu durumda yüklenici yaptığı iş oranında pay alabilirken, arsa sahibi gecikme tazminatı gibi taleplerde bulunabilir (Yargıtay 23. HD, 2015/5466 E.).

2. Yüklenicinin Sorumluluğunu Etkileyen Haller ve Savunmaları

Yüklenicinin gecikmeden kaynaklanan sorumluluğu mutlak değildir. Yargı kararları, gecikmenin nedenlerini dikkatle incelemekte ve bazı durumları yüklenici lehine yorumlamaktadır.

Arsa Sahibinden Kaynaklanan Sebepler: Gecikmenin nedeni arsa sahibinin kendi yükümlülüklerini (örneğin, arsayı inşaata elverişli halde teslim etme) yerine getirmemesi ise, yükleniciye kusur atfedilemez. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 2010/1192 E. sayılı kararında, “Arsa teslim edilmeden inşaat yapılamayacağına göre davalı yüklenicinin sözleşme tarihinden itibaren inşaata başlaması beklenemez” denilerek bu ilke vurgulanmıştır.

Haklı Gecikme Nedenleri ve Mücbir Sebepler: Projede yapılan tadilatlar, imar planı değişiklikleri gibi idari işlemlerden kaynaklanan gecikmeler veya pandemi gibi mücbir sebepler, inşaat süresine eklenmesi gereken haklı nedenler olarak kabul edilebilir. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin 2017/2074 E. sayılı kararında, “…imar plan tadilatının idari işlemleri için geçen sürenin… inşaat süresine eklenmesi ve buna göre gecikme süresinin tespiti ve tazminatın hesaplanması gerekir” denilmiştir.

Mahsup Talepleri: Yüklenicinin, sözleşme dışı yaptığı fazla imalatların bedelini, arsa sahibinin talep ettiği gecikme tazminatından mahsup etme hakkı bulunabilir (Yargıtay 23. HD, 2015/1640 E.).

3. Önemli Usuli ve Hukuki Detaylar

Zamanaşımı: Gecikme tazminatı taleplerinde zamanaşımı süresi, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre büyük önem taşımaktadır. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 2020/2311 E. sayılı kararında bu kritik kural şöyle ifade edilmiştir: “Eser sözleşmesi feshedilmediği sürece arsa sahibi, gecikme tazminatını alarak ifayı bekleyebileceğinden eser teslim edilmediği ve sözleşme ifa ile sonuçlanmadığı sürece teslimi gereken tarih geçmesine rağmen zamanaşımı süresi işlemeye başlamayacaktır. Buna göre, 5 yıllık zamanaşımı süresi, inşaatın fiilen teslim edildiği tarihten itibaren başlar.

Yüklenicinin Hak Kayıpları: İnşaatı süresinde ve usulüne uygun tamamlayamayan yüklenici, sözleşme gereği kendisine düşecek arsa payını veya bağımsız bölümlerin tescilini talep etme hakkını kaybeder. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2022/3254 E. sayılı kararında, “…önce kendi edimini yerine getirmeyen yüklenici davalı taraftan bağımsız bölüm tescilini isteyemeyeceği, yüklenicinin tapu iptali ve tescil talebine hak kazanmadığı” belirtilmiştir.

Temerrüt İçin İhtar: Gecikme tazminatı için faiz talep edilebilmesi, genellikle yüklenicinin noter kanalıyla gönderilen bir ihtarname ile temerrüde düşürülmesine bağlıdır. İhtarname tarihinden önceki dönem için temerrüt faizi istenemeyebilir (Yargıtay 23. HD, 2016/899 E.).

İnceleme ve Değerlendirme

İncelenen yargı kararları, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde “süre” unsurunun kritik önem taşıdığını göstermektedir. Yüklenicinin inşaata zamanında başlamaması veya geciktirmesi, arsa sahibi için tazminat ve fesih gibi güçlü hukuki imkanlar doğurmaktadır. Mahkemeler, gecikme tazminatını hesaplarken genellikle mahrum kalınan kira geliri veya sözleşmede kararlaştırılan cezai şartı esas almaktadır.

Bununla birlikte, mahkemelerin karar verirken mekanik bir yaklaşım sergilemediği, gecikmenin ardındaki nedenleri (kusur analizi) detaylıca araştırdığı görülmektedir. Arsa sahibinin kusuru, idari engeller, projede yapılan değişiklikler ve mücbir sebepler gibi unsurlar, yüklenicinin sorumluluğunu ortadan kaldırabilmekte veya azaltabilmektedir. Özellikle sözleşmenin feshi gibi ağır bir sonuç talep edildiğinde, mahkemeler inşaatın tamamlanma oranını, yüklenicinin niyetini ve tarafların menfaat dengesini dikkatle gözetmektedir.

Sonuç

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde inşaata başlanamaması veya gecikmesi durumunda arsa sahibinin başvurabileceği hukuki yollar ve sonuçları şunlardır:

Tazminat Talebi: Arsa sahibi, sözleşmeyi ayakta tutarak, gecikilen süre için mahrum kaldığı kira bedelini veya sözleşmede kararlaştırılmışsa gecikme cezasını (cezai şart) talep edebilir.

Sözleşmenin Feshi: İnşaata hiç başlanmaması, işin terk edilmesi veya inşaatın zamanında bitirilemeyeceğinin açıkça anlaşılması gibi durumlarda arsa sahibi sözleşmeyi feshedebilir. Feshin sonuçları (geriye veya ileriye etkili olması), inşaatın tamamlanma seviyesine göre belirlenir.

Yüklenicinin Hak Kaybı: Edimini yerine getirmeyen yüklenici, sözleşme uyarınca kendisine devredilmesi gereken arsa payı veya bağımsız bölümler üzerindeki tescil hakkını kaybeder.

Bu hakların kullanımı, gecikmenin nedenlerine, tarafların kusur durumuna ve sözleşme hükümlerine bağlıdır. Yargı kararları, her somut olayın kendi koşulları içinde değerlendirilmesi gerektiğini ve özellikle sözleşme hükümlerinin uyuşmazlığın çözümünde birincil referans olduğunu ortaya koymaktadır. Bir makale önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri, hem eser sözleşmesinin hem de taşınmaz hukukunun unsurlarını içeren karma ve teknik yapılı sözleşmelerdir. Bu nedenle, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Aydınlı, Orhanlı, Tepeören ve Gebze gibi bölgelerde hızla gelişen inşaat projelerinde, hak kaybı yaşanmaması ve sözleşme sürecinin hukuka uygun şekilde yürütülmesi açısından uzman bir avukat desteği hayati önem taşır.

Bu tür uyuşmazlıklarda küçük bir usuli hata bile, sözleşmenin geçersiz sayılmasına veya ciddi maddi kayıplara yol açabilir. Gecikme, inşaata başlanmaması veya sözleşmenin feshi gibi durumlarda; ihtar sürelerinin doğru belirlenmesi, zamanaşımı risklerinin önlenmesi, cezai şart taleplerinin hukuka uygun şekilde hazırlanması ve mahkemeye sunulacak delillerin eksiksiz oluşturulması profesyonel hukuki yardım gerektirir.

Ayrıca mahkemeler karar verirken; inşaatın ilerleme oranı, tarafların kusur oranı, mücbir sebep iddiaları ve sözleşme hükümleri gibi birçok unsuru birlikte değerlendirir. Bu sebeple, her somut olayda doğru hukuki stratejinin belirlenmesi ve sözleşmenin feshi halinde bunun geriye mi yoksa ileriye etkili mi sonuç doğuracağı gibi kritik konuların önceden öngörülmesi yalnızca bu alanda deneyimli bir arsa payı sözleşmeleri avukatı tarafından sağlanabilir.

Sonuç olarak, İstanbul Tuzla Pendik Aydınlı Orhanlı Gebze Tepeören avukat arayışında olan arsa sahiplerinin, sürecin başından itibaren profesyonel destek alması; hem gecikmeden doğan zararlarını eksiksiz talep edebilmesi hem de yüklenicinin olası savunmalarına karşı güçlü bir hukuki konum elde edebilmesi açısından büyük önem taşır.

Read More

Kat malikleri kurulu kararı nasıl iptal ettirilir?

Giriş

Bu çalışma, kat malikleri kurulu kararlarının iptal edilme usul ve esaslarını, sunulan Yargıtay kararları ışığında analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. Çalışma, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) çerçevesinde bir kat malikleri kurulu kararının iptali için kimlerin dava açabileceği, dava açma süreleri, görevli mahkeme, iptal sebepleri ve yargılama sürecinde dikkat edilmesi gereken usuli gereklilikler gibi temel konuları incelemektedir. Analiz, Yargıtay’ın konuya ilişkin yaklaşımını, özellikle usul ve esas yönünden aradığı şartları ortaya koymaktadır.

1. Dava Açma Şartları: Hak Sahibi ve Süreler

Kat malikleri kurulu kararlarının iptali için dava açma hakkı ve süreleri, KMK’nın 5711 sayılı Kanun’la değişik 33. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Yargıtay kararları bu düzenlemeyi titizlikle uygulamaktadır. Buna göre, dava açma hakkı herkese tanınmış bir hak değildir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2013/11037 E. sayılı kararında belirtildiği gibi, "kat malikleri kurulunun kararlarının iptalini ancak toplantıya katılıp alınan karar aleyhine oy kullanan kat maliki isteyebilir." Aynı şekilde, 2012/12039 E. sayılı kararda da toplantıya katılıp olumlu oy veren davacının dava açma ehliyetinin bulunmadığına hükmedilmiştir.

Dava açma süreleri ise hak düşürücü niteliktedir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2017/3606 E. sayılı kararında bu süreler net bir şekilde ifade edilmiştir: "Kat malikleri kurulunca verilen kararlar aleyhine, kurul toplantısına katılan ancak 32. madde hükmü gereğince aykırı oy kullanan her kat maliki karar tarihinden başlayarak bir ay içinde, toplantıya katılmayan her kat maliki kararı öğrenmesinden başlayarak bir ay içinde ve her halde karar tarihinden başlayarak altı ay içinde anagayrimenkulün bulunduğu yerdeki sulh mahkemesine iptal davası açabilir."

Bu kuralın en önemli istisnası, kararın yok hükmünde veya mutlak butlanla batıl olmasıdır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2011/12081 E. sayılı kararında bu durum, "kat malikleri kurulu kararlarının yok veya mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlarda süre koşulu aranmaz" şeklinde vurgulanmıştır. Bu nedenle mahkemeler, öncelikle kararın niteliğini (iptal edilebilir mi, yoksa batıl mı) tespit etmelidir.

2. İptal Davasının Konusu: Kat Malikleri Kurulu ve Yönetim Kurulu Kararları Ayrımı

Yargıtay kararlarında dikkat çeken önemli bir ayrım, kat malikleri kurulu kararları ile yönetim kurulu kararları arasındadır. Doğrudan iptal davasına konu edilebilecek olanlar yalnızca kat malikleri kurulu kararlarıdır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2010/331 E. sayılı kararına göre, "iptal davasına konu edilmesi mümkün bulunmayan, sitenin yönetim kurulunca alınmış olan yönetim kurulu kararlarının iptaline ilişkin davanın kat malikleri kurulunca incelenip bir sonuca da bağlanmadığı dikkate alınarak" davanın reddedilmesi gerekir. Bu içtihat, yönetim kurulu kararlarının öncelikle bir üst organ olan kat malikleri kurulunun denetimine sunulması gerektiğini, ancak bu kuruldan çıkacak nihai karara karşı yargı yoluna başvurulabileceğini göstermektedir.

