Kentsel Dönüşümde Müteahhit Sözleşmesi İdari Yolla Nasıl Feshedilir, Hangi Şartlarda Hak Sahipleri Yeni Süreç Başlatabilir?

6306 sayılı Kanun m. 6/14 ve Uygulama Yönetmeliği m. 13/11 Çerçevesinde İdari Fesih Yolu

6306 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesinin (14) numaralı fıkrası, kentsel dönüşüm uygulamalarında maliklerle müteahhit arasında imzalanmış inşaat yapım sözleşmelerinin, belirli koşullar altında idari süreç işletilerek resen feshedilmiş sayılmasına imkân tanıyan özel bir düzenlemedir. Bu hüküm, klasik özel hukuk fesih mekanizmasından farklıdır. Burada sözleşme, yalnızca taraflardan birinin tek taraflı irade beyanı ile değil; kanunda öngörülen maddi şartların gerçekleşmesi, malik çoğunluğunun fesih yönünde karar alması, yetkili idareye başvurulması, idarenin tespit ve inceleme yapması, müteahhide süre ve ihtar verilmesi ve son kontrol sonunda şartların devam ettiğinin belirlenmesi üzerine kanun gereği resen feshedilmiş sayılır (Kanun m. 6/14). Bu nedenle bu kurum, özel hukuk sözleşmesine ilişkin olmakla beraber, idarenin tespit ve ihtar süreci üzerinden yürüyen karma nitelikli bir hukuki mekanizmadır.

Bu sistemin amacı, dönüşüm sürecinde maliklerin müteahhit karşısında belirsizlik içinde bırakılmasını önlemek, özellikle yapım işinin başlamaması veya fiilen sürüncemede bırakılması hâlinde projeyi kilitleyen yüklenici davranışlarını tasfiye etmek ve dönüşümün yeniden işler hâle getirilmesini sağlamaktır. Yönetmelik hükmü de aynı amacı somutlaştırmakta; yalnızca fesih sebeplerini değil, başvurunun nasıl yapılacağını, hangi belgelerin sunulacağını, idarenin hangi sırayla inceleme yapacağını, müteahhide hangi aşamada ne kadar süre verileceğini ve fesih sonrasındaki hukuki sonuçları ayrıntılı biçimde göstermektedir (Yönetmelik m. 13/11-a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ).

1. İdari fesih yolunun hukuki niteliği

Kanun metninde “yapılan sözleşmelerin feshi için hisseleri oranında maliklerin salt çoğunluğu ile karar alınabilir” denildikten sonra, bu karar üzerine Başkanlığa başvurulacağı, Başkanlıkça tespit yapılacağı, müteahhide otuz gün süre verileceği ve bu ihtara rağmen işe başlanmaması veya devam edilmemesi durumunda sözleşmelerin “resen feshedilmiş sayılacağı” düzenlenmiştir (Kanun m. 6/14). Bu ifade biçimi çok önemlidir. Çünkü burada fesih, maliklerin doğrudan özel hukuk iradesiyle tamamladığı bir işlem değildir; malik çoğunluğu ancak süreci başlatır. Asıl sonuç, idarenin yaptığı tespit ve ihtar sonrasında, kanunun öngördüğü şartların gerçekleşmesiyle kendiliğinden doğar. Dolayısıyla bu yol, teknik olarak “idari denetimli kanuni fesih mekanizması” olarak nitelendirilebilir.

Bu yönüyle söz konusu sistem, Türk Borçlar Kanunu’ndaki temerrüt nedeniyle fesih veya dönme hükümlerinden ayrılır. Çünkü TBK’da çoğu zaman sözleşme tarafı, karşı tarafa ihtar gönderip kendi iradesiyle fesih beyanında bulunur; burada ise idarenin tespiti, incelemesi ve nihayet ihtarı kurucu önemdedir. Yönetmelikte de bu husus daha da belirginleştirilmiş; müracaatın önce şekli ve maddi şartlara uygunluğu denetlenmekte, sonra müteahhitten yazılı bilgi-belge istenmekte, ardından saha incelemesi ve kurum yazışmaları yapılmakta, en son ihtar verilmekte ve otuz gün sonunda yeniden mahallinde kontrol yapılarak sonucu doğuran son tespit gerçekleştirilmektedir (Yönetmelik m. 13/11-d, e).

2. Kanun m. 6/14’te öngörülen iki temel fesih sebebi

Kanun koyucu, idari fesih için iki ayrı maddi sebep öngörmüştür. Birincisi, oy birliği ile anlaşma sağlanmasından veya hisseleri oranında paydaşların salt çoğunluğu ile karar alınmasından sonra, müteahhitten kaynaklanan sebeplerle bir yıl içinde yeni yapının yapım işine başlanmamış olmasıdır (Kanun m. 6/14). İkincisi ise, yapım işinin belirli bir seviyede durdurulmuş olması ve en az altı aydır projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip ve ekipmanla inşai faaliyete devam edilmiyor olmasıdır (Kanun m. 6/14). Görüldüğü üzere ilk hâl başlangıçsızlık, ikinci hâl ise yarım bırakılmışlık veya yetersiz devam durumudur.

Yönetmelik, bu iki sebebi ayrıntılandırarak uygulamadaki ispat sorunlarını gidermeye çalışır. Buna göre ilk sebepte yalnızca “bir yıl içinde başlanmadı” demek yeterli değildir; ayrıca yapım işine başlanmasından önce hak sahiplerince yerine getirilmesi gereken edimler varsa bunların yerine getirilmiş olması, yapım işine başlanmasına engel teşkil edecek bir yargı kararı, idare kararı, idare uygulaması veya benzeri geçerli bir gerekçenin bulunmaması ve başlamama hâlinin gerçekten müteahhitten kaynaklanması gerekir (Yönetmelik m. 13/11-a-1). İkinci sebepte ise işin durduğu ve en az altı aydır projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip-ekipmanla devam edilmediği; ilgili idarenin tespit, tutanak ve kayıtları, yapı denetimi sistemi kayıtları, fotoğraflar, uydu görüntüleri ve benzeri bilgi-belgelerle ortaya konulmalıdır (Yönetmelik m. 13/11-a-2). Böylece yönetmelik, soyut gecikme iddiasını değil, objektif verilerle desteklenmiş gecikme veya durma hâlini aramaktadır.

3. “Müteahhitten kaynaklanan sebepler” unsurunun anlamı

Kanun koyucu feshi, her türlü gecikmeye bağlamamış; özellikle gecikmenin veya durmanın müteahhitten kaynaklanmasını şart koşmuştur (Kanun m. 6/14). Bu nedenle maliklerin kendi yükümlülüklerini yerine getirmemesi, ruhsat süreçlerinin malik kaynaklı belgeler eksik olduğu için tamamlanamaması, mahkeme kararıyla yürütmenin durdurulması, belediyenin işlemi askıya alması, imar uygulamasının iptali, yapı tatil tutanağına neden olan malik müdahaleleri veya benzeri dışsal engeller varsa; sırf süre doldu diye idari feshe gidilmesi mümkün olmamalıdır. Yönetmelik de açıkça bunu teyit eder; yapım işine başlanılmamasına engel teşkil edecek bir yargı kararı, idare kararı, idare uygulaması veya benzeri geçerli bir gerekçe olmamasını ayrıca arar (Yönetmelik m. 13/11-a-1).

Bu bağlamda “müteahhitten kaynaklanan sebep”, yalnızca kusurlu davranışla sınırlı dar bir kavram olarak anlaşılmamalıdır. Finansman sağlayamama, organizasyon kuramama, ekip ve ekipman sevk edememe, teknik hazırlığı yapmama, ruhsat veya proje süreçlerini üstlendiği ölçüde yürütmeme, sahayı fiilen terk etme, yapım işini ekonomik veya ticari sebeplerle askıya alma gibi yüklenici alanına giren nedenler de bu kapsamda değerlendirilir. Buna karşılık, müteahhidin sorumlu olmadığı objektif engeller varsa idari fesih rejiminin şartları oluşmayacaktır. Yönetmelik’in, inceleme sırasında belediye ve sosyal güvenlik kurumları gibi ilgili kurumlarla yazışma yapılmasını öngörmesi de tam olarak bu kusur ve neden illiyetinin sağlıklı biçimde saptanması içindir (Yönetmelik m. 13/11-d).

4. Bir yıllık sürenin başlangıcı nasıl hesaplanır

Uygulamada en kritik sorunlardan biri, “bir yıl içinde başlanmama” ölçütünün hangi tarihten itibaren hesaplanacağıdır. Yönetmelik bunu ayrıntılı biçimde düzenlemiştir (Yönetmelik m. 13/11-b). Buna göre bütün maliklerle anlaşma sağlanan hâllerde, en son anlaşma sağlanan malik ile imzalanan sözleşmenin tarihi esas alınır; ancak bu tarih riskli yapı tespitinin kesinleşmesinden veya riskli / rezerv yapı alanı belirleme işleminden önce ise, başlangıç tarihi olarak sözleşme tarihi değil, riskli yapı tespitinin kesinleştiği ya da alanın belirlendiği tarih kabul edilir. Eğer en son anlaşma sağlanan malik ile imzalanan sözleşme tarihi, bu işlemlerden sonra ise, başlangıç tarihi o son sözleşme tarihidir. Hisseleri oranında paydaşların salt çoğunluğu ile karar alınan hâllerde ise bir yıllık sürenin başlangıcı, salt çoğunluk karar tarihidir (Yönetmelik m. 13/11-b).

Bu düzenleme şunu gösterir: kanun koyucu ve yönetmelik hazırlayıcısı, yapım işine başlama borcunun hangi anda fiilen muaccel hâle geldiğini esas almaktadır. Çünkü riskli yapı tespiti kesinleşmeden veya alan hukuken belirlenmeden önce yapılan bazı sözleşmeler, uygulamanın fiilen başlayabileceği hukuki zemini henüz doğurmamış olabilir. Bu nedenle sürenin başlangıcı, salt sözleşme tarihi değil, dönüşüm uygulamasının hukuken işler hâle geldiği an ile birlikte değerlendirilir. Böylece hem müteahhidin aleyhine erken süre başlatılması hem de maliklerin aleyhine belirsiz süre yaratılması önlenmek istenmiştir (Yönetmelik m. 13/11-b).

5. Altı aylık durma ve yetersiz faaliyet ölçütü

İkinci fesih sebebi bakımından yalnızca şantiyede sınırlı bir hareketlilik bulunması, işin gerçekten yürütüldüğü anlamına gelmez. Kanun, “projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip ve ekipmanla inşai faaliyete devam edilmemesi” ölçütünü benimsemiştir (Kanun m. 6/14). Bu ifade, sembolik veya göstermelik faaliyetlerin yeterli olmadığına işaret eder. Yönetmelik de aynı doğrultuda, durma hâlinin ve altı aydır yeterli seviye bulunmadığının, idarenin kayıtları, yapı denetim sistemi, fotoğraflar, uydu görüntüleri ve benzeri delillerle ortaya konulmasını şart koşar (Yönetmelik m. 13/11-a-2).

