Gemide meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı durumunda gemi adamının ve hak sahiplerinin sahip olduğu haklar nelerdir?

Giriş

Literatürdeki kaynaklar, gemide meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı durumunda gemiadamının ve hak sahiplerinin sahip olduğu hakları üç ana başlık altında ele almaktadır: Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından sağlanan haklar, işverene karşı ileri sürülebilecek tazminat hakları ve iş sözleşmesinin feshine ilişkin haklar. Bu hakların temelini 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Deniz İş Kanunu oluşturmaktadır. İş kazası, “işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren olay” olarak tanımlanırken; meslek hastalığı, “sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik hali” olarak tanımlanmaktadır. İki kavram arasındaki temel fark, iş kazasının ani bir olay neticesinde, meslek hastalığının ise belirli bir süreç sonunda ortaya çıkmasıdır.

1. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Tarafından Sağlanan Haklar

Gemide iş kazası geçiren veya meslek hastalığına yakalanan gemiadamı, 5510 sayılı Kanun kapsamında sigortalı sayıldığından, öncelikli olarak SGK tarafından sağlanan haklardan yararlanır. Bu haklar, sigortalının kendisi veya vefatı halinde hak sahipleri için geçerlidir. 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun ile aslında iş kazası ve meslek hastalıklarının sosyal güvenlik sistemi açısından hukukî sonuçları düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler, sigortalıya geçici veya sürekli iş göremezlik ödeneği bağlanması, tedavi masraflarının karşılanması ve vefat halinde hak sahiplerine gelir bağlanması gibi edimleri içerir. Bu sigorta kolunun amacı, “sigortalı kimselerin, iş kazası sayılabilecek bir kazaya uğramaları halinde, doğrudan koruma altına alınması ve kaza sonucunda zarara uğrayanlara yardım sağlayacak kurumun belirlenmesidir.

2. İşverene Karşı İleri Sürülebilecek Tazminat Hakları

SGK tarafından sağlanan yardımlar, gemiadamının uğradığı zararın tamamını karşılamayabilir. Bu durumda, gemiadamı veya hak sahipleri, SGK tarafından karşılanmayan zararlar için işverene karşı maddi ve manevi tazminat davası açma hakkına sahiptir.

Maddi ve Manevi Tazminat: Başka bir deyişle iş kazası veya meslek hastalığı ile karşı karşıya kalan bir işçi Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararı için işverene dava açabilecektir. İşverenin sorumluluğu, genellikle iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almamasından kaynaklanan kusuruna dayanır. İş kazası ve meslek hastalığı sonucu maddi tazminatın hesabında kaza veya hastalık meydana gelmeseydi işçi hangi durumda olacak idiyse o durumun sağlanması hedeflenir. Bu, iş göremezlikten doğan kazanç kaybı, tedavi giderleri ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararları kapsar. Ayrıca, yaşanan bedensel veya ruhsal acı nedeniyle manevi tazminat da talep edilebilir.

İşverenin Sorumluluğu: İşverenin sorumluluğunun temelinde, çalışanın sağlığını ve güvenliğini koruma yükümlülüğü yatar. Türkiye’ de işverenin, çalışanın çıkarlarını ve sağlığı korumak amacı ile alacağı tedbirleri almaması durumunda çalışanın işyerinde meslek hastalığına yakalanması ya da iş kazası yaşaması durmunda oluşan zararlardan işverenin sorumlu olduğu kabul görmektedir.”

3. İş Sözleşmesinin Feshi Hakkı

İş kazası veya meslek hastalığı, gemiadamının sağlık durumunu sürekli olarak etkileyerek gemide çalışmasına engel teşkil edebilir. Bu durumda hem gemiadamına hem de işverene iş sözleşmesini derhal feshetme hakkı tanınmıştır.

Deniz İş Kanunu Kapsamında Fesih: Deniz İş Kanunu’na tabi olan ve “gemiadamı” olarak nitelendirilen çalışanlar için bu hak, kanunun 14. maddesinde özel olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre iş sözleşmesi, “… b) Gemiadamının herhangi bir sebeple sürekli olarak gemide çalışmasına engel bir hastalığa yakalanması veya engelli hâle gelmesi…” halinde derhal feshedilebilir.

Fesih Hakkının Koşulları: Hastalığın gemide çalışmayı engelleyici özellik taşıması ve bu durumun da süreklilik arz etmesi. Hastalığın iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanıp kaynaklanmaması ya da gemide veya gemi dışında ortaya çıkması fesih hakkı açısından önem taşımaz. Önemli olan, ortaya çıkan sağlık sorununun gemide çalışmaya sürekli bir engel teşkil etmesidir.

İş Kazası ve Meslek Hastalığı Ayrımı Literatür, iş kazası ile meslek hastalığı arasındaki temel ayrıma sıkça vurgu yapmaktadır. Meslek hastalığı ile iş kazası arasında dikkat çekici olan ayırt edici unsur, meslek hastalığının ‘tekrarlanan bir sebeple’; iş kazasının ise ‘ani olarak’ meydana gelmesidir. Bu ayrım, olayın tespiti ve soruşturulması açısından önemli olsa da, “öğretide iş kazası ile meslek hastalığı arasında sigortalılık hakları ve işverenden alınacak tazminat hakları açısından bir farklılık bulunmadığı” genel olarak kabul görmektedir.

Deniz İş Hukukuna Özgü Düzenlemeler Gemide meydana gelen iş kazaları ve meslek hastalıkları, genel hükümlerin yanı sıra Deniz İş Hukuku ve uluslararası sözleşmeler kapsamında da özel koruma altındadır. MLC 2006 Sözleşme, gemi çalışanlarının hastalanması, yaralanması veya ölümü halinde işverenin sorumluluğunu ve bu sorumluluğun koşullarını düzenlemektedir. Sözleşmenin ikinci maddesine göre işveren, işe başlama tarihi olarak iş sözleşmesi maddelerinde belirtilen tarih ile işin sona erdiği tarih arasında meydana gelen hastalık ve yaralanma sonucunda meydana gelen ölümden sorumlu olduğu…” belirtilmiştir. Bu, gemiadamları için ek bir güvence mekanizması sunmaktadır.

İşverenin Sorumluluğunun Kapsamı İşverenin sorumluluğu, yalnızca kazanın veya hastalığın meydana gelmesinden sonraki tazminat yükümlülüğü ile sınırlı değildir. Asıl sorumluluk, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alarak bu tür olayların yaşanmasını önlemektir. İş kazaları ve meslek hastalıkları işyerindeki üretim koşullarından, bir bakıma işverenin sağlamış olduğu koşullardan kaynaklanmaktadır. İşverenin bu önlemleri almaması, hukuki ve cezai sorumluluğunun temelini oluşturur.

Sonuç

Gemide iş kazası geçiren veya meslek hastalığına yakalanan bir gemiadamı, çok katmanlı bir hukuki korumadan yararlanmaktadır. Bu koruma;

5510 sayılı Kanun uyarınca SGK tarafından sağlanan sosyal güvenlik haklarını,

SGK’nın karşılamadığı zararlar için işverenin kusuruna dayalı olarak açılacak maddi ve manevi tazminat davalarını,

Sağlık durumunun gemide çalışmaya sürekli olarak engel olması halinde Deniz İş Kanunu m. 14 uyarınca iş sözleşmesini derhal feshetme hakkını içermektedir.

İşverenin sorumluluğu, hem ulusal mevzuat (5510 S.K., Deniz İş Kanunu, Borçlar Kanunu) hem de MLC 2006 gibi uluslararası sözleşmelerle düzenlenmiş olup, temelinde işçinin sağlığını ve güvenliğini sağlama yükümlülüğü yatmaktadır.

Sık Sorulan Sorular

Gemide iş kazası geçiren gemi adamı hangi haklara sahiptir?

Gemide iş kazası geçiren gemi adamı, öncelikle SGK kapsamında tedavi giderlerinin karşılanması, geçici veya sürekli iş göremezlik ödeneği gibi haklardan yararlanır. Ayrıca uğradığı zarar SGK tarafından tam karşılanmazsa, işverene karşı maddi ve manevi tazminat davası açabilir.

Meslek hastalığı ile iş kazası arasında haklar açısından fark var mı?

Hayır. İş kazası ani bir olay sonucu, meslek hastalığı ise zaman içinde oluşur. Ancak her iki durumda da gemi adamının sosyal güvenlik hakları ve işverene karşı tazminat hakları aynıdı

Gemi adamı iş kazası sonrası iş sözleşmesini feshedebilir mi?

Evet. Eğer gemi adamının sağlık durumu sürekli olarak gemide çalışmasına engel hale gelmişse, Deniz İş Kanunu kapsamında iş sözleşmesini haklı nedenle derhal feshedebilir.

Neden Uzman Gemi Adamı Avukatı Desteği Gerekli?

Gemide meydana gelen iş kazaları ve meslek hastalıkları, klasik iş hukuku uyuşmazlıklarından farklı olarak deniz iş hukuku, uluslararası sözleşmeler (MLC 2006), SGK mevzuatı ve işveren sorumluluğunun birlikte değerlendirilmesini gerektiren teknik bir alandır. Bu süreçte, hangi zararların SGK tarafından karşılanacağı, hangi tazminat kalemlerinin işverenden talep edileceği ve kusur oranlarının nasıl belirleneceği ciddi uzmanlık gerektirir.

Özellikle yabancı bayraklı gemiler, uluslararası sözleşmeler ve farklı hukuk sistemlerinin devreye girdiği durumlarda sürecin hatalı yürütülmesi, ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle alanında deneyimli bir gemi adamı avukatı ile çalışmak, sürecin doğru yönetilmesi açısından kritik öneme sahiptir.

Bu noktada, deniz iş hukuku ve iş kazaları alanında uzman kadrosuyla hizmet veren 2M Hukuk Avukatlık Ofisi, gemi adamlarının iş kazası ve meslek hastalığı kaynaklı tazminat süreçlerinde müvekkillerine etkin ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Read More

Boşanmada Banka Hesabındaki Para Paylaşılır mı?

1. Temel Hukuki Karine ve Edinilmiş Mal Esası

Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 222. maddesi uyarınca, bir eşin bütün malları aksi ispat edilinceye kadar “edinilmiş mal” kabul edilir. Yargıtay kararlarında (8. HD. 2014/17630 K, 2015/22086 K, 2010/2909  evlilik birliği devam ederken açılan ve para yatırılan banka hesaplarının kural olarak edinilmiş mal sayılacağı ve tasfiyeye tabi tutulacağı vurgulanmaktadır. Hesabın sadece bir eş adına kayıtlı olması, o paranın edinilmiş mal olma niteliğini değiştirmez.

2. İspat Yükümlülüğü ve Kişisel Mal İddiası

Belirli bir malın kendisine ait kişisel mal olduğunu iddia eden eş, bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür (TMK m. 222/1).

Kişisel Mal Sayılan Durumlar: Miras yoluyla gelen paralar, karşılıksız kazandırma (hibe/bağış) yoluyla elde edilen değerler veya evlilik öncesi sahip olunan varlıklar kişisel mal kabul edilir (3. HD. 2020/10206 ).Örnek olayda; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, eşlerden biri babasından miras kalan taşınmazı satarak elde ettiği parayı eşiyle birlikte açtıkları ortak banka hesabına yatırmıştır. Diğer eş ise bu parayı, eşinin bilgisi ve rızası olmaksızın çekerek kendi hesabına aktarmış ve harcamıştır. Davacı eş, bu paranın kendisine ait kişisel mal olduğunu ileri sürerek iadesini talep etmiştir. Yargıtay, miras yoluyla elde edilen bu paranın Türk Medeni Kanunu uyarınca kişisel mal niteliğinde olduğunu, ortak hesaba yatırılmış olmasının bu durumu değiştirmeyeceğini ve paranın evlilik birliği için harcandığının ispat edilemediğini belirterek, çekilen tutarın davacıya ait olduğuna ve iadesi gerektiğine hükmetmiştir.8. HD. 2013/18308  Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, evlilik süresince biriktirilen 30.000 TL’nin davalı eş adına açılan banka hesabında tutulduğu, ancak boşanma davasından önce bu paranın çekildiği anlaşılmıştır. Davacı eş, bu birikimin edinilmiş mal olduğunu ileri sürerek yarısı üzerinde katılma alacağı talep etmiştir. Davalı ise paranın bir kısmının ailesinden gelen yardımlar olduğunu savunmuştur. Yargıtay, banka kayıtları ve tanık beyanlarına göre hesapta bulunan paranın bir bölümünün (4.450 TL) davalıya yakınları tarafından hibe edildiğini ve bu kısmın kişisel mal sayılması gerektiğini kabul etmiştir. Buna karşılık kalan tutarın edinilmiş mal olduğu ve yarısı üzerinden katılma alacağı hesaplanması gerektiğini belirterek, mahkeme kararını bu yönüyle bozmuştur.