3. İptal Sebepleri ve Yargılamada Usul

İptal sebepleri, toplantının usulüne uygun yapılmamasından (çağrı, yeter sayı vb.) veya alınan kararın içeriğinin hukuka aykırı olmasından kaynaklanabilir.

Usuli Aykırılıklar: Yargıtay, toplantı çağrısının usulüne uygun yapılmasını önemsemektedir. Örneğin, olağanüstü toplantılarda KMK m. 29’daki 15 günlük süreye ve çağrı usulüne uyulmaması, Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2018/2570 E. sayılı kararına göre tek başına iptal sebebidir. Benzer şekilde, toplantı yeter sayısının sağlanamaması (Yargıtay 20. HD, 2017/2081 E.) veya vekaletnamelerdeki usulsüzlükler (Yargıtay 18. HD, 2009/11792 E.) de iptal nedenidir.

Esasa İlişkin Aykırılıklar: Kararların kanuna veya yönetim planına aykırı olması temel iptal sebebidir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2020/329 E. sayılı kararında, yönetim planında oybirliği aranan bir konuda bu nisap sağlanmadan yapılan işlemin hukuka aykırı olduğu ve kaldırılması gerektiği belirtilmiştir.

Yargılama sırasında mahkemenin eksik inceleme yapmaması kritik öneme sahiptir. Yargıtay, birçok kararında mahkemelerin toplaması gereken delilleri sıralamıştır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2015/5270 E. sayılı kararında bu belgeler; "karar defteri... çağrı belgelerinin, hazirun listelerinin ve gündemin, kat malikleri kurulu toplantısında vekil ile temsil edilen kat maliklerinin varsa vekaletnamelerinin... anataşınmazdaki tüm bağımsız bölümleri ve maliklerini gösteren tapu kayıtlarının" getirtilmesi olarak sayılmıştır. Bu deliller toplanmadan verilen kararlar, eksik inceleme nedeniyle bozulmaktadır.

4. Kararın Etkisi ve Hükmün Kapsamı

Bir kat malikleri kurulu kararı, mahkemece iptal edilmediği sürece geçerlidir ve tüm kat maliklerini bağlar (Yargıtay 18. HD, 2012/13753 E.). Mahkemenin vereceği iptal kararı ise kural olarak sadece davacı için değil, tüm kat malikleri için sonuç doğurur. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2013/17664 E. sayılı kararında, iptal hükmünün "sadece davacı bakımından hüküm doğuracak şekilde hüküm kurulması"nın doğru olmadığı ifade edilmiştir. Ayrıca, mahkemenin görevi kararı iptal etmekle sınırlıdır; iptal kararının yanı sıra "infazda tereddüt oluşturacak şekilde davacının sorumlu olacağı miktarın da belirlenmesi" (Yargıtay 20. HD, 2017/8317 E.) doğru bulunmamıştır.

Sonuç

Yargı kararları ışığında, kat malikleri kurulu kararının iptali süreci sıkı usul ve esas kurallarına bağlanmıştır. Dava açma hakkı, süreleri, görevli mahkeme ve dava konusu edilebilecek kararların niteliği gibi konularda KMK hükümleri ve Yargıtay içtihatları belirleyicidir. Özellikle, yönetim kurulu kararlarına karşı doğrudan dava açılamayacağı ve yok hükmündeki kararlar dışındaki iptal davalarının hak düşürücü sürelere tabi olduğu hususları öne çıkmaktadır. Başarılı bir iptal davası için, usulüne uygun açılmış bir davada, toplantı veya kararın kanuna ve yönetim planına aykırılığının mahkemece talep edilen deliller ışığında somut olarak ispatlanması gerekmektedir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kat malikleri kurulu kararlarının iptali, yalnızca temel hukuk bilgisiyle çözülebilecek bir mesele değildir; ciddi usuli bilgi, deneyim ve stratejik hukuki destek gerektirir. Bu nedenle hem dava sürecinin eksiksiz ve hatasız yürütülmesi hem de mülkiyet haklarının korunması açısından profesyonel avukat desteği büyük önem taşır. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Tepeören ve çevresinde bulunan apartman ve site yönetimlerine ilişkin uyuşmazlıklarda, sürecin yanlış yönetilmesi önemli hak kayıplarına yol açabilir. Bir yazı önerisi.

Bu süreçte;

Kat malikleri kurulu kararlarına karşı iptal davası açılması,

Hak düşürücü sürelerin doğru hesaplanması ve zamanında başvuru yapılması,

Kararların usule veya yönetim planına aykırılığının tespit edilerek delillerle ispatlanması,

Yargıtay içtihatları ve Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) çerçevesinde etkili hukuki savunma stratejisi oluşturulması,

gibi adımların her biri yüksek düzeyde uzmanlık gerektirir.

Bir kat malikleri kurulu avukatı, davanın hukuka uygun şekilde yürütülmesini sağlamak, usuli eksikliklerin davayı olumsuz etkilemesinin önüne geçmek ve hak düşürücü süreler nedeniyle hak kaybı yaşanmasını engellemek açısından kritik rol oynar.

Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe ve Tepeören bölgelerinde görev yapan deneyimli avukatlar, kat malikleri kurulu kararlarına karşı açılacak davalarda mülkiyet hakkının korunması, hukuka aykırı kararların iptali ve ortak alanlar, aidat yükümlülükleri veya yönetim kararlarındaki usulsüzlüklerin ortadan kaldırılması için kapsamlı hukuki destek sunar. Böylece yalnızca davacı değil, tüm kat maliklerinin hakları güvence altına alınır.

Read More

Yabancılar Hakkında İdari Gözetim: Tanımı, Karar Süreci, Süresi ve Usuli Güvenceler

Giriş

Bu çalışma, avukatların talebi üzerine “idari gözetim” kurumunun tanımı, karar süreci, süresi ve sona erme hallerini, sunulan akademik literatür çerçevesinde analiz etmektedir. İdari gözetim, ceza hukuku alanındaki tedbirlerden farklı olarak, hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancıların, bu kararın icrası amacıyla kişi özgürlüklerinin idare hukuku kapsamında kısıtlandığı bir tedbir olarak tanımlanmaktadır. 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) öncesinde yasal bir zemine oturtulmamış olan bu uygulama, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından Türkiye aleyhine verilen ihlal kararlarına neden olmuştur. YUKK’un yürürlüğe girmesiyle birlikte idari gözetimin şartları, süresi, itiraz yolları ve usuli güvenceleri yasal bir çerçeveye kavuşturulmuştur.

1. İdari Gözetim Kararının Tanımı, Hukuki Niteliği ve Şartları

İdari gözetim, bir “müeyyide” (yaptırım) değil, sınır dışı etme işleminin gerçekleştirilebilmesi için başvurulan bir “tedbir” olarak kabul edilir. Bu tedbir, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını doğrudan kısıtladığı için istisnai nitelikte olup son çare olarak başvurulması gereken bir yoldur. Çeşitli uluslararası kurumlar sığınmacıların idari gözetim altına alınmasının daima son çare olarak başvurulabilecek istisnai bir tedbir olması gerektiğini vurgulamaktadırlar” (911074).

YUKK uyarınca, hakkında sınır dışı etme kararı alınan her yabancı idari gözetime alınmaz. Karar verilebilmesi için kanunda sayılan belirli şartların varlığı aranır. İdari gözetim kararı, “hakkında sınır dışı etme kararı alınanlardan kaçma ve kaybolma riski bulunan, Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal eden, sahte ya da asılsız belge kullanan, kabul edilebilir bir mazereti olmaksızın Türkiye’den çıkmaları için tanınan sürede çıkmayan, kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar hakkında” verilir.

2. Karar Verme, Tebliğ ve Merkeze Götürme Süreci

İdari gözetim kararı valilik tarafından verilir. Kararın alınması öncesinde idarenin bir değerlendirme yapması gerekmektedir. Kanun kişinin idari gözetim altına alınıp alınmayacağına karar verilebilmesi için kırk sekiz saatlik bir değerlendirme süresi öngörmüştür. Bu süre içerisinde kişi idari gözetim altında bulunmasa da kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı kısıtlanmış durumdadır.

Karar verildikten sonraki aşama, yabancının geri gönderme merkezine sevkidir. Bu süreç de kanunla belirli bir süreye bağlanmıştır. Hakkında idari gözetim kararı alınan yabancılar, yakalamayı yapan kolluk birimince kırk sekiz saat içinde geri gönderme merkezlerine götürülür. Ayrıca, kararın ve sonuçlarının ilgiliye tebliği yasal bir zorunluluktur.

3. İdari Gözetim Süreleri

Literatürde idari gözetim süreleri genel kural, uzatma hali ve özel durumlar olarak üç başlıkta ele alınmaktadır:

Genel Süre (6 Ay): YUKK’a göre temel kural, idari gözetimin altı ayı geçemeyeceğidir. YUKK m. 57/3’te idari gözetim kararının en fazla 6 ay süreyle uygulanabileceği ifade edilmektedir.

Uzatma Süresi (Ek 6 Ay): Bu altı aylık sürenin uzatılması mümkündür ancak keyfi değildir. Uzatma, yabancının sınır dışı sürecini kendi kusuruyla engellemesine bağlıdır. Bu süre, sınır dışı etme işlemlerinin, yabancının iş birliği yapmaması veya ülkesiyle ilgili doğru bilgi ya da belgeleri vermemesi nedeniyle tamamlanamaması hâlinde, en fazla altı ay daha uzatılabilecektir. Böylece azami süre on iki aya ulaşmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin Abdulkadir Yapuquan başvurusunda, on ikinci aydan sonraki fiili tutmanın anayasal ve yasal bir dayanağı olmadığı gerekçesiyle ihlal kararı vermesi, bu sürenin kesinliğini göstermektedir.

Uluslararası Koruma Başvuru Sahipleri İçin Süre (30 Gün): Sınır dışı edilmek üzere idari gözetime alınanlardan farklı olarak, uluslararası koruma başvurusunda bulunanlar için çok daha kısa bir süre öngörülmüştür. Başvuru sahibinin idarî gözetim süresi otuz günü geçemez.

4. Gözetimin Gözden Geçirilmesi ve Sona Ermesi

İdari gözetim, süresi boyunca statik bir tedbir değildir. Valilik, gözetimin devam edip etmemesi gerektiğini düzenli olarak denetlemekle yükümlüdür. Devam eden idari gözetimin ihtiyaç olup olmadığına dair bir değerlendirme, gerektiğinde bir ay beklenmeden her ay valilik tarafından değerlendirilir.

İdari gözetimin devamında zaruret görülmeyen hallerde tedbir derhal sonlandırılır. Sınır dışı etme kararının, yabancının idari gözetime alınmasından itibaren altı ay içinde yerine getirilemeyeceğinin öngörülmesi”, “kaçma ve kaybolma riskinin ortadan kalkması” ve “Yabancının gönüllü geri dönüş desteğine başvurması. Gözetimi sonlandırılan yabancılara, idari gözetime alternatif olarak belirli bir adreste ikamet etme veya bildirimde bulunma gibi yükümlülükler getirilebilir.

Sonuç

Sunulan literatür kaynaklarına göre, idari gözetim kararı, YUKK ile belirli usul ve esaslara bağlanmış, kişi özgürlüğünü kısıtlayan istisnai bir idari tedbirdir. Özetle süreç şu şekilde işlemektedir:

Karar ve Değerlendirme: Valilik, kanunda sayılan şartların varlığı halinde, yakalanan yabancı hakkında 48 saat içinde idari gözetim kararı verebilir.