Buradaki ölçüt nicelikten çok fonksiyoneldir. Yani mesele, sahada üç işçi bulunup bulunmaması değil; mevcut ekip ve ekipmanın, o projeyi makul biçimde tamamlama kabiliyetine sahip olup olmadığıdır. Yönetmelik’in, bu takdirin incelemeyi yapan Müdürlük veya İdareye ait olduğunu açıkça belirtmesi de bunun sonucudur (Yönetmelik m. 13/11-e). Ancak bu takdir yetkisi sınırsız değildir; somut veri, tutanak, teknik gözlem ve kurum kayıtlarıyla desteklenmelidir. Aksi hâlde idari işlem yargısal denetimde hukuka aykırı bulunabilir.

6. Fesih kararı için gereken malik çoğunluğu

Kanun, fesih iradesinin oluşması için hisseleri oranında maliklerin salt çoğunluğu ile karar alınmasını yeterli görmüştür (Kanun m. 6/14). Yönetmelik de aynı çoğunluğu tekrar ederek fesih kararı alınmasının herhangi bir şekil şartına tabi olmadığını düzenler (Yönetmelik m. 13/11-c). Burada dikkat edilmesi gereken husus, çoğunluğun kişi sayısına göre değil, hisse oranına göre belirlenmesidir. Bu sebeple az sayıda malik, daha yüksek hisse oranı ile çoğunluğu sağlayabilir; buna karşılık çok sayıda malik, düşük hisse oranıyla çoğunluğu sağlayamayabilir.

Yönetmelik, şekil şartı getirmemekle birlikte ispat araçlarını örnekleyici biçimde saymıştır. Buna göre, anlaşan maliklerce imzalı karar tutanağı, maliklerin salt çoğunluğu tarafından verilen fesih talebine ilişkin dilekçe, maliklerin salt çoğunluğunun başka bir müteahhitle anlaştıklarına dair sözleşme veya vekâletname örnekleri gibi belgeler fesih iradesinin ispatında kullanılabilir (Yönetmelik m. 13/11-c). Bu düzenleme, uygulamada noter şartı veya özel toplantı usulü aranmadığını; ancak çoğunluk iradesinin denetlenebilir belgelerle ortaya konulması gerektiğini göstermektedir.

7. Başvuru mercii ve başvuru dosyasında bulunması gerekenler

Kanuna göre malik çoğunluğu fesih kararı aldıktan sonra Başkanlığa başvurularak yapım işine başlanıp başlanmadığının veya işin yeterli ekip-ekipmanla sürdürülüp sürdürülmediğinin tespiti istenir (Kanun m. 6/14). Yönetmelik, bu başvurunun yazılı olarak Müdürlüğe veya yetki devri yapılmış ise İdareye yapılacağını, başvuruya fesih kararı ile fesih gerekçesine göre bilgi ve belgelerin eklenmesi gerektiğini düzenler (Yönetmelik m. 13/11-ç). Başka bir deyişle başvuruda iki ana unsur bulunmalıdır: birincisi çoğunluk iradesini gösteren fesih kararı, ikincisi ise fesih sebebini destekleyen somut veriler.

Bu çerçevede iyi hazırlanmış bir fesih dosyasında; malik listesi ve hisse oranları, çoğunluğu gösteren karar tutanağı veya dilekçeler, sözleşme örnekleri, riskli yapı tespiti veya alan belirleme belgeleri, ruhsat / proje / yıkım / tahliye evrakı, yapı denetim kayıtları, belediyeden alınan işlem durumu yazıları, SGK işyeri ve çalışan kayıtları, şantiye fotoğrafları, tarihli tespit tutanakları, gerekiyorsa uydu görüntüleri ve varsa müteahhide daha önce çekilmiş noter ihtarları yer almalıdır. Yönetmelik bütün bu belge türlerini tek tek zorunlu saymasa da, aradığı ispat standardı fiilen böyle kapsamlı bir dosya hazırlanmasını gerektirir (Yönetmelik m. 13/11-a-2, ç, d).

8. İdarenin ön incelemesi: şekli ve maddi eşik denetimi

Yönetmelik’e göre fesih müracaatı üzerine öncelikle başvurunun, fesih sebeplerini düzenleyen bentlere, süre başlangıcını belirleyen kurala ve çoğunluk şartına uygun olup olmadığı incelenir (Yönetmelik m. 13/11-d). Bu aşama, yalnızca evrak kontrolü değildir. İdare; gerçekten bir yıllık sürenin dolup dolmadığını, altı aylık durma şartının oluşup oluşmadığını, çoğunluğun sağlanıp sağlanmadığını ve gösterilen nedenin müteahhitten kaynaklanıp kaynaklanmadığını ön değerlendirmeden geçirir. Başvuru bu temel eşikleri geçmeden müteahhide ihtar aşamasına geçilemez.

Bu düzenleme önemlidir; zira idare, maliklerin salt çoğunlukla aldığı her fesih kararını otomatik olarak uygulayan pasif bir merci değildir. Kanun ve yönetmelik, idareyi araştırma yapmakla yükümlü kılmıştır. Bu nedenle eksik incelemeyle verilen fesih kararları, idari yargıda iptal riski taşır. Nitekim 6306 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesi kapsamındaki idari işlemler bakımından Anayasa Mahkemesi, idari işlemlerin yargısal denetime açık ve etkili başvuruya elverişli olması gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. 6306 kapsamındaki hisse satışlarıyla ilgili kararlarda da, idarenin işlemin dayanağını ve zorunluluğunu ortaya koymasının gerektiği belirtilmiştir.

9. Müteahhitten savunma / açıklama istenmesi

Yönetmelik, başvuru uygun bulunursa, fesih gerekçesine göre yapım işine başlanılmamasının veya işe yeterli seviyede devam edilmemesinin sebeplerine ilişkin olarak müteahhitten yazılı bilgi ve belge isteneceğini ve bunun için on beş gün süre verileceğini düzenler (Yönetmelik m. 13/11-d). Bu hüküm, savunma hakkı ve usul güvencesi bakımından son derece önemlidir. Çünkü idari fesih, müteahhit açısından ciddi sonuçlar doğurur; bu nedenle yüklenicinin “başlayamadım çünkü malik edimlerini ifa etmedi”, “ruhsat bekleniyor”, “mahkeme kararı var”, “şantiye durdurma işlemi belediyeden kaynaklandı” gibi itirazlarını sunabilmesi gerekir.

Uygulamada bu aşama, sürecin kırılma noktasıdır. Zira çoğu uyuşmazlıkta taraflar, gecikmenin kaynağını birbirine yükler. Yönetmelik’in on beş günlük açıklama isteme usulünü öngörmesi, idarenin tek taraflı malik beyanıyla karar veremeyeceğini göstermektedir. Bu nedenle müteahhit savunmasının hiç alınmaması, eksik veya usulsüz alınması, yahut savunmadaki somut engeller araştırılmadan doğrudan feshe gidilmesi hâlinde idari işlemin hukuka aykırılığı ileri sürülebilir. Bu nokta, idari işlemlerde sebep ve usul unsurunun yargısal denetimi bakımından belirleyicidir.

10. İdarenin araştırma yükümlülüğü

Yönetmelik, on beş günlük sürenin sonunda “yapı mahallinde inceleme yapmak ve belediye, sosyal güvenlik kurumları gibi konu ile ilgili kurum ve kuruluşlarla yazışma yapmak da dahil olmak üzere, her türlü inceleme ve araştırma yapılır” demektedir (Yönetmelik m. 13/11-d). Bu ifade, idarenin re’sen araştırma yükümlülüğünü açıkça ortaya koyar. İdare sadece tarafların sunduğu evraka bakmakla yetinemez; yapı yerinde fizikî inceleme yapmalı, belediye kayıtlarından ruhsat ve uygulama durumunu, SGK kayıtlarından çalışan ve şantiye hareketliliğini, yapı denetim sisteminden imalat seviyesini, gerekiyorsa diğer kurumlardan projenin hukuki-akdi seyrini araştırmalıdır.

Bu yönüyle Yönetmelik, idarenin sadece “hakem” değil, aynı zamanda “tespit mercii” olduğunu kabul etmektedir. Özellikle ikinci fesih sebebinde “projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip ve ekipman” bulunup bulunmadığının takdiri teknik bir değerlendirmedir; bu sebeple idarenin incelemesinin yüzeysel değil, sahaya ve belgeye dayalı olması gerekir. Aksi yöndeki işlemler, dayanaksız veya gerekçesiz idari işlem niteliği taşıyabilir. 6306 kapsamındaki diğer idari işlemler bakımından da AYM, işlemin dayanağının hukuken ayakta olup olmadığını ve idari işlemin yeterli başvuru yollarına konu edilip edilemediğini önemsemektedir. Dayanak işlem iptal edilirse, buna bağlı sonraki işlem de hukuki temelini kaybedebilir.

11. Otuz günlük ihtar ve son şans mekanizması

İdare, yaptığı araştırma sonucunda fesih şartlarının gerçekleştiğini tespit ederse, müteahhide otuz gün süre vererek işe başlaması veya işi projenin bitirilmesini gerektirecek seviyedeki ekip ve ekipmanla sürdürmesi gerektiğini ihtar eder; aksi takdirde bu sürenin bitim tarihi itibarıyla sözleşmelerin resen feshedileceğini bildirir (Kanun m. 6/14; Yönetmelik m. 13/11-e). Bu ihtar, idari fesih rejiminin zorunlu unsurudur. Doğrudan fesih sonucuna geçilemez. Başka bir ifadeyle kanun koyucu, yükleniciye son bir “düzeltme / telafi fırsatı” tanımıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, otuz günlük sürede sırf göstermelik bir faaliyet başlamasının yeterli olmamasıdır. Özellikle ikinci fesih sebebinde kanun ve yönetmelik birlikte okunduğunda, aranan şey gerçek, sürdürülebilir ve projeyi tamamlama kapasitesi taşıyan bir faaliyettir. Nitekim Yönetmelik, otuz gün sonunda yeniden mahallinde kontrol yapılacağını ve yeterli ekip-ekipmanla devam edilip edilmediğine ilişkin takdir yetkisinin Müdürlük veya İdareye ait olduğunu söylemektedir (Yönetmelik m. 13/11-e). Demek ki ilk ihtardan sonra birkaç günlük sınırlı hareketlilik, idare açısından yeterli sayılmayabilir. Önemli olan, işin gerçekten yeniden rayına girip girmediğidir.