İspat Araçları: Kişisel mal iddiası; banka kayıtları, hesap hareketleri, mirasçılık belgeleri veya somut delillerle desteklenen tanık beyanlarıyla ispatlanmalıdır. Soyut tanık beyanları tek başına ispat için yeterli görülmemektedir (8. HD. 2014/4585, 2013/19825 Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, evlilik birliği içinde davalı eş adına açılan banka hesabında bulunan paranın boşanma sırasında paylaşımı tartışılmıştır. Davacı eş, hesapta bulunan para üzerinde katılma alacağı talep etmiş; davalı ise bu paranın kendisine ait kişisel mal olduğunu ileri sürmüştür. Ancak Yargıtay, evlilik süresince edinilen malların aksi ispat edilmedikçe edinilmiş mal sayılacağını vurgulamış ve davalının kişisel mal iddiasını yeterli delille ispatlayamadığını belirlemiştir. Bu nedenle, banka hesabındaki paranın edinilmiş mal kabul edilmesi ve boşanma tarihindeki bakiyenin yarısı üzerinden davacı lehine katılma alacağına hükmedilmesi gerektiğine karar vererek yerel mahkeme kararını bozmuştur.

Kişisel Malın Geliri: Kişisel malın (örneğin miras kalan paranın) evlilik süresince elde edilen faiz veya kar payı gelirleri, TMK 219/2 uyarınca edinilmiş mal sayılır ve paylaşıma tabidir (2. HD. 2022/4994 Örnek olayda; Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, boşanma sürecinde taraflar arasındaki banka hesapları ve bu hesapların niteliği tartışılmıştır. Yerel mahkeme, davalı erkeğe ait bir banka hesabındaki paranın babasından gelen para olduğu gerekçesiyle kişisel mal olduğunu kabul etmiştir. Ancak Yargıtay, davalının böyle bir savunma ileri sürmediğini, hakimin taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları kendiliğinden dikkate alamayacağını (HMK m.25) vurgulamıştır. Ayrıca, banka hesabının dayanağı kişisel mal olsa dahi, bu paranın faiz getirilerinin edinilmiş mal sayılması gerektiğini belirtmiştir. Bu nedenle, mahkemenin hem taraf beyanlarına aykırı şekilde değerlendirme yapması hem de faiz gelirini edinilmiş mal olarak dikkate almaması hukuka aykırı bulunmuş ve karar bu yönlerden bozulmuştur. 8. HD. 2011/44 

3. Tasfiye Tarihi ve Mevcut Değerin Belirlenmesi

Mal rejiminin tasfiyesinde, boşanma davasının açıldığı tarih (mal rejiminin sona erdiği tarih) esas alınır.

Mevcut Varlık: Kural olarak, boşanma davası tarihinde banka hesabında bulunan bakiye üzerinden katılma alacağı hesaplanır (8. HD. 2014/17121 Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, boşanma sürecinde davalı eş adına açılmış banka hesaplarında bulunan paraların paylaşımı tartışılmıştır. Davacı eş, evlilik birliği içinde açılan bu hesaplarda biriken paralar üzerinde katılma alacağı talep etmiştir. Dosya kapsamına göre, banka hesaplarının evlilik süresince açıldığı ve boşanma davası tarihine kadar hesaplarda belirli miktarda para bulunduğu, hatta bu paraların bir kısmının dava öncesinde çekildiği anlaşılmıştır.

Yargıtay, mal rejiminin tasfiyesinde esas alınması gereken tarihin boşanma davasının açıldığı tarih olduğunu vurgulamış; bu tarihten sonra elde edilen gelirlerin kişisel mal sayılacağını, ancak dava tarihinde mevcut olan banka bakiyelerinin edinilmiş mal kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu nedenle, hesaplamanın bilirkişi raporundaki gibi ileriye dönük tahmini değerler üzerinden değil, boşanma dava tarihindeki gerçek bakiye üzerinden yapılması gerektiğine karar vermiş ve yerel mahkeme hükmünü bu gerekçeyle bozmuştur.

Eklenecek Değerler (TMK 229): Eşlerden birinin, diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla boşanma davasından kısa bir süre önce hesaptan para çekmesi veya hesabı kapatması durumunda, bu miktarlar “eklenecek değer” olarak kabul edilir ve sanki hesapta mevcutmuş gibi tasfiyeye dahil edilir (8. HD. 2014/17630 Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, boşanma sürecinde taraflar arasında taşınmazlar, araç ve banka hesabındaki paranın paylaşımı tartışılmıştır. Özellikle davalı eş adına açılan banka hesabında bulunan ve boşanma davasından hemen önce çekilen para bakımından uyuşmazlık doğmuştur. Davalı eş, bu parayı diğer eşe verdiğini iddia etmiş; ancak bunu ispatlayacak bir belge sunamamıştır.

Yargıtay, söz konusu paranın evlilik birliği içinde edinilmiş mal olduğunu ve boşanma davası açılmadan hemen önce çekilmesinin, diğer eşin katılma alacağını azaltma amacı taşıdığını değerlendirmiştir. Bu nedenle, hesapta fiilen para kalmamış olsa bile, bu tutarın “eklenecek değer” olarak kabul edilmesi ve diğer eş lehine katılma alacağı hesaplanması gerektiğine hükmetmiştir. Böylece, boşanma öncesi yapılan bu tür işlemlerle mal kaçırılmasının hukuken korunamayacağı vurgulanmıştır 2012/10826  2. HD. 2024/6166 

Harcama Savunması: Hesaptan çekilen paranın evlilik birliğinin giderleri için harcandığını iddia eden eş, bu harcamayı ispatlamak zorundadır. Hayatın olağan akışına aykırı miktardaki çekimler, harcama ispatlanamadığı sürece eşin uhdesinde (elinde) kabul edilir (8. HD. 2014/14937 K, 2014/4585Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, evlilik birliği içinde davalı eş adına açılan banka hesabında biriktirilen paranın boşanma sürecinde paylaşımı tartışılmıştır. Davacı eş, hesapta biriken paranın edinilmiş mal olduğunu ve yarısı üzerinde hak sahibi olduğunu ileri sürmüştür. Dosya kapsamına göre, banka hesabı evlilik süresince açılmış ve hesaba yatırılan para aynı gün davalı tarafından çekilmiştir.

Yargıtay, bu paranın edinilmiş mal olduğunu ve davalı tarafından çekilmiş olmasının tek başına tasfiyeyi engellemeyeceğini belirtmiştir. Özellikle, paranın evlilik birliği içinde harcandığının ispat edilememesi ve tarafların ekonomik durumuna göre bu miktarın olağan şekilde tüketilmiş sayılmaması nedeniyle, söz konusu tutarın “eklenecek değer” olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu nedenle, çekilen paranın yarısı üzerinden davacı lehine katılma alacağı hesaplanması gerekirken davanın reddedilmesi hukuka aykırı bulunmuş ve karar bozulmuştur

4. Paylaşım Oranı ve Katılma Alacağı

Edinilmiş mal niteliğindeki banka hesabındaki paranın tasfiyesinde, diğer eşin “artık değerin” yarısı oranında katılma alacağı hakkı bulunmaktadır (TMK m. 231, 236/1). Mahkemece, banka hesap hareketleri üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak, paranın kaynağı (kişisel/edinilmiş ayrımı) ve mal rejiminin sona erdiği tarihteki değeri belirlenerek karar verilir (8. HD. 2014/2068 2014/494 

5. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

İkincil kaynaklardan elde edilen bilgilere göre:

Müşterek (ortak) hesaplarda, aksi ispatlanmadıkça payların eşit olduğu kabul edilir. Eşlerden birinin müşterek hesaptaki paranın tamamını çekmesi, o paranın tamamının kendisine ait olduğu anlamına gelmez (13. HD. 2012/13698 K, 8. HD. 2013/223 

Evlilik birliği içinde alınan bir taşınmazın bedelinin, eşlerden birinin banka hesabındaki birikimle ödenmesi durumunda, o banka hesabındaki paranın niteliği (kişisel veya edinilmiş olması) taşınmaz üzerindeki hak sahipliği oranını doğrudan etkiler (Özelge 16.01.2019, 8. HD. 2017/12599 

Maaş hesapları da dahil olmak üzere tüm birikimlerin bir eşin hesabında toplanması durumunda, bu paraların evlilik birliği için harcandığının ispat yükü parayı elinde bulunduran eştedir (2. HD. 2023/2149 K

Sonuç: Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, eşlerden biri adına kayıtlı banka hesabındaki para, evlilik birliği içinde edinilmiş gelirlerden oluşuyorsa veya kaynağı ispatlanamıyorsa edinilmiş mal kabul edilerek yarı oranında paylaşıma tabi tutulur. Kişisel mal iddiası ancak somut ve denetlenebilir delillerle ispatlandığında paylaşım dışı bırakılabilir.

Sıkça Sorulan Sorular

Boşanmada banka hesabındaki para otomatik olarak yarı yarıya mı paylaşılır?

Hayır. Ancak Türk Medeni Kanunu gereği, evlilik içinde edinilen mallar aksi ispat edilene kadar edinilmiş mal sayılır. Bu nedenle banka hesabındaki para genellikle paylaşılır; fakat kişisel mal olduğu ispatlanırsa paylaşım dışı kalabilir.

Eşlerden birinin adına kayıtlı banka hesabı da paylaşıma dahil edilir mi?

Evet. Hesap sadece bir eş adına olsa bile, evlilik süresince elde edilen gelirlerden oluşuyorsa edinilmiş mal kabul edilir ve diğer eş katılma alacağı talep edebilir.

Bankadaki paranın kişisel mal olduğunu nasıl ispat edebilirim?

Kişisel mal iddiası; banka dekontları, miras belgeleri, bağış kayıtları veya somut delillerle desteklenmiş tanık beyanlarıyla ispatlanmalıdır. Soyut iddialar tek başına yeterli değildir.

Boşanmadan önce bankadaki para çekilirse ne olur?

Eğer eş, boşanma öncesinde parayı diğer eşin hakkını azaltmak amacıyla çekmişse, bu para “eklenecek değer” sayılır ve sanki hesapta duruyormuş gibi paylaşım hesabına dahil edilir.

Kişisel maldan elde edilen faiz ve kazançlar da paylaşılır mı?

Evet. Kişisel malın kendisi paylaşılmaz; ancak bu maldan elde edilen faiz, kar payı gibi gelirler edinilmiş mal sayılır ve boşanmada paylaşıma tabi olur.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Boşanmada banka hesaplarındaki paranın paylaşımı, ilk bakışta basit gibi görünse de uygulamada oldukça teknik ve detaylı bir süreçtir. Hangi paranın edinilmiş mal, hangisinin kişisel mal olduğu; banka hareketlerinin doğru analiz edilmesi, delillerin usulüne uygun sunulması ve Yargıtay içtihatlarının doğru yorumlanması gerekir. Özellikle boşanma öncesi yapılan para çekimleri, miras veya bağış iddiaları ve “eklenecek değer” hesaplamaları ciddi hukuki bilgi ve deneyim gerektirir.

Yanlış veya eksik bir hukuki strateji, ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle sürecin başından itibaren alanında deneyimli bir İstanbul boşanma avukatı ile çalışmak, haklarınızın tam olarak korunmasını sağlar. Özellikle bölgesel uygulamalara hâkim bir Tuzla boşanma avukatı veya Kurtköy boşanma avukatı, yerel mahkeme pratiklerini bilmesi açısından önemli avantaj sağlar. Aynı şekilde, aile hukuku alanında uzman bir Tuzla aile avukatı ile çalışmak; mal rejimi tasfiyesi, katılma alacağı ve banka hesaplarının paylaşımı gibi teknik konularda doğru yol haritası oluşturulmasına yardımcı olur.

Bu noktada, alanında tecrübeli kadrosuyla hizmet veren 2M Hukuk Avukatlık Ofisi, boşanma ve mal paylaşımı süreçlerinde müvekkillerine stratejik ve sonuç odaklı danışmanlık sunarak hak kayıplarının önüne geçilmesine destek olmaktadır.

Read More

Nisan 2026 Kira Artış Oranı Ne Kadar Oldu? (3 Nisan’da açıklanacak)

Nisan 2026 Kira Artış Oranı Belli Oldu! Zam Ne Kadar? Kiralık konut veya işyeri olan milyonlarca kişi için merakla beklenen açıklama geldi.
Nisan 2026 kira artış oranı belli oldu! TÜİK’in Ocak ayı enflasyon rakamlarını açıklamasıyla birlikte, bu ay kiralara uygulanabilecek yasal zam oranı da netleşti.

Nisan 2026 Kira Artış Oranı Ne Kadar Oldu?

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre:

Mart 2026 yıllık enflasyon oranı: %

12 aylık ortalama TÜFE (kira artışında esas alınan oran): %

TÜİK verileriyle Nisan 2026 kira artış oranı açıklandı. Ev ve iş yerlerine yapılacak yasal zam oranı %   oldu. Buna göre, Nisan 2026 ayında yenilenecek kira sözleşmelerinde ev sahipleri en fazla %    oranında zam yapabilecek. Bu oran hem konut kiraları hem işyeri kiraları için geçerli.