Merkeze Sevk: Kararın ardından yabancı, kolluk tarafından en geç 48 saat içinde Geri Gönderme Merkezi’ne götürülür.

Süre: Gözetim süresi kural olarak en fazla 6 aydır. Yabancının iş birliği yapmaması halinde bu süre 6 ay daha uzatılarak toplamda 12 aya tamamlanabilir. Uluslararası koruma başvuru sahipleri için bu süre 30 gün ile sınırlıdır.

Denetim ve Sona Erme: Gözetimin gerekliliği her ay valilik tarafından denetlenir ve şartların ortadan kalkması halinde derhal sonlandırılır.

YUKK öncesi dönemde yasal dayanaktan yoksun olan ve AİHM tarafından sıklıkla eleştirilen idari gözetim uygulaması, mevcut düzenlemelerle hukuki bir çerçeveye kavuşmuştur. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının da gösterdiği gibi, uygulamanın keyfiliğe yol açmaması, ölçülülük ilkesine uygun olması ve kanunda öngörülen sürelere ve usuli güvencelere (itiraz hakkı, periyodik denetim vb.) titizlikle riayet edilmesi esastır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

İdari gözetim kararları, kişinin özgürlüğü ve güvenliği hakkını doğrudan kısıtlayan istisnai tedbirlerdir. Bu nedenle hem hukuki denetim mekanizmalarının etkin işletilmesi hem de bireysel hakların korunması açısından profesyonel avukat desteği büyük önem taşır. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Tepeören ve çevresinde bulunan Tuzla Geri Gönderme Merkezi gibi yerlerde uygulanan idari gözetim süreçleri, hem YUKK hem de uluslararası insan hakları standartları bakımından sıkı şekil şartlarına tabidir.

Bu süreçte;

İdari gözetim kararına itiraz,

Sulh Ceza Hakimliği’ne başvuru,

Gözetim süresinin uzatılmasına karşı yasal denetim,

AİHM ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına uygun savunma hazırlanması,
gibi adımların her biri uzmanlık gerektirir.

Bir idari gözetim avukatı, hem sürecin yasal çerçevede yürütülmesini sağlamak hem de yabancının kişi özgürlüğü üzerindeki kısıtlamanın ölçülü ve denetlenebilir olmasını temin etmek açısından hayati bir rol üstlenir.

Tuzla, Pendik ve Tepeören bölgesinde faaliyet gösteren uzman yabancılar hukuku avukatları, idari gözetim altındaki yabancılara ve yakınlarına sürecin her aşamasında hukuki destek sunar. Bu sayede, hem hak kaybı yaşanmasının önüne geçilir hem de itiraz ve tahliye süreçleri hızlandırılır.

İstanbul Yabancılar Hukuku Avukatı

Tuzla Geri Gönderme Merkezi Avukatı

Read More

Bina ortak alanlarında değişiklik yapılabilir mi?

Giriş

Bu çalışma, kat mülkiyetine tabi anataşınmazların ortak alanlarında değişiklik yapılıp yapılamayacağı ve bu değişikliklerin hangi usul ve esaslara göre gerçekleştirilmesi gerektiği sorusuna, Yargıtay ve Danıştay kararları ışığında yanıt vermek amacıyla hazırlanmıştır. İncelemeler, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun (KMK) ilgili maddeleri, özellikle 19., 42. ve 44. maddeleri çerçevesinde şekillenen yerleşik içtihatlara dayanmaktadır. Çalışma, ortak alanlardaki değişiklikler için aranan rıza oranları, değişikliğin niteliğine göre usul farklılıkları, imar mevzuatının rolü ve usule aykırılığın sonuçları gibi temel konuları ele almaktadır.

Yargı kararları, ortak alanlardaki değişiklikler konusunda KMK m. 19’u temel almakla birlikte, uygulamada ortaya çıkan farklı durumlar için detaylı bir çerçeve çizmiştir.

1. Gerekli Çoğunluk Oranları: Oybirliği ve Beşte Dört (4/5) Ayrımı

Yargıtay, yapılacak değişikliğin niteliğini, uygulanacak usulün belirlenmesinde temel kriter olarak kabul etmektedir.

Beşte Dört (4/5) Çoğunluk Gerektiren Haller: Projede esaslı bir değişiklik yaratmayan, binanın statiğini etkilemeyen ve genellikle faydalı nitelikteki değişiklikler bu kapsama girer. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin bir kararında belirttiği gibi, “…kat maliklerinden birinin, bütün kat maliklerinin beşte dördünün yazılı rızası olmadıkça anataşınmazın ortak yerlerinde inşaat, onarım, tesis ve değişiklik yaptıramayacağı…” (2019/2176 E., 2019/4068 K.) kuralı genel ilkedir. Dış cephe izolasyonu, baca yapımı (diğer maliklere zarar vermemek kaydıyla), bahçeye ortak kullanım amaçlı basit tesisler kurulması gibi işlemler bu çoğunlukla yapılabilir.

Oybirliği Gerektiren Haller: Değişiklik, anataşınmazın mimari bütünlüğünü ve projesini etkiliyorsa, oybirliği mutlak bir zorunluluktur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu ayrımı net bir şekilde ortaya koymuştur: Basit tamiratlar için 4/5 rıza yeterliyken, “esaslı tadilatlar, yapının onaylı projesini değiştiren ve mimari durumu etkileyen değişikliklerdir. Bu tür değişiklikler için tüm kat maliklerinin oy birliği ile verecekleri bir karar gereklidir.” (2017/1996 E., 2022/5 K.). Balkonun odaya katılması, iki bağımsız bölümü birleştirmek için ara duvarın kaldırılması, ortak alan olan çatı arasının bir bağımsız bölüme dahil edilmesi gibi işlemler oybirliği gerektiren esaslı tadilatlara örnektir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, mimari projeye aykırı ve tadilat projesi gerektiren bir merdiven yapılması kararının oybirliği ile alınmadığı için iptalinin yerinde olduğuna hükmedilmiştir (2023/3152 E., 2023/8793 K.).

2. İmar Mevzuatı ve Resmi Kurum Onaylarının Bağlayıcılığı

Kat maliklerinin kendi aralarında anlaşmış olması, kamu düzenini ilgilendiren imar kurallarını bertaraf etmez.

Belediye Onayının Tek Başına Yetersizliği: Bir tadilat projesinin belediye tarafından onaylanması, kat maliklerinin rızasının alındığı anlamına gelmez ve bu rızanın yerine geçmez. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin vurguladığı gibi, “Tadilat projesinin geçerli olabilmesi için salt belediyece onaylanması yeterli olmayıp anataşınmazdaki tüm bağımsız bölüm maliklerinin…tümünün katılım ve rızalarının bulunması gerekir.” (2012/12421 E., 2013/3181 K.).

İmar Mevzuatına Aykırılık: Yapılan değişiklik, kat maliklerinin tamamının rızasını alsa dahi imar mevzuatına aykırı ise hukuken geçerli değildir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, imara aykırı olduğu tespit edilen müdahalenin menine karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir (2020/7796 E., 2020/9682 K.).

3. Yönetim Planının ve Diğer Özel Durumların Etkisi

Yönetim Planı: Kat malikleri arasındaki ilişkileri düzenleyen ve tüm malikleri bağlayan yönetim planı, kanunun belirlediği 4/5 çoğunluk oranını ağırlaştırarak oybirliği şartı getirebilir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, bir kararında yönetim planı ile 4/5 oranının oybirliğine yükseltildiğini ve bu nedenle tüm maliklerin rızasının aranması gerektiğini vurgulamıştır (2024/11861 E., 2025/5590 K.).

Acil Onarımlar: Ortak yerlerdeki bir bozukluğun anayapıya veya bir bağımsız bölüme acil zarar verme tehlikesi varsa ve onarım zorunlu ise, kat maliklerinin rızası aranmaksızın mahkeme kararıyla gerekli müdahale yapılabilir (Yargıtay 18. HD, 2015/135 E., 2015/12499 K.).

Kooperatifler: Uyuşmazlık bir kooperatif yapısında ortaya çıkmışsa, konu sadece KMK değil, aynı zamanda 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu ve kooperatif üyeleri arasındaki eşitlik ilkesi çerçevesinde de değerlendirilir (Yargıtay 16. HD, 2008/5734 E., 2009/6535 K.).

Sonuç

Kat mülkiyetine tabi anataşınmazların ortak alanlarında değişiklik yapılması mümkündür ancak bu süreç, katı şekil şartlarına ve hukuki denetime tabidir. İzlenecek usul, yapılacak değişikliğin niteliğine göre belirlenmektedir. Mimari projeyi etkilemeyen basit onarım ve tesisler için kat maliklerinin 4/5’inin yazılı rızası yeterliyken; binanın mimari projesini değiştiren, statiğini etkileyen veya ortak alanı bir bağımsız bölüme katan esaslı tadilatlar için tüm kat maliklerinin oybirliğiyle karar alması zorunludur. Her iki durumda da yapılacak değişikliğin imar mevzuatına uygun olması ve yönetim planındaki ağırlaştırıcı hükümlere riayet edilmesi şarttır. Bu usullere uyulmadan yapılan değişiklikler, diğer kat maliklerinin talebi üzerine mahkeme kararıyla eski hale getirilme yaptırımı ile karşı karşıya kalacaktır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Gerekli?

Kat mülkiyetine tabi apartman veya site yönetimlerinde ortak alanlarda yapılan değişiklikler, hukuken oldukça teknik bir konudur. Gerekli çoğunluk oranlarının belirlenmesi, belediye onaylarının geçerliliği, projeye uygunluk ve maliklerin rıza şartları, sıkça uyuşmazlık ve dava konusu olmaktadır. Bu nedenle, özellikle Çayırova, Tuzla, Pendik, Tepeören, Bayramoğlu, Mercan, Aydıntepe, Aydınlı ve Orhanlı gibi bölgelerde hızla gelişen yapılaşma süreçlerinde, kat mülkiyeti hukuku alanında deneyimli bir avukatın profesyonel desteği büyük önem taşır.

Bir İstanbul avukatı veya Çayırova kat mülkiyeti avukatı, yalnızca Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 19., 42. ve 44. maddelerini uygulamakla kalmaz; aynı zamanda imar mevzuatına uygunluk, belediye onayı, yönetim planı hükümleri ve oybirliği–beşte dört çoğunluk ayrımı gibi karmaşık detaylarda müvekkilini yönlendirir. Yanlış alınan kararlar, ortak alanlarda yapılan hukuka aykırı değişikliklerin iptali ve eski hale getirilmesi davalarına yol açabilir. Bu tür durumlarda uzman bir kat mülkiyeti avukatı, sürecin en başından itibaren hukuki riskleri öngörerek doğru stratejiyi belirler ve taraflar arasında uzlaşma veya dava yoluyla çözüm üretir.

Read More

Yabancılar Hakkında İdari Gözetim Kararlarına İtiraz Hakkı Nasıl Kullanılır?

Giriş

Bu çalışma, avukatların hukuki araştırma süreçlerini desteklemek amacıyla, idari gözetim kararlarına karşı itiraz hakkının varlığı, kullanım usulü, başvuru yapılacak adli merci, itiraz süreleri ve sürecin işleyişi konularında sunulan yargı kararı analizlerinden derlenmiştir. Çalışma, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çerçevesinde şekillenen mevcut hukuki durumu, farklı mahkeme kararlarındaki perspektifleri ve önemli usuli detayları bir araya getirerek kapsamlı bir inceleme sunmayı amaçlamaktadır.