12. Resen feshedilmiş sayılmanın gerçekleştiği an

Kanun, ihtara rağmen işe başlanmaması veya devam edilmemesi hâlinde, “ayrıca ihtar çekmeye gerek kalmaksızın” otuz günlük sürenin bittiği tarih itibarıyla sözleşmelerin resen feshedilmiş sayılacağını düzenler (Kanun m. 6/14). Yönetmelik de aynı yönde, otuz gün sonunda yapılan son kontrolde işe başlanmadığı veya yeterli düzeyde devam edilmediği tespit edilirse, aynı tarihten itibaren sözleşmelerin ilgililerin muvafakati aranmaksızın resen feshedilmiş sayılacağını ve bunun maliklere ve müteahhide bildirileceğini belirtir (Yönetmelik m. 13/11-e).

Bu sonuç doğduğu anda, artık ayrıca noter feshi, karşı taraf muvafakati veya mahkeme kararı beklenmez. Ancak bu, işlemin yargısal denetim dışı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bu resen feshedilmiş sayılma sonucuna götüren idari tespit ve ihtar zinciri, idari işlem niteliği taşıdığı ölçüde idari yargı denetimine açıktır. 6306 m. 6 kapsamındaki idari işlemler yönünden AYM’nin yaklaşımı da, etkili başvuru ve yargısal denetimin sağlanması gerektiği yönündedir. Bu sebeple gerek malikler gerek müteahhit, usul veya sebep yönünden hukuka aykırılık iddiasıyla idari yargı yoluna başvurabilir.

13. Tapu şerhinin terkin edilmesi

Kanun’a göre fesih sonrasında, taşınmazların siciline şerh edilmiş bulunan inşaat yapımına ilişkin sözleşmeler, maliklerin veya Başkanlığın talebi üzerine terkin edilir (Kanun m. 6/14). Yönetmelik de bunu tekrar ederek, maliklerin, Müdürlüğün veya İdarenin talebi üzerine tapu müdürlüğünce terkin yapılacağını belirtir (Yönetmelik m. 13/11-f). Bu sonuç, fesih kurumunun yalnızca teorik olmadığını; tapu siciline yansıyan ve taşınmazın hukuki dolaşımını etkileyen doğrudan bir sonuç ürettiğini gösterir.

Şerhin terkini özellikle önemlidir; çünkü mevcut yükleniciyle kurulan sözleşme şerhi kaldırılmadan yeni yükleniciyle sağlıklı bir sözleşme mimarisi kurmak çoğu zaman mümkün olmaz. Bu nedenle idari fesih mekanizmasının pratik amacı, yalnızca başarısız yükleniciyi tasfiye etmek değil; aynı zamanda dönüşüm projesinin yeni bir hukuki zeminde devamını sağlamaktır. Zaten Yönetmelik’in son bentlerinde, fesih sonrası uygulamalara ilişkin yeni kararların nasıl alınacağı da ayrıca düzenlenmiştir (Yönetmelik m. 13/11-ğ).

14. Fesih tarihine kadar yapılan işler, devredilen hisseler ve ödemeler

Kanun ve Yönetmelik birlikte, fesih tarihine kadar yapılmış olan işler, devrolunan hisseler, yapılan ödemeler ve diğer hususlarda genel hukuk hükümlerinin uygulanacağını düzenlemektedir (Kanun m. 6/14; Yönetmelik m. 13/11-g). Bu hüküm, idari fesih ile özel hukuk tasfiyesinin birbirinden ayrıldığını açıkça ortaya koyar. İdari süreç sözleşmeyi sona erdirir; fakat tarafların o tarihe kadar ortaya çıkmış alacak, tazminat, sebepsiz zenginleşme, eksik-ifâ, ayıplı iş, devredilen payların hukuki akıbeti, mahsup ve hesaplaşma gibi meseleleri kendiliğinden çözmez. Bunlar için genel hukuk yollarına başvurulur.

Dolayısıyla idari fesih kararı alındığında “her şey sıfırlanmış” olmaz. Örneğin müteahhidin gerçekten yaptığı ve maliklere yarayan imalatların bedeli, devrolunan payların iadesi veya bedelinin akıbeti, avans ve ek ödemelerin mahsubu, cezai şart veya zarar iddiaları ayrıca uyuşmazlık konusu olabilir. Kanun koyucu, bu alanı bilinçli biçimde “genel hukuk hükümlerine” bırakmıştır. Böylece idarenin görevi, projenin tıkanmasına yol açan sözleşmeyi kamu düzeni boyutuyla tasfiye etmek; özel hukuk hesaplaşmasını ise yargısal veya akdi düzleme bırakmaktır.

15. Kira yardımlarının geri istenememesi

Kanun, fesih tarihine kadar müteahhit tarafından hak sahiplerine yapılan kira yardımı ödemelerinin hak sahiplerinden geri talep edilemeyeceğini açıkça düzenlemektedir (Kanun m. 6/14). Yönetmelik de aynı hükmü tekrarlar (Yönetmelik m. 13/11-g). Bu düzenleme son derece koruyucudur. Çünkü dönüşüm sürecinde maliklerin tahliye sonrası barınma ihtiyacı nedeniyle aldıkları kira yardımı, sözleşme feshedildi diye geçmişe dönük olarak geri istenirse maliklerin mağduriyeti katlanır. Kanun koyucu bunu önlemiştir.

Bu hüküm, aynı zamanda idari fesih yolunun sosyal amacını da gösterir. Kanun yalnızca sözleşmesel dengeyi değil, dönüşüm mağduru maliklerin korunmasını da hedeflemektedir. Bu nedenle müteahhidin başarısızlığının yükü, geçmişte ödenmiş kira yardımlarının iadesi suretiyle yeniden malikler üzerine yıkılamaz.

16. Fesih sonrası yeni uygulamaya karar verilmesi

Yönetmelik, fesih işleminden sonra yapılacak uygulamalara hisseleri oranında paydaşların salt çoğunluğu ile karar verileceğini ve bu karara katılmayanların hisselerinin Kanun’un 6 ncı maddesinin birinci fıkrası kapsamında açık artırma usulü ile satılacağını düzenlemektedir (Yönetmelik m. 13/11-ğ). Bu hüküm, idari feshin son aşamasının aslında yeni uygulamaya geçiş olduğunu gösterir. Amaç yalnızca mevcut sözleşmeyi sona erdirmek değil; yeni yüklenici, yeni proje, yeni finansman modeli veya yeni uygulama çerçevesi ile dönüşümü sürdürebilmektir.

Burada 6306 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesi genel sistematiği devreye girer. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin 6306 m. 6 kapsamındaki hisse satışlarına ilişkin kararlarında da, bu süreçlerin doğrudan idari işlem niteliği taşıdığı, idari yargı denetimine konu edilebildiği ve dayanak işlemin hukuka aykırı olması hâlinde sonraki işlemlerin de hukuki temelden yoksun kalabileceği vurgulanmıştır. Selvi Karakoçoğlu ve diğerleri kararında, dayanak parsel birleştirme işlemi iptal edildiği için devamındaki hisse satışının hukuki dayanağını kaybettiği kabul edilmiştir. Hanife Yıldız Torum ve Nimet Filiz Seven kararında ise, 6306 kapsamındaki satış işleminin “son çare” niteliğinin idarece ortaya konulması ve bunun idare mahkemesince denetlenebilir olması önemsenmiştir. Bu yaklaşım, idari fesih sonrasında kurulacak yeni uygulama zinciri bakımından da yol göstericidir.. İdari fesihte muhtemel dava ve itiraz başlıkları

İdari fesih sürecinde ortaya çıkabilecek başlıca hukuki ihtilaflar şunlardır: çoğunluğun gerçekte sağlanıp sağlanmadığı; hisselerin yanlış hesaplanıp hesaplanmadığı; bir yıllık sürenin başlangıcının yanlış belirlendiği; hak sahiplerinin ön edimlerini yerine getirmediği halde kusurun müteahhide yüklendiği; belediye veya mahkeme kaynaklı engeller varken bunların göz ardı edildiği; altı aylık durma ve yetersiz ekip-ekipman olgusunun yeterince ispatlanmadığı; müteahhidin savunmasının alınmadığı veya değerlendirilmediği; yerinde inceleme yapılmadığı; otuz günlük ihtarın usulüne uygun verilmediği; son kontrolde gerçek durumun saptanmadığı; resen fesih bildiriminden sonra tapu şerhinin usulsüz terkin edildiği. Bu başlıkların tamamı, Kanun m. 6/14 ve Yönetmelik m. 13/11’in sebep, usul, yetki, konu ve maksat unsurları çerçevesinde tartışılabilir.

Sonuç

Sonuç olarak 6306 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesinin (14) numaralı fıkrası ile Uygulama Yönetmeliği’nin 13 üncü maddesinin (11) numaralı fıkrası birlikte değerlendirildiğinde, kentsel dönüşüm projelerinde maliklerle müteahhit arasında imzalanan yapım sözleşmelerinin sona erdirilmesi için özel, katı ve çok aşamalı bir idari fesih rejimi kurulduğu görülmektedir. Bu rejimde; önce uygun çoğunlukla fesih iradesi oluşmalı, sonra maddi şartlar somut delillerle ortaya konulmalı, başvuru Müdürlüğe veya yetkili İdareye yapılmalı, müteahhitten yazılı açıklama alınmalı, sahada ve kayıtlarda ayrıntılı inceleme yürütülmeli, ardından otuz günlük ihtar verilerek son şans tanınmalı ve ancak buna rağmen iş başlamaz veya yeterli seviyede sürmezse sözleşme kanun gereği resen feshedilmiş sayılmalıdır (Kanun m. 6/14; Yönetmelik m. 13/11-a, b, c, ç, d, e). Fesih sonrasında tapu şerhi terkin edilir; buna karşılık feshe kadar yapılan işler, ödemeler ve devredilen hisseler bakımından genel hukuk hükümleri uygulanır; kira yardımları geri istenemez; yeni uygulamaya ise yine pay ve paydaş çoğunluğu ile karar verilir (Kanun m. 6/14; Yönetmelik m. 13/11-f, g, ğ).

Sık Sorulan Sorular

Kentsel dönüşümde müteahhit sözleşmesi idari yolla feshedilebilir mi?

Evet. 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği kapsamında, belirli şartların gerçekleşmesi hâlinde hak sahipleri, hisseleri oranında salt çoğunlukla karar alarak idari fesih sürecini başlatabilir. Ancak bu süreç, doğrudan tek taraflı fesih değil; ilgili idarenin incelemesi, müteahhide süre verilmesi ve kanundaki şartların oluştuğunun tespiti ile ilerleyen özel bir prosedürdür.

Müteahhidin işe başlamaması hâlinde kentsel dönüşüm projesi nasıl feshedilir?