Önemli Not: Ev sahipleri bu oranın altında artış yapabilir, ancak üzerinde zam yasal olarak geçerli değildir.

Kira Zammı Nasıl Belirleniyor?

Kira artış oranı, Türk Borçlar Kanunu ve güncel düzenlemelere göre her ay TÜİK tarafından açıklanan TÜFE’nin 12 aylık ortalaması üzerinden hesaplanır.
2022–2024 döneminde uygulanan %25 üst sınır artık sona erdi; dolayısıyla 2026’da kira zamları yeniden TÜFE ortalamasına bağlanmıştır.

Ev sahipleri, yalnızca TÜFE’nin 12 aylık ortalamasını aşmamak koşuluyla zam yapabilir.
Sözleşmede “TÜFE + X%” gibi hükümler bulunsa bile toplam oran bu sınırı geçemez.

Nisan 2026 Kira Artışında En Çok Merak Edilenler

Nisan 2026 kira artış oranı yüzde kaç?
  %    (TÜFE 12 aylık ortalaması)

Bu oran sadece konut için mi, işyeri için de geçerli mi?
Evet, her ikisi için de geçerlidir.

Ev sahibi %40 zam isterse ne olur?
Yasal sınır % ’dır; fazlası geçerli olmaz, kiracı itiraz edebilir.

Kira sözleşmemde ‘TÜFE + %5’ yazıyor, ne olacak?
Toplam artış % geçemez; bu oran üst sınırdır.

Kira artışı her ay değişiyor mu?
Evet, her ay TÜİK tarafından açıklanan enflasyon verilerine göre 12 aylık ortalama güncellenir.

Kira tespit davasında bu oran geçerli midir?
Mahkeme, TÜFE 12 aylık ortalamasını dikkate alır; bu oran üst sınırdır.

Ev sahibi zam yapmazsa sorun olur mu?
Hayır, zam yapmak zorunlu değildir; taraflar anlaşarak sabit kira belirleyebilir.

Kiracı zammı kabul etmezse ne olur?
Ev sahibi yazılı ihtar gönderebilir; ancak yasal sınırı aşan artış dava konusu yapılabilir.

Sonuç: Şubat 2026’da Kira Artışı Üst Sınır %

TÜİK’in açıkladığı son verilerle, Nisan 2026’da ev ve işyeri kiralarında yapılabilecek en yüksek artış oranı %  olmuştur. Ev sahip leri bu sınırı aşamaz, kiracılar da bu oran üzerinden artış yapılmasını talep edebilir. Yeni dönemde kira sözleşmenizi yenilemeden önce, sözleşme maddelerinizi ve TÜİK verilerini mutlaka kontrol edin. Kira artış oranı hesaplama.

Mart 2026 Kira Artış Oranı Ne Kadar Oldu?

TÜİK verileriyle Nisan 2026 kira artış oranı açıklandı. Ev ve iş yerlerine yapılacak yasal zam oranı %3 oldu. Buna göre, Nisan 2026 ayında yenilenecek kira sözleşmelerinde ev sahipleri en fazla %3 oranında zam yapabilecek. Bu oran hem konut kiraları hem işyeri kiraları için geçerli.

Nisan 2026 kira artış oranı nasıl hesaplanır?

Kira artış oranı, Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan TÜFE’nin 12 aylık ortalaması esas alınarak hesaplanır. Nisan 2026 için bu oran % olarak belirlenmiştir ve ev sahipleri bu oranı aşamaz.

Kira artış oranı sözleşmede farklı yazıyorsa hangisi geçerli olur?

Kira sözleşmesinde “TÜFE + ek oran” gibi bir hüküm bulunsa bile, yasal üst sınırı geçilemez. Türk hukukuna göre TÜFE 12 aylık ortalaması kira artışında bağlayıcı üst sınırdır.

Read More

Alım Satımlarda Kapora (Pey Akçesi veya Bağlanma Parası) nedir ve iade edilir mi?

1. Bağlanma Parasının Tanımı ve Hukuki Niteliği 

Yargı kararlarına göre bağlanma parası (pey akçesi), 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 177. maddesinde düzenlenmiştir. Bu madde uyarınca, sözleşme yapılırken bir kimsenin vermiş olduğu bir miktar para, cayma parası olarak değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilmiş sayılır. Uygulamada “kapora” olarak da adlandırılan bu paranın temel fonksiyonları şunlardır:

İspat Fonksiyonu: Sözleşmenin kurulduğuna dair delil teşkil eder.

Kısmi İfa: Aksine bir sözleşme veya yerel adet olmadıkça, bağlanma parası esas alacaktan düşülür.

Teminat Fonksiyonu: Sözleşmenin ifa edilmemesi durumunda bir nevi teminat işlevi görür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, sözleşme kurulurken verilen paranın ne amaçla verildiği açıkça anlaşılamıyorsa, bunun “bağlanma parası” olduğunun karine olarak kabul edileceği vurgulanmıştır. Bu paranın “cayma parası” (TBK m. 178) sayılabilmesi için tarafların bu hususu açıkça kararlaştırmış olmaları veya paranın cayma tazminatı olduğunun ispat edilmesi gerekir. Aksi takdirde yasa gereği bağlanma parası kabul edilir.

2. Kapora/ Bağlanma Parasının Geçerlilik Şartları 

Bağlanma parasının geçerliliği, asıl sözleşmenin geçerliliğine bağlıdır. Kararlarda şu hususlar öne çıkmaktadır:

Fer’i Nitelik: Bağlanma parası, asıl alacağa bağlı fer’i (yan) bir haktır. Bu nedenle asıl sözleşme geçersizse, bağlanma parası anlaşması da geçersiz olur.Şekil Şartı: Bağlanma parasının kararlaştırılması için kanunda özel bir şekil şartı öngörülmemiştir. Ancak, asıl sözleşme resmi şekil şartına tabi ise (örneğin taşınmaz satışı veya noter huzurunda yapılması gereken araç satışı) ve bu şarta uyulmadan harici bir sözleşme yapılmışsa, sözleşme geçersiz sayılacağından bağlanma parası da hukuki dayanaktan yoksun kalır.

Sözleşmenin Kurulması: Bağlanma parası, sözleşme görüşmelerinin bittiği ve sözleşmenin kurulduğu aşamada verilir. Sözleşmenin esaslı unsurlarında (örneğin mal bedeli) anlaşma sağlanamamışsa sözleşme kurulmamış sayılır ve verilen para iadeye tabi olur.

3. Bağlanma Parasının İade Şartları 

Yargı kararları, bağlanma parasının iadesini sözleşmenin geçerliliği ve ifa durumuna göre farklı kategorilerde değerlendirmiştir:

A. Sözleşmenin Geçersizliği veya Kurulmaması Durumunda

Sebepsiz Zenginleşme: Sözleşme, şekil eksikliği (noterde yapılmayan araç veya taşınmaz satışı gibi), butlan veya iptal gibi nedenlerle geçersiz hale gelirse, parayı alan taraf “sebepsiz zenginleşme” hükümleri (TBK m. 77-82) uyarınca aldığı parayı iade etmekle yükümlüdür.

Kusur ve Şartlar: Geçersiz sözleşmelerde, taraflar sadece verdiklerini geri isteme hakkına sahiptir. Sözleşmede “vazgeçme halinde para iade edilmez” gibi hükümler bulunsa dahi, sözleşme geçersiz olduğu için bu hükümler bağlayıcı değildir ve para iade edilmelidir.

B. Sözleşmenin İfa Edilmemesi veya Feshi Durumunda

Satıcının Kusuru: Satıcı edimini yerine getirmezse (örneğin malı teslim etmezse), aldığı bağlanma parasını faiziyle birlikte iade etmek zorundadır.

Alıcının Kusuru ve Satıcının Zararı (TBK m. 236): Alıcı sözleşmeden haksız yere dönerse veya temerrüde düşerse, satıcı TBK’nın 236. maddesi uyarınca uğradığı zararı ispat etmek koşuluyla, bu zararı bağlanma parasından mahsup edebilir.

Eğer satıcının ispatladığı zarar, bağlanma parasından az ise, kalan miktar alıcıya iade edilir.

Satıcı zararını ispatlayamazsa, bağlanma parasının tamamını iade etmek zorundadır.

Sözleşmesel Hükümler: Geçerli bir sözleşmede, alıcının cayması halinde ödemenin iade edilmeyeceğine dair açık bir hüküm varsa (örneğin proforma faturada belirtilmişse), mahkemeler bu hükmün bağlayıcı olduğunu ve iadenin mümkün olmayabileceğini değerlendirmiştir. Ancak bu durum, paranın “cayma parası” olarak nitelendirilip nitelendirilmediğine göre değişebilir.

C. Cayma Parası Ayrımı Eğer verilen para açıkça “cayma parası” (TBK m. 178) olarak kararlaştırılmışsa iade rejimi değişir:

Parayı veren cayarsa, verdiği parayı bırakır (iade alamaz).

Parayı alan cayarsa, aldığının iki katını geri verir. Ancak kararlarda, paranın cayma parası olduğunun ispatlanamadığı durumlarda “bağlanma parası” olarak kabul edildiği ve yukarıdaki genel iade kurallarının (zarar mahsubu veya sebepsiz zenginleşme) uygulandığı görülmektedir.

4. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Ek Bulgular 

Bu bölümde yer alan bilgiler, karar metinlerinde sınırlı bağlamda sunulan veya dolaylı bilgi sağlayan ikincil kaynak niteliğindeki yanıtlara dayanmaktadır:

İspat Zorluğu: E-ticaret veya sosyal medya üzerinden yapılan alımlarda gönderilen paranın “kapora” olduğunun ispatı, dekont açıklamalarının netliğine ve tarafların kimlik tespitine bağlıdır. Yeterli delil (açık dekont, yazışma) sunulamazsa ihtiyati haciz gibi talepler reddedilebilir (İstanbul BAM 13. HD).

Denkleştirici Adalet: Geçersiz taşınmaz satışlarında iade yapılırken, paranın ödendiği tarih ile iade tarihi arasındaki alım gücü kaybının “denkleştirici adalet ilkesi” gereği dikkate alınması gerektiği, sadece nominal bedelin iadesinin yeterli olmayabileceği yönünde Yargıtay yaklaşımları mevcuttur (Yargıtay 13. HD).

Ticari Satışlarda Mahsup: Ticari satışlarda sözleşmeden dönülmesi halinde, satıcının navlun, depolama veya numune üretimi gibi masraflarını bağlanma parasından mahsup edebileceği, ancak bu zararların somut delillerle kanıtlanması gerektiği belirtilmiştir (İstanbul Anadolu 7. ATM, İstanbul BAM 13. HD).

Sıkça Sorulan Sorular

Kapora ile cayma parası aynı şey midir?

Hayır. Kapora (bağlanma parası), sözleşmenin kurulduğunu gösteren ve genellikle ana borçtan düşülen bir bedeldir. Cayma parası ise taraflara sözleşmeden dönme hakkı verir. Bu ayrım açıkça kararlaştırılmamışsa verilen para kural olarak bağlanma parası sayılır

Kapora hangi durumlarda iade edilir?

Sözleşme hiç kurulmamışsa, geçersizse veya satıcı yükümlülüğünü yerine getirmezse kapora iade edilir. Ayrıca satıcı zararını ispat edemezse yine kaporanın tamamı geri alınabilir.

Alıcı vazgeçerse kapora yanar mı?

Her durumda yanmaz. Eğer kapora bağlanma parası niteliğindeyse, satıcı ancak uğradığı zararı ispat ederse bu bedeli mahsup edebilir. Zarar ispat edilemezse kapora iade edilir.

Yazılı sözleşme olmadan verilen kapora geri alınabilir mi?

Evet, ancak ispat sorunu yaşanabilir. Banka dekontu, mesajlaşmalar ve diğer delillerle ödemenin kapora olduğu kanıtlanmalıdır. Aksi halde hak talebi zorlaşabilir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Kapora (pey akçesi) uygulaması, uygulamada en fazla uyuşmazlık çıkan alanlardan biridir. Özellikle sözleşmenin niteliğinin doğru belirlenmemesi (bağlanma parası mı, cayma parası mı), tarafların hak ve yükümlülüklerinin açık yazılmaması ve ispat sorunları ciddi hak kayıplarına yol açabilir.

Bu noktada İstanbul avukat, Tuzla avukat, Gebze avukat, Pendik avukat ve Çayırova avukat desteği almak; sürecin doğru yönetilmesi açısından büyük önem taşır.

Profesyonel destek sayesinde;

Kaporanın hukuki niteliği doğru belirlenir

Sözleşmeler açık ve Yargıtay içtihatlarına uygun hazırlanır

İade ve zarar hesaplamaları doğru yapılır

İspat yükü güçlü delillerle desteklenir

Olası dava süreçleri önceden engellenir. Özellikle 2M Hukuk Avukatlık Ofisi gibi bu alanda deneyimli bir ekipten destek almak, hem maddi kayıpların önüne geçilmesini hem de sürecin hızlı ve güvenli şekilde sonuçlanmasını sağlar.