1. İdari Gözetime İtiraz Hakkının Varlığı ve Hukuki Dayanağı

Yargı kararları, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte idari gözetime karşı itiraz hakkının yasal bir zemine oturtulduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Birçok kararda tekrarlandığı üzere, kanunun ilgili maddesi bu hakkı şu şekilde güvence altına almaktadır: “İdari gözetim altına alınan kişi veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimine başvurabilir.” Bu hak, idari bir kararla kişiyi hürriyetinden yoksun bırakan gözetim işleminin, hızlı bir şekilde yargısal denetime tabi tutulmasını sağlamaktadır.

Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi’nin 17/2/2016 ve 9/6/2016 tarihli kararları gibi eski tarihli başvuruları inceleyen kararlar, önemli bir tarihsel perspektif sunmaktadır. Bu kararlarda, 6458 sayılı Kanun’un ilgili hükümlerinin yürürlükte olmadığı dönemlerde, idari gözetime karşı “teoride ve pratikte çözüm üretme kabiliyetini haiz ve makul bir başarı şansı sunan etkili idari ve yargısal bir başvuru yolunun bulunmadığı” tespit edilmiştir. Bu durum, o dönemde Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali olarak kabul edilmiştir.

2. Başvuru Mercii ve Süre

İncelenen kararlarda en net ve tutarlı şekilde vurgulanan husus, görevli mahkemenin Sulh Ceza Hâkimliği olduğudur. Anayasa Mahkemesi, birçok kararında bu yetkinin münhasır niteliğine dikkat çekmiştir: “…kanun koyucunun idari gözetim kararına karşı itiraz mercii olarak münhasıran sulh ceza hâkimliklerini tayin ettiğini, bu açıdan idare mahkemelerinin idari gözetim kararının hukuka uygunluğunun denetimi konusunda herhangi bir yetkisi bulunmadığını…” Bu kesin ayrım, uygulamada yaşanabilecek yetki karmaşasını önlemekte ve başvurulacak tek adli merciin Sulh Ceza Hâkimlikleri olduğunu netleştirmektedir.

Başvuru süresine ilişkin olarak ise, kararlarda genel bir belirsizlik hâkimdir. İncelenen metinlerin neredeyse tamamı, idari gözetim kararına karşı ilk itirazın ne kadar süre içinde yapılması gerektiğine dair spesifik bir bilgi içermemektedir. Ancak 17.12.2024 tarihli AYM ve 16.11.2020 tarihli Danıştay kararlarında, idari gözetim altındaki kişiye veya vekiline “kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirme” yapılmasının zorunlu olduğu belirtilmektedir. Bu durum, sürenin var olduğunu ancak tebliğ sırasında kişiye özel olarak bildirildiğini düşündürmektedir.

3. İtiraz Sürecinin İşleyişi ve Sonuçları

İtiraz süreci, kararlarda detaylı bir şekilde açıklanmıştır:

Başvurunun Yapılması: İtiraz dilekçesi doğrudan yetkili Sulh Ceza Hâkimliğine verilebileceği gibi, idareye de sunulabilir. İdareye verilmesi halinde, idare dilekçeyi derhal hâkimliğe ulaştırmakla yükümlüdür.

İnceleme ve Karar: Sulh Ceza Hâkimi, başvuruyu beş gün gibi kısa bir süre içinde sonuçlandırmak zorundadır. Bu hızlı yargılama usulü, kişi hürriyetine yönelik müdahalenin uzun sürmesini engellemeyi amaçlar. Hâkimin verdiği karar kesindir.

Yeniden İtiraz Hakkı: Kararın kesin olması, itiraz hakkının tek seferlik olduğu anlamına gelmemektedir. Birçok kararda vurgulandığı üzere, koşulların değişmesi halinde yeniden başvuru yolu açıktır:“İdari gözetim altına alınan kişi veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim şartlarının ortadan kalktığı veya değiştiği iddiasıyla yeniden sulh ceza hâkimine başvurabilir.”

İtiraz Sonrası Hukuki Yollar: Sulh Ceza Hâkimliğinin kararına göre izlenecek yol farklılaşmaktadır:

İtirazın Reddi: İtirazın reddedilmesi halinde, bu karar kesin olduğundan, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasıyla süresi içinde doğrudan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulabilir.

İtirazın Kabulü: Hâkimliğin itirazı kabul ederek idari gözetimin hukuka aykırı olduğuna karar vermesi durumunda kişi derhal serbest bırakılır. Bu aşamadan sonra, hukuka aykırı tutulma nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların tazmini için idari yargıda tam yargı davası açılması gerekmektedir. Bu yol tüketilmeden tazminat talebiyle Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.

Sonuç

Yargı kararları ışığında, Türkiye’de idari gözetim kararlarına karşı etkin, hızlı ve erişilebilir bir itiraz mekanizması bulunduğu görülmektedir. 6458 sayılı Kanun ile tesis edilen bu sistemin merkezinde, münhasır yetkili olan Sulh Ceza Hâkimlikleri yer almaktadır. Beş gün içinde karar verme zorunluluğu, kişi hürriyetine yönelik müdahalelerin süratle denetlenmesini sağlayan önemli bir güvencedir. İtirazın reddi halinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, kabulü halinde ise idari yargıda tam yargı davası açma imkânı, hak arama yollarının devamlılığını temin etmektedir. Avukatların, müvekkillerinin haklarını korumak adına bu itiraz yolunu, Anayasa Mahkemesi tarafından da vurgulandığı üzere, tüketilmesi zorunlu birincil bir hukuki çare olarak görmeleri ve süreci bu doğrultuda titizlikle yürütmeleri esastır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

İdari gözetim kararına itiraz süreci, hem kişi hürriyeti hem de temel hakların korunması açısından son derece hassas ve teknik bir hukuki prosedürdür. 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çerçevesinde yürütülen bu süreçte, başvurunun doğru merciye ve süresi içinde yapılması, dilekçede yer alacak hukuki dayanakların eksiksiz şekilde sunulması büyük önem taşır. Küçük bir usul hatası dahi, başvurunun reddine veya özgürlük hakkının ihlaline yol açabilmektedir.

Bu nedenle, idari gözetim kararına itiraz sürecinin uzman bir avukat tarafından yürütülmesi, kişinin hak kaybına uğramaması açısından hayati önem taşır. Özellikle İstanbul, Tuzla, Gebze, Pendik, Tepeören, Aydınlı, Orhanlı, Mercan Mahallesi, Şifa Mahallesi ve Bayramoğlu gibi bölgelerde yaşayan yabancılar için, yerel uygulamaları ve mahkeme işleyişini bilen deneyimli bir avukat, süreci çok daha hızlı ve etkili biçimde yönetebilir.

Uzman bir avukat, idari gözetim kararına karşı yapılacak itirazın Sulh Ceza Hâkimliğine nasıl sunulacağını, dilekçede hangi hukuki argümanların yer alması gerektiğini, hangi belgelerin sunulmasının zorunlu olduğunu ve karar sonrasında hangi hukuki yolların izlenebileceğini bilir. Ayrıca, itirazın reddedilmesi durumunda Anayasa Mahkemesi bireysel başvurusu ya da tam yargı davası gibi sonraki aşamalarda da müvekkilini profesyonel biçimde temsil eder.

Tuzla, Gebze, Pendik, Tepeören, Aydınlı, Orhanlı, Mercan Mahallesi, Şifa Mahallesi ve Bayramoğlu çevresinde faaliyet gösteren hukuk bürolarından alınacak avukatlık desteği, yabancıların Türkiye’de hak arama özgürlüğünü etkin biçimde kullanmalarını sağlar. Bu nedenle, idari gözetim kararlarına karşı yapılacak her başvuruda, süreci eksiksiz yürütmek için bir uzman avukattan hukuki destek alınması tavsiye edilir.

Read More

Yabancılar İçin Oturma İzni, Çalışma İzni ve Vatandaşlık Başvuru Süreçleri Nasıl Yapılır?

Giriş

Bu çalışma, yabancıların Türkiye’de oturma izni, çalışma izni ve vatandaşlık başvuru süreçlerine ilişkin olarak sunulan yargı kararları analizlerinden derlenmiştir. İncelenen kararlar, başvuru süreçlerinin nasıl yapılacağına dair adım adım bir rehber sunmaktan ziyade, bu süreçlerde aranan temel şartları, idarenin yetkisini, başvuruların reddedilme veya iptal edilme nedenlerini ve başvuru sahiplerinin dikkat etmesi gereken kritik noktaları ortaya koymaktadır. Rapor, bu dağınık bilgileri bir araya getirerek başvuru süreçlerinin hukuki çerçevesini ve yargısal denetimdeki önemli unsurları aydınlatmayı amaçlamaktadır.

Yargı kararlarının analizi, oturma izni, çalışma izni ve vatandaşlık süreçlerinin birbiriyle yakından ilişkili olduğunu ve özellikle geçerli bir ikamet statüsünün diğer tüm başvurular için temel bir ön koşul olduğunu göstermektedir.

1. Çalışma İzni Başvuruları

Kararlar, çalışma izni başvuru usulüne ilişkin temel çerçeveyi çizmektedir. Başvurunun yapılacağı yer, yabancının Türkiye’de bulunup bulunmadığına göre değişmektedir.

Başvuru Yeri: Türkiye dışında ikamet eden yabancılar için genel kural, başvuruların “bulundukları ülkelerdeki Türkiye Cumhuriyeti temsilciliklerine” yapılmasıdır. Buna karşılık, “Türkiye’de geçerli ikamet izni olan yabancılar veya bunların işverenleri başvurularını doğrudan Bakanlığa yapabilirler” (uyusmazlik-Hukuk Bölümü-2008/155; danistay-10. Daire-2021/4351).

İzin Sonrası Süreç: Çalışma izni alan bir yabancının süreci tamamlanmış sayılmaz. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında belirtildiği üzere, “Çalışma izin belgesini alan yabancıların, bu belgeyi aldıkları tarihten itibaren en geç doksan gün içinde ülkeye giriş vizesi talebinde bulunmaları, ülkeye giriş yaptıkları tarihten itibaren en geç otuz gün içinde İçişleri Bakanlığına ikamet tezkeresi almak için başvurmaları zorunludur” (aym-2010/30-2012/7).

İznin Niteliği: 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca, geçerli bir çalışma izni aynı zamanda ikamet izni sayılmaktadır (danistay-10. Daire-2017/144).

Özel Durumlar: 2527 sayılı Kanun, Türk soylu yabancıları, normalde sadece Türk vatandaşlarına hasredilmiş meslekleri icra etme konusunda “Türk vatandaşı olma” koşulundan istisna tutmaktadır (danistay-10. Daire-2009/13017).

2. Oturma İzni Başvuruları

Oturma izni, yabancıların Türkiye’deki yasal kalışlarının temelini oluşturmakta ve birçok davanın merkezinde yer almaktadır. Kararlar, başvuruların reddi veya iptali konusunda idarenin (özellikle Valiliklerin) geniş yetkisine, ancak bu yetkinin hukuka uygunluk denetimine tabi olduğuna işaret etmektedir.

