AİHM’e göre Yaptığı bir açıklama nedeniyle kişi hakkında başlatılan soruşturmanın cezasızlıkla sonuçlanması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engellemez. Çünkü gelecekte benzer bir soruşturmaya uğrama korkusu, kişi üzerinde düşüncelerini açıklama konusunda caydırıcı etki yapar.
İfade özgürlüğüne yönelik adli veya idari soruşturma başlatma ya da başka bir tedbir uygulama şeklinde gerçekleşen bir müdahalenin usul veya esastan ya da fiili durumdan kaynaklanan bir sebepten dolayı takipszilik veya beraat gibi bir kararla cezasızlıkla sonlandırılmış olması, tek başına AİHS’in 10. maddesinin ihlaline engel olmaz. Çünkü doğrudan bir etki doğurmayan, ancak ifade özgürlüğünü kullanan kişi üzerinde gelecekte bir soruşturmaya uğrama, başka bir tedbir veya yaptırıma maruz kalma tehdidi oluşturan ve bu nedenle kişinin davranışlarını ileriye dönük değiştirici veya sınırlayıcı etki doğuran her türlü soruşturma/tedbir müdahale olarak kabul edilmektedir. Zira gelecekte aynı veya benzeri bir müdahalenin yeniden başlatılması ihtimalinin bulunması bile tek başına kişi üzerinde caydırıcı etki(chilling effect) yapar.
Bu nitelikte bir korku veya kaygı nedeniyle kişi bir daha aynı soruşturmaya, engelleyici tedbire veya başka bir yaptırıma maruz kalma riskine girmemek için kendi bilgi ve düşüncelerini ifade etme, yayma konusunda kendisini sınırlamaya veya değiştirmeye zorlayacağı açıktır. Dolayısıyla uygulanan adli/idari soruşturma veya tedbirin sonuçsuz kalması veya verilen cezanın kaldırılmış olması ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmaya ve dahası ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engellemeye yeterli olmaz. (Bkz.Altuğ Taner Akçam/Türkiye, 2011, pr.68; Aktan/Türkiye, pr.27-28;Döner ve Diğerleri/Türkiye, 2007, pr.86-89;Gülcü/Türkiye, 2016, pr.99)
İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahaleyi AYM veya AİHM önünde başarıyla ortaya koymak, sadece mağduriyeti anlatmakla sınırlı değildir. Başarılı bir bireysel başvuru için şu unsurlar gereklidir:
Somut olay ile müdahale arasında hukuki bağın kurulması, Soruşturma veya tedbirin birey üzerindeki caydırıcı etkisinin açık biçimde ispatı, AİHM ve AYM içtihatlarına uygun teknik dilekçe hazırlığı, Olayın içeriğiyle örtüşen önceki ihlal kararlarının doğru sunulması
Bu süreç, ciddi hukuki analiz ve deneyim gerektirir. Uzman bir avukat, yalnızca olayın anlatımını değil, olayın ifade özgürlüğü açısından neden ihlal oluşturduğunu hukuk diliyle etkili biçimde açıklar. Nitekim, özellikle ifade özgürlüğü başvurularında başarı şansı, uzman avukatın desteğiyle hazırlanmış bireysel başvurularda çok daha yüksektir. Aksi takdirde, haklı bir şikâyet, teknik eksiklik veya yanlış hukuki değerlendirme nedeniyle reddedilebilir.
Deniz alacağı, deniz ticareti hukukunun temel kavramlarından biri olup, alacaklıya geminin ihtiyati haczini talep etme gibi önemli bir yetki tanıması nedeniyle kritik bir öneme sahiptir. Türk Ticaret Kanunu (TTK), 1999 Cenevre Konvansiyonu’nu esas alarak deniz alacaklarını 1352. maddesinde 22 bent halinde sınırlı sayıda (numerus clausus) saymıştır. Deniz alacağı ifadesi, TTK’nin 1352’nci maddesinin birinci fıkrasının ilâ benlerinde sınırlı sayıda düzenlenmiş yirmi iki alacağı ifade eder. Bu sınırlı sayı ilkesi, hangi taleplerin bu özel korumadan yararlanıp yararlanamayacağı konusunda çeşitli tartışmaları beraberinde getirmektedir.Bu çalışma, Deniz Alacağı Kavramındaki Tartışmalı Kalemler Ve İçtihat Eğilimleri başlığında sağlanan hukuki metinler ışığında, deniz alacağı olup olmadığı en çok tartışılan kalemleri, bu tartışmaların kaynaklandığı kavramsal farklılıkları ve doktrin ile yargısal içtihatların hangi yönde şekillendiğini analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Kavramın Çift Anlamlılığı: “Deniz alacağı” terimi, hem gemilerin ihtiyati haczine imkân veren alacakları (1999 Cenevre Konvansiyonu) hem de donatanın sorumluluğunu sınırlandırabileceği alacakları (1976 LLMC) ifade etmek için kullanılmaktadır. Ancak bu iki listedeki alacaklar birbiriyle tam olarak örtüşmemektedir, bu da uygulamada karışıklığa yol açmaktadır.
Parasal Olmayan Deniz Alacakları: Özellikle geminin mülkiyeti ve zilyetliğine ilişkin taleplerin “alacak” olarak nitelendirilmesi, Kıta Avrupası ve Türk hukuk sistematiğinde tartışmalıdır.
Gemi Alacağı ile Deniz Alacağı Ayrımı: Yeni TTK ile bazı alacakların “gemi alacağı” (gemi üzerinde kanuni rehin hakkı veren imtiyazlı alacak) statüsünden çıkarılıp yalnızca “deniz alacağı” olarak düzenlenmesi, özellikle yük ve bagaj hasarlarından doğan alacaklar için önemli bir statü değişikliği yaratmıştır.
Gemi Adamı Alacaklarının Kapsamı: Gemi adamının iş sözleşmesinden doğan her türlü talebinin deniz alacağı sayılıp sayılmayacağı, özellikle haksız fesih tazminatı gibi kalemler açısından en belirgin tartışma alanlarından biridir.
Haksız Fiilden Doğan Zararların Sınırı: Haksız fiilden kaynaklanan alacakların deniz alacağı sayılması kabul edilmekle birlikte, dolaylı zararlar, çevre zararları ve manevi tazminat taleplerinin bu kapsama girip girmediği tartışmalıdır.
1. Deniz Alacağı Kavramsal Farklılıklar ve Uluslararası Sözleşmelerden Kaynaklanan Uyumsuzluk
Deniz alacağı kavramının en temel tartışma kaynağı, farklı amaçlara hizmet eden uluslararası sözleşmelerde farklı içeriklerle tanımlanmasıdır.
İhtiyati Haciz ve Sınırlı Sorumluluk Ayrımı: Deniz alacağı’ terimi, deniz ticareti hukukunda iki farklı anlama sahiptir. Deniz alacağı bir yandan, donatanın sınırlı sorumluluğunu benimseyen sistemlerde, sınırlı sorumluluğun ileri sürülebileceği alacakları ifade eder, diğer yandan gemi haczini mümkün kılan alacaklar olduğunu belirtir. 1976 tarihli Deniz Alacaklarına Karşı Sorumluluğun Sınırlandırılması Hakkında Milletlerarası Konvansiyon ile 1952 tarihli Brüksel Konvansiyonu’nda belirtilen deniz alacakları tümüyle aynı değildir. Bu durum, bir alacağın donatanın sorumluluğunu sınırlandırmaya tabi bir “deniz alacağı” olmasına rağmen, ihtiyati haciz hakkı veren bir “deniz alacağı” olmayabileceği veya tersi bir durumun ortaya çıkabileceği anlamına gelir. Bu ikilik, hukuki öngörülebilirliği azaltan bir faktördür.
2. Gemi Alacağından Deniz Alacağına Statü Değişikliği
“Gemi alacağı” (maritime lien), sahibine gemi üzerinde kanuni bir rehin hakkı tanıyan ve gemi kimin elinde olursa olsun ileri sürülebilen çok güçlü bir haktır. Tüm gemi alacakları aynı zamanda bir deniz alacağıdır. Ancak yeni TTK, eski kanundan farklı olarak bazı alacakların bu imtiyazlı statüsünü kaldırmıştır. Bu durum, özellikle yük alacaklıları için önemli bir hak kaybı anlamına gelmektedir. Bir sözleşme sözleşmesi uyarınca gemide taşınan eşya ve bagaja gelen zararlar nedeniyle oluşan alacaklara ise gemi alacağı hakkı verilmemiş, bu alacaklar sadece deniz alacakları arasına alınmıştır. Ettk m.1235 f.1, b.7 uyarınca yük ve bagaj taşımadan kaynaklanan tazminat alacaklılarına da gemi alacaklısı hakkı tanınmış idi. Yeni TTK düzenlemesiyle gemi alacaklarının sayısı azaltılmış ve uluslararası düzenlemelere paralel olarak, bu istemler gemi alacağı olmaktan çıkarılmıştır. Bu durum, navlun sözleşmesinden kaynaklanan yük hasarı taleplerinin artık sadece bir “deniz alacağı” olduğunu, dolayısıyla gemi alacağının sağladığı güçlü teminattan mahrum kaldığını göstermektedir. Bu değişiklik, doktrinde en çok tartışılan ve eleştirilen konulardan biridir.
3. Gemi Adamı Alacaklarının Sınırlarının Belirlenmesi
TTK m. 1352/1-(a) uyarınca gemi adamlarının iş sözleşmesinden doğan alacakları bir deniz alacağıdır. Ancak “iş sözleşmesinden doğan alacak” ifadesinin neleri kapsadığı en pratik ve tartışmalı konulardandır. Şayet iş sözleşmesine Türk hukukunun uygulandığı tespit edilirse, duruma göre Deniz İş Kanunu veya Türk Borçlar Kanunu’na göre doğacak aylık ücret, fazla mesai ücreti, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı… gibi her türlü alacak düzenleme kapsamına girer. Buna mukabil, Türk Borçlar Kanunu’nun 434’üncü maddesinde düzenlenen fesih tazminatı… maddî ve manevi tazminat taleplerinin gemi alacaklısı hakkı ve deniz alacağı düzenlemelerinin dışında kaldığı kabul edilmelidir. Zira bu alacaklar, doğrudan bir iş görme ediminin ivazı niteliğinde değildir. Keza, iş sözleşmesine gemi adamı lehine kararlaştırılmış olan cezai şart düzenlemeleri de… gemi alacaklısı hakkı ve deniz alacağı kapsamında değerlendirilmemelidir. Bu yoruma göre, doğrudan iş görme ediminin karşılığı olan ücret ve benzeri alacaklar deniz alacağı sayılırken, sözleşmenin haksız feshinden doğan tazminatlar veya cezai şart gibi yan edimler bu kapsamın dışında tutulmaktadır. Bu ayrım, gemi adamlarının hangi alacakları için gemiyi haczettirebileceği konusunda kritik bir filtre görevi görmektedir ve uygulamada sıkça uyuşmazlığa konu olmaktadır.
4 Haksız Fiilden Doğan Alacakların Kapsamı
Geminin işletilmesiyle ilgili haksız fiillerden doğan zararların tazmini talepleri de birer deniz alacağıdır. Ancak, hangi tür zararların bu kapsama gireceği tartışmalıdır. Buradaki zarar kavramı, doğrudan maddi zararları ifade etmektedir. Dolaylı zararlar, çevre zararları ve manevi zaralar bu kapsama girmez. Bu yorum, özellikle büyük deniz kazalarında ortaya çıkan dolaylı ekonomik kayıpların, çevresel rehabilitasyon masraflarının veya manevi tazminat taleplerinin, TTK m. 1352 kapsamındaki deniz alacağı korumasından yararlanamayacağı anlamına gelmektedir. Bu durum, özellikle çevre hukuku ve tazminat hukukunun gelişimiyle birlikte, kanunun lafzının güncel ihtiyaçlara cevap verip vermediği konusunda ciddi bir tartışma yaratmaktadır.
Sonuç
Sağlanan kaynaklar ışığında, “deniz alacağı” kavramının durağan ve net sınırlara sahip olmadığı, aksine dinamik ve tartışmalı bir alan olduğu görülmektedir. Tartışmaların temelinde; Kavramın ihtiyati haciz ve sınırlı sorumluluk bağlamında farklı anlamlar taşıması, Türk hukuk sistematiğine yabancı olan parasal olmayan taleplerin “alacak” olarak nitelendirilmesi, Kanun koyucunun bilinçli tercihiyle bazı alacakların imtiyazlı “gemi alacağı” statüsünün kaldırılarak sadece “deniz alacağı” sayılması, Gemi adamı alacakları ve haksız fiil tazminatları gibi kalemlerin kapsamının dar yorumlanma eğilimi yatmaktadır.