Eğer bütün maliklerle anlaşma sağlanmasından veya hisseleri oranında salt çoğunlukla karar alınmasından sonra, müteahhitten kaynaklanan sebeplerle bir yıl içinde yapım işine başlanmamışsa, hak sahipleri idareye başvurarak fesih talebinde bulunabilir. Ancak maliklerin kendi yükümlülüklerini yerine getirmiş olması ve gecikmenin gerçekten müteahhitten kaynaklanması gerekir.

İnşaat başladıktan sonra yarım kalırsa idari fesih mümkün müdür?

Evet. Yapım işi belirli bir seviyede durdurulmuşsa ve en az altı aydır projenin tamamlanmasını sağlayacak düzeyde ekip ve ekipmanla inşai faaliyet sürdürülmüyorsa, bu durum idari fesih sebebi olabilir. Bu aşamada fotoğraflar, yapı denetim kayıtları, idari tutanaklar ve benzeri belgeler büyük önem taşır.

Kentsel dönüşümde idari fesih için oybirliği mi gerekir?

Hayır. Kanundaki bu özel fesih yolunda, hisseleri oranında maliklerin salt çoğunluğu yeterlidir. Burada kişi sayısından çok arsa payı ve hisse oranı esas alınır. Bu nedenle çoğunluğun doğru hesaplanması, sürecin geçerliliği bakımından kritik önemdedir.

İdari fesih sonrası eski müteahhitten alınan kira yardımı geri istenir mi?

Hayır. Kanun açık biçimde, fesih tarihine kadar müteahhit tarafından hak sahiplerine ödenen kira yardımlarının geri talep edilemeyeceğini düzenlemektedir. Ancak feshe kadar yapılan işler, ödemeler, devredilen hisseler ve diğer alacak-borç ilişkileri bakımından genel hukuk hükümleri uygulanır.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Kentsel dönüşüm projelerinde müteahhit ile yaşanan uyuşmazlıklar, yalnızca sözleşme hukuku meselesi değildir; aynı zamanda idare hukuku, tapu hukuku, paydaş çoğunluğu, riskli yapı süreci, şerh terkin işlemleri ve dava stratejisini birlikte ilgilendiren çok katmanlı bir alandır. Bu nedenle sürecin hatalı yürütülmesi, hak sahiplerinin fesih talebinin reddedilmesine, mevcut sözleşmenin geçerliliğini korumasına ya da sonradan açılacak davalarda ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Özellikle çoğunluk hesabının doğru yapılması, fesih gerekçesinin somut delillerle ispatlanması, idareye yapılacak başvurunun usule uygun hazırlanması, müteahhidin olası itirazlarının öngörülmesi ve fesih sonrası yeni uygulama sürecinin doğru kurgulanması için uzman desteği büyük önem taşır. Bu noktada İstanbul kentsel dönüşüm avukatı, tuzla kentsel dönüşüm avukatı, pendik kentsel dönüşüm avukatı ve gebze kentsel dönüşüm avukatı desteği, özellikle uygulamaya hâkimiyet ve bölgesel tecrübe bakımından ciddi avantaj sağlar. Kentsel dönüşüm uyuşmazlıklarında hak sahiplerinin süreci güvenli ve etkili biçimde yönetebilmesi için 2M Hukuk Avukatlık Ofisi nezdinde profesyonel hukuki destek alınması, usul hatalarının önlenmesi ve hak kayıplarının engellenmesi açısından son derece değerlidir.

Read More

Emlakçıyı Devre Dışı Bırakıp Evi Alırsanız Ne Olur? Çifte Komisyon ve Cezai Şart Öder misiniz?

Emlakçının Devre Dışı Bırakılması Suretiyle Satış Yapılması

Emlakçının (simsarın) sunduğu aracılık hizmetinden faydalanıldıktan sonra, simsarın saf dışı bırakılarak taşınmazın doğrudan malikten veya başka kanallar aracılığıyla satın alınması, yargı kararlarında “sözleşmeye aykırılık” ve “cezai şartın doğumu” çerçevesinde titizlikle ele alınmaktadır. Aşağıda, bu durumun hukuki niteliği, cezai şartın uygulanabilirliği ve yargı mercilerinin bu konudaki yerleşik içtihatları analiz edilmiştir.

1. Saf Dışı Bırakma Kavramı ve Hukuki Niteliği

Emlakçının devre dışı bırakılması, taşınmaz satın alma iradesiyle hareket eden alıcı adaylarının, emlakçının yer gösterme ve bilgilendirme gibi aracılık hizmetlerinden istifade ettikten sonra, ücrete hak kazanılacak aşamaya gelindiğinde emlakçıyı aradan çıkararak doğrudan malik ile temasa geçmesi durumudur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.2022 tarihli, 2020/339 E. ve 2022/723  K. sayılı kararında bu durum; emlakçının emeğinin korunması amacıyla kararlaştırılan, ücrete ek olarak cezai şart niteliği de taşıyan bir anlaşma olarak tanımlanmıştır. Bu tür hükümler, sözleşme serbestisi ilkesi gereği geçerli ve taraflar için bağlayıcıdır.

2. Cezai Şartın Hesaplanması ve “İki Katı” Kuralı

Yargıtay içtihatlarında, emlakçının saf dışı bırakılması halinde öngörülen (genellikle satış bedelinin %4’sı + KDV olarak belirlenen) tutarın hukuki mahiyeti ikiye ayrılmaktadır:

Normal Tellallık Ücreti: Sözleşmede kararlaştırılan standart komisyon oranı (genellikle %2) normal ücret olarak kabul edilir.

Cezai Şart: Standart ücretin üzerindeki kısım (örneğin toplam %4’lık talebin kalan %2’ü) ise “cezai şart” olarak nitelendirilir.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 06.06.2018 tarihli, 2016/2319 E. ve 2018/6679  K. sayılı kararında, %4’lık talebin %2’ünün tellallık ücreti, kalan %2’ünün ise cezai şart olduğu ve bu ayrımın yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Benzer şekilde Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 09.02.2016 tarihli, 2014/48766 E. ve 2016/3728  K. sayılı kararında da satıcının üstlendiği %2’lük ücretin ödenmesi gerektiği, geri kalan %2’ün ise cezai şart olduğu teyit edilmiştir.

3. Cezai Şarttan İndirim (Tenkis) Mekanizması

Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 182/son uyarınca, hakim fahiş gördüğü cezai şartı kendiliğinden (resen) indirmekle yükümlüdür. Ancak bu kuralın uygulanması tarafların sıfatına göre değişmektedir:

Tacir Olmayan Borçlular: Borçlu tacir değilse, cezai şartın fahişliği; tarafların iktisadi durumu, borçlunun ödeme kabiliyeti, sağladığı menfaat ve kusur derecesi ölçü alınarak tenkis edilmelidir (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 04.12.2017, 2017/9158 E., 2017/12051  K.).

Tacir Olan Borçlular: Borçlu tacir ise Türk Ticaret Kanunu m. 22 uyarınca cezai şarttan indirim yapılamaz. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 06.04.2023 tarihli, 2021/74 E. ve 2023/563  K. sayılı kararında, davalının tacir olması nedeniyle %4 + KDV tutarındaki cezai şartın indirim yapılmaksızın tam olarak tahsiline karar verilmiştir.

4. Saf Dışı Bırakmanın Kapsamı ve İspat Koşulları

Saf dışı bırakma eylemi sadece alıcının bizzat satın almasıyla sınırlı değildir. Sözleşmelerde genellikle alıcının eşi, çocukları veya birinci derece yakınları tarafından yapılan satın almalar da bu kapsamda değerlendirilir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 01.06.2023 tarihli, 2023/370 E. ve 2023/1722  K. sayılı kararında, alıcının yakınları adına yapılan satın almalarda da %4 + KDV oranındaki ücret hükmünün bağlayıcı olduğu belirtilmiştir.

Ayrıca, emlakçının ücrete hak kazanabilmesi için yazılı bir sözleşmenin varlığı şarttır (TBK m. 520). Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 15.10.2014 tarihli, 2013/1108 E. ve 2014/768  K. sayılı kararında, emlakçının gösterdiği dairenin saf dışı bırakılarak eş adına satın alınması durumunda, sözleşmedeki cezai şartın (indirim yapılarak) uygulanması gerektiği onanmıştır.

5. İstisnai Durumlar: Etkin Aracılık Şartı

Her ne kadar yer gösterme belgesi bulunsa da, emlakçının saf dışı bırakıldığından söz edilebilmesi için emlakçının faaliyetinin satışa yol açması veya bu yönde bir çabasının bulunması gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.12.2018 tarihli, 2017/621 E. ve 2018/1929  K. sayılı kararında, yer göstermenin tek başına ücret hakkı doğurmayacağı, satışın emlakçının faaliyetinden bağımsız olarak, malikin yetkilendirdiği başka bir emlakçı aracılığıyla gerçekleşmesi durumunda “saf dışı bırakma”dan söz edilemeyeceği belirtilerek davanın reddine dair direnme kararı onanmıştır.

6. İkincil Kaynak Değerlendirmeleri

İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, emlakçının devre dışı bırakılması durumunda mahkemelerin izlemesi gereken usulü netleştirmektedir:

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 18.03.2010 tarihli, 2009/12764 E. ve 2010/3578  K. sayılı kararında (ikincil kaynak), hizmet bedelinin iki misli olarak kararlaştırılan cezai şartın BK m. 161/son uyarınca tenkisinin tartışılmamasının bozma nedeni olduğu ifade edilmiştir.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 16.01.2013 tarihli, 2012/20571 E. ve 2013/673  K. sayılı kararında (ikincil kaynak), %4 olarak belirlenen ücretin %2’sinin normal ücret, %2’sinin cezai şart olduğu ve cezai şart kısmından %50 indirim yapılmasının gerekliliği üzerinde durulmuştur.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 21.06.2018 tarihli, 2016/10339 E. ve 2018/7032  K. sayılı kararında (ikincil kaynak), emlakçılar odası tarifesine atıf yapılarak, taraflardan birinin cayması halinde her iki tarafın ödemesi gereken toplam %4’lık tutarın yarısının cezai şart olduğu ve resen indirim yapılması gerektiği hatırlatılmıştır.

Sonuç

Yargı kararları ışığında; emlakçının devre dışı bırakılması durumunda, sözleşmede yer alan ve genellikle normal komisyonun iki katı (%6) olarak belirlenen hükümler “cezai şart” niteliğinde olup geçerlidir. Ancak mahkemeler, borçlunun tacir olup olmamasına göre bu tutar üzerinden indirim yapma yetkisine sahiptir. Emlakçının bu ücrete hak kazanabilmesi için yazılı sözleşmenin varlığı ve taşınmazın emlakçı tarafından gösterilmiş olması temel şartlardır.

Emlakçıyı devre dışı bırakıp evi alırsam ücret öder miyim?