Yetkili Makam: Kararlar, “Türkiye içinden yapılan ikamet izni talebinin reddi, ikamet izninin uzatılmaması veya iptali ile bu işlemlerin tebliği valiliklerce yapılır” hükmünü vurgulamaktadır (danistay-10. Daire-2016/106).

Red ve İptal Nedenleri: Yargı kararlarında sıklıkla karşılaşılan ret ve iptal gerekçeleri şunlardır:

Muvazaalı (Anlaşmalı) Evlilik: Aile ikamet izni alabilmek amacıyla yapıldığı tespit edilen evlilikler, iznin reddine veya iptaline sebep olmaktadır. Ancak bu tespitin “somut bilgi ve belgelere dayalı olması gerektiği” vurgulanmaktadır (danistay-10. Daire-2016/522).

Gerçeğe Aykırı Beyan: Başvuru sırasında verilen adres bilgisinin gerçeği yansıtmaması gibi idareyi yanıltıcı bildirimler, ikamet izninin iptali için hukuka uygun bir gerekçe olarak kabul edilmektedir (bim-İstanbul BİM 10. İdari Dava Dairesi-2018/1755).

Amacı Dışında Kullanım: Özellikle öğrenci ikamet izninin, öğrenim amacı dışında “sadece Türkiye’de kalabilmek ve Türk vatandaşlığına geçmek için” kullanıldığına kanaat getirilmesi, başvurunun reddine yol açabilmektedir (danistay-10. Daire-2016/711).

Kamu Düzeni ve Güvenliği: Yabancının kamu düzeni açısından sakıncalı bulunması, ikamet izninin uzatılmamasına gerekçe olabilir (danistay-10. Daire-2015/113).

3. Türk Vatandaşlığı Başvuruları

İncelenen kararların en net şekilde ortaya koyduğu bulgu, Türk vatandaşlığı başvurularında geçerli ve uygun türde bir ikamet iznine sahip olmanın mutlak bir zorunluluk olduğudur.

Kesintisiz İkamet Şartı: 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 11. maddesi uyarınca temel şartlardan biri, “başvuru tarihinden geriye doğru Türkiye’de kesintisiz beş yıl ikamet etmesi” ve “Türkiye’de yerleşmeye karar verdiğini davranışları ile teyit etmesi” gerekliliğidir (bim-Ankara BİM 10. İdari Dava Dairesi-2017/600).

Geçerli İkamet İzni Türleri: Vatandaşlık başvurularında her ikamet türü geçerli sayılmamaktadır. Bir kararda, İçişleri Bakanlığı genelgesine atıfla; çalışma izni, kısa dönem ikamet izni, aile ikamet izni ve uzun dönem ikamet izni gibi türlerin geçerli olduğu belirtilmiştir (bim-Ankara BİM 10. İdari Dava Dairesi-2017/600). Buna karşılık, “geçici koruma kimlik belgesinin ikamet izni yerine geçmediği ve Türk vatandaşlığına başvuru hakkı sağlamadığı” Anayasa Mahkemesi tarafından vurgulanmıştır (aym- – -02.10.2024).

Evlilik Yoluyla Vatandaşlık: Bu yolla başvuran ve Türkiye’de ikamet edenlerden de “en son tarihli ikamet tezkeresi” istenmesi, yabancının yasal kalışını teyit amacı taşıyan doğal bir gereklilik olarak görülmektedir (danistay-10. Daire-2019/10218).

Yatırım Yoluyla Vatandaşlık: Danıştay kararı, taşınmaz edinimi yoluyla vatandaşlık başvurusunda aranan asgari değerin, taşınmazın satın alındığı tarihe göre değiştiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır: “12/01/2017-18/09/2018 tarihleri arasında satın alınmış taşınmazlar için… en az 1.000.000 Amerikan Doları; 19/09/2018 tarihi ve sonrası satın alınmış taşınmazlar için… en az 250.000 Amerikan Doları tutarında olması gerekmektedir” (danistay-10. Daire-2020/3336).

İnceleme ve Değerlendirme

İncelenen yargı kararları, yabancılara ilişkin idari süreçlerin katı kurallara ve şartlara bağlandığını göstermektedir. Başvuru süreçleri, bir “hak” olmaktan çok, kanunla belirlenen şartların eksiksiz yerine getirilmesine bağlı bir “imkan” olarak şekillenmektedir. Mahkemeler, idarenin takdir yetkisini denetlerken, işlemin yasal dayanağının olup olmadığına, usul kurallarına uyulup uyulmadığına ve kararın somut, objektif gerekçelere dayanıp dayanmadığına odaklanmaktadır. Özellikle aile ikamet izni ve vatandaşlık gibi özel hayata ve aile hayatına derinlemesine etki eden başvurularda, idarenin muvazaa veya kamu düzenine aykırılık gibi iddialarını somut delillerle ispatlaması gerektiği yönündeki kararlar dikkat çekicidir.

Sonuç

Yargı kararları analizine dayalı bu rapor, yabancılar için oturma, çalışma izni ve vatandaşlık başvurularının nasıl yapılacağına dair doğrudan bir usul kılavuzu sunmamakla birlikte, bu süreçlerin başarıyla tamamlanması için hayati önem taşıyan hukuki gereklilikleri ve potansiyel engelleri ortaya koymaktadır. Öne çıkan temel sonuçlar şunlardır:

İkamet İzninin Merkezi Rolü: Geçerli ve amaca uygun bir ikamet izni, Türkiye’de yasal olarak kalmanın, çalışmanın ve nihayetinde vatandaşlık başvurusunda bulunmanın temel taşıdır.

Şartların Eksiksiz Sağlanması: Başvurularda kanun ve yönetmeliklerde belirtilen (kesintisiz ikamet süresi, yatırım miktarı, geçerli sağlık sigortası vb.) şartların eksiksiz olarak yerine getirilmesi zorunludur.

Doğru ve Dürüst Beyan: Başvuru sırasında verilen bilgilerin (adres, medeni hal vb.) gerçeğe uygun olması kritik öneme sahiptir. Gerçeğe aykırı beyanlar, kazanılmış hakların dahi iptaline yol açabilmektedir.

İdarenin Takdir Yetkisi ve Yargısal Denetim: İdarenin, özellikle kamu düzeni ve güvenliği gerekçesiyle başvuruları reddetme konusunda geniş bir takdir yetkisi bulunmakla birlikte, bu yetkinin kullanımı yargı denetimine tabidir ve somut gerekçelere dayanmalıdır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Türkiye’de yabancıların oturma izni, çalışma izni ve vatandaşlık başvuruları hukuki açıdan oldukça teknik ve detaylı süreçlerdir. Her aşamada farklı kurumlar devreye girmekte, süreler ve belgeler değişmekte, küçük bir hata dahi başvurunun reddine veya mevcut iznin iptaline yol açabilmektedir. Bu nedenle, sürecin doğru yönetilebilmesi için yabancılar hukuku alanında uzman bir avukatın desteği büyük önem taşır.

Özellikle İstanbul, Tuzla, Gebze, Pendik, Tepeören, Aydınlı, Orhanlı, Mercan Mahallesi, Şifa Mahallesi ve Bayramoğlu gibi bölgelerde yaşayan yabancılar için, yerel uygulamaları ve idari prosedürleri bilen bir avukat, başvuru sürecinin eksiksiz yürütülmesini sağlar. Avukat desteğiyle; gerekli belgelerin hazırlanması, başvuru türünün doğru seçilmesi, olası ret gerekçelerine karşı hukuki savunmanın yapılması ve yargı yoluna başvuru süreçleri profesyonel biçimde takip edilir.

Uzman bir avukat, yalnızca başvuru aşamasında değil, başvurunun reddi veya iptali halinde de müvekkilinin haklarını koruyarak yargı mercilerinde gerekli itirazları yapar. Bu nedenle, hem zaman hem de hak kaybı yaşanmaması adına yabancılar için en güvenli yol, sürecin başından itibaren profesyonel bir avukat desteğiyle ilerlemektir.

Read More

Çocuğun velayeti nasıl belirlenir, kişisel ilişki kurulması hakkı nasıl işler?

Giriş

Bu çalışma, çocuğun velayetinin belirlenmesi ve velayet hakkı verilmeyen ebeveyn ile çocuk arasında kişisel ilişki (ziyaret/görüş hakkı) kurulmasının esaslarını, sunulan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında analiz etmektedir. Analiz edilen kararlar, velayet ve kişisel ilişki düzenlemelerinde temel ve vazgeçilmez ilkenin “çocuğun üstün yararı” olduğunu tutarlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu ilke, çocuğun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişiminin en iyi şekilde sağlanmasını hedefler ve ebeveynlerin yararları ile çatıştığında çocuğun yararına öncelik tanınmasını gerektirir.

Temel İlke “Çocuğun Üstün Yararı”dır: Tüm kararlarda velayet ve kişisel ilişki düzenlemelerinin merkezinde çocuğun menfaati yer almaktadır. Ebeveynlerin kusur durumu, sosyal ve ekonomik konumları gibi faktörler, ancak çocuğun üstün yararını etkilediği ölçüde dikkate alınır (Yargıtay 2. HD, 2016/16043; 2023/8381).

Velayet Kararında Çok Yönlü Değerlendirme Esastır: Mahkemeler karar verirken; idrak çağındaki çocuğun görüşü, yaşı (özellikle anne bakım ve şefkatine muhtaç olup olmadığı), kardeşlerin birbirinden ayrılmaması, ebeveynlerin yaşam koşulları, velayet görevini fiilen yerine getirme durumları ve uzman (psikolog, pedagog, sosyal çalışmacı) raporları gibi birçok faktörü bütüncül olarak değerlendirmektedir.

Kişisel İlişki (Ziyaret Hakkı) Bir Yükümlülük ve Haktır: Mahkemenin, velayeti bir ebeveyne verirken diğer ebeveyn ile çocuk arasında kişisel ilişki kurması yasal bir zorunluluktur. Bu düzenlemenin yapılmaması bozma sebebidir (Yargıtay 2. HD, 2007/10304; 2010/16249).

Kişisel İlişki Anlamlı ve Uygulanabilir Olmalıdır: Kurulan kişisel ilişki, velayeti olmayan ebeveynin ebeveynlik duygularını tatmin etmeye elverişli, yeterli süreyi kapsayan (yatılı kalma dahil) ve infazda güçlük yaratmayacak şekilde olmalıdır. Refakatçi veya üçüncü bir kişinin gözetimi gibi kısıtlamalar, ancak zorunlu hallerde ve çocuğun üstün yararı gerektirdiğinde uygulanabilir (Yargıtay 2. HD, 2017/6964; 2014/12649).

Kararlar Değişen Koşullara Göre Yeniden Düzenlenebilir: Velayet ve kişisel ilişkiye dair kararlar kesin hüküm teşkil etmez. Çocuğun yaşı, eğitimi, sağlık durumu veya ebeveynlerin koşullarındaki önemli değişiklikler, bu kararların yeniden düzenlenmesi için dava açılmasına olanak tanır (Yargıtay 2. HD, 2016/14596).

A. Velayetin Belirlenmesindeki Kriterler

Yargı kararları, velayet düzenlemesinin salt ebeveynler arası bir çekişme olmadığını, asıl olanın çocuğun geleceği olduğunu vurgulamaktadır. Bu kapsamda mahkemelerin dikkate aldığı temel kriterler şunlardır:

Çocuğun Üstün Yararı İlkesi: Bu ilke, soyut bir kavramdan öte, somut olgularla desteklenmelidir. Yargıtay, bu ilkeyi şu şekilde tanımlamaktadır: “Çocuğun üstün yararını belirlerken; onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişiminin sağlanması amacı gözetilir. Ana ve babanın yararları, boşanmadaki kusurları, ahlaki değer yargıları, sosyal konumları gibi durumları, çocuğun üstün yararını etkilemediği ölçüde göz önünde tutulur.” (Yargıtay 2. HD, 2015/23134).