İçtihatların ve doktrinin eğilimi, TTK m. 1352’deki listenin sınırlı sayı (numerus clausus) ilkesi gereğince katı ve dar yorumlanması yönündedir. Özellikle alacağın niteliğinin şüpheli olduğu durumlarda, talebin deniz alacağı kapsamı dışında bırakılmasına yönelik bir eğilim gözlemlenmektedir. Bu durum, bir yandan deniz ticaretindeki kredi ve finansman güvenliğini sağlamayı amaçlarken, diğer yandan bazı hak sahiplerinin alacaklarını teminat altına alma imkanını kısıtlamaktadır. Bu nedenle, bir talebin deniz alacağı niteliği taşıyıp taşımadığı, her somut olayın özelliklerine göre titizlikle değerlendirilmesi gereken, deniz hukukunun en karmaşık ve çekişmeli konularından biri olmaya devam etmektedir. Bir makale önerisi.
Deniz alacağı, gemi üzerinde ihtiyati haciz hakkı tanıması nedeniyle deniz ticareti hukukunda büyük öneme sahiptir. Ancak Türk Ticaret Kanunu’nda sınırlı sayıda düzenlenen bu alacak türünün kapsamı, uygulamada sıkça tartışmalara yol açmaktadır. “Deniz alacağı” kavramı hem ihtiyati hacze konu olabilen hem de donatanın sorumluluğunu sınırlandırabileceği alacakları ifade eder; bu iki kapsam örtüşmediğinden hukuki yorumda dikkatli olunmalıdır. Gemi alacağı ile deniz alacağı arasındaki farklar, yük hasarları ve gemi adamı alacakları gibi alanlarda hak kaybı doğurabilecek statü değişikliklerine yol açabilir. Ayrıca çevre zararları ve manevi tazminat gibi kalemlerin deniz alacağı sayılıp sayılmadığı da tartışmalıdır.
Bu gibi teknik ve yoruma açık konularda hatalı hukuki değerlendirmeler ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, deniz hukuku uygulamalarının yoğun olduğu bölgelerde Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Gebze avukat, Çayırova avukat, Maltepe avukat, Orhanlı ve Tepeören avukat gibi ticaret hukuku alanında uzman avukatlardan profesyonel destek alınması, hem hak kayıplarını önlemek hem de sürecin TTK’ya uygun şekilde yürütülmesini sağlamak açısından büyük avantaj sağlar.
Yurt Dışı Bandıralı Bir Gemide Yapılan Tamir ve Bakım Hizmetinden Doğan Alacak İçin Geminin İhtiyati Haczi Mümkün Mü? İşte Bu çalışma, yurt dışı bandıralı bir gemiye verilen tamir ve bakım hizmetlerinden kaynaklanan bir alacağın hukuki niteliğini, bu alacağın tahsili amacıyla gemi üzerine ihtiyati haciz konulup konulamayacağını ve bu sürecin şartlarını, sunulan mahkeme kararları ışığında incelemektedir. Deniz ticareti, uluslararası niteliği ve kendine özgü dinamikleri sebebiyle özel hukuki düzenlemelere tabidir. Türkiye’de bu alan, temel olarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) ile düzenlenmiş olup, gemi alacakları ve bu alacakların teminat altına alınması için öngörülen ihtiyati haciz kurumu, alacaklılar için kritik bir hukuki koruma mekanizması sunmaktadır.
Çalışma, öncelikle tamir-bakım alacağının bir “deniz alacağı” olup olmadığını tespit edecek, ardından bu nitelikteki bir alacak için geminin ihtiyati haczinin mümkün olup olmadığını ana bulgularla ortaya koyacaktır. İnceleme bölümünde ise ihtiyati haciz kurumunun şartları, uygulamadaki farklılıklar, usuli gereklilikler ve mahkemelerin dikkat ettiği kritik noktalar, ilgili kararlardan alıntılarla detaylandırılacaktır. Sonuç bölümünde ise elde edilen tüm bulgular özetlenerek net bir sonuca varılacaktır.
1. Alacağın “Deniz Alacağı” Olarak Nitelendirilmesi
TTK’nın 1352. maddesi, hangi alacakların “deniz alacağı” sayılacağını sınırlı sayıda (numerus clausus) ilkesine göre belirlemiştir. İncelenen kararlar, gemiye verilen tamir, bakım, onarım, malzeme tedariki ve benzeri hizmetlerin bu listede yer aldığını teyit etmektedir. Örneğin, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi bir kararında “6102 sayılı TTK’nın 1352/1-m bendi gereğince geminin yapımı ve onarımına ilişkin alacakların deniz alacağı niteliğinde bulunmasına” (2017/1600 E.) dikkat çekmiştir.
Ancak, her gemiyle ilgili alacağın deniz alacağı sayılmayacağının altı çizilmelidir. Mahkemeler, alacağın kaynağını dikkatle incelemektedir. Örneğin, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, bir şirket ortağının ortaklık haklarının ihlaline dayanan talebinin TTK m. 1352 kapsamında bir deniz alacağı olmadığına ve bu nedenle gemiye ihtiyati haciz konulamayacağına karar vermiştir (İstanbul BAM 14. HD, 2020/1336 E.). Bu, ihtiyati haciz talebinde bulunmadan önce alacağın TTK m. 1352’deki tanımlardan birine uyduğunun netleştirilmesi gerektiğini göstermektedir.
2. Geminin İhtiyati Haczinin Şartları
İhtiyati haciz kararının alınabilmesi için alacaklının birden fazla koşulu aynı anda sağlaması gerekmektedir.
a) Yaklaşık İspat Kuralı: Alacaklının, alacağının varlığını ve miktarını kesin olarak ispatlaması beklenmez. Mahkemeler için “yaklaşık ispat” yeterlidir. Bu, alacağın varlığına dair hâkimde kuvvetli bir kanaat oluşturacak delillerin sunulması anlamına gelir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, alt derece mahkemesinin “alacak miktarının kanı uyandıracak kadar somutlaştırılmaması” gerekçesiyle verdiği ret kararını bozarken, “ihtiyati haciz taleplerinde tam bir ispat değil yaklaşık ispatın yeterli olduğu, liman hizmetlerinin bedelsiz verilemeyeceği gözetilerek ihtiyati haciz kararı talebinin kabulüne karar verilmesi gerekirken…” diyerek yaklaşık ispat kuralının önemini vurgulamıştır (2014/9364 E.).
Buna karşın, delillerin yetersiz veya şüpheli bulunması halinde talep reddedilebilir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, taraflar arasındaki organik bağ ve alacağın muvazaalı olabileceği şüphesi nedeniyle, “dosya kapsamındaki belgelerin yaklaşık ispat için yeterli olmadığı” gerekçesiyle verilen ihtiyati haciz kararını kaldırmıştır (İstanbul BAM 13. HD, 2019/699 E.).
b) Teminat Yükümlülüğü: TTK, borçluyu haksız ihtiyati hacizlere karşı korumak amacıyla alacaklıya teminat yatırma zorunluluğu getirmiştir. TTK m. 1363 uyarınca, “Deniz alacağını teminat altına almak üzere ihtiyati haciz kararı verilmesini isteyen alacaklının, 10.000 Özel Çekme Hakkı (SDR) tutarında teminat vermesi zorunludur.” Bu husus, Antalya BAM 11. Hukuk Dairesi‘nin (2017/561 E.) ve Sakarya BAM 7. Hukuk Dairesi‘nin (2023/846 E.) kararlarında da açıkça belirtilmiştir.
c) Borçlunun ve Geminin Mülkiyetinin Rolü (TTK m. 1369): Bu, ihtiyati haciz taleplerinde en sık karşılaşılan engelleyici şartlardan biridir. Kural olarak, alacak doğduğunda geminin maliki veya kiracısı sıfatıyla borçtan sorumlu olan kişinin, ihtiyati haciz uygulandığı sırada da geminin maliki olması gerekir.
Adana Bölge Adliye Mahkemesi bu kuralı net bir şekilde uygulamıştır: “gemi alacağının doğumundan sonra dava konusu geminin 3.kişiye devir edildiği ve ihtiyati haciz talep tarihi itibariyle dava konusu geminin 3.bir kişiye ait olduğu anlaşıldığından bu kişi hakkında ihtiyati haciz kararı verilmesi mümkün değildir.” (Adana BAM 9. HD, 2022/1530 E.). Benzer şekilde Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, navlun sözleşmesinden doğan alacak için, sözleşmenin tarafı olmayan gemi maliki aleyhine ihtiyati haciz kararı verilemeyeceğine hükmetmiştir (2013/12716 E.). Bu nedenle, ihtiyati haciz talep edilmeden önce geminin güncel mülkiyet durumunun ve borçlu ile olan ilişkisinin tespiti hayati önem taşır.
d) Usuli Şartlar ve Görevli Mahkeme:Deniz ticaretine ilişkin davalar özel uzmanlık gerektirdiğinden, bu davalara bakmakla görevli mahkemeler “Denizcilik İhtisas Mahkemeleri”dir. İhtiyati haciz talepleri de bu mahkemelere yöneltilmelidir (İstanbul 19. ATM, 2019/211 E.). Ayrıca, ihtiyati haciz kararının infazı için kararın verildiği tarihten itibaren üç iş günü içinde icra dairesine başvurulmalı, aksi halde karar kendiliğinden kalkar (İstanbul BAM 4. HD, 2020/11 E.).
3. Geminin İhtiyati Haczinin Sonucu: Seferden Men
Kararlar arasında dikkat çeken bir diğer önemli ayrım, ihtiyati haciz ve seferden men arasındaki ilişkidir. Alacaklı, mahkemeden doğrudan “seferden men” talep edemez; talep “ihtiyati haciz” ile sınırlı olmalıdır. Ancak, mahkeme ihtiyati haciz kararı verdiğinde, bu kararın doğal ve zorunlu bir sonucu olarak icra müdürlüğü gemiyi seferden men ederek muhafaza altına alır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi bu durumu şu şekilde açıklamıştır: “ihtiyati haczine karar verilen bütün gemiler, bayrağı ve hangi sicile kayıtlı oldukları dikkate alınmaksızın, icra müdürü tarafından seferden menedilerek muhafaza altına alınır.”ve “Seferden men bir muhafaza işlemi olup, haczin doğal bir sonucudur.” (2016/10721 K.). Bu nedenle alacaklının ayrıca seferden men talep etmesine gerek yoktur.
Sonuç
İncelenen yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde, aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır:
Yurt dışı bandıralı bir gemiye verilen tamir, bakım ve onarım gibi hizmetlerden doğan alacak, Türk Ticaret Kanunu m. 1352 uyarınca bir “deniz alacağı”dır. Bu nitelikteki bir deniz alacağını teminat altına almak için alacaklının başvurabileceği temel hukuki yol, TTK m. 1353 uyarınca geminin “ihtiyati haczi”dir. Ancak geminin ihtiyati haczi mutlak bir hak olmayıp, başarısı şu kritik şartların yerine getirilmesine bağlıdır: Alacaklı, alacağının varlığını ve miktarını yaklaşık ispat kuralına uygun delillerle (fatura, sözleşme, imzalı iş emirleri vb.) mahkemeye sunmalıdır. Alacaklı, mahkeme veznesine TTK m. 1363 uyarınca 10.000 SDR karşılığı teminat yatırmalıdır. En kritik şart olarak; alacağın doğduğu sırada borçtan sorumlu olan kişinin (malik, kiracı vb.), ihtiyati haczin uygulandığı esnada da geminin maliki olması gerekmektedir (TTK m. 1369). Geminin el değiştirmesi, ihtiyati hacze engel teşkil edebilir. Başvuru, Denizcilik İhtisas Mahkemesi‘ne yapılmalı ve usuli sürelere (kararın 3 iş günü içinde infazı gibi) riayet edilmelidir.
Tamir ve Bakım Alacağı Bir “Deniz Alacağı”dır: Yurt dışı bandıralı bir gemiye verilen tamir, bakım, onarım veya donatım hizmetlerinden kaynaklanan alacaklar, TTK’nın 1352. maddesi kapsamında “deniz alacağı” olarak kabul edilmektedir. Mahkemeler, bu tür alacakları sıklıkla maddenin (l), (m) veya (e) bentleri altında değerlendirmektedir.