Read More

Anlaşmalı boşanma protokolünde avukat tutmak zorunlu mudur?

1. Avukat Tutma Zorunluluğu ve Hukuki Temsil

Yargı kararları ve yasal mevzuat çerçevesinde, anlaşmalı boşanma davası açmak veya süreci yürütmek için bir avukatla çalışma zorunluluğu bulunmamaktadır. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi (2023/619 E., 2023/669  K.) sayılı kararında açıkça belirtildiği üzere, “ilke olarak, kişilerin mahkemeler huzurunda avukatla temsili zorunlu değildir.” Ancak aynı kararda, kişilerin mevzuat ve içtihatlara vakıf olmamaları nedeniyle hak kaybına uğramamak adına avukatlık mesleğinin desteğine ihtiyaç duydukları vurgulanmaktadır.

İkincil kaynak olarak değerlendirilen Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2023/9915 E.) kararında ise, vekilsiz veya yetersiz temsilin irade fesadı iddialarına ve protokol hatalarına yol açabileceği, profesyonel desteğin bu tür belirsizlikleri önlemede kritik olduğu ifade edilmektedir.

2. Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Geçersizlik Riskleri

Anlaşmalı boşanmanın geçerliliği, tarafların üzerinde uzlaştığı protokolün mahkemece onaylanmasına ve hüküm fıkrasına açıkça dercedilmesine bağlıdır.

Hakim Onayı Şartı: TMK m.184/5 uyarınca, boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin anlaşmalar hakim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2018/9159 E. K) ve 2014/4205 E. K (İkincil Kaynak) sayılı kararlarında, hakim tarafından tasdik edilmeyen veya hüküm fıkrasında yer almayan protokollerin hukuki sonuç doğurmayacağı ve hükümsüz kalacağı belirtilmiştir.

Bizzat Beyan Zorunluluğu: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2023/4062 E. K) kararına göre, tarafların vekilleri olsa dahi, asillerin bizzat mahkeme huzurunda hazır bulunarak protokolü onayladıklarını beyan etmeleri şarttır. Aksi takdirde dava anlaşmalı boşanma olarak nitelendirilemez.Somut olayda, davacı tarafından anlaşmalı boşanma talebiyle açılan dava, tarafların duruşmada bizzat hazır bulunmaması nedeniyle mahkeme tarafından anlaşmalı boşanma olarak kabul edilmemiş; dava çekişmeli boşanma olarak değerlendirilerek sonuçlandırılmıştır.

3. Mal Rejimi Tasfiyesi ve Hak Kayıpları

Yargıtay kararlarında en sık rastlanan hata, mal rejimi tasfiyesine ilişkin protokol maddelerinin muğlak bırakılmasıdır.

Açıklık Şartı: Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2013/827 E. ve 2012/3587  E.) kararlarına göre, mal rejimi tasfiyesinin geçerli olabilmesi için taşınır ve taşınmaz malların “tek tek, ismen ve bentler halinde” protokolde yer alması gerekir.

Genel İfadelerin Yetersizliği: “Tarafların birbirlerinden mal talebi yoktur” veya “Maddi-manevi tazminat talebi yoktur” şeklindeki genel ifadeler, mal rejimi tasfiyesini (katılma alacağı, değer artış payı vb.) kapsamaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2019/335 E., 2022/850 Ka K.)Nitekim bu kararda da; anlaşmalı boşanma protokolünde yer alan genel ifadelerin (örneğin “başkaca talebimiz yoktur”) mal rejimi tasfiyesini kapsamayacağı, açık ve somut düzenleme yapılmadıkça tarafların sonradan hak talep edebileceği vurgulanmıştır. ve 2024/7 E. (2025/498 K K.) kararlarında vurgulandığı üzere; soyut, muğlak ve her anlama gelebilen ifadeler sonradan mal rejimi davası açılmasına engel teşkil etmez.

Feragat Koşulları: Mal rejiminden feragatin geçerli olması için somutlaştırılmış bir hakka yönelik, kayıtsız, şartsız ve kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık olması gerekir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2021/5382 E. K) kararı, protokolde açıkça düzenlenmeyen hususlarda duruşmadaki “mal talebim yoktur” beyanının feragat sayılmayacağını teyit etmektedir.

4. Nafaka ve Tazminat Düzenlemeleri

Nafaka ve tazminat, boşanmanın fer’i sonuçlarıdır ve protokolde mutlaka düzenlenmelidir.

Telafisi Güç Hatalar: Protokolde nafaka miktarının veya türünün (yoksulluk, iştirak) net belirtilmemesi veya hakimin bu maddeleri onaylamaması, sonradan telafisi mümkün olmayan mali kayıplara yol açabilir.

İkincil kaynaklarda (Yargıtay 8. HD 2016/2660 E. K) belirtildiği üzere, protokolün nafaka ve tazminat gibi fer’ileri kapsaması ancak mal rejimini dışarıda bırakması mümkündür. Bu durum, mali sonuçlar üzerinde anlaşılmış olsa dahi mal paylaşımı için ayrı bir dava sürecinin kapısını açık bırakmaktadır.

5. İrade Fesadı ve Hile İddiaları

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2023/285 E. K) ve Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2013/23936 E. K) kararları, avukat desteği olmaksızın hazırlanan protokollerde “hile, korkutma (ikrah) veya kandırma” iddialarının sıklıkla gündeme geldiğini göstermektedir. Protokolde sonradan yapılan gizli değişiklikler veya taraflardan birinin okuma-yazma bilmemesi gibi durumlar, yargılamanın iadesi veya protokolün iptali davalarına konu olabilmektedir. Ancak bu iddiaların ispatı oldukça güçtür ve hak düşürücü sürelere tabidir.

Sonuç olarak; anlaşmalı boşanma için avukat tutmak kanunen zorunlu olmasa da; protokolün geçersiz sayılmaması, mal rejimi hak kaybı yaşanmaması ve nafaka gibi mali konularda sonradan telafisi imkansız zararların doğmaması adına profesyonel hukuki yardım alınması yargı kararları ışığında kritik öneme sahiptir.

Anlaşmalı boşanmada avukat olmadan dava açmak riskli midir?

Anlaşmalı boşanma davalarında avukatla temsil zorunlu değildir; ancak uygulamada en sık karşılaşılan sorunlar protokol hatalarından kaynaklanmaktadır. Özellikle mal paylaşımı, nafaka ve tazminat gibi hususların eksik veya muğlak düzenlenmesi, ileride yeni davaların açılmasına ve ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle avukatsız yürütülen süreçler, geri dönüşü zor sonuçlar doğurabilmektedir.

Anlaşmalı boşanma protokolü sonradan iptal edilebilir mi?

Evet, ancak oldukça sınırlı durumlarda mümkündür. Protokolün hile, korkutma (ikrah) veya irade fesadı ile imzalandığının ispatlanması gerekir. Ayrıca bu tür iddialar belirli sürelerle sınırlıdır ve ispat yükü oldukça ağırdır. Bu nedenle baştan doğru ve eksiksiz hazırlanmış bir protokol, ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önüne geçer.

Mal talebim yoktur” yazmak tüm haklardan feragat anlamına gelir mi?

Hayır. Yargıtay kararlarına göre bu tür genel ifadeler mal rejimi tasfiyesini kapsamaz. Taşınır ve taşınmaz malların açıkça, tek tek ve somut şekilde belirtilmesi gerekir. Aksi halde taraflar sonradan mal paylaşımı davası açma hakkını korur. Bu durum, anlaşmalı boşanmanın “tam anlamıyla” sonuçlanmadığını gösterir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Anlaşmalı boşanma süreci her ne kadar “kolay” ve “hızlı” bir dava türü olarak görülse de, uygulamada en fazla hak kaybının yaşandığı alanlardan biridir. Özellikle protokol hazırlanırken yapılan küçük bir hata, yıllar sonra ciddi maddi kayıplara veya yeni dava süreçlerine yol açabilir.

Bu noktada İstanbul anlaşmalı boşanma avukatı, Tuzla anlaşmalı boşanma avukatı, Gebze avukat, Çayırova boşanma avukatı, Pendik boşanma avukatı ve Kurtköy boşanma avukatı desteği almak; sürecin doğru yönetilmesi açısından büyük önem taşır.

Profesyonel destek sayesinde;

Protokol hukuka ve Yargıtay içtihatlarına uygun hazırlanır

Mal rejimi tasfiyesi açık ve tartışmasız şekilde düzenlenir

Nafaka ve tazminat hakları güvence altına alınır

İrade fesadı iddialarının önüne geçilir

İleride açılabilecek davaların riski minimize edilir. Özellikle 2M Hukuk Avukatlık Ofisi gibi bu alanda deneyimli bir ekipten destek alınması, sürecin hem hızlı hem de güvenli şekilde tamamlanmasını sağlar.

Sonuç olarak; anlaşmalı boşanma davalarında avukat zorunlu olmasa da, hak kaybı yaşamamak ve süreci tek seferde doğru şekilde tamamlamak için uzman desteği almak kritik bir gerekliliktir.

Read More

Aldatma (Zina) Nedeniyle Boşanma Davası Nasıl Açılır? İspat, Süreler ve Sonuçlar (Yargıtay–AYM Uygulaması)

1. Hukuki Dayanaklar ve Boşanma Sebepleri 

Aldatan eşe karşı açılan boşanma davalarında temel olarak iki farklı hukuki sebebe dayanılmaktadır:

Zina (TMK m. 161): Özel ve mutlak bir boşanma sebebidir. Zina olgusunun ispatlanması halinde, mahkemenin boşanma kararı vermeme konusunda takdir yetkisi bulunmamaktadır (AYM 2024/83 K).Anayasa Mahkemesi’nin 2024/83 E., 2024/227 K. sayılı kararına konu olayda; Türk Medeni Kanunu m.161’de yer alan “zina eyleminin üzerinden her hâlde beş yıl geçmekle dava hakkı düşer” kuralının Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüş, ancak Mahkeme bu düzenlemenin Anayasa’ya uygun olduğuna hükmetmiştir. Kararda, zina nedeniyle boşanma davası açma hakkının 5 yıl ile sınırlandırılmasının, kusurlu eşin süresiz dava tehdidi altında kalmasını önlemeyi amaçladığı; ayrıca bu sürenin geçmesi halinde dahi eşin evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK m.166) gibi diğer boşanma sebeplerine dayanarak dava açabileceği vurgulanmıştır. Bu nedenle düzenlemenin, özel hayatın korunması ve etkili başvuru hakkını ihlal etmediği sonucuna ulaşılmıştır.

Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması (TMK m. 166/1): Zina eyleminin tam olarak ispatlanamadığı ancak “güven sarsıcı davranış” boyutunda kaldığı durumlarda genel boşanma sebebine dayanılabilmektedir.

Kademeli Talep: Davacı, öncelikle zina (özel sebep), bunun kabul edilmemesi halinde evlilik birliğinin sarsılması (genel sebep) hukuksal sebeplerine dayalı olarak kademeli dava açabilir (Yargıtay 2. HD 2016/20829 K, 2016/24019  Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2016/20829 E., 2018/8244 K. sayılı kararına konu olayda; davacı kadın hem zina (TMK m.161) hem de evlilik birliğinin sarsılması (TMK m.166/1) sebeplerine dayanarak boşanma talep etmiş, yerel mahkeme zinaya dayalı talebi reddedip yalnızca genel boşanma sebebine göre boşanmaya hükmetmiştir. Ancak Yargıtay, dosya kapsamındaki delillerle davalı erkeğin sadakatsizlik eyleminin sabit olduğunu ve zina şartlarının oluştuğunu belirterek, davacının zina sebebine dayalı boşanma talebinin de kabul edilmesi gerektiğini vurgulamış; bu nedenle yerel mahkeme kararını bozmuştur.

2. İspat Unsurları ve Dayanılması Gereken Vakıalar 

Yargıtay kararlarına göre aldatma (zina) iddiasının ispatında aşağıdaki somut vakıalara dayanılmalıdır:

Birlikte Yaşama ve Sosyal Ortamlar: Eşin bir başka kişiyle aynı evde yaşaması, bu kişiyi sosyal ortamlarda “eşi” olarak tanıtması veya birlikte tatile gitmesi zinanın ispatı için yeterli görülmektedir (Yargıtay 2. HD 2016/23892 K, 2016/2143 K).Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2016/23892 E., 2018/10867 K. sayılı kararına konu olayda; taraflar karşılıklı olarak zina (TMK m.161), kötü davranış (TMK m.162) ve evlilik birliğinin sarsılması (TMK m.166/1) sebeplerine dayanarak boşanma talebinde bulunmuş, yerel mahkeme yalnızca genel boşanma sebebine göre boşanmaya karar verip zinaya dayalı talepleri reddetmiştir. Ancak Yargıtay, dosyadaki deliller ve tanık beyanlarına göre davalı erkeğin başka bir kadınla birlikte tatil yaptığı ve onu sosyal çevrede eşi gibi tanıttığının sabit olduğunu, bu durumun zina kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu nedenle kadının zinaya dayalı boşanma davasının kabul edilmesi gerekirken reddedilmesini hukuka aykırı bularak hükmü bozmuştur.