Çocuğun Görüşünün Alınması: Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne de atıf yapılan kararlarda, idrak çağına gelmiş çocuğun kendisini doğrudan ilgilendiren velayet konusunda görüşünün alınması ve bu görüşe önem verilmesi gerektiği belirtilmektedir. Mahkeme, çocuğun beyanına bağlı olmasa da, bu beyanın aksine karar verecekse bunu gerekçelendirmelidir (Yargıtay 2. HD, 2013/2558; 2015/22526).

Kardeşlerin Ayrılmaması: Yargı içtihatlarında, kardeşlerin birlikteliğinin ruhsal gelişimleri üzerindeki olumlu etkisi nedeniyle, üstün yararları aksini gerektirmedikçe kardeşlerin velayetinin aynı ebeveyne verilmesi gerektiği kabul edilmektedir (Yargıtay 2. HD, 2013/9516). Kardeşlerin birbirini görmesini engelleyecek nitelikteki kişisel ilişki düzenlemeleri de hukuka aykırı bulunmaktadır (Yargıtay 2. HD, 2013/11409).

Fiili Durum ve Uzman Raporları: Mahkemeler, çocuğun dava süresince kiminle kaldığı, mevcut düzeninden memnun olup olmadığı gibi fiili durumları ve ebeveynlerin barınma, sosyal ve psikolojik durumlarını değerlendiren uzman raporlarını kararlarında önemli bir delil olarak kullanmaktadır (Yargıtay 2. HD, 2016/10419; 2014/12939).

B. Kişisel İlişki (Ziyaret Hakkı) Hakkının Düzenlenmesi

Kişisel ilişki, sadece velayet sahibi olmayan ebeveynin bir hakkı değil, aynı zamanda çocuğun diğer ebeveyniyle bağını sürdürmesi için gerekli olan ve çocuğun üstün yararına hizmet eden bir kurumdur.

Amacı ve Kapsamı: Kişisel ilişkinin amacı, Yargıtay tarafından “çocuğun fikri ve bedeni gelişiminin sağlanması yanında, annelik ve babalık duygularının da tatminini sağlamaktır.” (Yargıtay 2. HD, 2014/12649) şeklinde ifade edilmiştir. Bu amaca hizmet etmeyen, çok kısa süreli veya kısıtlı düzenlemeler bozma nedeni sayılmaktadır. Kararlarda, özellikle çocuğun yaşının uygun olması halinde yatılı kalmayı da içeren, babalık/annelik duygularını tatmine elverişli ve yeterli süreli bir ilişki kurulması gerektiği vurgulanmaktadır (Yargıtay 2. HD, 2016/9556; 2023/6891).

Refakatsiz ve Doğrudan İlişki Esası: Kişisel ilişkinin, velayet sahibi ebeveynin veya bir başkasının refakati ya da gözetimi altında kurulması istisnai bir durumdur. Yargıtay, bu tür bir düzenlemenin “çocuk ile velayet kendisinde olmayan baba arasındaki bağların güçlendirilmesi amacına aykırı düşeceğini” belirterek, “anne veya annenin belirleyeceği refakatçi eşliğinde” kurulan bir kişisel ilişki hükmünü bozmuş ve bu ifadeyi karardan çıkarmıştır (Yargıtay 2. HD, 2017/6964).

Belirli ve İnfaz Edilebilir Olma Zorunluluğu: Mahkeme kararlarının infazda şüpheye yer vermeyecek şekilde açık ve net olması gerekir. Kişisel ilişkinin hangi gün ve saatlerde başlayıp biteceğinin hükümde açıkça gösterilmesi zorunludur. Yargıtay, “Velayeti anneye bırakılan çocukla davalı arasındaki kişisel ilişkinin hangi günlerde ve ne kadar süreyle tesis edildiğinin karar yerinde gösterilmeyerek yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.” diyerek bu ilkenin önemini vurgulamıştır (Yargıtay 2. HD, 2007/10304). Kararlarda genellikle hafta sonları, dini ve milli bayramlar, sömestr ve yaz tatilleri için detaylı ve somut takvimler belirlenmektedir (Yargıtay 2. HD, 2023/10193; 2017/4354).

Geleceğe Yönelik Kademeli Düzenleme Yapılamaması: Mahkemeler, mevcut koşullara göre bir karar vermelidir. Gelecekte değişebilecek koşullar varsayılarak şimdiden kademeli (örneğin çocuğun yaşı ilerledikçe artacak şekilde) bir kişisel ilişki düzenlemesi yapılması hukuka uygun bulunmamıştır. Yargıtay, “gelecek yıllardaki koşullar önceden bilinemeyeceğinden, şimdiden müşterek çocuk ile davalı baba arasında kademeli bir şekilde kişisel ilişki düzenlenmiş olması isabetsiz olup, bozmayı gerektirmiştir.” (Yargıtay 2. HD, 2016/14596).

Sonuç

İncelenen yargı kararları, velayet ve kişisel ilişki konularında Türk hukukunun benimsediği yaklaşımın “çocuk merkezli” olduğunu net bir şekilde göstermektedir. Mahkemeler, ebeveynlerin taleplerinden ve aralarındaki çekişmeden ziyade, çocuğun fiziksel, duygusal ve sosyal gelişimini en üst düzeyde güvence altına alacak çözümleri bulmakla yükümlüdür. Bu süreçte, çocuğun yaşına uygun olarak görüşünün alınması, kardeşleriyle bağının korunması ve uzman görüşlerinden faydalanılması, adil ve çocuğun yararına bir karar verilmesinin temel taşlarını oluşturmaktadır. Kişisel ilişki hakkı ise, velayeti alamayan ebeveyn için bir teselli ödülü değil, çocuğun her iki ebeveyniyle de sağlıklı ve düzenli bir ilişki kurma hakkının bir parçası olarak görülmekte ve bu hakkın anlamlı, yeterli ve uygulanabilir bir şekilde tesis edilmesi gerektiği istikrarlı bir şekilde vurgulanmaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Bir Aile Hukuku Avukatının Desteği Gereklidir?

Velayet ve kişisel ilişki davaları, yalnızca hukuki bilgiyle değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal unsurların hassas değerlendirmesiyle yürütülmesi gereken karmaşık süreçlerdir. Çocuğun üstün yararının doğru şekilde ortaya konulması, delillerin eksiksiz sunulması ve mahkemede etkili savunma yapılabilmesi için bu alanda uzman bir aile hukuku avukatı ile çalışmak büyük önem taşır.

Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Gebze, Tepeören, İçmeler, Aydınlı, Bayramoğlu ve Şifa Mahallesi gibi bölgelerde görülen velayet ve kişisel ilişki davalarında; yerel mahkeme uygulamalarını ve içtihatları bilen deneyimli bir velayet avukatı sürecin doğru yönetilmesini sağlar. Profesyonel bir Tuzla avukatı veya Gebze aile hukuku avukatı, hem çocuğun üstün yararını gözeten hem de tarafların haklarını koruyan bir yol haritası oluşturur.

Doğru hukuki strateji, çocuğun geleceği üzerinde doğrudan etkili olacağından, bu alanda tecrübeli bir aile hukuku avukatından destek almak hem ebeveynler hem de çocuk açısından en sağlıklı yaklaşım olacaktır.

Read More

Kiracı aidat ödemezse ne olur?

Giriş

Bu çalışma, kiracının kira sözleşmesi kapsamında üstlendiği ortak giderleri (aidat) ödememesi durumunda ortaya çıkan hukuki sonuçları, Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları ışığında analiz etmektedir. İnceleme, kiracının sorumluluğunun kaynağı, kiraya verenin alacak talebinde bulunabilme koşulları, ödememenin yaptırımları ve Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) ile Türk Borçlar Kanunu (TBK) arasındaki ilişki gibi temel konulara odaklanmaktadır.

Sorumluluğun Temeli Kira Sözleşmesidir: Kiracının aidat ödeme yükümlülüğü, öncelikle taraflar arasında akdedilen kira sözleşmesinin özel şartlarından doğmaktadır. Sözleşmede bu yönde açık bir hüküm bulunması, sorumluluğun birinci dayanağıdır.

Kiraya Verenin Rücu Hakkı Koşula Bağlıdır: Yargıtay’ın istikrar kazanmış içtihatlarına göre, kiraya verenin (ev sahibi), kiracının ödemediği aidat bedelini ondan talep edebilmesi için, öncelikle bu bedeli kendisinin apartman veya site yönetimine ödemiş olması gerekmektedir. Bu ödeme yapılmadan kiracıya karşı başlatılan takip veya açılan dava reddedilmektedir.

Ödememenin Yaptırımları Ağırdır: Kiracının aidat borcunu ödememesi, TBK kapsamında “yan gider” borcunun ihlali sayılmakta ve temerrüt nedeniyle tahliye sebebi oluşturabilmektedir. Ayrıca kiraya veren veya yönetim, icra takibi başlatarak alacağın tahsilini ve gecikme tazminatı talep edebilir.

Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan Doğan Sorumluluk: KMK Md. 22 uyarınca kiracı, aidat borcundan dolayı kat maliki ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur. Ancak bu sorumluluk, kiracının ödemekle yükümlü olduğu kira bedeli ile sınırlıdır ve yaptığı ödeme kira borcundan düşülür.

“Aidat” Kavramının Sınırları Vardır: Kiracının sorumluluğu, kiralananın olağan kullanımıyla ilgili giderlerle sınırlıdır. Binanın esaslı onarımına (trafo, asansör sistemi yenilenmesi vb.) ilişkin masraflar, sözleşmede aksi belirtilmedikçe kiracıya yükletilemez.

1. Kiracının Sorumluluğunun Kaynağı ve Kapsamı

Yargı kararları, kiracının aidat sorumluluğunun temelini kira sözleşmesine dayandırmaktadır. Sözleşmenin özel şartlar bölümünde aidatın kiracı tarafından ödeneceğinin kararlaştırılması, bu yükümlülüğün doğması için yeterlidir. Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2022/752 E. sayılı kararında bu durum, “kira sözleşmesinin özel şartlarının düzenlendiği sayfanın 4. Maddesinde ‘Taşınmaza ait olan elektrik, su ve Aidat Giderleri ile çevre temizlik vergisinin taşınmazın kiralandığı andan tahliye ettiği ana kadar ödeme sorumluluğunun davalı kiracı …’ya ait bulunduğu'” şeklinde açıkça ifade edilmiştir.

Ancak bu sorumluluk sınırsız değildir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2009/10720 K. sayılı kararı, önemli bir ayrım getirmektedir: “Kat Mülkiyeti Kanunu uyarınca malikin ortak giderlere ilişkin bütün yükümlülüklerinin kiracıya devredildiği kabul edilmemelidir.” Karara göre kiracının sorumluluğu, “kiralananın alelade kullanılması ile ilgili ve kullanımdan doğan giderler” ile sınırlıyken, “esaslı tamir giderleri” kiraya verene aittir. Bu nedenle, aidat adı altında talep edilen bedelin içeriğinin incelenmesi ve büyük onarım masraflarının ayrıştırılması gerekmektedir.