Deniz Alacağı İçin Geminin İhtiyati Haczi Mümkündür: TTK, deniz alacaklarının teminat altına alınması için özel bir geçici hukuki koruma yolu öngörmüştür: geminin ihtiyati haczi. Alacağın bir deniz alacağı olması, tek başına ihtiyati haciz sebebi sayılmaktadır. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi‘nin vurguladığı gibi: “Deniz alacaklarının teminat altına alınması için, geminin sadece ihtiyati haczine karar verilebilir. … Alacağın, 1352 nci maddede sayılan bir deniz alacağı olması, ihtiyati haciz sebebidir.” (Antalya BAM 11. HD, 2017/561 E.)
İhtiyati Haciz Mutlak Bir Hak Olmayıp Belirli Şartlara Bağlıdır: Bir alacağın deniz alacağı olması, ihtiyati haciz için yeterli olsa da, kararın verilebilmesi ve uygulanabilmesi için kanunda belirtilen maddi ve usuli şartların tamamının yerine getirilmesi zorunludur. Bu şartlar arasında; yaklaşık ispat, teminat yatırma, borçlu-malik ilişkisinin tespiti ve yetkili mahkemeye başvuru gibi kritik unsurlar bulunmaktadır. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi, bu durumu net bir şekilde ifade etmiştir: “6102 sayılı TTK’nın 1352. Maddesinin 1.Fıkrasının (l) bendinde ‘Geminin işletilmesi, yönetimi, korunması veya bakımı için sağlanan eşya, malzeme… ve bu amaçlarla verilen hizmetlerin’, (m) bendinde ise ‘Geminin yapımı, yeniden yapımı, onarımı, donatılması ya da geminin niteliğinde değişiklik yapılmasının’, deniz alacağı sayılacağı hükümleri düzenlenmiştir.” (İzmir BAM 14. HD, 2023/1806 E.)
Sonuç olarak, tamir-bakım alacaklısı, yurt dışı bandıralı bir gemiyi Türkiye’de ihtiyaten haczettirme imkanına sahiptir; fakat bu süreç, kanunun aradığı sıkı maddi ve usuli şartlara titizlikle uyulmasını gerektiren, detaylı bir hukuki hazırlık ve takip zorunluluğu getirmektedir.
Yurt dışı bandıralı gemilere verilen tamir ve bakım hizmetlerinden kaynaklanan alacakların tahsili, Türk Ticaret Kanunu’nun 1352 ve devamı maddelerinde düzenlenen karmaşık ve teknik bir sürece tabidir. Özellikle gemiye ihtiyati haciz uygulanabilmesi için hem maddi hem de usuli birçok şartın eksiksiz şekilde yerine getirilmesi gerekir. Bu süreçte yapılacak bir hata, alacağın tahsilini tamamen imkânsız hale getirebilir.
Bu nedenle, Tuzla avukat arayışında olan kişi veya şirketlerin, özellikle deniz ticareti ve gemi alacakları konusunda deneyimli hukukçularla çalışması büyük önem taşır. Tuzla gibi tersaneler bölgesine yakın bir lokasyonda faaliyet gösteren gemi tamir firmalarının, hukuki haklarını koruyabilmeleri için alanında uzman bir Tuzla deniz hukuku avukatı ile süreci yürütmesi tavsiye edilir.
Ayrıca benzer ihtiyati haciz işlemlerinde: İstanbul avukat, Gebze avukat, Yalova avukat, Pendik avukat desteğiyle yerel mahkemelerde hızlı ve etkin sonuç alınması mümkün olabilir. Gemi alacaklarına ilişkin dava ve ihtiyati haciz işlemlerinde; Borçlunun gemi üzerindeki mülkiyeti, Teminatın doğru hesaplanması, Yaklaşık ispat ilkesine uygun belge sunumu, Görevli ve yetkili mahkemeye zamanında başvuru gibi tüm detayların uzmanlıkla ele alınması gerekir.
Bu nedenle, Tuzla ve çevresinde deniz ticareti ve gemi ihtiyati haczi alanında uzman bir avukatla çalışmak, hem alacağın güvence altına alınması hem de sürecin sorunsuz ilerlemesi açısından kritik önemdedir. Unutmayın, bir Tuzla gemi alacağı avukatı yardımıyla zamanında alınan bir ihtiyati haciz kararı, alacağınızın tamamını güvence altına alabilir.
Bu çalışma, “Velayet davasında çocuğun isteği dikkate alınır mı?” sorusunu, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi ve Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilmiş çeşitli kararlar ışığında yanıtlamak amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen tüm yargı kararları, soruyu temel olarak “Evet” şeklinde yanıtlamakta, ancak bu yanıtın mutlak olmadığını ve belirli ilke ve koşullara tabi olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma, çocuğun görüşünün hukuki dayanağını, bu görüşün değerlendirilmesindeki temel ilkeleri, uzman görüşünün rolünü ve mahkemelerin bu konudaki yükümlülüklerini detaylı bir şekilde ele almaktadır.
1. Velayet Davasında Çocuğun Dinlenilmesi Bir Hak ve Yükümlülüktür
Tüm kararlarda ortak olarak vurgulanan en temel nokta, idrak çağındaki çocuğun kendisini ilgilendiren velayet davalarında dinlenilmesinin hem çocuk için bir hak hem de mahkeme için bir yükümlülük olduğudur. Bu yükümlülüğün kaynağı, iç hukukun bir parçası sayılan uluslararası sözleşmelerdir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi (Madde 12) ve Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Madde 3 ve 6), istisnasız tüm kararlarda temel referans noktası olarak gösterilmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu durumu Anayasa’nın 90. maddesine atıfta bulunarak uluslararası sözleşmelerin öncelikli uygulanması gerektiğini belirtmiştir.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2017/3488 sayılı kararında bu ilke şöyle özetlenmiştir: “Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin 3 ve 6. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 12. maddesi idrak çağındaki çocukların kendilerini ilgilendiren konularda görüşünün alınması ve görüşlerine gereken önemin verilmesini öngörmektedir.”
Çocuğun dinlenilmemesi, bir usul eksikliği ve kararın bozulması için yeterli bir sebep olarak kabul edilmektedir. Yargıtay’ın 2016/22353 sayılı kararında, “ortak çocuk dinlenmeden hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir” denilerek bu yükümlülüğün altı çizilmiştir.
2. Velayet Davasında Temel İlke “Çocuğun Üstün Yararı” Her Zaman Önceliklidir
Çocuğun isteği önemli bir faktör olmakla birlikte, hiçbir karar bu isteğin tek başına ve mutlak belirleyici olduğunu kabul etmemektedir. Mahkemelerin nihai kararını verirken gözettiği temel ve en önemli ilke, “çocuğun üstün yararı”dır.
Anayasa Mahkemesi kararında, “Çocuğun üstün yararının ne olduğuna ilişkin tespit, bu tür davalarda dikkate alınması gereken en önemli unsurdur” ifadesiyle bu ilkenin merkezi rolü vurgulanmıştır.
Çocuğun isteği ile üstün yararının çatıştığı durumlarda, mahkeme üstün yarar lehine karar vermekle yükümlüdür. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin birçok kararında tekrarlandığı gibi: “Çocuğun üstün yararı gerektirdiği takdirde, görüşlerinin aksine karar verilmesi de mümkündür.” (Örn: 2015/24504 E., 2017/3575 K.) Bu ilke, çocuğun “bedensel, fikri ve ahlaki bakımdan en iyi şekilde gelişebilmesi” amacını taşır ve ebeveynlerin çıkarlarından önce gelir.
3. Uygulama: İdrak Çağı, Uzman Raporları ve Mahkemenin Değerlendirmesi
Çocuğun isteğinin dikkate alınması sürecinde “idrak çağı” kavramı ve uzman desteği kritik bir rol oynar.
İdrak Çağı: Mahkemeler, çocuğun görüşlerini oluşturma ve ifade etme yeteneğine sahip olduğu “idrak çağı”nda olup olmadığını değerlendirir. Kararlarda genellikle 8 yaş ve üzeri çocuklar için bu kabulün yapıldığı görülmektedir.
Uzman Raporları: Mahkemeler, çocuğun isteğinin samimiyetini, olası yönlendirmelerden etkilenip etkilenmediğini ve hangi ebeveynin yanında kalmasının çocuğun üstün yararına daha uygun olduğunu tespit etmek için “psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacı gibi konusunda uzman bilirkişiler” tarafından hazırlanan sosyal inceleme raporlarına başvurmaktadır. Anayasa Mahkemesi, kararların “bilimsel görüş ve raporlar ile… elde edilen somut, nesnel verilere dayandırılması” gerektiğini belirtir.
Dinleme Yöntemi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2018/1072 sayılı kararı, çocuğun dinlenmesinin ille de mahkeme huzurunda olmak zorunda olmadığını, “diğer şahıs ve kurumlar vasıtasıyla da çocuğun fikrinin alınmasının sağlanabileceğini” belirtir. Önemli olan, çocuğun kendisini güvende hissettiği ve görüşünü özgürce ifade edebildiği bir ortamın yaratılmasıdır.
4. İnceleme ve Farklı Perspektifler
Kararlar bütünüyle incelendiğinde, çocuğun isteğinin velayet davalarındaki yerinin statik bir kuraldan ziyade dinamik bir değerlendirme süreci olduğu görülmektedir.
Çocuğun İsteğinin Belirleyici Olduğu Durumlar: Bazı kararlarda, çocuğun net, ısrarlı ve samimi beyanı, uzman raporları ve diğer delillerle de desteklendiğinde, velayet kararında belirleyici olabilmektedir. Örneğin, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi’nin 2017/2654 sayılı kararında, çocuğun “annesinin yanında kalmayı kesinlikle istemediğini, kendisini güvende hissetmediğini”beyan etmesi ve bu beyanın uzman raporuyla tutarlı olması, velayetin babaya verilmesinde önemli bir etken olmuştur. Benzer şekilde, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2020/2825 sayılı kararında, çocuğun babasıyla kalma isteğine “önem verilmemesini gerektiren, menfaatine aykırı bir husus bulunmadığı”gerekçesiyle velayetin babaya verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Çocuğun İsteğinin Göz Ardı Edildiği Durumlar: Diğer yandan, çocuğun isteğinin üstün yararına açıkça aykırı olduğu durumlarda mahkemeler bu isteğin aksine karar vermekten çekinmemektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2012/14342 sayılı kararında, çocuğun beyanlarının çelişkili olması ve annenin boşanmaya sebep olan tutumu gibi faktörler nedeniyle, çocuğun isteğine rağmen velayet babaya verilmiştir. Bu, mahkemenin sadece çocuğun beyanına değil, beyanın verildiği koşullara ve çocuğun genel menfaatine odaklandığını göstermektedir.
Kardeşlerin Ayrılmaması İlkesi: Bazı kararlarda, kardeşlerin birbirinden ayrılmaması ilkesi, çocuğun bireysel isteğiyle birlikte değerlendirilen bir diğer önemli faktör olarak öne çıkmaktadır. Mahkemeler, zorunlu bir neden olmadıkça kardeşleri ayırmama eğilimindedir.
Sonuç
İncelenen yargı kararları ışığında, “Velayet davasında çocuğun isteği dikkate alınır mı?” sorusunun yanıtı kesin bir “Evet”tir. Ancak bu, basit bir tercih beyanının ötesinde, hukuki ve psikososyal boyutları olan karmaşık bir değerlendirme sürecini ifade eder.
Özetle:
Dinleme Yükümlülüğü: İdrak çağındaki çocuğun dinlenilmesi, uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış ve mahkemeler için bir zorunluluktur.
Üstün Yarar Önceliği: Çocuğun isteği, tek ve mutlak belirleyici faktör değildir. Nihai karar, her zaman “çocuğun üstün yararı” ilkesine göre verilir.
Kapsamlı Değerlendirme: Mahkeme, kararını verirken çocuğun beyanını; uzman raporlarını, ebeveynlerin sosyal ve ekonomik koşullarını, çocuğun kardeşleriyle ilişkisini ve diğer tüm delilleri bir bütün olarak değerlendirir.
Gerekçeli Karar: Mahkeme, çocuğun isteğine uysun veya uymasın, verdiği kararın çocuğun üstün yararına neden daha uygun olduğunu somut ve yeterli gerekçelerle açıklamakla yükümlüdür.
Sonuç olarak, Türk yargı sistemi, çocuğu velayet davasının pasif bir nesnesi olarak değil, sürece katılması gereken, görüşlerine değer verilen aktif bir birey olarak kabul etmektedir. Ancak bu katılım, çocuğun omuzlarına nihai kararın sorumluluğunu yüklemeden, onun en iyi çıkarlarını koruyacak şekilde dengelenmiştir. Bir yazı önerisi.