Evet. Yargıtay kararlarına göre, emlakçının gösterdiği taşınmazı onun dışında satın almanız durumunda sözleşmede yer alan komisyon ve cezai şart hükümleri devreye girer ve ücret ödeme yükümlülüğü doğabilir.

Cezai şart neden “iki kat komisyon” olarak uygulanıyor?

Uygulamada sözleşmelerde genellikle %2 komisyon + %2 cezai şart olacak şekilde toplam %4 talep edilir. Yargıtay bu tutarın bir kısmını normal ücret, kalanını cezai şart olarak değerlendirmektedir.

Bu cezai şart her durumda ödenir mi, indirim mümkün mü?

Her durumda değil. Eğer borçlu tacir değilse hakim, cezai şartı fahiş bulursa indirim yapabilir. Ancak tacirler açısından bu indirim çoğu durumda uygulanmaz.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Emlak alım satım süreçlerinde en ciddi risklerden biri, emlakçıyı devre dışı bırakma (saf dışı bırakma) nedeniyle ortaya çıkan yüksek tutarlı cezai şart ve komisyon uyuşmazlıklarıdır. Bu tür durumlarda sözleşmenin içeriği, tarafların sıfatı ve emlakçının gerçekten satışa katkı sağlayıp sağlamadığı gibi birçok teknik detay belirleyici olmaktadır.

Bu nedenle bir İstanbul avukat ile çalışmak; sürecin doğru analiz edilmesi ve gereksiz ödeme risklerinin önlenmesi açısından büyük önem taşır. Özellikle;

Cezai şartın geçerliliğinin ve miktarının değerlendirilmesi

Fahiş cezai şartın indirilmesi (tenkis) talebi

Emlakçının gerçekten ücrete hak kazanıp kazanmadığının tespiti

Yanlış sözleşmeler nedeniyle doğan borçların iptali gibi konular uzmanlık gerektirir.

Bu noktada deneyimli bir İstanbul 2M Hukuk Avukatlık Ofisi ile çalışmak, hem hukuki riskleri minimize eder hem de hak kaybı yaşanmasının önüne geçer.

Read More

Evi almaktan vazgeçersem emlakçıya ücret öder miyim? Simsar ücrete hak kazanır mı?

1. Genel İlkeler ve Sözleşmenin Geçerlilik Şartları 

Taşınmaz simsarlığı (tellallık) sözleşmeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 520. maddesi uyarınca yazılı şekilde yapılmadıkça geçerli kabul edilmemektedir. İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 21.12.2021 tarihli, 2021/460 E. ve 2021/1180  K. sayılı kararında vurgulandığı üzere, taraflar arasında yazılı bir sözleşme bulunmadığı takdirde, satış gerçekleşmiş olsa dahi emlakçının komisyon ücretine hak kazanması mümkün değildir. Benzer şekilde, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 07.11.2018 tarihli, 2016/2169 E. ve 2018/10388  K. sayılı kararında, taşınmaz satış sözleşmesinin resmi biçimde (tapuda veya noter huzurunda) yapılmaması durumunda asıl sözleşmenin geçersiz olacağı, buna bağlı olarak simsarlık sözleşmesindeki cezai şartların da geçersiz sayılacağı belirtilmiştir.

2. Satışın Gerçekleşmesi Durumunda Ücret Hak Edişi

 Simsar, kural olarak ancak yaptığı faaliyet sonucunda asıl sözleşme (satış) kurulursa ücrete hak kazanır (TBK m. 521/1).

Doğrudan Satış: Satışın gerçekleşmesi halinde emlakçı, sözleşmede kararlaştırılan oran üzerinden (genellikle %2 + KDV) ücrete hak kazanır (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 02.04.2014, 2013/30830 E., 2014/9955  K.).

Emlakçının Devre Dışı Bırakılması (Saf Dışı): Alıcının, emlakçının gösterdiği taşınmazı emlakçıyı devre dışı bırakarak satın alması durumunda da ücret hakkı doğmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.05.2022 tarihli, 2020/339 E. ve 2022/723  K. sayılı kararında, emlakçı saf dışı bırakılarak satış yapıldığında sözleşmedeki cezai şart hükmünün (örneğin normal komisyonun iki katı) bağlayıcı olduğu ifade edilmiştir.

Yakınlara Yapılan Satış: Taşınmazın, yer gösterme yapılan kişinin 1. derece yakınına veya kayın hısımına satılması durumunda da illiyet bağı kurulmuş sayılmakta ve ücrete hak kazanılmaktadır (Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 29.12.2025, 2024/435 E., 2025/949  K.).

3. Satışın Gerçekleşmemesi Durumunda Ücret Hak Edişi 

Satış gerçekleşmese dahi, sözleşmede aksine hüküm bulunması kaydıyla emlakçı belirli ücretleri talep edebilir:

Cayma ve Vazgeçme Durumu: Sözleşmede “vazgeçen tarafın komisyon ödeyeceği” kararlaştırılmışsa, emlakçı edimini (yer gösterme, tarafları bir araya getirme) yerine getirdiği sürece ücrete hak kazanır. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 13.02.2013 tarihli, 2012/22850 E. ve 2013/3301  K. sayılı kararında, alıcının vazgeçmesi halinde kendi payına düşen %2’lük tellallık ücretini ödemekle yükümlü olduğu belirtilmiştir.

Komisyon Ücreti vs. Cezai Şart Ayrımı: Yargıtay kararlarında, vazgeçen tarafın sadece kendi ödeyeceği pay “tellallık ücreti” olarak kabul edilirken, karşı tarafın (satıcının) ödemesi gereken payın da vazgeçen taraftan istenmesi “cezai şart” olarak nitelendirilmektedir. Bu durumda, borçlu tacir değilse, hakim fahiş gördüğü cezai şartı TBK m. 182/son uyarınca tenkis (indirim) etmek zorundadır (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 28.11.2017, 2015/36617 E., 2017/11665  K.).

Hizmet Bedeli ve Masraflar: TBK m. 521/son uyarınca, sözleşmede kararlaştırılmışsa, satış olmasa dahi emlakçının yaptığı giderler (ekspertiz, ulaşım vb.) ödenmelidir. Ancak sözleşmede hüküm yoksa bu giderler talep edilemez (İstanbul 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, 18.02.2026, 2023/866 E., 2026/179  K.).

4. Ücret Hakkının Doğmadığı İstisnai Haller

Kredi Reddi: Satışın gerçekleşmemesi alıcının kusurundan değil, bankanın kredi vermemesinden kaynaklanıyorsa ve sözleşmede bu durum istisna tutulmuşsa, emlakçı ücrete hak kazanamaz (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 27.01.2016, 2015/35290 E., 2016/1961  K.).

Emlakçının Kusuru: Emlakçının sözleşmenin kurulmasına bizzat engel olduğu veya sadakat borcuna aykırı davrandığı durumlarda ücret talep edilemez (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 04.12.2013, 2013/15350 E., 2013/30200  K.).

Sözleşmenin Feshi: Tarafların kaporayı iade ederek sözleşmeyi zımnen feshettikleri ve emlakçının buna itiraz etmediği durumlarda komisyon hakkı doğmaz (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 20.02.2020, 2017/9867 E., 2020/2483  K.).

5. İkincil Kaynaklar ve Usuli Değerlendirmeler 

Aşağıdaki hususlar sunulan karar özetlerinde ikincil bağlam olarak yer almaktadır:

Görevli Mahkeme: Emlakçı ile tüketici arasındaki uyuşmazlıklarda Tüketici Mahkemeleri görevliyken (BAM Erzurum 3. HD, 31.10.2024, 2022/1697 E. ), tarafların tacir olmadığı ve işlemin ticari nitelik taşımadığı durumlarda Asliye Hukuk Mahkemeleri görevlidir (Kayseri 1. ATM, 27.09.2023, 2023/283 E. ).

İspat Yükü: Kapora karşılığı verilen bonolarda, bononun ihdas nedeni belirtilmemişse ispat yükü borçlu olmadığını iddia eden taraftadır (Bakırköy 3. ATM, 23.11.2018, 2018/168 E. ).

Dolaylı Satış: Taşınmazın emlakçı tarafından gösterildikten sonra alıcının gelini gibi yakınları adına tescil edilmesi, emlakçının ücret hakkını ortadan kaldırmaz (Yargıtay 13. HD, 21.06.2012, 2012/13128 E. ).

Sonuç olarak; emlakçı, satış gerçekleştiğinde sözleşmedeki komisyonu; satış gerçekleşmediğinde ise ancak sözleşmede “vazgeçme/cayma” halinde ücret ödeneceğine dair açık bir hüküm varsa ve kendi kusuru bulunmuyorsa ücret veya cezai şart talep edebilmektedir.

Emlakçı sözleşmesi yazılı değilse komisyon ödemek gerekir mi?

Hayır. Taşınmaz simsarlığı (emlakçılık) sözleşmesi yazılı yapılmadıkça geçerli değildir. Bu durumda satış gerçekleşse bile emlakçı komisyon talep edemez.

Evi almaktan vazgeçersem emlakçıya ücret öder miyim?

Eğer sözleşmede “vazgeçen taraf komisyon öder” şeklinde açık bir hüküm varsa ve emlakçı edimini yerine getirmişse, belirli bir komisyon veya cayma bedeli ödenmesi gerekebilir.

Kredi çıkmazsa veya satış gerçekleşmezse komisyon ödenir mi?

Her durumda değil. Eğer satışın gerçekleşmemesi alıcının kusurundan değilse (örneğin kredi reddi) ve bu durum sözleşmede istisna olarak düzenlenmişse, emlakçı komisyon talep edemez.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Emlak alım satım süreçlerinde en çok uyuşmazlık yaşanan konuların başında kapora iadesi, cayma tazminatı ve emlakçı komisyonu gelmektedir. Sözleşmenin geçerli olup olmadığı, hangi şartlarda ücret doğacağı ve kaporanın iade edilip edilmeyeceği tamamen somut olayın detaylarına göre değişmektedir.

Bu nedenle bir İstanbul emlak avukatı veya Tuzla gayrimenkul avukatı ile çalışmak; sürecin doğru analiz edilmesi açısından büyük önem taşır. Özellikle cayma tazminatı ve kapora danışmanlığı kapsamında;

Geçersiz sözleşmelerin tespiti

Emlakçı komisyonunun hukuki dayanağının incelenmesi

Haksız ödenen kaporanın geri alınması

Cezai şartın iptali veya indirilmesi gibi işlemler uzmanlık gerektirir.

Bu noktada deneyimli bir 2M Hukuk Avukatlık Ofisi ile çalışmak, hak kayıplarının önüne geçer ve sürecin hızlı ilerlemesini sağlar. Ayrıca yerel destek için bir Tuzla alım satım avukatı, Pendik avukat, Kurtköy avukat veya Bayramoğlu avukat ile çalışmak da sürecin sahada etkin şekilde takip edilmesini sağlar.