2. Kiraya Verenin Rücu Hakkı: “Önce Öde, Sonra İste” Prensibi

İncelenen kararlarda en tutarlı ve en sık vurgulanan ilke, kiraya verenin rücu hakkının koşula bağlı olmasıdır. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin birçok kararında (örn: 2009/10087 E., 2014/4046 E., 2015/4067 E.) tekrarlanan temel kural şudur:

“Kiracının ödemesi gereken aidat borcunu kiralayan kendisi ödemek koşuluyla kiracıdan isteyebilir. Kiralayan, aidat borcunu yönetime ödemeden kiracıdan isteyemez.”

Bu kural, kiraya verenin aktif dava ve takip ehliyeti için bir ön şart niteliğindedir. Kiraya veren, yönetime ödeme yaptığını makbuz gibi yazılı delillerle ispat edemediği takdirde, kiracıya karşı talepleri mahkemece reddedilmektedir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 2018/1320 K. sayılı kararında, dosyada aidat bedellerinin kiraya veren tarafından ödendiğine dair herhangi bir belgeye rastlanmamıştır. denilerek eksik incelemeyle verilen kararın bozulması gerektiği belirtilmiştir. Bu durum, kiraya verenler için ispat yükümlülüğünün ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

3. Ödememenin Hukuki Sonuçları

Temerrüt ve Tahliye: Aidat borcu, TBK Md. 315 ve 341 kapsamında “yan gider” olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, aidatın ödenmemesi, tıpkı kira bedelinin ödenmemesi gibi temerrüt oluşturur ve tahliye sebebi sayılabilir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2018/2523 K. sayılı kararında, “yan gider olan aidat borcunun ödenmemesi de temerrüt nedeniyle tahliyeye esas oluşturur.” denilmiştir. Ancak tahliye için, kiracıya gönderilecek ihtarnamede borcun belirtilmesi, ödeme için makul bir süre verilmesi ve ödenmemesi halinde sözleşmenin feshedileceğinin açıkça yazılması gibi usuli şartların eksiksiz yerine getirilmesi zorunludur. Kiraya verenin aidatı yönetime ödemeden gönderdiği temerrüt ihtarına dayanarak tahliye isteyemeyeceği de Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2015/6117 K. sayılı kararında vurgulanmıştır.

İcra Takibi ve Tazminatlar: Kiraya veren veya yönetim, ödenmeyen aidat alacağı için kiracıya karşı icra takibi başlatabilir. Kiracının haksız itirazı halinde, itirazın iptali davası açılabilir. Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2021/927 K. sayılı kararında belirtildiği gibi, kiracının itirazında haksız bulunması ve alacağın likit (belirli ve hesaplanabilir) olması durumunda, alacak miktarının %20’sinden az olmamak üzere icra inkar tazminatına hükmedilebilir. Ayrıca, ödemede gecikilen günler için kat malikleri kurulu kararında belirtilen oranda gecikme tazminatı da talep edilebilir.

4. Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan Doğan Sorumluluk ve Sınırı

Kira sözleşmesinden bağımsız olarak, KMK Md. 22, site/apartman yönetimine doğrudan kiracıya başvurma imkanı tanımaktadır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2014/2173 K. sayılı kararında bu durum şöyle açıklanmıştır:

“Kat malikinin, 20 nci madde uyarınca payına düşecek gider ve avans borcundan ve gecikme tazminatından, bağımsız bölümlerin birinde kira akdine… dayananlar da müştereken ve müteselsilen sorumludur.”

Ancak aynı madde, bu sorumluluğa önemli bir sınırlama getirmektedir: “Ancak, kiracının sorumluluğu ödemekle yükümlü olduğu kira miktarı ile sınırlıdır ve yaptığı ödeme kira borcundan düşülür.” Bu hüküm, yönetimin kiracıdan aylık kira bedelini aşan bir aidat borcu talep edemeyeceğini ve kiracının yönetime yaptığı ödemeyi kirasından mahsup edebileceğini güvence altına almaktadır.

5. Usuli Konular: Görevli Mahkeme

Kiracı ile kiraya veren veya yönetim arasındaki aidat alacağından kaynaklanan uyuşmazlıklar, kira ilişkisinden doğan davalar olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, 6100 sayılı HMK’nın 4. maddesi uyarınca bu tür davalara bakma görevi, dava değerine bakılmaksızın Sulh Hukuk Mahkemesi’ne aittir (İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi 2020/321 K., Yargıtay 20. Hukuk Dairesi 2016/6002 K.).

Sonuç

Kiracının aidat ödememesi, hem kiracı hem de kiraya veren için önemli hukuki sonuçlar doğuran bir durumdur. Yargı kararları bütüncül olarak incelendiğinde şu sonuçlara varılmaktadır:

Kiracının aidat ödeme borcu, kira sözleşmesinde açıkça belirtilmişse geçerlidir ve bu borç, olağan kullanım giderlerini kapsar.

Kiraya verenin, ödenmeyen aidatı kiracıdan talep edebilmesinin mutlak şartı, bu bedeli önce kendisinin yönetime ödemesi ve bu ödemeyi belgelendirmesidir. Bu “rücu” şartı yerine getirilmeden yapılan talepler hukuken sonuçsuz kalmaktadır.

Aidat borcunu ödemeyen kiracı, icra takibi, gecikme tazminatı ve en önemlisi temerrüt nedeniyle taşınmazdan tahliye edilme riskiyle karşı karşıyadır.

Site/apartman yönetimleri, KMK uyarınca doğrudan kiracıya başvurabilse de, bu talep kiracının aylık kira bedeli ile sınırlıdır.

Bu nedenle, tarafların hak kaybına uğramaması için kira sözleşmelerinin aidat yükümlülüğünü açıkça düzenlemesi, kiraya verenlerin rücu hakkını kullanmadan önce ödeme ve ispat şartını yerine getirmesi, kiracıların ise aidat borcunu yan bir yükümlülük olarak görerek zamanında ödemesi büyük önem arz etmektedir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kiracının aidat borcuna ilişkin uyuşmazlıklar, kira sözleşmesindeki özel hükümlerin yorumu, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan doğan müşterek ve müteselsil sorumluluk, rücu hakkının şartları ve tahliye süreçleri gibi çok sayıda teknik detayı barındırmaktadır. Yanlış veya eksik işlem yapılması, hem kiraya veren hem de kiracı açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Bu nedenle, sürecin başından itibaren uzman bir avukattan profesyonel destek alınması büyük önem taşır. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Tepeören, Aydınlı, Orhanlı, Bayramoğlu, Çayırova ve Şifa Mahallesi bölgelerinde faaliyet gösteren avukatlar, yerel uygulamaları ve mahkeme içtihatlarını yakından takip ederek en doğru hukuki çözümü sunabilmektedir.

Read More

Giriş katta oturanlar asansör aidatından muaf mıdır?

Giriş

Bu çalışma , “Giriş katta oturanlar asansör aidatından muaf mıdır?” sorusuna yanıt bulmak amacıyla, sunulan Yargıtay, Danıştay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararlarının analiziyle hazırlanmıştır. İncelemeler, Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) hükümleri ve bu hükümlerin yargı kararlarındaki yorumlanma biçimleri üzerine odaklanmıştır. Rapor, konuya ilişkin genel kuralı, istisnaları ve uygulamada dikkat edilmesi gereken önemli ayrımları ortaya koymaktadır.

İncelenen yargı kararları ışığında, giriş katı sakinlerinin asansör giderlerinden muafiyeti konusunda kesin ve tek bir yanıt bulunmamaktadır. Konu, temel olarak iki ana eksende değerlendirilmektedir: Kat Mülkiyeti Kanunu’nun genel hükmü ve bu hükme istisna getiren anataşınmazın yönetim planı.

Genel Kural: Katılma Yükümlülüğü: Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 20. maddesi uyarınca, asansör ortak bir tesistir ve tüm kat malikleri, ortak yer ve tesislere ilişkin giderlere katılmakla yükümlüdür. Yargıtay, bir kat malikinin ortak tesisi kullanmadığını veya kullanma ihtiyacı duymadığını ileri sürerek bu gidere katılmaktan kaçınamayacağını istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2014/20786 E., 2015/10588 K. sayılı kararında bu ilke net bir şekilde ifade edilmiştir: “Kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz.” Bu nedenle, yönetim planında aksi bir hüküm bulunmadığı sürece, giriş katı sakinleri de asansör giderlerine katılmak zorundadır.

İstisna: Yönetim Planı Hükümleri: Kat maliklerini bağlayan bir sözleşme niteliğindeki yönetim planı, KMK’nın emredici hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla giderlere katılım konusunda özel düzenlemeler içerebilir. Yargı kararları, yönetim planında “zemin katta bulunan yerlerin malikleri asansörün bakım ve işletme giderlerine katılmazlar” gibi açık bir muafiyet hükmü bulunması halinde, bu hükmün geçerli olduğunu ve giriş katı maliklerinin ilgili giderlerden sorumlu tutulamayacağını kabul etmektedir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2017/3604 E., 2018/6112 K. sayılı kararında, “anataşınmaza ait yönetim planı ilgili hükmü gereği davacının asansör bakım giderinden sorumlu olmadığı belirlenerek mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığına göre” denilerek yönetim planının bağlayıcılığı teyit edilmiştir.

Önemli Ayrımlar: Giderin Niteliği: Yargıtay, yönetim planındaki muafiyet hükümlerini yorumlarken giderin niteliğini dikkate almaktadır. Muafiyet, genellikle rutin bakım ve işletme giderlerini kapsar. Ancak asansörün yenilenmesi (modernizasyonu) veya ilk defa tesisi (yapımı) gibi masraflar, anataşınmazın değerini artıran birer yatırım olarak kabul edilmekte ve bu tür giderlerden tüm kat maliklerinin sorumlu tutulması gerektiği yönünde kararlar bulunmaktadır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2013/1165 E., 2013/3650 K. sayılı kararında bu ayrım net bir şekilde ortaya konmuştur: “zemin kattaki bağımsız bölüm maliklerinin asansörün bakım ve işletme giderlerine katılmayacağı hükmü ise bilirkişi raporunda da açıklandığı üzere rutin olarak yapılan bakım ve işletme giderlerine yönelik olup, asansörlerin ve bağlantılı aksamlarının kaçınılmaz yenilenmesi bu hükmün kapsamı dışındadır.”

İncelenen kararlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, “giriş katı asansör aidatı öder mi?” sorusunun ilk cevabının anataşınmazın yönetim planında aranması gerektiği açıktır. Yönetim planı, bu konuda birincil hukuk kaynağıdır.

Eğer yönetim planında giriş katı maliklerinin asansör giderlerinden muaf olduğuna dair açık ve net bir hüküm varsa, bu hüküm kat malikleri kurulu kararlarından ve genel kanun hükmünden önce gelir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2013/2726 E., 2013/3008 K. sayılı kararında, yönetim planında muafiyet hükmü olmasına rağmen kat malikleri kurulunca alınan aidat kararı içinde asansör giderlerinin de bulunması hukuka aykırı bulunmuş ve karar bozulmuştur.

Ancak, yönetim planında böyle bir muafiyet hükmü yoksa veya yönetim planı hiç mevcut değilse, KMK’nın 20. maddesindeki genel kural devreye girer. Bu durumda giriş katı malikinin asansörü fiilen kullanıp kullanmamasının hiçbir önemi kalmaz ve arsa payı oranında (veya yönetim planında belirlenen farklı bir katılım oranında) gidere katılma yükümlülüğü doğar. Anayasa Mahkemesi’nin 18/9/2014 tarihli kararında da atıf yapılan KMK 20. madde, bu yükümlülüğün temelini oluşturmaktadır.