Velayet davaları, sadece duygusal değil aynı zamanda teknik ve hukuki süreçler içerir. İstanul Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze, Aydınlı ve Orhanlı gibi bölgelerde açılan davalarda, yerel yargı pratiğine hâkim bir Tuzla avukat ile çalışmak, davanın sonucunu doğrudan etkileyebilir.
Uzman avukat, çocuğun ifadesinin alınması sürecinde usul hatası yapılmamasını sağlar. Yerel tecrübeye sahip İstanbul Pendik avukat, Tepeören Avukat, Orhanlı Avukat, Darıca Avukat, Aydınlı Avukat, Bayramoğlu avukat veya Maltepe avukat, uzman raporlarına nasıl itiraz edileceğini bilir. Kartal avukat ve Gebze avukat desteği, gerekirse istinaf aşamasında dosyanın teknik açıdan güçlü sunulmasını sağlar. Aile hukuku alanında çalışan bir Tuzla boşanma avukatı, davayı başından itibaren doğru yönlendirerek hem zamandan hem de hak kaybından tasarruf edilmesini sağlar.
Bu yazı, sunulan mahkeme kararları ışığında, bir alacağın 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) kapsamında “deniz alacağı” olarak nitelendirilip nitelendirilmeyeceği konusundaki en tartışmalı kalemleri ve bu konulardaki yargısal içtihatları analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, deniz alacağı tanımının, özellikle TTK’nın 1352. maddesinin yorumlanmasının, uygulamada önemli ihtilaflara yol açtığını göstermektedir. Bu tartışmalar yalnızca alacağın esasını değil, aynı zamanda ihtiyati haciz gibi geçici hukuki koruma tedbirlerinin uygulanabilirliğini ve en önemlisi, davaya bakmakla görevli mahkemenin (genel asliye ticaret mahkemesi mi, yoksa denizcilik ihtisas mahkemesi mi) belirlenmesini doğrudan etkilemektedir.
Deniz Alacağı : Tartışmalı Alacak Kalemleri ve İçtihatlar
Analiz edilen kararlar, belirli alacak kalemlerinin “deniz alacağı” niteliği taşıyıp taşımadığı konusunda yoğun tartışmalar yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu kalemler ve ilgili içtihatlar aşağıda tematik olarak gruplandırılmıştır.
1. Hizmet ve Mal Tedarikinden Doğan Alacaklar
Bu kategori, geminin operasyonel faaliyetleri için zorunlu olan ancak hukuki niteliği tartışmaya açık hizmetleri içermektedir.
Gemi Bakım, Onarım ve İnşa Alacakları: Bu kalem, en belirgin tartışma alanlarından biridir. TTK m. 1352/1-m’de “geminin yapımı, yeniden yapımı, onarımı, donatılması” deniz alacağı olarak sayılmasına rağmen, yargı pratiğinde bu tür ilişkilerin
niteliği ağır basmaktadır. İçtihatlar, bu tür uyuşmazlıkların genel mahkemelerin görev alanına girdiği yönünde şekillenmektedir.Alıntı (İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/277-2023/497): “…aynı şekilde eser sözleşmesi niteliğindeki gemi yapım onarım sözleşmesinden kaynaklanan alacak ve tazminat davaları bakımından genel ticaret mahkemelerinin görevli olduğu yönünde çok sayıda İstanbul Bölge Adliyesinin vermiş olduğu kararlar bulunmaktadır.” Bu durum, bir alacağın deniz alacağı sayılmasının, davanın esası bakımından denizcilik ihtisas mahkemesini otomatik olarak görevli kılmadığını gösteren önemli bir ayrımdır.
Gemi Yakıtı (Bunker) Alacakları: Gemiye sağlanan yakıt bedeli, sıkça ihtilaf konusu olmaktadır. İlk derece mahkemeleri bu ilişkiyi bazen basit bir satım sözleşmesi olarak görse de, Bölge Adliye Mahkemesi içtihatları, yakıtın geminin “yola elverişliliği” için zorunlu bir unsur olduğunu ve bu nedenle uyuşmazlığın çözümünde deniz ticareti hükümlerinin uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır. (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi, 2022/536-2022/745): “…uyuşmazlığın çözümünde Deniz Ticareti hükümlerinin de dikkate alınması gerektiği, dolayısıyla iş bu davada Denizcilik İhtisas Mahkemesi’nin görevli olduğu” sonucuna varılmıştır.
Liman ve İskele Hizmet Bedelleri: İskele kullanım hizmetlerinden doğan alacakların niteliği konusunda mahkemeler arasında görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Ancak Bölge Adliye Mahkemesi, bu tür alacakların TTK m. 1352/1-n kapsamında açıkça bir deniz alacağı olduğuna hükmederek tartışmayı sonlandırmıştır.(İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 37. Hukuk Dairesi, 2023/776-2023/2836): “TTK’nun 1352/1-l) ‘geminin işletilmesi…’ ve n) ‘Liman, kanal, dok, iskele ve rıhtım….) maddesi hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, talep edilen alacağın deniz alacağı olduğu...”
Acentelik, Aracılık (Simsarlık) ve Diğer Hizmetler: Acentelik hizmetlerinden doğan alacakların “gemi alacağı” (TTK m. 1320) niteliğinde olmadığına dair kararlar mevcuttur. Aracılık-simsarlık gibi daha dolaylı hizmetlerin ise deniz alacağı kapsamında görülmeme eğilimi daha yüksektir. Mahkemeler, bir hizmetin deniz alacağı sayılabilmesi için deniz ticaretiyle doğrudan ve esaslı bir bağının bulunması gerektiğini vurgulamaktadır.
2. Taşıma Sözleşmesinden Kaynaklanan İhtilaflar
Demuraj ve Ardiye Ücretleri: Konteynerlerin zamanında iade edilmemesinden kaynaklanan demuraj ve ardiye bedelleri, en sık karşılaşılan ve en istikrarlı şekilde deniz alacağı olarak kabul edilen kalemlerdendir. İçtihatlar, bu tür alacaklardan doğan davaların istisnasız olarak denizcilik ihtisas mahkemelerinde görülmesi gerektiği yönünde birleşmiştir.
Taşıma Sırasındaki Ek Masraflar ve Liman Giderleri: Taşıma sözleşmesi çerçevesinde ortaya çıkan “dokümantasyon ücreti, geçici kabul ücreti, terminal güvenlik hizmeti, tahliye nezaret ücreti” gibi lokal masraflar sıkça tartışma konusu olmaktadır. İçtihatlar, bu masrafların talep edilebilirliğinin makuliyet, ispat ve sözleşme koşullarına bağlı olduğunu göstermektedir. Temel ilke, ana hukuki ilişkinin taşıma sözleşmesi olması halinde, bundan doğan yan masrafların da deniz alacağı ihtilafı kapsamında değerlendirilmesidir.
3. Gemi Adamı Alacakları
Gemi adamı alacakları, kendine özgü kuralları olan ve en karmaşık tartışmaları barındıran bir alandır.
Görevli Mahkeme ve Uygulanacak Hukuk: En temel tartışma, uyuşmazlığa 854 sayılı Deniz İş Kanunu’nun mu, yoksa genel hükümlerin (Türk Borçlar Kanunu) mi uygulanacağıdır. Bu ayrım, geminin tonajı, bayrağı ve çalışan sayısına bağlıdır. Alıntı (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2020/5943-2021/7674):“…gemi yabancı ülke bayrağı taşıyor veya gemi Türk bayraklı olsa dahi yüz grostonalitonluk değilse yada diğer belirtilen istisnai şartları taşımıyor ise bu gemide çalışanlar hakkında Deniz İş Kanunu uygulanamaz.” Bu durumda görevli mahkeme İş Mahkemesi değil, Asliye Hukuk veya Ticaret Mahkemesi olabilmektedir.
Asıl İşveren-Alt İşveren Sorumluluğu: Yargıtay, 4857 sayılı İş Kanunu’ndaki asıl işveren-alt işveren kurumunun Deniz İş Kanunu’na tabi iş ilişkilerinde doğrudan uygulanamayacağına karar vererek önemli bir içtihat birliği sağlamıştır. Bu nedenle, hizmet alımı yapılan şirketin gemi adamı alacaklarından kanunen müteselsil sorumluluğu bulunmamaktadır, ancak muvazaa (danışıklı işlem) iddiası her zaman ileri sürülebilir.
Sonuç
Sunulan yargı kararları ışığında, deniz alacağı olup olmadığı konusundaki en tartışmalı kalemlerin; gemi yapım, onarım ve bakım hizmetlerinden doğan alacaklar, acentelik ve aracılık hizmet bedelleri ve gemi adamı alacaklarında sorumluluğun aidiyeti olduğu tespit edilmiştir.
İçtihatlar, bu tartışmaları çözüme kavuştururken aşağıdaki eğilimleri göstermektedir:
Fonksiyonel Yaklaşım: Mahkemeler, bir alacağın listede yer almasından ziyade, alacağın temelindeki hukuki ilişkinin (taşıma, hizmet, eser, iş sözleşmesi vb.) niteliğini ve deniz ticaretiyle olan doğrudan bağını analiz etmektedir.
Görev Ayrımının Netleşmesi: Demuraj, yakıt ve liman hizmetleri gibi doğrudan sefere ve gemi işletmesine ilişkin alacaklar istikrarlı bir şekilde denizcilik ihtisas mahkemelerinin görev alanında görülürken; gemi inşa/onarım gibi eser sözleşmesi niteliği taşıyan veya gemi adamı alacakları gibi özel kanunlara tabi olan uyuşmazlıkların genel mahkemelerde görülmesi yönünde bir eğilim bulunmaktadır.
İçtihatların Belirleyici Rolü: TTK m. 1352’nin genel çerçevesi, uygulamadaki karmaşık ve çeşitli hukuki ilişkileri çözmede tek başına yetersiz kalmakta; Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay kararları, kanundaki boşlukları doldurarak ve tartışmalı alanlarda çizgileri belirleyerek hukuki öngörülebilirliği artırmada kritik bir rol oynamaktadır. Literatür taraması önerisi.
Tuzla avukat başta olmak üzere Ambarlı, Pendik, Yalova ve Gebze gibi İstanbul ve çevresindeki liman bölgeleri; gemi inşa, bakım-onarım ve deniz taşımacılığı açısından Türkiye’nin en yoğun ticaret merkezlerindendir. Bu bölgelerde faaliyet gösteren firmalar, günlük işleyişlerinde TTK kapsamındaki “deniz alacağı” rejimiyle doğrudan ilişkili çok sayıda sözleşme ve hukuki süreçle karşılaşmaktadır.
Gemi yapımı, yakıt tedariki, liman hizmetleri, taşıma sözleşmeleri veya gemi adamı alacakları gibi alacak kalemlerinin her biri, ayrı hukuki nitelik taşıyabilir. Alacağın niteliği, hangi mahkemenin görevli olacağını ve ihtiyati haciz gibi koruma tedbirlerinin uygulanabilirliğini doğrudan etkiler. Özellikle deniz alacağı olup olmadığının doğru tespiti, zamanla yarışılan işlemlerde büyük önem taşır.
Bu nedenle İstanbul ve çevresinde faaliyet gösteren denizcilik firmalarının, içtihatlara hâkim, bölgeyi tanıyan ve deniz ticaretine özgü teknik süreçleri bilen bir avukattan destek alması; ticari hakların korunması açısından hayati bir gerekliliktir.
Gemi üzerindeki ihtiyati haciz, deniz ticareti hukukunda alacaklıya güçlü bir teminat sağlarken, borçlu gemi maliki veya donatanı için ticari faaliyetleri durma noktasına getirebilen ciddi bir hukuki tedbirdir. Bu nedenle, haksız veya usulsüz bir ihtiyati hacizle karşı karşıya kalan borçlunun başvurabileceği hukuki yolların bilinmesi kritik öneme sahiptir. Sunulan çeşitli mahkeme kararları, borçlunun ihtiyati haczi kaldırmak için izleyebileceği farklı stratejileri ve bu yolların başarı şansını etkileyen faktörleri detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu çalışma Yargı Kararları Işığında Gemi Üzerindeki İhtiyati Haczin Kaldırılmasına Yönelik Hukuki Yollar Nelerdir? sorusuna söz konusu yargı kararlarını sentezleyerek, borçlunun gemisi üzerindeki ihtiyati haczi kaldırmak için hangi hukuki yollara başvurabileceğini kapsamlı, tutarlı ve bilgilendirici bir şekilde analiz etmektedir.