Google’da sıkça aranan “kapora geri alınır mı?”, “emlakçı komisyonu ne zaman ödenir?”, “cayma tazminatı geçerli mi?” gibi soruların doğru cevabı, ancak somut olayın hukuki değerlendirmesi ile mümkündür.

Read More

Evi Almaktan Vazgeçerseniz Kaporanız Yanar mı? Paranızı Nasıl Geri Alırsınız? Yargıtay Kararları Ne Söylüyor?

1. Taşınmaz Satım Sözleşmesinde Resmi Şekil Şartı ve Geçersizlik 

Yargı kararlarında istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere, tapulu taşınmazların satışına ilişkin sözleşmelerin resmi şekilde yapılması zorunludur (TMK m. 706, TBK m. 237, Tapu Kanunu m. 26, Noterlik Kanunu m. 60). Bu kurala uyulmadan düzenlenen “adi yazılı” veya “harici” sözleşmeler hukuken geçersizdir. Geçersiz bir sözleşme, taraflar açısından herhangi bir hak veya borç doğurmaz.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 22.01.2015 tarihli, 2014/14864 E. ve 2015/913  K. sayılı ilamında; resmi şekilde yapılmayan emlak alım satım sözleşmelerinin hükümsüz olduğunu açıkça belirtmiştir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 15.03.2021 tarihli, 2020/11102 E. ve 2021/2709  K. sayılı kararında, resmi şekle uyulmadan yapılan sözleşmelerin geçersizliği nedeniyle tarafların verdiklerini sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri isteyebileceklerini hükme bağlamıştır.

2. Cayma Tazminatı ve Kaporanın Hukuki Durumu 

Geçersiz bir asıl sözleşmeye bağlı olarak kararlaştırılan cayma tazminatı, cezai şart veya kapora (pey akçesi) gibi hükümler de “fer’i şart” niteliğinde olup, asıl sözleşmenin geçersizliği ile birlikte hükümsüz hale gelir. Bu kapsamda, sözleşmede “vazgeçme halinde kaporanın iade edilmeyeceği” veya “cayma tazminatı ödeneceği” yönünde hükümler bulunsa dahi, sözleşme resmi şekilde yapılmadığı sürece bu hükümler tarafları bağlamaz.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 09.11.2015 tarihli, 2014/39722 E. ve 2015/32292  K. sayılı kararında; geçersiz sözleşmeye dayanarak cayma tazminatı talep edilemeyeceğini, ödenen bedelin haksız iktisap kuralları gereğince geri istenebileceğini belirtmiştir.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi, 24.09.2020 tarihli, 2018/1295 E. ve 2020/966  K. sayılı ilamında; asıl alacağın ferisi niteliğindeki cezai şartın (cayma tazminatı) geçersiz sözleşme nedeniyle talep edilemeyeceğini vurgulamıştır.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 29.09.2014 tarihli, 2014/6100 E. ve 2014/29645  K. sayılı kararında; emlakçıya ödenen kaporanın iade edilmeyeceğine dair sözleşme hükmünün, sözleşmenin geçersizliği nedeniyle tarafları bağlamayacağını ve iadenin mümkün olduğunu ifade etmiştir.

3. Emlakçıya (Simsara) Yapılan Ödemeler ve Komisyon Ücreti

 Emlakçı ile yapılan sözleşmeler “taşınmaz simsarlığı” (tellallık) niteliğindedir. Bazı durumlarda, satış gerçekleşmese dahi emlakçının hizmet bedeline hak kazanıp kazanmadığı tartışma konusu olmaktadır.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 19.03.2013 tarihli, 2013/301 E. ve 2013/6796  K. sayılı kararında; emlakçıya verilen kaporanın iadesi hususunda, emlakçının tellallık ücretine hak kazanıp kazanmadığının ayrıca incelenmesi gerektiğini belirtmiştir.

İstanbul 18. Asliye Ticaret Mahkemesi, 23.09.2019 tarihli, 2016/716 E. ve 2019/772  K. sayılı kararında; alıcının vazgeçmesi durumunda dahi sözleşmedeki hükme dayanarak emlakçının komisyon ücretine hak kazanabileceğine ve bu nedenle kaporanın iade edilmeyebileceğine hükmetmiştir.

Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, 31.05.2021 tarihli, 2020/56 E. ve 2021/529  K. sayılı kararında; emlakçının edimini yerine getirdiği ve alıcının haksız yere vazgeçtiği durumlarda cayma bedelinin geri alınamayabileceğini değerlendirmiştir.

4. İade Talebinde Sorumluluk 

Ödenen kaporanın veya cayma bedelinin iadesi talebinde, paranın kime ödendiği ve sözleşmenin tarafları önem arz etmektedir.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 07.11.2012 tarihli, 2011/21113 E. ve 2012/25067  K. sayılı kararında; emlak komisyoncusuna ödenen paranın, satışın geçersizliği nedeniyle sebepsiz iktisap hükümleri uyarınca geri alınabileceğini teyit etmiştir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 10.11.2016 tarihli, 2015/16368 E. ve 2016/12689  K. sayılı kararında; kapora emlakçıya ödenmiş olsa dahi, geçersiz sözleşme nedeniyle satıcının da bu bedelin iadesinden sorumlu tutulabileceğini belirtmiştir.

5. İkincil Kaynak Değerlendirmeleri 

İkincil kaynak olarak sunulan kararlar, adi yazılı sözleşmelerdeki cayma hükümlerinin akıbetine dair ek bağlam sunmaktadır:

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2022/5945 E., 2023/1681  K.) ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2020/551 E., 2022/1147  K.) kararlarında; harici sözleşmelerde yer alan “vazgeçen kaporayı geri alamaz” şeklindeki hükümlerin, asıl sözleşmenin resmi şekil eksikliği nedeniyle geçersiz olduğu ve bu nedenle ödenen bedellerin sebepsiz zenginleşme uyarınca iade edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesi (2023/402 E., 2023/798  K.) kararında; cayma tazminatı olduğu açıkça şart edilmedikçe, verilen paraların pey akçesi sayılacağı ve her halükarda iadesi gerektiği belirtilmiştir.

İstanbul Anadolu 7. Asliye Ticaret Mahkemesi (2018/901 E., 2019/107  K.) dosyasında ise; alıcının vazgeçmesi halinde kaporanın iade edilmeyeceğine dair savunmaların varlığına rağmen, mahkemenin görevsizlik kararı vererek esasa dair nihai bir değerlendirme yapmadığı görülmektedir.

Sonuç: Yargı kararlarının büyük çoğunluğu, taşınmaz satışına ilişkin adi yazılı sözleşmelerin geçersizliği nedeniyle, bu sözleşmelere dayalı olarak kararlaştırılan 1 milyon TL tutarındaki cayma tazminatı veya kapora hükümlerinin de geçersiz olacağını kabul etmektedir. Bu durumda, evi almaktan vazgeçen kişi, ödediği parayı sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri isteyebilir. Ancak, emlakçı ile yapılan sözleşme müstakil bir “hizmet/simsarlık sözleşmesi” olarak değerlendirilir ve emlakçının edimini tam olarak yerine getirdiği tespit edilirse, emlakçının komisyon ücretine dair talepleri saklı kalabilir.

Tapuda yapılmayan taşınmaz satış sözleşmesi geçerli midir?

Hayır. Türk Medeni Kanunu ve ilgili mevzuat gereği taşınmaz satışlarının resmi şekilde (tapu müdürlüğünde) yapılması zorunludur. Aksi halde yapılan adi yazılı sözleşmeler geçersizdir ve taraflara hak sağlamaz.

Geçersiz sözleşmede verilen kapora geri alınabilir mi?

Evet. Geçersiz sözleşmeye dayanılarak ödenen kapora veya cayma bedeli, “sebepsiz zenginleşme” hükümleri kapsamında geri talep edilebilir.

“Vazgeçen kaporayı geri alamaz” hükmü geçerli midir?

Hayır. Asıl sözleşme geçersiz olduğu için bu tür cezai şart ve kapora hükümleri de geçersiz sayılır ve bağlayıcı olmaz

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Taşınmaz alım satım süreçleri, özellikle geçersiz sözleşmeler, kapora iadesi ve emlakçı komisyonu gibi konularda ciddi hak kayıplarına yol açabilecek teknik detaylar içerir. Bu noktada bir İstanbul gayrimenkul avukatı veya alım satım avukatı desteği alınması büyük önem taşır.

Özellikle:

Sözleşmenin geçerli olup olmadığının tespiti

Kapora ve cayma bedelinin geri alınması sürecinin doğru yönetilmesi

Emlakçı ile yapılan sözleşmenin ayrı değerlendirilmesi

Satıcı ve aracının sorumluluğunun doğru belirlenmesi

gibi hususlar, uzmanlık gerektirir. Bu nedenle, sürecin başından itibaren Tuzla avukat desteği almak ve alanında deneyimli 2M Hukuk Avukatlık Ofisi ile çalışmak, olası maddi kayıpların önüne geçilmesi açısından kritik rol oynar.

Read More

Üzerinde uyuşturucu bulunan kişi tutuklanır mı, serbest kalma ihtimali var mı?

Bu çalışma, üzerinde uyuşturucu madde ile yakalanan kişilerin tutuklanma durumları ve serbest kalma ihtimallerine ilişkin yargı kararları ve hukuki uygulamalar ışığında hazırlanmıştır.

1. Tutuklama Kararları ve Gerekçeleri

Yargı kararları incelendiğinde, üzerinde uyuşturucu madde bulunan kişilerin tutuklanmasında temel belirleyicinin suçun niteliği (ticaret veya kullanma), uyuşturucu maddenin miktarı ve ele geçiriliş şekli olduğu görülmektedir.

Uyuşturucu Ticareti Şüphesi ve Katalog Suçlar: Uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçu, CMK’nın 100/3-a maddesi uyarınca “katalog suçlar” arasında yer almaktadır. Bu kapsamda, ele geçirilen maddenin miktarı kişisel kullanım sınırının üzerindeyse (örneğin 900 gram esrar, 113 gram metamfetamin, 2.8 kg eroin gibi vakalarda) mahkemeler genellikle kaçma şüphesi ve suçun niteliğini gerekçe göstererek tutuklama kararı vermektedir (Yargıtay 8. CD-2024/3173K, Yargıtay 8. CD-2024/3143K, Yargıtay 10. CD-2023/13895).

Hükmen Tutukluluk: Yargılama sonucunda mahkûmiyet kararı verilen sanıklar hakkında, ceza miktarı ve tutuklu kalınan süre dikkate alınarak tutukluluk halinin devamına (hükmen tutukluluk) karar verilmektedir (Yargıtay 8. CD-2024/2311k, BAM-Kayseri 3. CD-2020/579K).