Dijital Deliller: Sosyal medya üzerinden gönderilen uygunsuz fotoğraflar, samimi mesajlaşmalar, WhatsApp yazışmaları ve video kayıtları sadakatsizliğin ispatında temel delillerdir (Yargıtay 2. HD 2024/1972 K, HGK 2022/119 Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2024/1972 E., 2024/2297 K. sayılı kararına konu olayda; taraflar karşılıklı olarak zina (TMK m.161) ve evlilik birliğinin sarsılması (TMK m.166) sebeplerine dayanarak boşanma talebinde bulunmuş, ilk derece mahkemesince başlangıçta zinanın ispatlanamadığı kabul edilmiş; ancak Yargıtay, dosyaya sunulan sosyal medya yazışmaları ve görüntülerinin zinaya güçlü delil teşkil ettiğini belirterek erkeğin zinaya dayalı davasının kabul edilmesi gerektiği yönünde bozma kararı vermiştir. Bozmaya uyularak yapılan yargılamada her iki tarafın davası da kabul edilmiş, tarafların eşit kusurlu olduğu değerlendirilmiş ve boşanmaya karar verilmiştir. Yargıtay, son incelemede yerel mahkemenin bozma kararına uygun hüküm kurduğunu belirterek kararı onamıştır.

Fiziki ve Biyolojik Deliller: Aldatılan eşin hamilelik sürecinde dahi eşinin başka kişilerle “alem yapması”, başka bir kadınla tüp bebek tedavisi görmesi veya evlilik dışı bir çocuğun dünyaya gelmiş olması (doğum belgesi ile ispatı) kesin delil teşkil eder (Yargıtay 2. HD 2023/5284  2024/1280 K, 2015/21125 K).

Tanık Beyanları: Tanıkların soyut beyanları yerine; tarafların başka bir kişiyle aynı hanede yaşadığına veya cinsel ilişkiyi onaylayan beyanlara dair görgüye dayalı anlatımları esas alınmalıdır (Yargıtay 2. HD 2024/3729 Kk, 2014/4126 

Güven Sarsıcı Davranışlar: Zina tam olarak ispatlanamasa bile, başka kadınlarla samimi mesajlaşmalar veya eşin “bir hata ettim, özür dilerim” şeklindeki ikrarları “güven sarsıcı davranış” olarak kabul edilip genel boşanma sebebine dayanak oluşturur (HGK 2022/119 K, Yargıtay 2. HD 2014/18778 K).

3. Usuli Kurallar ve Hak Düşürücü Süreler

Süreler: Zina nedeniyle dava açma hakkı, boşanma sebebinin öğrenilmesinden itibaren 6 ay ve her halde eylemin üzerinden 5 yıl geçmekle düşer. Devam eden eylemlerde süre son eylem tarihinden başlar (AYM 2024/83 K

Affetme Engeli: Aldatma eylemini affeden veya en azından hoşgörü ile karşılayarak evlilik birliğini devam ettiren tarafın dava hakkı yoktur (TMK m. 161/3, Yargıtay 2. HD 2016/15596 K).

Dava Dilekçesinde Belirtme Zorunluluğu: Sadakatsizlik vakıası dava dilekçesinde usulünce ileri sürülmelidir. Dilekçede dayanılmayan bir vakıa, tahkikat aşamasında ileri sürülse dahi kusur olarak yüklenemez (Yargıtay 2. HD 2016/18510 Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2016/18510 E., 2016/14632 K. sayılı kararına konu olayda; davacı kadın, dava devam ederken ortaya çıkan sadakatsizlik iddialarına dayanarak erkeğin kusurlu olduğunu ileri sürmüş, ancak Yargıtay, dava dilekçesinde ileri sürülmeyen ve dava açıldıktan sonra gerçekleşen vakıaların hükme esas alınamayacağını vurgulamıştır. Bu nedenle sonradan ileri sürülen sadakatsizlik iddiasının kusur olarak değerlendirilemeyeceği, ayrıca mevcut delillerin de boşanma için yeterli olmadığı belirtilmiştir. Bunun yanında kusur ispatlanmadan tazminata hükmedilemeyeceği, ziynet alacağına ilişkin iddiaların da ispatlanamadığı ifade edilerek yerel mahkeme kararı bu yönlerden bozulmuştur.

Sadakat Yükümlülüğünün Süresi: Sadakat yükümlülüğü boşanma hükmü kesinleşinceye kadar devam eder. Dava açıldıktan sonra gerçekleşen sadakatsizlik eylemleri, mevcut davada kusur belirlemesini, tazminat ve nafaka miktarlarını doğrudan etkiler (Yargıtay 2. HD 2012/6186 K, 2013/24182 KYargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2012/6186 E., 2012/25751 K. sayılı kararına konu olayda; boşanma davası devam ederken davacı kadının başka bir kişiyle dini nikah kıydığı iddiası ileri sürülmüş ve bu durum soruşturma evrakı ile desteklenmiştir. Yargıtay, sadakat yükümlülüğünün boşanma hükmü kesinleşinceye kadar devam ettiğini vurgulayarak, dava açıldıktan sonra gerçekleşen sadakatsizlik eylemlerinin de kusur değerlendirmesinde dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Bu nedenle mahkemenin bu yeni vakıayı araştırmadan karar vermesini eksik inceleme olarak değerlendirerek, kusur belirlemesi ve buna bağlı nafaka ile tazminat taleplerinin yeniden değerlendirilmesi için hükmü bozmuştur.

4. Ekonomik ve Sosyal Sonuçlar 

Aldatan eş, boşanmaya sebep olan olaylarda “tam kusurlu” veya “ağır kusurlu” kabul edilir. Bu durumun sonuçları şunlardır:

Tazminat: Kusurlu eş, diğer taraf yararına maddi ve manevi tazminat ödemekle yükümlü kılınır (HGK 2022/119 

Nafaka: Ağır kusurlu olan aldatan eş lehine yoksulluk nafakasına hükmedilemez.

Velayet: Zina olgusu ve eşin yaşam tarzı, ortak çocuğun menfaatleri doğrultusunda velayet değerlendirmesinde dikkate alınır (Yargıtay 2. HD 2009/7300 .

5. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

 İkincil kaynak niteliğindeki kararlarda şu hususlar vurgulanmıştır:

Aldatılan eşin, eşiyle ilişki yaşayan üçüncü kişiye karşı açtığı manevi tazminat davalarında Yargıtay’ın reddetme eğiliminde olduğu, ancak sadakat yükümlülüğünün ihlalinin eşler arasındaki boşanma davasında tazminatın ana gerekçesi olduğu belirtilmiştir (Yargıtay 4. HD 2012/9927 Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2012/9927 E., 2013/11983 K. sayılı kararına konu olayda; eşin aldatılması nedeniyle üçüncü kişiye karşı manevi tazminat talep edilmiş, ancak yerel mahkemenin davayı reddeden kararı Yargıtay tarafından onanmıştır. Kararda, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı belirtilerek hüküm uygun bulunmuştur. Bununla birlikte karara eklenen karşı oy yazısında, sadakat yükümlülüğünün ihlali nedeniyle aldatılan eşin yalnızca eşine değil, üçüncü kişiye karşı da bağımsız olarak manevi tazminat talep edebileceği savunulmuş; üçüncü kişinin eyleminin de ayrı bir haksız fiil teşkil ettiği ve sorumluluk doğurması gerektiği görüşü ileri sürülmüştür.

Zina iddiasında ispat yükünün davacıda olduğu, otel kayıtları veya HTS kayıtları gibi delillerin usulüne uygun sunulmaması veya tanıkların hazır edilmemesi durumunda davanın reddedilebileceği, ancak bu durumda “güven sarsıcı davranış” üzerinden genel boşanma davasına devam edilebileceği ifade edilmiştir (Yargıtay 2. HD 2023/1970 K 2023/10121 

Hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin (örneğin gizlice yüklenen ses kayıt programları) hükme esas alınması tartışmalı olup, delillerin hukuka uygunluğu ve ispat gücü mahkemece titizlikle incelenmektedir (Yargıtay 2. HD 2023/2497

Sıkça Sorulan Sorular

Aldatılan eş boşanma davasını hangi hukuki sebeple açmalıdır?

Aldatılan eş, öncelikle zina (TMK m. 161) sebebine dayanarak boşanma davası açabilir. Zinanın kesin olarak ispatlanması hâlinde mahkemenin boşanmaya karar vermeme yönünde takdir yetkisi yoktur. Zina tam olarak ispatlanamazsa, aynı dilekçede kademeli olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK m. 166/1) sebebine dayanılabilir. Bu yöntem Yargıtay tarafından kabul edilmektedir.

Aldatma (zina) nasıl ispatlanır, hangi deliller geçerlidir?

Yargıtay içtihatlarına göre zina; Başka biriyle aynı evde yaşama, birlikte tatile gitme, WhatsApp yazışmaları, sosyal medya mesajları, fotoğraf ve videolar, Tanıkların görgüye dayalı beyanları, Evlilik dışı çocuğun doğumu gibi biyolojik ve resmi kayıtlarla ispatlanabilir. Ancak delillerin hukuka uygun şekilde elde edilmiş olması zorunludur; aksi hâlde mahkemece dikkate alınmaz.

Aldatma öğrenildikten sonra dava açma süresi var mı?

Evet. Zina sebebiyle boşanma davası; Aldatma fiilinin öğrenilmesinden itibaren 6 ay, Her hâlde fiilin üzerinden 5 yıl geçmekle hak düşürücü süre nedeniyle açılamaz. Ayrıca aldatan eşi affeden veya fiilen evliliği sürdürmeye devam eden tarafın dava hakkı ortadan kalkar.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Aldatma nedeniyle açılan boşanma davaları; ispat yükü, hak düşürücü süreler, affetme kavramı, hukuka aykırı delil riski ve kademeli dava stratejisi gibi son derece teknik unsurlar içerir. Dava dilekçesinde ileri sürülmeyen bir sadakatsizlik vakıası, yargılama sırasında ortaya çıksa dahi kusur olarak değerlendirilemeyebilir. Ayrıca dava açıldıktan sonra gerçekleşen yeni aldatma eylemleri dahi tazminat, nafaka ve kusur oranlarını doğrudan etkileyebilir.

Bu nedenle sürecin başından itibaren doğru hukuki sebebe dayanılması, delillerin usulüne uygun toplanması ve Yargıtay–AYM içtihatlarına uygun bir dava stratejisinin kurulması uzmanlık gerektirir.

İstanbul Anadolu Yakası’nda; Tuzla, Kartal, Pendik ve Maltepe başta olmak üzere aldatma (zina) nedeniyle boşanma, tazminat, nafaka ve velayet davalarında 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, güncel Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarına dayalı etkin danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktadır.

Doğru adımlarla yürütülen bir boşanma süreci, hak kayıplarını önler ve davanın seyrini kökten değiştirir.

Read More

Yabancıların sıkça sorduğu bazı sorular :

Mezuniyet Sonrası Oturma İzni Başvurusu Nasıl Yapılır? Eksik Evrak, Ev Arkadaşı Yanında Kalma ve “Diğerleri” Hatası Rehberi

Mezuniyet sonrası oturma izni başvurusu yaptım, ev arkadaşımın adresinde kalıyorum. Hangi belgeler gereklidir?

Mezuniyet sonrası yapılan oturma izni başvurularında, başvuru sahibinin kendi adına kira sözleşmesi bulunmuyorsa ev arkadaşının yanında kaldığını gösteren belgeler sunulabilir. Uygulamada istenen temel belgeler şunlardır:
Noter onaylı taahhütname
Ev adresine ait fatura (elektrik, su, doğalgaz vb.)
Ev arkadaşının:
Oturma izni fotokopisi
Pasaport fotokopisi
Adres kayıt belgesi
Bu belgeler eksiksiz sunulduğunda başvurunun şeklen kabul edilmesi gerekir.

Randevu sonrası “eksik belge” mesajı aldım ama sadece “Diğerleri” yazıyor. Bu ne anlama gelir?

Göç İdaresi sisteminde gönderilen “Diğerleri” ibaresi, hangi belgenin eksik olduğunun açıkça belirtilmediği anlamına gelir. Bu durum uygulamada sıkça karşılaşılan ve başvuru sahibini belirsizlikte bırakan bir sorundur.
Bu durumda yapılması gerekenler:
İl Göç İdaresi’ne yazılı dilekçe ile başvurarak eksik belgenin açıkça belirtilmesini talep etmek
E-ikamet sistemindeki yüklenen belgeleri tekrar kontrol etmek
Gerekirse hukuki destek almak
Belirtilmeyen eksiklik nedeniyle verilen ret kararları hukuka aykırı olabilmektedir.

Türk vatandaşı ile evli yabancı, adres değişikliğini nasıl yapar?