Borçlunun en temel hakkı, İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 265. maddesi uyarınca ihtiyati haciz kararına itiraz etmektir. Bu itiraz, kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde ve belirli sebeplere dayanılarak yapılmalıdır.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi’nin (2024/1134 K.) kararında bu hak şöyle ifade edilir: “İİK’nın 265/1.maddesi ‘Borçlu kendisi dinlenmeden verilen ihtiyatî haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi hâlde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebilir.’ hükmünü içermektedir.” Ancak, itiraz sebepleri sınırlıdır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi’nin bir başka kararında (2022/1128 K.) belirtildiği üzere, “kusura ve zararın miktarına ilişkin hususlar itiraz kapsamında dinlenemez.” Bu tür iddialar, esas hakkında açılacak bir davada tartışılmalıdır. İtirazın kabul edilmesi halinde, mahkeme ihtiyati haczi kaldırabilir. İtirazın reddi durumunda ise istinaf kanun yoluna başvurulabilir.
2. Teminat Göstermek Suretiyle Haczin Kaldırılması (TTK m. 1371, İİK m. 266)
Borçlu için en kesin ve hızlı çözümlerden biri, alacağı karşılayacak bir teminat göstermektir. Bu yol, geminin ticari faaliyetlerine devam edebilmesi için kritik öneme sahiptir.
İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi (2023/1537 K.) bu yolu TTK bağlamında şöyle açıklar: “geminin maliki veya borçlu, geminin değerini geçmemek kaydıyla, deniz alacağının tamamı, faizi ve giderler için yeterli teminat göstererek, ihtiyati haczin kaldırılmasını mahkemeden isteyebilir.”
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin (2016/7959 K.) kararında ise önemli bir usuli detaya dikkat çekilir: “takibe başlandıktan sonra bu yetkinin icra mahkemesine geçeceği” vurgulanmıştır. Dolayısıyla, borçlu, talebini takibin hangi aşamada olduğuna göre ya ihtiyati haciz kararını veren mahkemeye ya da icra mahkemesine yöneltmelidir.
3. Görev ve Yetki İtirazı
İhtiyati haciz kararının görevli veya yetkili olmayan bir mahkeme tarafından verilmesi, kararın esasına girilmeksizin kaldırılması için yeterli bir sebeptir.
Görev İtirazı: Adana Bölge Adliye Mahkemesi (2024/588 K.), yabancı bayraklı bir gemide çalışan gemi adamının alacağının İş Mahkemesi’nin görev alanına girdiğini, bu nedenle Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından verilen ihtiyati haciz kararının “dava şartı noksanlığı nedeniyle usulden reddine” karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Benzer şekilde, İzmir Bölge Adliye Mahkemesi (2022/1556 K.), görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemesi olması nedeniyle Asliye Ticaret Mahkemesince verilen haciz kararının kaldırılması gerektiğine hükmetmiştir.
Yetki İtirazı: Yargıtay 11. Hukuk Dairesi (2013/11007 K.), yetkisiz bir mahkeme tarafından verilen ihtiyati haciz kararının, İİK m. 265 uyarınca yapılan itiraz üzerine kaldırılması gerektiğine karar vermiştir.
4. Alacağın “Deniz Alacağı” Olmadığı İddiası
TTK’nın 1353/3. maddesi, bir gemi hakkında ihtiyati haciz kararı verilebilmesini “deniz alacağı” şartına bağlamıştır. Eğer alacak bu nitelikte değilse, haciz kararı haksızdır. İstanbul 19. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin (2022/756 K.) kararında bu durum net bir şekilde ifade edilir: “Takibe konu alacak deniz alacağı niteliğinde bulunmadığından gemilerin 6100 sayılı TTK nın 1353/1. Maddesi gereğince gemilerin ihtiyati haczi mümkün değildir.” Bu gerekçeyle İcra Hukuk Mahkemesi’ne başvurularak ihtiyati haczin ve seferden men kararının kaldırılması mümkündür.
5. Mülkiyet Değişikliği ve Cebri İcra
Geminin mülkiyetinin el değiştirmesi, ihtiyati haczin kaldırılması için karmaşık ancak etkili bir argüman olabilir.
Mülkiyetin Devri: Yargıtay 11. Hukuk Dairesi (2015/8273 K.), TTK m. 1369/1-a uyarınca, deniz alacağı doğduğunda geminin maliki olan kişinin, ihtiyati haczin uygulandığı sırada da malik olması gerektiğini belirtmiş ve mülkiyet devredildiği için ihtiyati haczin kaldırılmasına karar vermiştir.
Cebri İcra Yoluyla İktisap: Geminin yabancı bir ülkede cebri icra yoluyla satılması durumunda, satışın yapıldığı ülke hukukuna göre geminin tüm takyidatlardan (yükümlülüklerden) ari olarak alıcıya geçip geçmediği önem kazanır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi (2021/1266 K.), Cebelitarık hukukuna göre geminin üzerindeki tüm rehin hakları sona erdiği için ihtiyati haczin kaldırılması gerektiğine hükmetmiştir.
6. Alacaklının Yasal Sürelere Uymaması
İhtiyati haciz, alacaklıya süresiz bir hak tanımaz. Alacaklının belirli usuli işlemleri öngörülen sürelerde yapmaması, ihtiyati haczin kendiliğinden kalkmasına neden olur.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin (2016/2438 K.) kararında İİK m. 264’e atıfla, borçlunun ödeme emrine itiraz etmesi halinde alacaklının, itirazın tebliğinden itibaren yedi gün içinde itirazın kaldırılması veya iptali davası açmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Bu sürelere uyulmaması halinde “ihtiyati haciz hükümsüz kalır”. Benzer şekilde, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (2023/1756 K.), TTK m. 1376’daki bir aylık hak düşürücü süreye dikkat çekmiştir.
7. Tarafların Anlaşması (Sulh)
Uyuşmazlığın mahkeme dışında çözülmesi her zaman bir seçenektir. İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin (2024/686 K.) kararında, tarafların mahkemeye bir sulh protokolü sunarak anlaştıklarını bildirmeleri üzerine, mahkemenin ihtiyati haciz teminatı olarak alınan teminat mektubunu iade ettiği ve davanın sulh nedeniyle sonuçlandığı görülmektedir. Bu, ihtiyati haczin kaldırılması için en az çekişmeli yoldur.
Sonuç
İncelenen yargı kararları, borçlu gemisi üzerindeki bir ihtiyati haczi kaldırmak için tek bir standart yol olmadığını, aksine duruma özgü birden çok stratejinin bulunduğunu göstermektedir. Borçlu, İİK ve TTK’nın kendisine tanıdığı hakları kullanarak;
İhtiyati Hacze İtiraz: Borçlunun, haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine veya alacaklının yatırdığı teminata karşı süresi içinde itiraz etmesi en yaygın yoldur.
Teminat Göstermek Suretiyle Haczin Kaldırılması: Borçlu, alacak tutarını, faiz ve masrafları karşılayacak yeterli teminatı (nakit, banka mektubu vb.) mahkemeye veya icra dairesine sunarak gemiyi serbest bırakabilir.
Görev ve Yetki İtirazı: İhtiyati haciz kararını veren mahkemenin görevsiz (örn: Asliye Ticaret Mahkemesi yerine İş Mahkemesi’nin görevli olması) veya yetkisiz olması, haczin kaldırılması için güçlü bir gerekçedir.
Alacağın Niteliğine İlişkin İtirazlar: Hacze konu alacağın Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK) tanımlanan bir “deniz alacağı” olmaması durumunda, gemi hakkında ihtiyati haciz kararı verilemeyeceği ileri sürülebilir.
Mülkiyet Değişikliği ve Cebri İcra Argümanı: Geminin mülkiyetinin, deniz alacağı doğduktan sonra fakat ihtiyati haciz uygulanmadan önce değişmesi veya geminin cebri icra yoluyla tüm takyidatlardan ari olarak iktisap edilmesi, haczin kaldırılmasına imkân tanıyabilir.
Alacaklının Yasal Sürelere Uymaması: Alacaklının, ihtiyati haczi takiben yasal süreler içinde (örn: itirazın iptali davası açma süresi) gerekli işlemleri yapmaması, ihtiyati haczin hükümsüz kalmasına yol açar.
Tarafların Anlaşması (Sulh): Tarafların aralarında anlaşarak bir sulh protokolü imzalaması ve bunu mahkemeye sunması, ihtiyati haczin kaldırılması için en pratik yollardan biridir.
Hangi hukuki yolun izleneceği; ihtiyati haczin dayanağı olan alacağın niteliğine, kararı veren mahkemenin doğru belirlenip belirlenmediğine, geminin mülkiyet durumuna ve alacaklının takip işlemlerindeki titizliğine bağlı olarak değişecektir. Bu nedenle, borçlunun karşılaştığı ihtiyati haciz karşısında en doğru stratejiyi belirleyebilmesi için somut olayın tüm detaylarıyla birlikte bir hukuki değerlendirme yapması elzemdir. Kitap önerileri.
Gemiye yönelik ihtiyati hacizler, yalnızca teknik bir icra işlemi değildir; aynı zamanda deniz ticareti, teminat rejimi ve icra hukuku bakımından kapsamlı analiz gerektirir. Tuzla gibi İstanbul’da denizcilik faaliyetlerinin yoğun olduğu bölgelerde, bu süreci doğru yönetmek ancak yerel uygulamalara hâkim, deniz hukuku ve icra hukuku konusunda uzman bir Tuzla avukatı ile mümkündür.
Tuzla’daki uzman bir avukat, ihtiyati haczin dayanağını, uygulanma şekli ve sürecin hangi mahkemede devam edeceği gibi detayları analiz ederek en etkili çözüm yolunu belirleyebilir. Ayrıca Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze, Yalova gibi bölgelerde faaliyet gösteren denizcilik firmaları için de, yerel mahkeme pratiğini bilen bir avukat ile çalışmak, geminin gereksiz yere alıkonulmasının önüne geçebilir.
📌 Bu konunun detaylarına ve örnek yargı kararlarına dayalı kapsamlı değerlendirmelere ulaşmak için 2M Hukuk Bürosu’nun ilgili makalelerine göz atabilirsiniz:
Bu yazı, “Apartmana dışarıdan yönetici seçilmesi yasaklanabilir mi?” sorusunu, sunulan çeşitli yargı kararları ışığında analiz etmektedir. İncelenen kararlar, konunun temel yasal dayanağı olan 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) ve apartmanların anayasası niteliğindeki yönetim planları arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Yazı, bu hukuki çerçeveyi ana bulgular, detaylı bir inceleme ve sonuç bölümleriyle açıklayarak, sorunun yanıtının hangi koşullara bağlı olarak değişebileceğini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
1. Kat Mülkiyeti Kanunu’nun Dışarıdan Yönetici Seçilmesine Tanıdığı Serbesti
Neredeyse incelenen tüm kararlarda, temel referans noktası KMK’nın 34. maddesidir. Bu madde, kat maliklerine yönetici seçimi konusunda bir takdir hakkı tanır. Kanun koyucu, apartman yönetiminin profesyonelleşebileceğini ve kat maliklerinin kendi aralarından birini seçmek istemeyebileceği veya seçemeyebileceği durumları öngörerek dışarıdan yönetici (gerçek veya tüzel kişi) atanmasına imkân tanımıştır. Yargıtay’ın çeşitli daireleri ve ilk derece mahkemeleri, bu hükmü istikrarlı bir şekilde yorumlayarak dışarıdan yönetici seçiminin yasal bir zemin üzerinde durduğunu belirtmiştir.
2. Yönetim Planının Dışarıdan Yönetici Seçilmesini Sınırlayıcı Gücü
Bununla birlikte, en kritik ve belirleyici nokta, yönetim planının içeriğidir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2012/13818 E. sayılı kararı bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kararda, yönetim planının “bütün kat malikleriyle onların küllî ve cüzi haleflerini… bağlayan sözleşme hükmünde” olduğu vurgulanmıştır. Bu karara göre, eğer yönetim planında dışarıdan yönetici seçimini engelleyen bir hüküm varsa, bu hüküm emredici niteliktedir ve kat malikleri kurulu bu hükme aykırı karar alamaz. Yargıtay, bu durumu şu şekilde özetlemiştir: “...eğer apartmanın yönetim planında ‘kat maliklerinin anagayrimenkulün yönetimini kendi aralarından seçecekleri bir yöneticiye verebilecekleri’ şeklinde bir hüküm varsa, dışarıdan yönetici seçilmesi mümkün olmayacaktır.” Benzer şekilde, Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2017/4845 E. sayılı kararında, yönetim planına aykırı olarak kat maliki olmayan birinin yönetici yardımcısı olarak seçilmesine ilişkin kat malikleri kurulu kararının iptaline yönelik mahkeme hükmü onanmıştır. Bu, yönetim planındaki kısıtlamanın fiili sonucunu göstermesi açısından önemlidir.