Uygulamada en çok uyuşmazlığa neden olan konu ise, muafiyetin kapsamıdır. Yargıtay kararları, “bakım ve işletme giderleri” ile “yenileme ve yapım giderleri” arasında önemli bir ayrım yapmaktadır. Bakım ve işletme giderleri (periyodik servis, temizlik, elektrik, küçük onarımlar vb.) yönetim planındaki muafiyet kapsamına girebilirken; asansörün tamamen değiştirilmesi, teknolojik olarak yenilenmesi veya binaya sonradan eklenmesi gibi durumlar, binanın değerini kalıcı olarak artıran “faydalı yenilik ve ilaveler” olarak değerlendirilmektedir. Bu tür büyük yatırım gerektiren masraflara, yönetim planında aksi yönde çok açık bir hüküm bulunmadıkça, tüm kat maliklerinin arsa payları oranında katılması gerektiği kabul edilmektedir.

Sonuç

Giriş katı oturanların asansör aidatından muaf olup olmadığı sorusuna verilecek yanıt, duruma göre değişiklik göstermektedir:

Yönetim Planında Açık Muafiyet Varsa: Anataşınmazın yönetim planında, giriş katı maliklerinin asansör giderlerinden (genellikle bakım ve işletme) muaf tutulacağına dair açık bir hüküm varsa, bu kat malikleri ilgili giderlerden muaftır.

Yönetim Planında Hüküm Yoksa: Yönetim planında konuya ilişkin özel bir düzenleme bulunmuyorsa, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 20. maddesi gereğince, giriş katı malikleri de diğer tüm kat malikleri gibi asansör giderlerine katılmakla yükümlüdür. Asansörü kullanmıyor olmaları, bu yükümlülüğü ortadan kaldırmaz.

Giderin Türü Önemlidir: Yönetim planındaki muafiyet hükmünün kapsamı dikkatle incelenmelidir. Muafiyet genellikle rutin bakım ve işletme giderleri için geçerlidir. Asansörün yenilenmesi, modernizasyonu veya ilk defa yapılması gibi büyük yatırım maliyetlerine, anataşınmazın değerini artırdığı gerekçesiyle, giriş katı maliklerinin de katılması gerekebilir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Asansör aidatı ve kat maliklerinin giderlere katılımı konusunda görüldüğü üzere, Kat Mülkiyeti Kanunu hükümleri, yönetim planı düzenlemeleri ve yargı kararları birbirinden farklı sonuçlar doğurabilmektedir. Her bina ve site için yönetim planının içeriği değişiklik gösterdiğinden, giriş katı sakinlerinin asansör giderlerinden muaf olup olmayacağı her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Bu noktada bir uzman avukat desteği almak, hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşır. Özellikle İstanbul’da, Tuzla, Gebze, Pendik, Tepeören, İçmeler, Postane, İstasyon gibi bölgelerde yaşayan kat malikleri ve site yönetimleri, karşılaştıkları uyuşmazlıklarda alanında deneyimli bir avukat ile çalışarak süreci doğru yönetebilir.

Bir avukatın sağlayacağı profesyonel destek, hem dava açma sürecinde hem de site yönetimi ile maliklerin anlaşmazlıklarının çözümünde hukuki güvence sunar. Aksi takdirde yanlış alınan kararlar veya eksik başvurular, gereksiz masraflara ve zaman kaybına yol açabilir.

Read More

İdari Gözetim Altında Tutulurken ve Sınır Dışı Kararı Verildikten Sonra Uluslararası Koruma Başvurusu Yapmak Mümkün Mü?

Giriş

Bu çalışma, uluslararası koruma (mülteci statüsü) başvuru hakkının varlığı ve bu hakkın özellikle geri gönderme merkezinde idari gözetim altında tutulurken veya hakkında sınır dışı etme kararı alındıktan sonra kullanılıp kullanılamayacağı sorularını, sunulan yargı kararları ışığında analiz etmektedir. İncelemeler, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) ve Anayasa Mahkemesi içtihatları başta olmak üzere, ilgili mevzuat ve yargısal uygulamaları temel almaktadır. Çalışma, bu konudaki ana bulguları, farklı perspektifleri ve önemli usuli detayları ortaya koyarak kapsamlı bir değerlendirme sunmayı amaçlamaktadır.

İncelenen yargı kararları, uluslararası koruma başvuru hakkının, kişinin idari statüsünden (yasal/yasa dışı giriş, vize ihlali vb.) ve bulunduğu yerden (geri gönderme merkezi, havalimanı) bağımsız olarak varlığını koruduğunu göstermektedir.

1. Geri Gönderme Merkezinde ve Sınır Dışı Kararı Sonrası Başvuru Hakkı

Yargı kararları, bu hakkın en zor koşullarda dahi kullanılabileceğini somut örneklerle ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin 11/3/2020 tarihli kararında, davacının “Ağrı İl Göç İdaresi Müdürlüğü Geri Gönderme Merkezinde uluslararası koruma başvurusunda bulunduğu” tespiti, bu hakkın varlığını net bir şekilde kanıtlamaktadır. Benzer şekilde, 18/11/2020 tarihli bir başka AYM kararında, “Başvurucu tutulmakta olduğu geri gönderme merkezinde 19/6/2015 tarihinde uluslararası koruma talebinde bulunmuştur” denilerek bu durum teyit edilmiştir.

Daha da önemlisi, hakkında daha önce verilmiş bir sınır dışı kararı varken dahi yeni bir başvuru yapılabileceği kabul edilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 31/12/2020 tarihli kararında, önceki başvurusu geri çekilmiş sayılan ve hakkında sınır dışı kararı bulunan davacının idari gözetim altındayken tekrar başvuru yapması ele alınmış ve bu yeni başvurunun, sınır dışı etme kararının uygulanmasını durduracağı şu ifadelerle belirtilmiştir:

Öte yandan, davacının idari gözetim altındaki iken tekrar uluslararası koruma başvurusunda bulunmuş olması nedeniyle, sınır dışı etme kararının uygulanması sırasında 6458 sayılı Yasa’nın 80. maddesinin, (1/e) bendinde yer alan; ‘İtiraz veya yargılama süreci sonuçlanıncaya kadar kişinin ülkede kalışına izin verilir.’ hükmünün dikkate alınacağı da tartışmasızdır.

Bu içtihat, başvuru hakkının sadece bir talep hakkı olmadığını, aynı zamanda kişiye yargısal süreç sonuçlanana kadar ülkede kalma hakkı tanıyan önemli bir usuli güvence sağladığını göstermektedir.

2. Başvurunun Hukuki Sonuçları ve Usuli Süreç

Uluslararası koruma başvurusu yapıldığı andan itibaren, kişinin hukuki statüsü “başvuru sahibi” olarak değişmektedir. AYM’nin 11/11/2015 tarihli kararında belirtildiği gibi, bu statü kişiye YUKK kapsamında belirli haklar ve güvenceler sağlamaktadır.

Geri gönderme merkezinde veya sınır dışı kararı sonrası yapılan başvurular, YUKK’un 79. maddesi uyarınca “hızlandırılmış değerlendirme” usulüne tabi tutulabilir. İzmir 1. İdare Mahkemesi’nin 10.12.2020 tarihli kararında bu duruma dikkat çekilmiştir. Bu, başvurunun reddedileceği anlamına gelmez; yalnızca sürecin daha hızlı işletileceğini ifade eder.

Ancak başvuru hakkının varlığı, talebin kabul edileceği anlamına gelmemektedir. Başvurucunun iddialarını destekleyecek bilgi ve belge sunamaması veya zulme uğrama korkusuna ilişkin gerçek bir risk ortaya koyamaması durumunda başvuru reddedilebilir (AYM, 31/3/2022).

3. Geri Gönderme Yasağı İlkesinin Rolü

Yargı kararlarında en çok vurgulanan güvencelerden biri “geri gönderme yasağı” ilkesidir. Bir kişinin uluslararası koruma başvurusu reddedilse ve hakkındaki sınır dışı kararı kesinleşse dahi, idarenin ve mahkemelerin o kişiyi göndereceği ülkede yaşam hakkı, işkence veya kötü muamele riskiyle karşılaşıp karşılaşmayacağını değerlendirme yükümlülüğü vardır. Edirne ve Van İdare Mahkemeleri’nin kararları, bu değerlendirme yapılmadan tesis edilen sınır dışı işlemlerini hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. Bu ilke, sınır dışı sürecinde dahi uluslararası koruma ihtiyacının ileri sürülebileceğini ve dikkate alınması gerektiğini teyit etmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 25.03.2025 tarihli kararında belirttiği gibi:

Sınır dışı edilecek kişiye ülkesinde karşılaşabileceği risklere ilişkin olarak etkili bir karşı çıkma imkânı tanınması gerekir.

Sonuç

İncelenen yargı kararları ışığında, Türkiye’de uluslararası koruma başvurusunda bulunma hakkının, geri gönderme merkezinde idari gözetim altında olma veya hakkında sınır dışı etme kararı bulunma gibi durumlarda dahi devam ettiği net bir şekilde anlaşılmaktadır. Yargı içtihatları, bu hakkın sadece lafzi bir hak olmadığını, aynı zamanda sınır dışı işlemini durduran ve kişiye başvurusunun esası hakkında bir karar verilene kadar ülkede kalma imkanı tanıyan güçlü bir usuli güvence olduğunu ortaya koymaktadır. “Geri gönderme yasağı” ilkesi, tüm süreçlerin üzerinde yer alan ve kişinin can güvenliğini korumayı amaçlayan mutlak bir güvence olarak öne çıkmaktadır. Bunun tek önemli istisnası, Geçici Koruma rejimi altındaki kişilerin bireysel başvurularının işleme alınmamasıdır. Sonuç olarak, Türk hukuk sistemi ve yargı pratiği, idari gözetim veya sınır dışı kararı gibi kısıtlayıcı koşullar altında dahi uluslararası koruma talebinde bulunma hakkını etkin bir şekilde tanımakta ve korumaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Uluslararası koruma başvurusu, sadece idari bir talep değil; kişinin özgürlüğünü, güvenliğini ve yaşam hakkını doğrudan etkileyen kritik bir süreçtir. Başvurunun şekli, zamanı ve içerdiği gerekçeler, yargı sürecinin seyrini belirleyebilmektedir. Yanlış veya eksik yapılan başvurular, hak kayıplarına ve hatta sınır dışı işlemlerinin hızla uygulanmasına yol açabilmektedir.

Bu nedenle, sürecin her aşamasında alanında uzman bir avukattan destek alınması büyük önem taşımaktadır. Avukat desteği;

Başvurunun hukuka uygun ve eksiksiz yapılmasını,

Sunulacak bilgi ve belgelerin doğru şekilde hazırlanmasını,

İtiraz ve yargı süreçlerinin etkin biçimde yürütülmesini,

“Geri gönderme yasağı” ilkesinin somut dosyada en güçlü şekilde ileri sürülmesini sağlar.

Dolayısıyla, geri gönderme merkezinde, idari gözetim altında veya sınır dışı kararı sonrası dahi uluslararası koruma başvurusunda bulunan kişilerin haklarını kaybetmemeleri için profesyonel hukuki yardım almaları hayati önemdedir.

Read More