Özel Durumlar: Ceza infaz kurumuna giriş sırasında üzerinde uyuşturucu bulunan (örneğin ayakkabı içerisinde tabletler) kişilerin de uyuşturucu ticareti ve yasak eşya sokma suçlarından tutuklandığı görülmektedir (Yargıtay 10. CD-2023/19275K).

2. Serbest Kalma İhtimalleri ve Adli Kontrol Tedbirleri

Üzerinde uyuşturucu bulunan kişilerin her durumda tutuklanmadığı, somut olayın özelliklerine göre serbest bırakılma ihtimalinin bulunduğu kararlara yansımıştır.

Adli Kontrol Şartıyla Serbest Bırakılma: Birçok olayda sanıklar, tutuklanma talebiyle sevk edildikleri sulh ceza hâkimliklerince; yurt dışı çıkış yasağı, imza yükümlülüğü veya konutunu terk etmemek şeklindeki adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakılmıştır (Yargıtay 10. CD-2022/15590k, Yargıtay 12. CD-2021/7259K, Yargıtay 8. CD-2024/4121

Savcılık Talimatıyla Serbest Bırakılma: Özellikle “kullanmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak” suçundan işlem yapılan ve ele geçirilen madde miktarı az olan durumlarda, şüphelilerin Cumhuriyet Başsavcılığı talimatıyla kolluktan doğrudan serbest bırakıldığı örnekler mevcuttur (Danıştay 12. D-2020/2607K Yargıtay 7. CD-2021/21855K

Yargılama Sürecinde Tahliye: Başlangıçta tutuklanan sanıkların, delillerin toplanmış olması, tutuklulukta geçen süre veya suç vasfının değişme ihtimali (ticaretten kullanmaya dönme) gibi nedenlerle yargılama aşamasında tahliye edildikleri görülmektedir (AYM-30.04.2025, BAM-Gaziantep 5. CD-2018/2117Kaynak, Yargıtay 8. CD-2024/3070K

Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB): Eylemin “kullanmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak” kapsamında kaldığı ve yasal şartların oluştuğu durumlarda, sanıklar hakkında HAGB kararı verilerek denetimli serbestlik tedbirleri uygulanmakta ve sanıklar serbest kalmaktadır (BAM-Antalya 5. CD-2017/1373K

3. Serbest Kalmayı Etkileyen Faktörler

Kararlarda serbest kalma ihtimalini artıran veya azaltan unsurlar şu şekilde özetlenebilir:

Miktar ve Kullanım Sınırı: Maddenin kişisel kullanım sınırları içinde olması serbest kalma ihtimalini artırırken, yüksek miktarlar ticaret karinesine yol açarak tutuklamayı desteklemektedir.

Kast Unsuru: Uyuşturucunun cezaevine girişte “unutulması” veya “fark edilmemesi” gibi savunmalar, kast yokluğu nedeniyle beraat veya daha hafif bir suçtan (TCK 191) işlem yapılmasına yol açarak serbest kalma imkânı doğurabilmektedir (Yargıtay 16. CD-2016/61K

Suç Tekerrürü: Daha önce benzer suçlardan kaydı olan veya denetimli serbestliği devam ederken tekrar yakalanan kişilerin tutuklanma ihtimali daha yüksektir (Yargıtay 10. CD-2024/6098K

4. İkincil Kaynaklardan Edinilen Ek Bağlam

İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, tutuklama ve serbest kalma süreçlerine dair şu ek bilgileri sağlamaktadır:

Kast ve Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi: Başka bir suçtan tutuklanarak cezaevine götürülen kişilerin üst aramasında uyuşturucu bulunması durumunda, kişinin uyuşturucuyu cezaevine sokma kastıyla hareket edip etmediği titizlikle incelenmektedir. “Hiç kimsenin kendisini suçlayan bir beyanda bulunmaya zorlanamayacağı” (Anayasa 38/5) ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkeleri gereğince, cezaevine sokma kastı ispatlanamayan sanıkların bu suçtan beraat edebileceği, ancak eylemlerinin “kullanmak için bulundurma” (TCK 191) kapsamında değerlendirilebileceği vurgulanmıştır (Yargıtay 8. CD-2020/17866, Yargıtay 8. CD-2019/12708).

Direnme ve Sahte Kimlik: Yakalanma anında kolluk görevlilerine direnme, kaçma girişimi veya sahte kimlik bulundurma gibi ek olguların varlığı, uyuşturucu miktarı doğrudan belirtilmese dahi tutuklama kararını destekleyen unsurlar olarak görülmektedir (AYM-07.01.2025).

Kullanım Sınırı ve Hayatın Olağan Akışı: Ele geçirilen uyuşturucunun piyasa değerinin sanığın geliriyle uyumsuz olması veya miktarın kişisel kullanım sınırlarını aşması, sanığın “içiciyim” savunmasını geçersiz kılarak uyuşturucu ticareti suçundan ağır mahkûmiyetlere ve dolayısıyla tutukluluğun devamına yol açmaktadır (Yargıtay 8. CD-2024/775, Yargıtay 8. CD-2024/883, Yargıtay 8. CD-2024/2418).

Erteleme ve Denetimli Serbestlik: Kullanmak için uyuşturucu bulundurma suçlarında, TCK 191/2 uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi veya denetimli serbestlik gibi mekanizmaların, tutuklama yerine tercih edilebilecek serbestlik yolları olduğu işaret edilmiştir (Yargıtay 10. CD-2023/15649).

Sıkça Sorulan Sorular

Üzerinde uyuşturucu bulunan herkes tutuklanır mı?

Hayır, her durumda tutuklama kararı verilmez. Uyuşturucunun miktarı, kullanım amacı (ticaret mi kullanım mı olduğu) ve kişinin sabıka durumu gibi unsurlar dikkate alınarak hâkim tarafından değerlendirme yapılır. Özellikle kişisel kullanım sınırında kalan miktarlarda tutuksuz yargılama mümkündür.

Uyuşturucu ile yakalanan kişi serbest bırakılabilir mi?

Evet, birçok dosyada şüpheliler adli kontrol şartıyla serbest bırakılabilmektedir. Yurt dışı çıkış yasağı, imza yükümlülüğü veya ev hapsi gibi tedbirlerle tutuklama yerine alternatif kararlar verilebilir.

Hangi durumlarda tutuklama ihtimali artar?

Uyuşturucu miktarının fazla olması, ticaret şüphesinin bulunması, kişinin daha önce benzer suçlardan kaydının olması veya kaçma/ delil karartma şüphesinin bulunması durumunda tutuklama ihtimali ciddi şekilde artar.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Uyuşturucu suçları, Türk Ceza Hukuku’nun en teknik ve sonuçları en ağır alanlarından biridir. Bu tür dosyalarda küçük bir hukuki detay dahi kişinin tutuklanmasına ya da serbest kalmasına doğrudan etki edebilir. Özellikle “kullanım mı yoksa ticaret mi” ayrımı, çoğu zaman dosyanın kaderini belirleyen kritik bir noktadır.

Bu nedenle sürecin başından itibaren uzman bir istanbul uyuşturucu suçları avukatı ile çalışmak büyük önem taşır. Doğru savunma stratejisinin kurulması, delillerin hukuka uygunluğunun denetlenmesi ve adli kontrol ya da tahliye taleplerinin etkin şekilde sunulması profesyonel hukuki destek gerektirir.

Özellikle tuzla avukat arayışında olan kişiler için yerel uygulamalara hâkim bir hukukçu ile çalışmak, sürecin hız ve başarı açısından avantaj sağlar. Bu noktada 2M Hukuk Avukatlık Ofisi, uyuşturucu suçları başta olmak üzere ceza hukuku alanındaki tecrübesiyle müvekkillerine etkin ve sonuç odaklı danışmanlık sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; her dosya kendine özgüdür ve doğru hukuki müdahale, kişinin özgürlüğünü doğrudan etkileyebilir.

Read More

Çekişmeli Boşanma Davaları Ne Kadar Sürer?

Çekişmeli Boşanma Davaları Ne Kadar Sürer? (Kapsamlı Rehber)

Çekişmeli boşanma davaları, yalnızca tarafların evliliği sona erdirmesiyle sınırlı olmayan; delil, tanık, kusur tespiti, nafaka, velayet ve mal paylaşımı gibi birçok hukuki unsurun birlikte değerlendirildiği karmaşık yargılama süreçleridir. Bu nedenle “çekişmeli boşanma davası ne kadar sürer?” sorusu, tek bir süreyle cevaplanamayacak kadar çok değişkene bağlıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları incelendiğinde, bu davaların süresinin dosyanın kapsamına, delil toplama sürecine ve kanun yolu aşamalarına göre ciddi farklılıklar gösterdiği açıkça ortaya konulmaktadır.

1. Çekişmeli Boşanma Davalarının Süresi

Yargı kararları ve Anayasa Mahkemesi (AYM) tespitleri incelendiğinde, çekişmeli boşanma davalarının süresinin davanın karmaşıklığına, delil toplama sürecine ve kanun yolu (istinaf ve temyiz) aşamalarına bağlı olarak geniş bir yelpazede değiştiği görülmektedir.

Genel Süre Tahminleri ve AYM Tespitleri: AYM kararlarında, kesinleşen çekişmeli boşanma davalarının genellikle 5 yıl ile 10 yıl arasında sürdüğü tespit edilmiştir (aym-14.05.2025). Bazı somut olaylarda bu sürenin 12 yıla kadar uzayabildiği (aym-18.11.2025) görülmektedir.

Makul Süre Değerlendirmeleri:

AYM, 2 yıl 5 ay (aym-25.09.2019) ve 4 yıl 2 ay (aym-16.07.2014) süren yargılamaları, usul hükümleri ve mahkemenin özeni dikkate alındığında “makul süre” içinde değerlendirmiş ve ihlal kararı vermemiştir.

Buna karşın, 7 yıl (aym-13.03.2025), 8 yıl (aym-19.11.2024) ve 10 yıl (aym-20.11.2024) süren davalar, evlenme hakkını zedeleyecek şekilde “makul olmayan süreler” olarak kabul edilmiştir.

Yargılamayı Uzatan Etkenler: Kararlarda yargılama süresini uzatan temel unsurlar; tanıkların dinlenmesi için yazılan talimatlar (istinabe), adres değişiklikleri, 31 celseye varan duruşma sayıları (aym-13.03.2025), dosyanın istinaf ve temyiz aşamalarındaki bekleme süreleri ve mahkemelerin iş yükü olarak belirtilmiştir. Adalet Bakanlığı tarafından bu tür davalar için öngörülen hedef sürenin ise 600 gün olduğu ifade edilmiştir (aym-29.02.2024).