Bu iki ana eksen birleştirildiğinde, KMK’nın genel bir serbesti alanı çizdiği, ancak kat maliklerinin bu serbestiyi kendi iradeleriyle, apartmanın anayasası olan yönetim planı aracılığıyla daraltabilecekleri anlaşılmaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak, “Apartmana dışarıdan yönetici seçilmesi yasaklanabilir mi?” sorusunun cevabı şöyledir:
Kural olarak, Kat Mülkiyeti Kanunu’na göre apartmana dışarıdan yönetici seçilmesi yasaklanamaz. Kanun, kat maliklerine yöneticiyi kendi aralarından veya dışarıdan bir profesyonel kişi veya şirketten seçme hakkını açıkça tanımıştır. Ancak, apartmanın yönetim planında yöneticinin mutlaka kat malikleri arasından seçilmesi gerektiğine dair açık, emredici ve kısıtlayıcı bir hüküm bulunuyorsa, bu durumda dışarıdan yönetici seçilmesi yasaklanmış olur. Yönetim planı, tüm kat maliklerini bağlayan bir sözleşme niteliğinde olduğundan, bu hükme aykırı olarak alınan bir kat malikleri kurulu kararı geçersizdir.
En Önemli İstisna: Yönetim Planı. Yargı kararları, yönetim planının bağlayıcı bir sözleşme niteliğinde olduğunu ve KMK’nın emredici hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla kat malikleri için kanun hükmünde olduğunu vurgulamaktadır. Eğer bir apartmanın yönetim planında, yöneticinin yalnızca kat malikleri arasından seçileceğine dair açık ve kısıtlayıcı bir hüküm varsa, dışarıdan yönetici seçilemez. Bu durumda, yönetim planı hükmü kat malikleri kurulu kararından üstündür.
Kat Maliki Kurulu Kararının Rolü: Kat malikleri kurulu, yönetim planında bir kısıtlama olmadığı sürece, kanunun tanıdığı serbesti çerçevesinde, sayı ve arsa payı çoğunluğuyla dışarıdan bir yönetici seçebilir. Mahkemeler, usulüne uygun alınmış ve yönetim planına aykırı olmayan bu tür kararların yerindeliğini denetlemez. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu durum, “…kat malikleri kurulunun aldığı karara tüm kat maliklerinin uyması gerekmekte olduğu bu hususun mahkemece denetlenemeyeceği” şeklinde ifade edilmiştir.
Dolayısıyla, bir apartmanda dışarıdan yönetici atanıp atanamayacağını kesin olarak belirlemek için yapılması gereken ilk şey, o apartmanın tapu kütüğüne şerh edilmiş olan yönetim planını dikkatlice incelemektir. Yönetim planında bir yasaklama yoksa, kat malikleri kurulu yasal çoğunluğu sağlayarak dışarıdan yönetici seçme hakkına sahiptir. Bir makale önerisi.
Kat Mülkiyeti Kanunu, apartman veya sitelerde dışarıdan yönetici atanmasına kural olarak izin verir. Ancak bu serbesti, doğrudan doğruya o apartmana ait yönetim planı ile sınırlanabilir. Eğer tapuya şerh edilmiş yönetim planında “yönetici sadece kat malikleri arasından seçilir” şeklinde açık ve bağlayıcı bir hüküm varsa, kat malikleri kurulu bu hükme rağmen dışarıdan birini yönetici olarak seçemez. İşte bu noktada, yapılacak her işlemin geçerliliği, yönetim planının dikkatli şekilde yorumlanmasına bağlıdır. Bu yorumun doğru yapılabilmesi için Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Gebze avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Aydınlı avukat gibi kat mülkiyeti konusunda deneyimli hukukçuların desteği büyük önem taşır.
Aksi durumda, usule uygun görünse dahi yönetim planına aykırı bir seçim işlemi iptale açık hale gelir. Özellikle son yıllarda profesyonel site yönetimi şirketleriyle yapılan sözleşmelerin hukuka aykırılığı gerekçesiyle açılan davalar artmaktadır. Bu tür iptal davalarında alınan Yargıtay kararları, yönetim planının bağlayıcılığını ve usul kurallarının titizlikle uygulanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Kat malikleri kurulu kararı ne kadar çoğunlukla alınmış olursa olsun, yönetim planına aykırıysa mahkeme tarafından geçersiz sayılabilir. Bu da hem zaman hem maliyet açısından ciddi zararlara yol açabilir. Bu yüzden, sürecin başında Maltepe avukat, Aydınlı avukat, Çayırova avukat gibi uzmanlardan danışmanlık alınması, olası uyuşmazlıkların önüne geçilmesini sağlar ve tüm sürecin hukuki zeminde güvence altına alınmasına yardımcı olur.
Bu yazı, “Tersaneye bakım/onarım veya inşa amacıyla çekilen bir geminin sözleşmede belirtilen tarihte teslim edilmemesi durumunda gemi sahibinin sahip olduğu hukuki haklar nelerdir” sorusuna yanıt olarak, sunulan çeşitli yargı kararlarının analiziyle hazırlanmıştır. Yazı, geminin geç teslimi durumunda gemi sahibinin başvurabileceği hukuki yolları, talep edebileceği tazminat türlerini, dava sürecinde dikkat etmesi gereken usuli şartları ve karşılaşabileceği olası savunmaları kapsamlı bir şekilde ele almaktadır. İncelenen kararlar, bu tür uyuşmazlıkların temel olarak “eser sözleşmesi” veya karma nitelikteki sözleşmeler çerçevesinde değerlendirildiğini ve çözümün büyük ölçüde sözleşme hükümlerine, tarafların kusur durumuna ve ispat yükümlülüklerine bağlı olduğunu göstermektedir.
1. Sözleşmesel Haklar ve Tazminat Talepleri
Sözleşme, haklarınızın temel çerçevesini çizer. Özellikle sözleşmede gecikme durumunda uygulanacak bir cezai şart (gecikme cezası) varsa, bu en doğrudan talep hakkınızdır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi kararında bu durum net bir şekilde ifade edilmiştir: “Davacı sözleşmenin 6.maddesi uyarınca davalıdan tazminat isteminde bulunabileceği, sözleşme bedelinin %5’i miktarı olan 39.738,50-euro tazminatın talep edilebileceği” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi-2018/516).
Cezai şartın yanı sıra, gecikmeden kaynaklanan fiili zararlar da talep edilebilir. Ancak en önemli ve ispatı en zor olan talep kalemi genellikle kâr kaybıdır. Yargıtay ve yerel mahkemeler, bu tür talepleri kabul etmekle birlikte, zararın somut delillerle ispatlanmasını aramaktadır. İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin bir kararında, davacının kâr mahrumiyeti talebi kabul edilirken, bu zararın bilirkişi tarafından hesaplandığı görülmektedir: “2018-2019 dönemine ilişkin olarak kar kaybı ise 747.912,02 TL” olarak hesaplanmış ve bu talebin kabulüne karar verilmiştir.“ (ilkDerece-İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi-2019/367). Bununla birlikte, Yargıtay, sözleşmenin feshedilmesi durumunda kâr kaybı gibi olumlu zararların istenebilmesi için sözleşmede buna dair açık bir hüküm olması gerektiğini belirtmiştir (Yargıtay-15. Hukuk Dairesi-2016/4019).
2. Ayıplı İfa ve Seçimlik Haklar
Gecikmenin yanı sıra, yapılan işte kusur veya eksiklik (ayıp) varsa, TBK m. 475’e göre gemi sahibinin seçimlik hakları doğar. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi bu hakları şöyle sıralamıştır: “(1)-Eser iş sahibinin kullanamayacağı veya hakkaniyet gereği kabule zorlanamayacağı ölçüde ayıplı yada sözleşme hükümlerine aynı ölçüde aykırı olursa sözleşmeden dönme, (2)-Eseri alıkoyup aynı oranda bedelden indirim isteme, (3)-Aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masraflar yükleniciye ait olmak üzere eserin ücretsiz onarımını isteme haklarını kullanabilir (iş sahibinin genel hükümlere göre tazminat isteme hakkı saklıdır).“ (bam-İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi-2019/1316). Bu seçimlik hakların yanı sıra, ayıbın neden olduğu diğer zararların (örneğin başka bir tersanede yaptırılan tamir masrafı) tazmini de istenebilir.
3. Dava Sürecinde Dikkat Edilmesi Gereken Kritik Noktalar
Arabuluculuk: Ticari davalarda dava açmadan önce arabulucuya başvurmak bir dava şartıdır. Bu şart yerine getirilmezse dava usulden reddedilir. (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi-2022/1269).
İhtirazi Kayıt: Gecikmiş gemiyi teslim alırken, cezai şart veya gecikme tazminatı talep etme hakkınızı saklı tuttuğunuza dair bir ihtirazi kayıt (çekince) koymanız kritik öneme sahiptir. Aksi takdirde bu hakkınızı kaybedebilirsiniz. Yargıtay bir kararında, teslimde ihtirazi kayıt ileri sürülmediği için cezai şart isteme hakkının düştüğüne hükmetmiştir (Yargıtay-15. Hukuk Dairesi-2017/1296).
Görevli ve Yetkili Mahkeme: Uyuşmazlıklar genellikle “eser sözleşmesi” niteliğinde olduğundan görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesi‘dir (ilkDerece-İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi-2021/314). Ancak, bazı durumlarda, alacağın “deniz alacağı” niteliğinde olması halinde Denizcilik İhtisas Mahkemesi görevli olabilir (Yargıtay-20. Hukuk Dairesi-2016/5316). Yetkili mahkeme ise genellikle sözleşmede belirtilen yer mahkemesidir. Sözleşmede bir hüküm yoksa, davalının yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi-2020/1477).
İspat Yükü ve Tersanenin Savunmaları: Davacı olarak zararınızı ve bunun tersanenin kusurundan kaynaklandığını ispatlamakla yükümlüsünüz. Tersane ise, gecikmenin gemi sahibinin talepleri (ek işler) nedeniyle olduğunu veya bir mücbir sebepten kaynaklandığını iddia ederek sorumluluktan kurtulmaya çalışabilir. Bir kararda, mahkeme gecikmenin davacının ek iş taleplerinden kaynaklandığına kanaat getirerek davayı reddetmiştir: > “gecikmeye davacının ek iş talebi sebebiyet verdiğinden” (ilkDerece-İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesi-2022/96).
Sonuç ve Öneriler
Tersaneye çekilen geminin zamanında teslim edilmemesi, gemi sahibine sözleşme ve kanun hükümleri çerçevesinde çeşitli haklar tanıyan ciddi bir sözleşme ihlalidir. Bu durumda atılması gereken adımlar özetle şunlardır:
Sözleşmeyi İnceleyin: Öncelikle tersane ile imzaladığınız sözleşmenin teslim tarihi, gecikme cezaları, sorumluluk sınırlamaları ve yetkili mahkeme gibi maddelerini dikkatlice inceleyin.
Delilleri Toplayın: Gecikmeyi, bu gecikme nedeniyle uğradığınız zararları (yapılamayan seferler, kira kayıpları, ek masraflar vb.) ve tersane ile olan tüm yazışmalarınızı belgeleyin.
İhtarname Çekin: Gecikme nedeniyle haklarınızı talep ettiğinizi ve geminin derhal teslim edilmesini istediğinizi içeren noter kanalıyla bir ihtarname göndermek, karşı tarafı temerrüde düşürmek açısından önemlidir.
Arabulucuya Başvurun: Dava açmadan önce arabuluculuk sürecini başlatmanız yasal bir zorunluluktur.
Dava Açın: Arabuluculukta anlaşma sağlanamazsa, toplanan deliller ve sözleşme hükümleri ışığında, yetkili ve görevli Asliye Ticaret Mahkemesi’nde;
Sözleşmede varsa cezai şartın tahsili,
Gecikmeden doğan doğrudan zararların ve kâr kaybının tazmini,
Yapılan iş ayıplı ise ayıbın giderilmesi veya bedel indirimi,
Gerekiyorsa ödenen bedelin iadesi ve sözleşmenin feshi talepleriyle bir dava açabilirsiniz.
Bu süreçlerin karmaşıklığı, ispat külfetinin ağırlığı ve uyuşmazlığın teknik detayları göz önüne alındığında, deniz ticareti ve eser sözleşmeleri konusunda uzman bir hukukçudan profesyonel destek alınması, hak kaybı yaşanmaması adına şiddetle tavsiye edilir. Bir yazı önerisi.