Türk vatandaşı ile evli yabancıların adres değişikliği işlemleri birlikte ve yüz yüze yapılmalıdır. Gerekli belgeler şunlardır:
Her iki eşin kimlik fotokopisi
Evlilik cüzdanı fotokopisi
Yabancı eşin pasaport fotokopisi
Türk eşin vukuatlı nüfus kayıt örneği
Yeni adrese ait fatura
İkametgah belgesi
Her iki eşin birlikte başvuruya gitmesi
Eksik veya uyumsuz belge sunulması halinde adres kaydı işlenmeyebilir ve ikamet izni süreci riske girebilir.

Evde 2 yaşındaki çocuğum için yabancı bakıcıya çalışma izni alabilir miyim?

Evet. Türkiye’de evde çocuk bakımı kapsamında, oturum izni bulunan bir yabancı için çalışma izni başvurusu yapılabilir.
Özellikle:
Çocuğun 0–3 yaş aralığında olması
Bakımın süreklilik ve güven gerektirmesi başvurunun kabul edilmesini kolaylaştıran unsurlardır.

Çalışma izni başvurusunda “Neden yabancı bakıcı tercih edildi?” gerekçesinde neler yazarsa başvuruyu güçlendirir?

Başvuruyu güçlendiren gerekçeler şunlardır:
Çocuğun yaşının küçük olması (2 yaş)
Bakımın aynı kişi tarafından kesintisiz yürütülmesi ihtiyacı
Yatılı ve esnek çalışma gerekliliği
Ebeveynlerin düzensiz çalışma saatleri
Zaman zaman yurtiçi / yurtdışı iş seyahatleri
Bakıcı ile halihazırda sağlanmış uyum ve güven ilişkisi
Bu gerekçeler zorunluluk ve makullük çerçevesinde yazılmalıdır.

Yabancı bakıcı part-time (kısmi süreli) çalıştırılabilir mi?

Hayır. Yabancı çalışma izinlerinde part-time (12 gün, 15 gün vb.) çalışma mümkün değildir. Sigorta bildirimi 30 gün tam yapılmalıdır.

65 yaşını doldurmamış biri için yaşlı bakımı başvurusu yapılabilir mi?

Evet, ancak şartla. 65 yaş altındaki kişiler için Devlet veya üniversite hastanesinden “bakıma muhtaçtır” raporu alınması gerekir. Bu rapor olmadan başvuru reddedilir.

Read More

Tahliye Taahhüdünde 1 Aylık Süre Geçerse Ne Olur?Noter Onaylı Taahhütle Tahliye Hakkı Tamamen Kaybolur mu?

Tahliye taahhütnamesinden sonra 1 aylık süre geçmiş ise tahliye talep edilemez mi, tahliye için ne yapılabilir?

1. Tahliye Taahhüdünde Bir Aylık Hak Düşürücü Süre

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 352/1. maddesi ve İcra İflas Kanunu’nun (İİK) 272. maddesi uyarınca, yazılı tahliye taahhüdüne dayalı olarak tahliye talep edilebilmesi için, taahhüt edilen tarihi izleyen bir ay içinde icra takibi başlatılması veya tahliye davası açılması zorunludur.

Sürenin Geçirilmesinin Sonucu: Yargıtay kararlarına göre, taahhüt edilen tarihten itibaren bir aylık süre geçtikten sonra açılan davalar “süre yönünden” reddedilmektedir (Yargıtay 6. HD, 2012/17285 ; 2015/9993 K).Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2012/17285 E., 2013/887 K. sayılı kararına konu olayda; kiracı tarafından verilen tahliye taahhüdüne dayanılarak açılan tahliye davasında, davanın taahhüt edilen tahliye tarihinden itibaren 1 aylık süre geçtikten sonra açıldığı tespit edilmiştir. Yargıtay, tahliye taahhüdüne dayalı davaların bu süre içinde açılmasının zorunlu olduğunu, önceden yapılan ihtar veya irade açıklamalarının bu süreyi korumayacağını, ancak bu süre içinde icra takibi yapılması halinde sürenin korunabileceğini vurgulamış; somut olayda dava süresinde açılmadığından davanın reddi gerekirken kabul kararı verilmesini hukuka aykırı bularak hükmü bozmuştur.

Sözleşmenin Yenilenmesi: Bir aylık süre içerisinde icra takibi veya dava yoluyla tahliye talep edilmediği takdirde, kira sözleşmesi bir yıl süre ile uzamış sayılır (Yargıtay 6. HD, 2015/2874 ; 12. HD, 2007/1826 K).Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2015/2874 E., 2015/2972 K. sayılı kararına konu olayda; kira sözleşmesi süresinin sonunda kiracının taşınmazı tahliye edeceğine ilişkin taahhüde dayanılarak tahliye talep edilmiş, ancak davanın taahhüt edilen tarihten itibaren 1 aylık süre geçtikten sonra açıldığı tespit edilmiştir. Yargıtay, TBK m. 352/1 uyarınca bu süre içinde dava açılmaması veya icra takibi yapılmaması halinde tahliye hakkının kullanılamayacağını ve kira sözleşmesinin bir yıl uzayacağını vurgulamış; somut olayda davanın süresinde açılmaması nedeniyle tahliye talebinin reddi gerektiğini belirtmiş, yerel mahkeme kararını gerekçesini düzelterek onamıştır.

2. Süre Geçmişse Tahliye İçin Yapılabilecek İşlemler ve İstisnalar

Tahliye taahhüdünde belirtilen tarihin üzerinden bir ay geçmiş olmasına rağmen tahliye talep edilebilmesi ancak belirli koruyucu işlemlerin süresinde yapılmış olması şartına bağlıdır:

İcra Takibi ile Sürenin Korunması: Eğer taahhüt edilen tarihi izleyen bir ay içinde icra takibi başlatılmışsa, bu takip dava açma süresini korur. Bu durumda, bir aylık süre geçtikten sonra da tahliye davası açılması mümkündür (Yargıtay 6. HD, 2013/6214; 3. HD, 2017/6001 K.

Yazılı Bildirim ile Sürenin Uzatılması (TBK m. 353): Kiraya veren, en geç davanın açılması için öngörülen bir aylık süre içinde kiracıya tahliye davası açacağını yazılı olarak bildirmişse, dava açma süresi bir kira yılı için uzamış sayılır. Bu durumda, bildirimi takip eden uzayan kira yılı sonuna kadar dava açılabilir (Yargıtay 3. HD, 2018/3080 K; 3. HD, 2017/8734 KYargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2018/3080 E., 2018/6171 K. sayılı kararına konu olayda; kiracı tarafından verilen tahliye taahhüdüne rağmen tahliye gerçekleşmeyince açılan davada, ilk derece mahkemesi davanın 1 aylık sürede açılmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Ancak Yargıtay, TBK m. 353 uyarınca kiraya verenin dava açacağını kiracıya süresi içinde yazılı olarak bildirmesi halinde dava açma süresinin bir kira yılı uzayacağını vurgulamış; somut olayda ihtarname ile bu bildirimin yapıldığını ve davanın bu uzayan süre içinde açıldığını belirterek davanın süresinde olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu nedenle davanın esastan incelenmesi gerekirken süre yönünden reddedilmesini hukuka aykırı bularak hükmü bozmuştur.

İhtarın Niteliği: Sadece tahliye iradesinin bildirilmesi (ihtarname) tek başına süre koruyucu nitelikte değildir; bu ihtarın TBK 353 kapsamında “dava açılacağına dair” açık bir bildirim içermesi veya doğrudan icra takibine geçilmesi gerekir (Yargıtay 6. HD, 2010/4392 K; 2012/2071 ).

3. Usul ve Uygulama Esasları

İcra Takibi Yolu: Tahliye taahhüdüne dayalı olarak İİK 272 uyarınca icra dairesinden tahliye istenebilir. Kiracının itiraz etmesi durumunda “itirazın kaldırılması” veya “itirazın iptali” davası açılarak tahliye süreci devam ettirilir (Yargıtay 6. HD, 2011/15216 K; 2016/1966 

Makul Süre ve Takip: Tahliye hakkı kazanıldıktan sonra bu hakkın makul bir süre (genellikle 1 yıl) içinde kullanılması gerekir. Uzun süre (örneğin 1,5 yıl) hareketsiz kalınması, kira akdinin yenilendiği şeklinde yorumlanabilir (Yargıtay 12. HD, 2007/1826 K

4. İkincil Kaynak Değerlendirmesi

İkincil Kaynak Notu: Aşağıdaki hususlar karar metinlerinde sınırlı bilgi olduğunda ek bağlam sağlamaktadır:

Genel kira ilişkilerinde tahliye talebi için öngörülen temerrüt süreleri (30 gün gibi) ile tahliye taahhüdündeki bir aylık dava açma süresi karıştırılmamalıdır. Temerrüt durumunda ödeme süresinin dolması beklenmelidir (Yargıtay 6. HD, 2014/11048 K

Taşınmazın niteliği (örneğin 2886 sayılı Kanun’a tabi olması) tahliye usulünü değiştirebilir; bu durumda taahhüt yerine süre bitimi esas alınarak tahliye istenebilir (Yargıtay 6. HD, 2015/3492 

Tahliye taahhütnamesinin iptali için öngörülen 1 yıllık süre (TBK m. 39) geçirilmişse, taahhütname geçerli kabul edilerek dava süresinde açılmışsa tahliyeye karar verilebilir (Yargıtay 6. HD, 2015/792 K

Özetle: Tahliye taahhüdünde belirtilen tarihten itibaren hiçbir işlem (icra takibi, dava veya TBK 353 kapsamında yazılı bildirim) yapılmadan 1 aylık süre geçirilmişse, o taahhüde dayalı olarak tahliye talep edilemez. Ancak bu süre içinde icra takibi yapılmış veya dava açılacağı yazılı olarak bildirilmişse, tahliye süreci bir aylık süre geçtikten sonra da yürütülebilir.

Sık Sorulan Sorular

Tahliye taahhüdünde 1 aylık süre geçerse kiracı artık çıkarılamaz mı?

Genel kural olarak evet.
Tahliye taahhüdünde belirtilen tarihten itibaren 1 ay içinde icra takibi başlatılmamış, dava açılmamış veya TBK m.353 kapsamında yazılı bildirim yapılmamışsa, o taahhüde dayanarak tahliye talep edilemez. Yargıtay, bu süreyi hak düşürücü süre olarak kabul etmektedir.

1 aylık süre içinde icra takibi başlatılmışsa ama dava açılmamışsa ne olur?

Bu durumda hak korunur.
Süresinde başlatılan icra takibi, daha sonra açılacak tahliye davası için süreyi muhafaza eder. Yani 1 ay geçtikten sonra da itirazın kaldırılması veya tahliye davası açılabilir.

Kiracıya sadece ihtarname göndermek süreyi korur mu?

Hayır.
Sadece “tahliye talebi” içeren ihtarnameler tek başına süre koruyucu değildir.
İhtarın, açıkça “tahliye davası açılacağı” iradesini içermesi gerekir veya doğrudan icra takibi başlatılmalıdır. Aksi halde süre kaybı yaşanır.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Tahliye taahhüdü uygulamada en güçlü tahliye sebeplerinden biri olmakla birlikte, en çok hak kaybının yaşandığı alanlardan biridir. Özellikle 1 aylık sürenin yanlış hesaplanması veya yanlış işlem yapılması, tahliye hakkının tamamen ortadan kalkmasına neden olur.

İstanbul (Tuzla – Kartal – Pendik – Tepeören) uygulamasında uzman bir

Tuzla tahliye avukatı / Tuzla kira avukatı / Tuzla icra avukatı ile çalışmanın önemi:

📌 Hak düşürücü sürenin kaçırılmasının önlenmesi

📌 İcra mı dava mı açılacağına ilişkin doğru yolun belirlenmesi

📌 TBK 353 kapsamında geçerli ve süre koruyucu bildirimin hazırlanması

📌 Kiracının “sözleşme yenilendi” savunmalarının etkisiz kılınması

📌 Dosyanın usulden reddedilmesi riskinin ortadan kaldırılması

📌 Tahliye kararının en hızlı şekilde infaz edilmesi

İstanbul Anadolu Yakası’nda, özellikle Tuzla – Pendik – Kartal – Tepeören bölgesinde icra ve kira hukuku uygulamaları teknik detaylara son derece duyarlıdır. Yanlış atılan tek adım, aylar hatta yıllar sürebilecek bir süreci başa sarabilir.👉 2M Hukuk Avukatlık Bürosu,
noter onaylı tahliye taahhüdüne dayalı tahliye,
icra takibi, itirazın kaldırılması, zorla tahliye ve kira uyuşmazlıkları alanlarında Tuzla merkezli olarak profesyonel hukuki destek sunmaktadır.

Read More

Yükleme ve Boşaltmada Zarar Gören Yükten Kim Sorumlu? Taşıyanın Hukuki Sorumluluğu Nedir?

Gemi Ambarına Su Girdi, Yük Zarar Gördü: Taşıyan mı, Liman mı Sorumlu? Sintine Sızıntısı Nedeniyle Yük Hasarı: Deniz Alacağı Sayılır mı, Kimden Talep Edilir?