Tersaneler bölgesi olan Tuzla’da faaliyet gösteren işletmeler ile gemi sahipleri arasındaki hukuki ilişkiler, hem deniz ticareti hukuku hem de eser sözleşmesi hükümleri açısından oldukça teknik ve uzmanlık gerektiren bir alanı kapsamaktadır. Teslimde gecikme, ayıplı ifa, cezai şart uygulamaları ve kâr kaybı gibi ihtilaflar, yalnızca sözleşmenin lafzına değil, aynı zamanda uygulamadaki ticari teamüllere, teknik bilirkişi raporlarına ve ispat kurallarına bağlı olarak şekillenmektedir.
Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze, Çayırova, Tepeören ve Orhanlı gibi İstanbul ve çevresindeki tersane bölgelerinde faaliyet gösteren gemi bakım firmaları için, alacakların zamanında ve eksiksiz tahsil edilmesi, işletmenin sürdürülebilirliği açısından hayati öneme sahiptir. Bu nedenle, gemi sahibinin haklarını etkin biçimde koruyabilmesi için; süreci doğru yöneten, delil stratejisini sağlam kuran ve hem Asliye Ticaret Mahkemesi hem de Denizcilik İhtisas Mahkemesi nezdinde deneyimi olan bir Tuzla avukatı ile çalışması büyük önem taşır. Alanında uzman bir avukat, sadece hak kaybını önlemekle kalmayacak; aynı zamanda süreci hızlandıracak ve daha etkin sonuç alınmasına katkı sağlayacaktır.
Toplu yaşam alanlarının yönetiminde sıkça karşılaşılan ve hukuki tartışmalara yol açan konulardan biri, toplu yapı temsilciler kuruluna kat maliki olmayan kişilerin seçilip seçilemeyeceğidir. Çalışma toplu yapı yönetiminin önemli bir organı olan “Toplu Yapı Temsilciler Kurulu” üyeliğine, kat maliki sıfatı taşımayan kişilerin seçilip seçilemeyeceği meselesini, sunulan hukuki metinler ve Yargıtay kararları ışığında incelemektedir. Temsilciler Kurulu, bu karmaşık yapıda kat maliklerinin iradesini yansıtan ve önemli yetkilere sahip temsili bir organdır. Çalıma, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) temelinde, Yargıtay’ın konuya ilişkin farklı yaklaşımlarını, Yönetim Planı’nın rolünü, seçilen kişinin yetki sınırlarını ve olası uyuşmazlıkların çözüm yollarını inceleyerek bütüncül bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır.
1.Temsilciler Kurulunun Oluşumu ve Yönetim Planının Rolü
Temsilciler Kurulu’nun varlığı ve oluşum şekli, temel olarak toplu yapının “yönetim planına” bağlıdır. KMK, bu konuda emredici bir kural koymak yerine, esnek bir yapı benimsemiştir. Yönetim planında aksi belirtilmediği sürece (yedek hukuk kuralı olarak), kurul, blok yöneticileri ve blok niteliğinde olmayan yapıların temsilcilerinden oluşur. KMK’nın 69. maddesinde toplu yapı kat malikleri kurulunun görevlerinin toplu yapı temsilciler kuruluna verilebileceği düzenlenmiştir. Ada temsilciler kurulunun oluşumu gibi toplu yapı temsilciler kurulunun oluşumu için toplu yapı yönetim planında bu yönde bir düzenleme olması gerekmektedir. Toplu yapı temsilciler kurulu üyelerinin sayısı ve nasıl seçileceği toplu yapının özelliği dikkate alınarak yönetim planında belirtilir.
Kat Maliki Olmayanların “Yönetici” Seçilebilmesi: KMK ve içtihatlar, klasik kat mülkiyeti için geçerli olan KMK m. 34’ün, toplu yapılar için de (KMK m. 74 atfıyla) uygulanacağını açıkça belirtmektedir. Bu madde, kat maliklerinin dışarıdan birini yönetici olarak seçmesine olanak tanır.
Dışarıdan “Temsilci” Seçilebilmesi: En kritik bulgu, dışarıdan yönetici seçme imkanının, temsilci seçimi için de geçerli olabileceğidir. Yönetim planına konulacak özel bir hükümle, temsilciler kurulu üyesinin kat maliki olması şartı aranmayabilir. Bu halde, toplu yapılarda da, yönetim planına konulacak hükümle blokların veya blok niteliğinde olmayan yapıların, kendi aralarından bir kişiyi ya da o kapsamdaki bağımsız bölüm malikleri dışında bir kimseyi yönetici veya temsilci olarak atamaya ilişkin bir takım hükümlere yer verilebileceği gibi, yönetim planında yönetici veya temsilci olma bakımından bazı özel şartların getirilmesi de mümkündür.
Yönetici/Temsilci Ayrımı ve Temsil Yetkisi: Temsilciler Kurulu, varsayılan durumda blok yöneticilerinden oluşur. Blok yöneticisi dışarıdan seçilebildiğine göre, dolaylı yoldan Temsilciler Kurulu’nda kat maliki olmayan bir üye (blok yöneticisi sıfatıyla) bulunabilir. Daha da önemlisi, kanun yönetim planının, blok yöneticisi veya yapı temsilcisi dışında, sadece Temsilciler Kurulu’nda görev yapmak üzere harici bir kişinin seçilmesine de imkan tanıyabileceğini belirtmektedir.
2. Toplu Yapı Temsilciler Kuruluna Dışardan Üye Seçilmesinde Kanunda Yasaklayıcı Bir Hüküm Yoktur?
KMK’da Temsilciler Kurulu üyesinin mutlaka kat maliki olması gerektiğine dair emredici bir hüküm bulunmamaktadır. Aksine, kanun koyucu, KMK m. 69’da “yönetim planında başka türlü düzenlenmedikçe” ve “nasıl seçileceğinin yönetim planında belirtileceği” gibi ifadelerle bu alanı büyük ölçüde kat maliklerinin iradesine, yani yönetim planına bırakmıştır. Bu esneklik, KMK m. 34’ün dışarıdan yönetici seçimine izin veren ruhuyla ve KMK’nın 74. maddesinin atfıyla birleştiğinde kat maliki olmayan kişilerin de temsilci olarak seçilebilmesinin önünü açmaktadır.
KMK’nın 69/son fıkrasında “Bu yetki, yönetim plânında toplu yapı temsilciler kuruluna verilebilir. Yönetim plânında başka türlü düzenlenmemişse, toplu yapı temsilciler kurulu, blok yapılarda her blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerince seçilen blok yöneticileri ve blok niteliğinde olmayan yapıların bağımsız bölüm maliklerince seçilen temsilcilerden oluşur. Toplu yapı temsilciler kurulu üyelerinin sayısı ve nasıl seçileceği toplu yapının özelliği dikkate alınarak yönetim plânında belirtilir. “ şeklinde hüküm bulunmaktadır. Bu madde uyarınca kat maliki olmayan dışarında bir kişinin toplu yapı temsilciler kurulana seçilmesinde bir engel yoktur. Yönetim planında bir engel konulmadıkça dışarıdan kat maliki olmayan bir kişi de toplu yapı temsilciler kuruluna seçilebilir.
3. Temsilciler Meclisine Üye Seçilmesindeki Uyuşmazlıklar ve Çözüm Yolları
Yönetim Planının Yetersizliği: En büyük uyuşmazlık kaynağı, yönetim planının bu konuda sessiz veya muğlak olmasıdır. Temsilcilerin nasıl seçileceği gibi hususlar hakkında kanun koyucunun herhangi bir düzenleme öngörmemesi toplu yapılarda yönetimin aksamasına yol açabilmektedir. Ancak yönetim planında bu konuda bir açıklama yer almaması durumunda da kanunda dışardan seçilmeye bir engel bulunmadığından yine de dışarıdan temsilci seçilmesi mümkün olacaktır.
Çözüm Yolu: Uyuşmazlıkların çözümünde ilk başvurulacak kaynak Yönetim Planı’dır. Yönetim planı, toplu yapının anayasası niteliğindedir. Planda, temsilcilerin nitelikleri (kat maliki olma şartı, profesyonellik, eğitim vb.) ve seçim usulü açıkça belirtilmişse, bu hükümlere uyulur. Planın yetersiz kaldığı durumlarda ise KMK’nın yedek hukuk kuralları (m. 69, m. 71, 74 ve m. 34’e yapılan atıf) devreye girer ve dışarıdan temsilci seçimi yapılabilir.
Sonuç
İncelen kararlar ve metinler Kat Mülkiyeti Kanunu’nda toplu yapı temsilciler kuruluna kat maliki olmayan bir kişinin seçilmesini doğrudan yasaklayan bir hüküm bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Anahtar rol, toplu yapının “anayasası” olan yönetim planına aittir. Yönetim planında açıkça izin veren bir hüküm bulunması halinde, kat maliki olmayan, hatta tüzel kişi bir profesyonel yönetim şirketi temsilcisinin dahi Temsilciler Kurulu’na üye olarak seçilmesi hukuken mümkündür. Yönetim planının bu konuda sessiz kalması durumunda ise, KMK’nın 69/son fıkrasında “Bu yetki, yönetim plânında toplu yapı temsilciler kuruluna verilebilir. Yönetim plânında başka türlü düzenlenmemişse, toplu yapı temsilciler kurulu, blok yapılarda her blokta bulunan bağımsız bölüm maliklerince seçilen blok yöneticileri ve blok niteliğinde olmayan yapıların bağımsız bölüm maliklerince seçilen temsilcilerden oluşur. Toplu yapı temsilciler kurulu üyelerinin sayısı ve nasıl seçileceği toplu yapının özelliği dikkate alınarak yönetim plânında belirtilir. “ hükmü dikkate alınacak ve bu madde de toplu yapı temsilciler kuruluna dışarıdan üye seçilmesi yasaklayan bir ifade olmadığından dışarıdan temsilci seçimi mümkün olacaktır. Yine konunun KMK’nın genel ve yedek hükümleri (özellikle dışarıdan yönetici seçimine izin veren m. 34) çerçevesinde yorumlanması gerekecek, bu da genellikle dışarıdan seçime kapıyı açık bırakacaktır.
Sunulan kaynaklar temelinde, kanun koyucunun toplu yapı yönetiminde katı kurallar yerine esnekliği ve irade serbestisini ön planda tuttuğu anlaşılmaktadır. Bu yaklaşım, her toplu yapının kendi özgün dinamiklerine ve ihtiyaçlarına uygun bir yönetim modeli oluşturmasına olanak tanıması açısından olumludur. Kat maliki olmayan profesyonellerin (hukukçular, mali müşavirler, gayrimenkul uzmanları vb.) kurula dahil edilmesi, yönetimin kalitesini ve şeffaflığını artırabilir.
Ancak bu esneklik, aynı zamanda potansiyel bir risk taşımaktadır. Yeterince detaylı ve özenli hazırlanmamış bir yönetim planı, metinlerde de belirtildiği gibi, temsil sorunlarına, yetki karmaşasına ve ciddi hukuki uyuşmazlıklara yol açabilir. Dolayısıyla en sağlıklı yol, toplu yapı kurulurken veya sonrasında yönetim planında; Temsilciler Kurulu’nun kimlerden oluşacağı, üye olacak kişilerde aranacak nitelikler (kat maliki olma şartı, belirli bir meslekten olma, tecrübe vb.), seçim usulü ve görev süresi gibi konuların hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık ve ayrıntılı olarak düzenlenmesidir. Bu, olası ihtilafları en baştan önlemenin en etkili yoludur. Bir tez önerisi.
Toplu yapılarda Temsilciler Kurulu üyeliğine kat maliki olmayan kişilerin seçilip seçilemeyeceği konusu, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun yoruma açık hükümleri, yönetim planlarının çeşitliliği ve Yargıtay kararlarının farklı yaklaşımları nedeniyle hukuki uzmanlık gerektiren teknik bir alandır. Bu konuda atılacak yanlış bir adım, apartman veya site yönetiminde iptal davaları, yetki aşımı iddiaları ve yönetim krizleri gibi ciddi uyuşmazlıklara yol açabilir. Bu nedenle özellikle süreci en baştan doğru kurgulamak, yönetim planlarını revize ederken mevzuata uygun bir çerçeve çizmek için uzman desteği alınması büyük önem taşır.
Tuzla gibi yapılaşmanın hızla arttığı, çok bloklu toplu yapıların yaygın olduğu bir bölgede, KMK hükümlerine hâkim, Yargıtay kararlarını yakından takip eden ve yerel mahkeme uygulamalarını bilen bir Tuzla avukatı ile çalışmak hem hak kayıplarının önüne geçmek hem de süreci hızlı ve sağlıklı yürütmek açısından büyük avantaj sağlar. Aynı şekilde Pendik avukatı, Kartal avukatı, Maltepe avukatı, Aydınlı avukatı, Orhanlı avukatı, Tepeören avukat, Çayırova avukat veya Gebze avukatı desteğiyle çalışmak, yalnızca yasal çerçeveyi korumakla kalmaz, aynı zamanda apartman içi uyumu ve yönetime duyulan güveni artırır.
Profesyonel destek sayesinde temsilciler kurulunun doğru şekilde yapılandırılması, dışarıdan temsilci seçilmesinin hukuki zemine oturtulması ve yönetim planının yasal şekilde güncellenmesi sağlanabilir. Özellikle yönetim planında eksiklik varsa, bu planların ihtilafa yol açmadan yeniden düzenlenmesi için deneyimli bir avukat rehberliği süreci hem yasal hem de pratik açıdan güvenli kılacaktır.
Bu yazı, deniz yoluyla taşınan bir eşyanın varma limanına geç teslim edilmesi durumunda, yük sahibinin (gönderen, gönderilen veya sigortacı gibi hak sahipleri) sahip olduğu hukuki hakları, bu hakları kullanırken izlemesi gereken adımları ve dikkat etmesi gereken kritik noktaları, sunulan çeşitli mahkeme kararları ışığında analiz etmektedir. Türk Ticaret Kanunu (TTK), ilgili uluslararası konvansiyonlar (CMR vb.) ve yerleşik Yargıtay içtihatları, yük sahibinin haklarının çerçevesini çizerken, aynı zamanda bu hakların kullanılabilmesi için belirli usuli şartlar ve ispat yükümlülükleri öngörmektedir. Çalışma, bu karmaşık hukuki süreci ana bulgular, inceleme ve sonuç bölümleriyle aydınlatmayı amaçlamaktadır.
1. Dava Hakkının Temeli ve Koşulları
Geç teslimden kaynaklanan dava hakkının temelini, taşıyanın sözleşmeden doğan özen yükümlülüğünü ihlal etmesi oluşturur. Taşıyan, eşyayı sözleşmede kararlaştırılan sürede veya böyle bir süre yoksa “şartlar dikkate alındığında özenli bir taşıyıcıya tanınabilecek makul bir süre içinde” teslim etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün ihlali, taşıyanın sorumluluğunu doğurur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin vurguladığı temel prensip şudur: “taşıyan, eşyanın zıyaı veya hasarından yahut geç tesliminden doğan zararlardan, zıya, hasar veya teslimde gecikmenin, eşyanın taşıyanın hâkimiyetinde bulunduğu sırada meydana gelmiş olması şartıyla sorumludur“ (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 43. Hukuk Dairesi-2020/116).
2. Yük Sahibinin Atması Gereken Adımlar ve Yükümlülükleri
Yük sahibinin tazminat hakkını etkin bir şekilde kullanabilmesi için yerine getirmesi gereken kritik usuli yükümlülükler bulunmaktadır:
İhbar Yükümlülüğü: Yük sahibinin hak kaybına uğramaması için en önemli adımlardan biri, gecikmeyi taşıyana süresi içinde bildirmesidir. TTK, bu konuda kesin bir süre öngörmektedir. Bir kararda belirtildiği üzere, “TTK m. 1185/5 gereği, yükün gönderilene tesliminden itibaren aralıksız 60 gün süre içinde gecikme zararı ve tazmin talebinin taşıyana yazılı bildirimi” yapılmalıdır. Aksi halde tazminat hakkı düşer.
Zararın İspatı: Tazminat talebinin kabulü için en temel şart, gecikme ile zarar arasında bir illiyet (nedensellik) bağı kurulması ve bu zararın somut delillerle ispat edilmesidir. Mahkemeler, “HMK’nun 190. maddesi uyarınca kural olarak, aksi kanunca belirlenmedikçe iki taraftan her biri iddiasını ispata mecburdur” ilkesini esas alır (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi-2018/329). Yük sahibinin, sipariş iptalleri, müşteriye yapılan iskontolar, kâr kaybı veya ek masraflar gibi zararlarını faturalar, yazışmalar, banka kayıtları ve ticari defterlerle kanıtlaması gerekir. Sadece ticari defterlerdeki satış düşüşü gibi soyut iddialar, zararın ispatı için yeterli görülmemektedir.
Hak Düşürücü Süre: Yük sahibinin dava açmak için sınırlı bir zamanı vardır. TTK uyarınca, “Eşyanın ziyaı veya hasarı ile geç tesliminden dolayı taşıyana karşı her türlü tazminat istem hakkı, bir yıl içinde yargı yoluna başvurulmadığı takdirde düşer.” (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi-2022/2318). Bu süre, eşyanın teslim edildiği veya edilmesi gerektiği tarihten itibaren başlar ve mahkeme tarafından re’sen (kendiliğinden) dikkate alınır. Taşıyanın “zararın tazmin edileceği konusunda oyalaması” dahi bu süreyi durdurmaz.
3. Taşıyanın Sorumluluğunun Sınırları ve İstisnaları
Taşıyanın sorumluluğu mutlak değildir ve kanunla sınırlandırılmıştır.
Sınırlı Sorumluluk: Taşıyanın kusurunun basit olduğu durumlarda, tazminat miktarı kanuni bir üst sınırla limitlenmiştir. TTK m. 1186/6 uyarınca, “taşıyanın, navlun sözleşmesine konu eşyanın geç tesliminden doğan sorumluluğu, geciken eşya için ödenecek navlunun iki buçuk katı ile sınırlıdır ancak bu tutar, navlun sözleşmesi uyarınca ödenecek toplam navlun miktarından fazla olamayacaktır.” Mahkemeler, bu sınırı dikkate alarak tazminata hükmederler.
Sınırlı Sorumluluğun Ortadan Kalkması (Kast ve Pervasızca Davranış): Yük sahibinin, uğradığı zararın tamamını talep edebilmesi için taşıyanın sınırlı sorumluluktan yararlanamayacağını ispatlaması gerekir. Bu durum, taşıyanın eyleminin “kasten yapılması yahut geç teslim olasılığını hiçe sayan, bu olasılığı düşüncesizce göze alan pervasız bir davranış niteliğinde” olması halinde mümkündür. Örneğin, konteynerlerin limanda unutulması gibi durumlar, pervasızca davranış olarak nitelendirilerek taşıyanın tam tazminat ödemesine yol açabilir.
4. Yargılama Sürecine İlişkin Diğer Hususlar
Görevli Mahkeme: Deniz taşımacılığından kaynaklanan uyuşmazlıklar, ticari dava niteliğindedir. Bu tür davalara bakmakla görevli mahkemeler Asliye Ticaret Mahkemeleridir. Özellikle büyük şehirlerde, bu davalar için uzmanlaşmış “Denizcilik İhtisas Mahkemesi” görevlidir (İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesi-2017/1430).
Takas ve Mahsup Hakkı: Yük sahibi, geç teslimden kaynaklanan zararını, taşıyanın talep ettiği navlun borcundan mahsup edilmesini talep edebilir. Bir Yargıtay kararında, mahkemenin “davalının savunmasına yansıyan sayışma iradesini de nazara almadığını göstermektedir” denilerek bu hakkın önemi vurgulanmıştır (Yargıtay-11. Hukuk Dairesi-2009/14025).İnceleme
Sonuç
İncelenen kararlar bütünü, deniz yoluyla taşımada geç teslim halinde yük sahibinin hak arama sürecinin çift yönlü bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Bir yanda kanun, taşıyanı “özenli bir taşıyıcı” gibi davranmadığı takdirde sorumlu tutarak yük sahibini korumaktadır. Diğer yanda ise, bu hakkın kullanılmasını sıkı usuli kurallara ve ağır ispat yükümlülüklerine bağlayarak taşıyanı spekülatif ve ispatlanamayan taleplerden korumayı amaçlamaktadır.
Yük sahibinin başarısı, proaktif ve titiz davranmasına bağlıdır. Sözleşme aşamasından teslim anına kadar tüm süreçlerin yazılı olarak belgelenmesi, gecikmenin fark edildiği anda derhal ve usulüne uygun şekilde ihtar çekilmesi ve zararın kalem kalem, somut delillerle (üçüncü kişilere ödenen cezalar, alternatif taşıma faturaları, kâr kaybını gösterir hesaplamalar vb.) ortaya konulması elzemdir. Özellikle 1 yıllık hak düşürücü süre, haklı dahi olsa dava hakkının kaybedilmesine neden olabilecek en önemli engeldir.
Taşıyanın “kast veya pervasızca davranışı”nın ispatı, sınırlı sorumluluk kalkanını aşmanın tek yoludur ve bu, davanın seyrini tamamen değiştirebilecek stratejik bir noktadır. Bu nedenle, gecikmenin nedeninin derinlemesine araştırılması (örneğin, geminin kasten başka rotaya yönlendirilmesi, bilinen bir teknik arızaya rağmen yola çıkılması vb.) kritik önem taşır.
Deniz yoluyla taşınan eşyanın geç teslimi halinde yük sahibi, zararlarının tazmini için önemli hukuki haklara sahiptir. Ancak bu hakların fiili bir kazanıma dönüşmesi, belirli bir yol haritasının dikkatle izlenmesini gerektirir. Yük sahibinin başarı şansını artırmak için atması gereken adımlar özetle şunlardır:
Sözleşmeyi İncelemek: Taşıma sözleşmesinde teslim süresi ve gecikmeye ilişkin özel hükümler olup olmadığını kontrol etmelidir.
Derhal Bildirimde Bulunmak: Gecikmeyi öğrendiği andan itibaren TTK’da öngörülen 60 günlük süre içinde taşıyana yazılı olarak bildirimde bulunmalıdır.
Zararı Belgelemek: Gecikme nedeniyle ortaya çıkan tüm doğrudan ve dolaylı zararlarını somut delillerle (faturalar, yazışmalar, sözleşmeler, raporlar) ispat edilebilir hale getirmelidir.
Hak Düşürücü Süreye Dikkat Etmek: Tazminat hakkının kaybolmaması için, eşyanın teslim edilmesi gereken tarihten itibaren 1 yıl içinde mutlaka dava açmalıdır.
Doğru Mahkemeye Başvurmak: Davayı, görevli olan Denizcilik İhtisas Mahkemesi’nde veya Asliye Ticaret Mahkemesi’nde açmalıdır.
Profesyonel Destek Almak: Deniz ticareti hukukunun karmaşıklığı, sınırlı sorumluluk rejimleri ve usuli süreler göz önüne alındığında, sürecin başından itibaren uzman bir avukattan hukuki destek almak, hak kayıplarını önlemek adına en doğru yaklaşım olacaktır. Bir yazı önerisi.
Deniz yoluyla taşımacılıkta “geç teslim”e dayalı tazminat davaları, hem maddi hem usuli anlamda son derece teknik detaylar içerir. Taşıyanın kusurunu ve gecikme nedeniyle oluşan zararın varlığını ispat yükü tamamen yük sahibine aittir. TTK’nın getirdiği ihbar süreleri, 1 yıllık hak düşürücü dava açma süresi, sınırlı sorumluluk rejimi ve kast-pervasızlık gibi sorumluluğu kaldıran istisnalar; davanın kaderini belirleyebilir. Bu nedenle, yük sahibinin hem gecikmeyi belgeleyebilmesi hem de tazminat talebinin dayandığı zararları usulüne uygun şekilde ortaya koyması gerekir.
Tuzla’nın yanı sıra Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Çayırova avukat ve Tepeören, Aydınlı Avukat avukat, tersane avukat gibi deniz ticaretine hâkim, bölgesel uzmanlık sahibi hukukçularla çalışmak, yük sahibinin haklarının eksiksiz korunmasını sağlar. Bu yerel avukatlar, taşıma sözleşmesinin yorumlanmasından delil toplanmasına, sürelere riayet edilmesinden mahkemeye başvuruya kadar her adımda stratejik rehberlik sunar. Özellikle taşıyanın pervasızca davranışlarının ispatlanması gibi kritik noktalarda, uzman bir avukat desteği olmadan açılan davaların reddedilme riski oldukça yüksektir. Hak kayıplarını önlemek ve zararların eksiksiz tazminini sağlamak için sürecin başından itibaren profesyonel destek alınması mutlak önem taşır.