1. Hukuki Nitelendirme: Deniz Alacağı Kavramı 

Yükleme ve boşaltma süreçlerinde emtianın ıslanması veya ambar sintine kuyularından su sızması sonucu zarar görmesi, Türk Ticaret Kanunu (TTK) çerçevesinde açıkça bir “deniz alacağı” olarak nitelendirilmektedir. İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (2024/308 E. K) ve İstanbul 11. Asliye Ticaret Mahkemesi (2022/891 E.  kararlarında belirtildiği üzere; TTK m. 1352/1-h bendi uyarınca “gemide taşınan eşyaya gelen veya bu eşyaya ilişkin zıya veya hasar”dan doğan istemler deniz alacağıdır. Bu kapsam, sadece seyir halini değil, yükleme ve boşaltma gibi liman hizmetlerini de içermektedir.

2. Taşıyanın Özen Borcu ve Sorumluluğun Esasları 

Taşıyanın sorumluluğu, TTK m. 1178 (mülga TTK m. 1061) uyarınca eşyanın yükletilmesi, istifi, taşınması, korunması ve boşaltılmasında “tedbirli bir taşıyandan beklenen dikkat ve özeni gösterme” yükümlülüğüne dayanır.

Sorumluluk Süresi: Taşıyan, eşyayı teslim aldığı andan teslim ettiği ana kadar geçen sürede meydana gelen zıya ve hasardan sorumludur.

Gemi ve Yüke Elverişlilik: TTK m. 1141 uyarınca taşıyan, geminin denize, yola ve yüke elverişli olmasını (ambarların, soğutma sistemlerinin ve yük taşınan diğer kısımların yeterliliğini) sağlamakla yükümlüdür. Samsun Asliye Ticaret Mahkemesi (2019/628 E. K) kararında, ambar balast kapaklarının su sızdırması “yüke elverişsizlik” ve özen borcu ihlali olarak kabul edilmiştir.

3. Somut Olay Analizleri ve Sorumluluk Senaryoları

Sintine ve Balast Operasyonu Hataları: İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi (2020/77 E. K) dosyasında, gemi personelinin hatalı balast operasyonu sonucu suyun yanlışlıkla sintine kuyularından ambar içine alınması neticesinde dökme emtianın ıslanması, taşıyanın adamlarının kusuru olarak değerlendirilmiş ve taşıyan sorumlu tutulmuştur. İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2020/77 E., 2021/421 K. sayılı kararına konu olayda; dökme emtianın tahliyesi sırasında gemi personelinin hatalı balast operasyonu nedeniyle deniz suyunun sintine kuyularından ambar içine basılması sonucu yükün bir kısmının ıslanarak zarar gördüğü, bilirkişi raporuyla hasarın taşıyanın hakimiyet alanında ve adamlarının kusuruyla meydana geldiğinin tespit edildiği, bu nedenle taşıyanın Türk Ticaret Kanunu m. 1178 vd. uyarınca yüke özen borcunu ihlal ettiği kabul edilmiştir. Mahkeme ayrıca, zararı karşılayan sigorta şirketinin TTK m. 1472 gereğince sigortalıya halef olarak taşıyana rücu edebileceğine hükmetmiş ve davayı kısmen kabul ederek taşıyanın tazminat sorumluluğunu teyit etmiştir.Benzer şekilde Yargıtay 11. Hukuk Dairesi (2013/5116 E. ), balast tankı borularından su sızmasını taşıyanın sorumluluğunda görmüştür.

Tahliye Sırasındaki Kusurlar: İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi (2022/376 E. K) kararında, cam emtiasının tahliyesi sırasında liman işçilerinin dikkatsiz elleçlemesi sonucu oluşan hasarda, liman işletmecisi haksız fiil (TBK m. 49) uyarınca sorumlu tutulmuştur. Ancak taşıyanın nezaret yükümlülüğü (TTK m. 1091) saklıdır. İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2022/376 E., 2023/436 K. sayılı kararına konu olayda; cam emtiasının gemiden tahliyesi sırasında liman işçilerinin dikkatsiz ve özensiz elleçlemesi sonucu hasar meydana geldiği, bilirkişi raporuyla hasarın taşıma sırasında değil tahliye aşamasında ve liman operasyonundan kaynaklandığının tespit edildiği anlaşılmıştır. Mahkeme, gemi kaptanının tahliye sürecinde gerekli gözetim ve ihbar yükümlülüğünü yerine getirdiğini, bu nedenle taşıyanın TTK m. 1178 kapsamında sorumluluğuna gidilemeyeceğini, buna karşılık zararın liman işletmesi çalışanlarının kusurlu fiillerinden kaynaklanması sebebiyle TBK m. 49 uyarınca liman işletmesinin sorumlu olduğunu kabul etmiş ve sigortacının halefiyet yoluyla açtığı davayı bu kapsamda kısmen kabul etmiştir.

Konteyner ve Ambar Kapakları Kusurları: İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi (2022/366 E. K) kararında, gemi ambarına giren deniz suyunun konteyner kapısındaki hasarlı bölgeden içeri sızması sonucu oluşan hasardan taşıyan sorumlu tutulmuştur. İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2022/366 E., 2023/440 K. sayılı kararına konu olayda; konteyner içinde taşınan emtianın teslim sonrası açıldığında deniz suyuna maruz kalmak suretiyle ıslandığı, yapılan teknik incelemelerde konteynerde yapısal hasar bulunduğu ve gemi operasyonu sırasında ambar içine giren tuzlu suyun bu hasarlı bölgeden konteyner içine sızarak yükte zarara yol açtığı tespit edilmiştir. Mahkeme, hasarın deniz taşıması sırasında ve taşıyanın hakimiyet alanında meydana geldiğini, süresinde hasar ihbarı yapıldığını ve taşıyanların kusursuzluklarını ispat edemediklerini belirterek TTK m. 1178 ve ilgili hükümler uyarınca taşıyanların sorumlu olduğuna hükmetmiş, sigortacının halefiyet yoluyla açtığı davayı kabul ederek icra takibinin devamına karar vermiştir.Yargıtay 11. Hukuk Dairesi (2015/12971 E. Kaynak) ise ambar kapaklarına gerekli sızdırmazlık bandı (ramneck) uygulanmamasını donatanın sorumluluğu için yeterli görmüştür. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2015/12971 E., 2017/240 K. sayılı kararına konu olayda; deniz yoluyla taşınan çelik emtianın tahliye sırasında deniz suyuna maruz kalarak zarar görmesi üzerine sigortacı tarafından ödenen tazminatın rücuen tahsili talep edilmiş, ilk derece mahkemesince donatanın ambar kapaklarına gerekli sızdırmazlık (ramneck) uygulamasını yapmaması nedeniyle sorumlu olduğu kabul edilmiştir. Ancak Yargıtay, konşimentoda çarter partiye atıf yapılarak tahkim şartının taşıma ilişkisine dahil edildiğini belirterek, uyuşmazlığın mahkemede değil tahkim yoluyla çözülmesi gerektiği gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararını bozmuş ve tahkim itirazının reddinin hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir.

4. Sorumlu Taraflar ve Husumet

Taşıyan ve Donatan: Zarardan kural olarak akdi taşıyan, fiili taşıyan ve donatan müteselsilen sorumludur (TTK m. 1191).

Acentenin Durumu: TTK m. 105 uyarınca acenteye karşı asıl taşıyıcıya izafeten dava açılabilir; ancak davanın doğrudan acentenin kendi tüzel kişiliğine yöneltilmesi durumunda pasif husumet yokluğu nedeniyle ret kararları verilebilmektedir (BAM İstanbul 13. HD, 2025/796 E. K; İzmir 5. ATM, 2017/1326 E. Kk).İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 2025/796 E., 2025/813 K. sayılı kararına konu olayda; deniz yoluyla taşınan emtianın ıslanarak zarar gördüğü iddiasıyla sigortacı tarafından başlatılan icra takibine itirazın iptali talep edilmiş, ancak davanın yanlış hasma yöneltildiği tespit edilmiştir. Mahkeme, davalının taşıyan veya taşıyan acentesi sıfatını haiz olmadığını, yalnızca konişmentoda “irtibat kurulacak acente” olarak yer aldığını ve bu nedenle pasif husumet ehliyetinin bulunmadığını belirterek davanın reddine karar vermiş; istinaf incelemesinde de, acenteye karşı dava açılabilmesi için davanın taşıyana izafeten yöneltilmesi gerektiği, ayrıca itirazın iptali davasının icra takibine sıkı sıkıya bağlı olması nedeniyle sonradan taraf değişikliği yapılamayacağı gerekçeleriyle ilk derece mahkemesi kararı yerinde bulunarak istinaf başvurusu esastan reddedilmiştir.

İstisnalar (FIO/FIOS Şartları): Sözleşmede “FIO” (Free In and Out) şartı varsa, yükleme ve boşaltma sorumluluğu yük ilgilisine geçebilir. Ancak bu durum kaptanın denizcilik kuralları çerçevesindeki genel nezaret yükümlülüğünü tamamen ortadan kaldırmaz.

5. Dava Türleri, Görev ve Yetki

Dava Türleri: Sigorta şirketleri tarafından halefiyet ilkesine (TTK m. 1472) dayanarak açılan “Rücuen Tazminat” veya icra takibine itiraz durumunda “İtirazın İptali” davaları en yaygın somut örneklerdir.

Görevli Mahkeme: Bu davalar “Denizcilik İhtisas Mahkemesi” sıfatıyla Asliye Ticaret Mahkemelerinde görülür. İstanbul’da bu görev münhasıran İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi‘ne verilmiştir.

Hak Düşürücü Süre: TTK m. 1188 uyarınca, eşyanın tesliminden itibaren 1 yıl içinde dava açılmalıdır. Rücu davalarında bu süreye ek olarak belirli şartlarla 90 günlük ek süre tanınabilmektedir.

İspat Yükü ve İhbar: TTK m. 1185 uyarınca hasarın teslim anında veya (gizli hasarsa) en geç 3 gün içinde taşıyana bildirilmesi gerekir. Süresinde ihbar yapılmaması, eşyanın hasarsız teslim edildiğine dair karine oluşturur ve ispat yükünü davacıya (yük ilgilisine) yükler (İstanbul 17. ATM, 2023/192 E. K).İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2023/192 E., 2024/278 K. sayılı kararına konu olayda; konteyner içinde taşınan pirinç emtiasının teslim sonrası alıcı deposunda ıslak ve küflenmiş halde tespit edilmesi üzerine sigortacı tarafından ödenen tazminatın rücuen tahsili talep edilmiş, ancak yapılan yargılama ve bilirkişi incelemesi sonucunda hasarın deniz taşıması sırasında ve taşıyanın hakimiyet alanında meydana geldiğinin ispatlanamadığı anlaşılmıştır. Mahkeme ayrıca, süresinde ve usulüne uygun hasar ihbarı yapılmadığını, konteynerin yükleme ve istif işlemlerinin “shipper’s load and count” kaydı gereği yükleten tarafından gerçekleştirildiğini ve hasarın hangi aşamada oluştuğunun belirlenemediğini dikkate alarak TTK m. 1178 kapsamında taşıyanın sorumluluğuna gidilemeyeceğine hükmetmiş ve davanın reddine karar vermiştir.

6. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, deniz taşımacılığı dışındaki benzer süreçlere ışık tutmaktadır:

Karayolu Taşımacılığı: İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesi (2023/307 E. K) ve Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (2021/657 E. K) kararlarında, soğuk zincir kırılması veya hatalı yükleme gibi durumlar TTK’nın karayolu hükümleri (m. 875 vd.) ve CMR Konvansiyonu çerçevesinde incelenmiştir. Bu kararlarda “deniz alacağı” nitelemesi yapılmamakta, genel taşıma hukuku ilkeleri uygulanmaktadır.

Liman Sahası Hasarları: Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi (2022/807 E. K) kararında, yükleme öncesi liman sahasında devrilen konteyner hasarında, liman işletmecisinin taşıyanın “yardımcı şahsı” sıfatıyla sorumluluğu tartışılmıştır.

Uluslararası Yetki: BAM İstanbul 43. HD (2021/1507 E. K) ve Yargıtay 11. HD (2022/1904 E. ) kararlarında, konşimentoda yer alan yabancı mahkeme yetki klozlarının (örneğin Londra/İngiliz Mahkemeleri) geçerli olduğu durumlarda Türk mahkemelerinin yetkisizlik kararı verebileceği vurgulanmıştır.

Sonuç: Yükleme/boşaltma ve sintine sızıntısı kaynaklı ıslanma hasarları, taşıyanın özen borcu kapsamında bir deniz alacağıdır. Davalar, halefiyet yoluyla sigortacı veya doğrudan yük ilgilisi tarafından, taşıyan/donatan aleyhine Denizcilik İhtisas Mahkemelerinde açılmalıdır. Sorumluluğun tayininde hasarın taşıyanın hakimiyet alanında gerçekleştiğinin ispatı ve süresinde yapılan hasar ihbarı kritik önem arz etmektedir.

Sık Sorulan Sorular

Gemi yükleme veya boşaltma sırasında yükün ıslanması deniz alacağı mıdır?

Evet. Yükleme, boşaltma ve liman hizmetleri sırasında meydana gelen ıslanma, zıya veya hasarlar; Türk Ticaret Kanunu m.1352/1-h kapsamında deniz alacağı olarak kabul edilmektedir. Bu nitelendirme, gemi üzerinde kanuni rehin ve ihtiyati haciz gibi özel güvencelere başvurulmasına imkân tanır.

Sintine veya balast hatasıyla yük zarar görürse taşıyan sorumlu olur mu?

Taşıyan, eşyayı teslim aldığı andan teslim ettiği ana kadar geçen sürede meydana gelen zararlardan sorumludur. Hatalı sintine veya balast operasyonları, taşıyanın adamlarının kusuru sayılır ve özen borcunun ihlali olarak değerlendirilir. Bu durumda taşıyan ve donatan sorumluluk altına girer.

Liman işçilerinin tahliye sırasında verdiği zarardan kim sorumludur?

Tahliye sırasında liman işçilerinin kusuruyla oluşan hasarlarda, liman işletmesi haksız fiil hükümlerine göre sorumlu tutulabilir. Ancak taşıyanın nezaret yükümlülüğü tamamen ortadan kalkmaz. Olayın niteliğine göre birlikte veya müteselsil sorumluluk gündeme gelebilir.

FIO veya FIOS kaydı varsa taşıyan sorumluluktan kurtulur mu?

FIO/FIOS kayıtları, yükleme ve boşaltma masraflarını yük ilgilisine devredebilir; ancak bu durum taşıyanın gemiyi yüke elverişli halde bulundurma ve denizcilik kurallarına uygun gözetim yükümlülüğünü tamamen ortadan kaldırmaz. Her somut olay ayrıca değerlendirilir.

Gemi yük hasarında dava açma süresi ve görevli mahkeme hangisidir?

Yük hasarına ilişkin davalar, eşyanın tesliminden itibaren 1 yıl içinde açılmalıdır. Bu tür uyuşmazlıklar, Denizcilik İhtisas Mahkemesi sıfatıyla görev yapan Asliye Ticaret Mahkemelerinde görülür. İstanbul’da bu görev İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi’ne verilmiştir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Yükleme, boşaltma ve sintine sızıntısı kaynaklı ıslanma hasarları; sıradan bir taşıma zararı olmayıp deniz ticareti hukukuna özgü, yüksek teknik bilgi gerektiren uyuşmazlıklardır. Bu tür dosyalarda sorumluluğun doğru şekilde tayini; hasarın hangi aşamada meydana geldiği, taşıyanın hâkimiyet alanında olup olmadığı, geminin yüke elverişliliği, sintine ve balast operasyonlarının usule uygun yapılıp yapılmadığı gibi detaylı denizcilik değerlendirmelerine bağlıdır.

Özellikle TTK m. 1352 kapsamında deniz alacağı nitelendirmesinin doğru yapılmaması, davanın yanlış mahkemede açılmasına, kanuni rehin ve ihtiyati haciz gibi güçlü teminat haklarının kaybedilmesine yol açabilmektedir. Aynı şekilde hasar ihbar süresinin kaçırılması, protesto mektuplarının usulüne uygun tutulmaması veya sörvey raporlarının eksik düzenlenmesi, davacının ispat yükünü ağırlaştırmakta ve davanın kaybedilmesi riskini doğurmaktadır.

İstanbul gibi deniz ticaretinin yoğun olduğu bir merkezde; Ambarlı, Haydarpaşa, Pendik, Tuzla, Kumport ve Marport gibi büyük limanlarda meydana gelen uyuşmazlıklarda, mahkemeler denizcilik teamüllerine ve Yargıtay içtihatlarına son derece sıkı şekilde bağlı kalmaktadır. Bu nedenle taşıyan–donatan–liman işletmesi–sigortacı arasındaki çok taraflı ilişkilerin doğru kurgulanması, husumetin eksiksiz yöneltilmesi ve FIO/FIOS gibi konşimento kayıtlarının etkisinin doğru değerlendirilmesi hayati önem taşır.

Bu noktada 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul limanlarında meydana gelen yük hasarları, sintine sızıntıları ve tahliye kusurlarına ilişkin uyuşmazlıklarda;

Deniz alacağı tespiti

Gemi üzerinde kanuni rehin ve ihtiyati haciz stratejileri

Sigortacılar tarafından açılan rücuen tazminat davaları

Denizcilik İhtisas Mahkemelerinde usule uygun dava takibi konularında uygulamaya ve içtihatlara hâkim, sonuç odaklı bir yaklaşım benimsemektedir. Deniz ticareti uyuşmazlıklarında uzman avukat desteği olmaksızın yürütülen süreçler, en güçlü görünen dosyalarda dahi telafisi mümkün olmayan hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Read More

Deport (Sınır Dışı) Kararı Nedir? 7 Günlük Dava Süresi, GGM Süreci ve İptal Yolları (İstanbul Göçmen Avukatı & Tuzla Geri Gönderme Merkezi Avukatı Rehberi)

6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) uyarınca yabancıların Türkiye’den sınır dışı edilmesi, idari bir işlem olup belirli usul ve esaslara tabidir.

1. Deport (Sınır Dışı Etme) Kararı Nedir?

Sınır dışı etme kararı, Türkiye’de bulunması mevzuata aykırı görülen veya kamu düzeni/güvenliği açısından sakıncalı bulunan yabancıların; menşe ülkesine, transit gideceği ülkeye veya üçüncü bir ülkeye gönderilmesini sağlayan idari işlemdir (YUKK md. 52). Karar, Göç İdaresi Başkanlığı’nın talimatı üzerine veya valiliklerce resen alınır (md. 53/1).

2. Hangi Durumlarda Deport Kararı Verilir? (YUKK md. 54)

Kanun, sınır dışı etme nedenlerini tahdidi olarak saymıştır:

Terör ve Suç Örgütü Bağlantısı: Terör örgütü yöneticisi, üyesi veya destekleyicisi olanlar.

Kamu Düzeni ve Güvenliği: Kamu düzeni, güvenliği veya sağlığı açısından tehdit oluşturanlar (Örn: G-87 tahdit kodu sahipleri).

Vize ve İkamet İhlalleri: Vize veya ikamet süresini 10 günden fazla aşanlar, vizesi iptal edilenler veya ikamet izni reddedilip 10 gün içinde çıkış yapmayanlar.

Yasa dışı Giriş-Çıkış: Türkiye’ye yasal olmayan yollarla girenler veya çıkış hükümlerini ihlal edenler.

Sahte Belge Kullanımı: Giriş, vize ve ikamet işlemlerinde gerçek dışı bilgi veya sahte belge kullananlar.

Uluslararası Koruma Reddi: Başvurusu reddedilen veya statüsü sona erenlerden Türkiye’de kalma hakkı bulunmayanlar.

3. Deport Kararına Karşı Dava ve 7 Günlük Süre

Dava Açma Süresi: Sınır dışı etme kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde idare mahkemesine başvurulabilir (YUKK md. 53/3). Not: 2019 öncesi 15 gün olan bu süre, 7196 sayılı Kanun ile 7 güne düşürülmüştür.

Otomatik Durdurma Etkisi: Dava açılması, yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, yargılama sonuçlanıncaya kadar sınır dışı etme işlemini kendiliğinden durdurur.

Yargılama Süreci: Mahkeme başvuruyu 15 gün içinde sonuçlandırır ve verilen karar kesindir; istinaf veya temyiz yolu kapalıdır.

4. İdari Gözetim ve Geri Gönderme Merkezleri (GGM)

Karar: Hakkında sınır dışı kararı alınanlardan; kaçma riski bulunan, giriş-çıkış kurallarını ihlal eden veya kamu güvenliği tehdidi oluşturanlar valilik kararıyla idari gözetim altına alınabilir (md. 57).

Süre: GGM’lerde idari gözetim süresi en fazla 6 aydır. Yabancının iş birliği yapmaması halinde 6 ay daha uzatılabilir (Toplam azami 1 yıl).

İtiraz: İdari gözetim kararına karşı Sulh Ceza Hakimliğine başvurulabilir. Hakim incelemeyi 5 gün içinde sonuçlandırır; bu karar kesindir (md. 57/6).

Alternatif Yükümlülükler: İdari gözetim yerine belirli adreste ikamet etme veya bildirimde bulunma gibi yükümlülükler getirilebilir (md. 57/A).

5. Türkiye’ye Giriş Yasağı (md. 9)

Sınır dışı edilen yabancılar hakkında valilik veya Genel Müdürlükçe giriş yasağı kararı alınır.

Süre: Giriş yasağı süresi kural olarak en fazla 5 yıldır. Ancak kamu güvenliği açısından ciddi tehdit varsa bu süre 10 yıl daha artırılarak toplamda 15 yıla kadar çıkarılabilir.

İstisna: Terke davet edilenlerden süresi içinde çıkanlar veya vize ihlali olup da para cezasını ödeyerek kendiliğinden çıkanlar hakkında giriş yasağı kararı alınmayabilir.

6. Yabancıların Hakları ve Sınır Dışı Edilemeyecekler (md. 55)

Aşağıdaki durumlarda, yabancı md. 54 kapsamında olsa dahi sınır dışı edilemez:

Gideceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye veya onur kırıcı muameleye maruz kalacağına dair ciddi emare bulunanlar (Geri Gönderme Yasağı – Non-refoulement).

Ciddi sağlık sorunları, yaş veya hamilelik nedeniyle seyahat etmesi riskli olanlar.

Hayati tehlike arz eden hastalığı olup gideceği ülkede tedavi imkanı bulunmayanlar.

İnsan ticareti mağdurları.

Uygulama Notu: Sınır dışı kararı tebliğ edilirken yabancıya mutlaka itiraz usulleri ve süreleri hakkında (mümkünse anladığı dilde) bilgilendirme yapılmalıdır. Avukat tutma imkanı olmayanlara adli yardım kapsamında avukat sağlanması talep edilebilir.

Sıkça Sorulan Sorular

Deport kararına karşı dava açma süresi kaç gündür?

Sınır dışı etme kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren yalnızca 7 gün içinde idare mahkemesine dava açılmalıdır. Bu süre hak düşürücüdür ve kaçırılması halinde deport işlemi kesinleşir.

Deport kararına dava açınca sınır dışı işlemi durur mu?

Evet. Süresi içinde açılan dava, yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, mahkeme karar verene kadar deport işlemini otomatik olarak durdurur.

Geri Gönderme Merkezinde ne kadar süre tutulabilirim?

İdari gözetim süresi kural olarak en fazla 6 ay, zorunlu durumlarda ise en fazla 1 yıla kadar uzatılabilir. Ancak hukuka aykırı gözetim kararlarına karşı Sulh Ceza Hakimliğine başvurulabilir.

NEDEN UZMAN AVUKAT DESTEĞİ GEREKLİ?

Deport süreçleri, kısa süreler ve ağır sonuçlar nedeniyle profesyonel destek gerektiren kritik hukuki süreçlerdir:

1. 7 Günlük Süre Hayati Öneme Sahiptir

Sadece 7 gün içinde dava açılması gerekir. Bu süre kaçırıldığında, sınır dışı kararı kesinleşir ve geri dönüş çok zorlaşır

2. Her Dosya İçin Farklı Hukuki Strateji Gerekir

Kamu güvenliği, vize ihlali, sahte belge veya uluslararası koruma reddi gibi her durum farklı savunma gerektirir. Bu nedenle dosya bazlı uzmanlık şarttır.

3. GGM Süreci Profesyonel Takip Gerektirir

Geri gönderme merkezinde bulunan kişiler için:

İdari gözetim kaldırma

Serbest bırakma başvurusu

Alternatif yükümlülük talepleri ancak deneyimli bir tuzla geri gönderme merkezi avukatı ile etkili şekilde yürütülebilir.

4. Giriş Yasağı ve Tahdit Kodları Teknik Süreçtir

G-87 gibi tahdit kodlarının kaldırılması, giriş yasağının iptali ve yeniden Türkiye’ye giriş süreçleri uzmanlık gerektirir.

5. Hak İhlallerine Karşı Etkili Savunma

Geri gönderme yasağı (non-refoulement), sağlık durumu ve insan ticareti mağduriyeti gibi durumların doğru şekilde ileri sürülmesi hayati önem taşır.

SONUÇ

Deport ve geri gönderme merkezi süreçleri, hızlı hareket edilmesi gereken ve ciddi hak kayıplarına yol açabilecek işlemlerdir. Bu nedenle sürecin, alanında uzman bir İstanbul göçmen avukatı veya Tuzla göçmen avukatı ile yürütülmesi büyük önem taşır. 2M Hukuk Avukatlık Ofisi, deport, geri gönderme merkezi (GGM) ve yabancılar hukuku alanında müvekkillerine profesyonel ve etkin hukuki destek sunmaktadır.

Read More