2. İkincil Kaynaklardan Edinilen Ek Bağlam

Aşağıdaki bilgiler, karar metinlerinde sınırlı bilgi olduğu durumlarda ek bağlam sağlaması amacıyla ikincil kaynaklardan derlenmiştir:

Süreç Dinamikleri: Çekişmeli boşanma davaları, tarafların anlaşmalı boşanma protokolünden vazgeçmesi durumunda çekişmeliye dönerek ciddi oranda uzayabilmektedir. Örneğin, 2012 yılında başlayan bir süreç, temyiz ve bozma kararlarıyla 2020 yılına kadar sürebilmektedir (yargitay-2. Hukuk Dairesi-2020/2554 K).

Mal Paylaşımı ve Ek Davalar: Boşanma davasına bağlı olarak açılan ziynet eşyası veya katılma alacağı davalarının, boşanma davasının kesinleşmesini bekleyebildiği (bekletici mesele) ve bu durumun toplam süreci 12 yıla kadar yayabildiği görülmüştür (yargitay-2. Hukuk Dairesi-2023/8097 Ka)Bu karar, somut olayda davacı kadının ziynet eşyaları ve katılma alacağı taleplerine ilişkin açtığı davada, yerel mahkemenin ziynet alacağı yönünden talebi gerekçesiz şekilde reddetmesi üzerine incelenmiş; Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, mahkeme kararlarının yalnızca sonuç değil, aynı zamanda tarafların iddia ve savunmalarını, delillerin nasıl değerlendirildiğini ve hangi hukuki sebeplere dayanıldığını açıkça ortaya koyan yeterli ve denetlenebilir bir gerekçe içermesi gerektiğini vurgulamış, somut olayda ziynet alacağı talebi bakımından hiçbir gerekçe kurulmadan hüküm tesis edilmesini Anayasa ve HMK’ya aykırı bularak bu yönüyle kararı bozmuş; katılma alacağına ilişkin kısmı ise yerinde görerek onamıştır.

Masraf Esasları: İkincil kaynaklar, masrafların “kaybeden öder” ilkesine göre belirlendiğini, ancak boşanma davalarında kusur tespiti yapılamayan durumlarda (örneğin davanın konusuz kalması) vekalet ücreti takdirinin değişebileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca, nispi harca tabi olmayan nafaka ve tazminat taleplerinin yargılama gideri hesaplamasındaki usulleri de bu kaynaklarda tartışılmaktadır (yargitay-2. Hukuk Dairesi-2021/8320 K).

Sonuç Olarak: Çekişmeli boşanma davaları, yargı kararlarına göre ortalama 5 ila 10 yıl sürmekte; masraflar ise harçlar, bilirkişi ücretleri ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’ne göre belirlenen vekalet ücretlerinden oluşmaktadır. Birincil kaynaklarda toplam maliyete dair net bir standart rakam bulunmamakla birlikte, maliyetin davanın aşamalarına ve ek taleplere (tazminat, nafaka, mal paylaşımı) göre değişkenlik gösterdiği anlaşılmaktadır.

Sık Sorulan Sorular

Çekişmeli boşanma davası ortalama kaç yıl sürer?

Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarına göre çekişmeli boşanma davaları ortalama 5 ila 10 yıl arasında sürmektedir. Dosyanın istinaf ve temyiz aşamalarından geçmesi, ek davaların açılması ve delil sürecinin uzaması hâlinde bu süre 12 yıla kadar çıkabilmektedir. AYM, 7 yıl ve üzeri süren birçok davayı “makul sürede yargılanma hakkının ihlali” olarak değerlendirmiştir.

Hangi durumlarda boşanma dava süresi aşırı uzar?

Kararlarda yargılamayı uzatan başlıca nedenler şunlardır:
Tanıklar için yazılan istinabe (talimat) yazıları
Tarafların sık adres değişikliği
Çok sayıda duruşma yapılması (30 celseyi aşan dosyalar)
İstinaf ve temyiz incelemelerinde bekleme süreleri
Boşanmaya bağlı mal paylaşımı, ziynet ve alacak davaları
Bu hâllerde boşanma davası tek başına bitse bile ek davalar nedeniyle süreç fiilen yıllarca devam edebilir.

Çekişmeli boşanma davası masrafları ne kadardır?

Yargı kararlarında standart ve sabit bir toplam rakam bulunmamaktadır. Masraflar;
Harçlar
Posta ve tebligat giderleri
Bilirkişi ücretleri
Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’ne göre vekâlet ücreti
kalemlerinden oluşur. Özellikle mal paylaşımı ve ziynet alacağı gibi talepler varsa bilirkişi giderleri maliyeti ciddi şekilde artırabilir. Masraflar davanın seyrine göre binlerce TL’den çok daha yüksek rakamlara çıkabilmektedir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Çekişmeli boşanma davaları yalnızca evliliğin sona erdirilmesiyle sınırlı değildir; nafaka, velayet, tazminat, mal paylaşımı ve uzun vadeli ekonomik sonuçlar doğurur. Sürecin yanlış yönetilmesi hâlinde dava yıllarca uzayabilir, telafisi güç hak kayıpları yaşanabilir ve Anayasa Mahkemesi’ne kadar giden ihlal süreçleri gündeme gelebilir.

Delillerin zamanında sunulması, yargılamayı uzatan işlemlere karşı etkin itirazlar yapılması, istinaf ve temyiz aşamalarının doğru stratejiyle yürütülmesi uzmanlık gerektirir.

İstanbul Anadolu Yakası’nda; Tuzla, Kartal, Pendik ve Maltepe başta olmak üzere çekişmeli boşanma, nafaka, velayet ve mal paylaşımı davalarında 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, Yargıtay ve AYM içtihatlarına dayalı etkin dava stratejisi, süreci hızlandırmaya yönelik hukuki müdahaleler ve kapsamlı danışmanlık hizmeti sunmaktadır.

Boşanma sürecine doğru hukuki destekle başlamak, yıllar sürebilecek davaların önüne geçmenin en etkili yoludur.

Read More

Uyuşturucu suçlarında denetimli serbestlik kimlere uygulanır, şartları nelerdir?

Uyuşturucu suçlarında denetimli serbestlik uygulaması; soruşturma, kovuşturma ve infaz aşamalarında farklı sonuçlar doğuran çok katmanlı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle konu yalnızca “denetimli serbestlik uygulanır mı?” sorusuyla sınırlı olmayıp, uygulama şartları, ihlal durumları ve hukuki sonuçlarıyla birlikte bütüncül şekilde değerlendirilmelidir.

1. Denetimli Serbestlik Tedbirinin Kapsamı ve Uygulanacağı Kişiler 

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 191. maddesi uyarınca denetimli serbestlik tedbiri, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçları kapsamında iki temel gruba uygulanmaktadır:

Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişiler: Bu kişiler hakkında hem tedaviye hem de denetimli serbestlik tedbirine karar verilir.

Kullanmamakla birlikte, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran kişiler: Bu kişiler hakkında yalnızca denetimli serbestlik tedbirine hükmedilebilir.

Yargı kararlarında, bu tedbirin uygulanabileceği aşamalar ve yöntemler üç ana seçenek olarak belirtilmiştir:

Doğrudan hapis cezasına hükmedilmeksizin sadece tedavi ve/veya denetimli serbestlik tedbirine karar verilmesi (TCK 191/2).

Doğrudan hapis cezasına hükmedilmesi (TCK 191/1).

Hapis cezası ile birlikte tedavi ve denetimli serbestlik tedbirine hükmedilmesi (TCK 191/6 yollamasıyla).

2. Denetimli Serbestlik Tedbirinin Şartları ve Süreçleri 

Denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması ve devamı belirli yasal şartlara bağlanmıştır:

Kamu Davasının Açılmasının Ertelenmesi (KDAE): 6545 sayılı Kanun değişikliği ile uyuşturucu kullanma veya bulundurma suçundan başlatılan soruşturmalarda, şüpheli hakkında beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmesi zorunludur. Bu süre zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır.

Süre ve Uzatma: Denetimli serbestlik süresi asgari bir yıldır. Cumhuriyet savcısı bu süreyi üçer aylık (bazı kararlarda altışar aylık olarak belirtilmiştir) dönemlerle en fazla bir yıl daha uzatabilir. Tedavi süresince devam eden denetimli serbestlik, tedavinin sona ermesinden itibaren bir yıl daha devam eder; ancak toplam süre üç yılı geçemez.

Rehberlik ve Uzman Görevlendirilmesi: Hakkında denetimli serbestlik kararı verilen kişiye bir uzman rehber tayin edilir. Bu uzman, kişiyi uyuşturucunun etkileri hakkında bilgilendirir, sorumluluk bilinci aşılar ve üçer aylık raporlar düzenleyerek hakime sunar.

Başvuru Zorunluluğu: Hakkında karar verilen kişi, on gün içinde ilgili denetimli serbestlik müdürlüğüne başvurmakla yükümlüdür. Haklı bir mazeret olmaksızın başvurmamak yükümlülük ihlali sayılır.

3. Yükümlülüklerin İhlali ve Sonuçları 

Denetimli serbestlik tedbirine uygun davranılmaması durumunda hukuki süreç şu şekilde ilerler:

İhlal Halleri: Erteleme süresi zarfında kişinin yükümlülüklere uymamakta ısrar etmesi, tekrar uyuşturucu madde satın alması, kabul etmesi, bulundurması veya kullanması ihlal sayılır.

Israr Şartı: Yargıtay içtihatlarına göre, yükümlülük ihlali nedeniyle kamu davası açılabilmesi için sanığa usulüne uygun olarak en az iki kez ihtar yapılmış olması ve sanığın bu ihtarlara rağmen yükümlülüklerini yerine getirmemekte “ısrar” etmesi gerekir.

Hukuki Sonuçlar: Tedbirin gereklerine uygun davranan kişi hakkında açılmış davanın düşmesine (hüküm öncesi) veya cezanın infaz edilmiş sayılmasına (hüküm sonrası) karar verilir. İhlal durumunda ise kamu davası açılır veya ertelenen cezanın infazına derhal geçilir.

4. Mükerrerlik ve Engel Haller 

TCK 191/6 uyarınca, bir kişi hakkında hapis cezasına hükmedildikten sonra tedavi ve denetimli serbestlik uygulanabilmesi için, kişinin “bu suç nedeniyle” daha önce tedavi ve denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulmamış olması gerekir. Eğer sanık, mevcut suçu daha önce verilmiş bir denetimli serbestlik kararının infazı sırasında işlemişse, bu durum bir ihlal nedeni sayılır ve ikinci suçtan dolayı ayrı bir soruşturma/kovuşturma yapılmayarak davanın düşmesine karar verilir.

5. İkincil Kaynaklara Göre Ek Bağlam ve Uygulama Detayları 

İkincil kaynak niteliğindeki kararlarda, uyuşturucu suçlarına özgü denetimli serbestlik uygulamalarına dair şu ek bilgiler yer almaktadır:

Özel Yükümlülükler: 5275 sayılı Kanun’un 105/A maddesi uyarınca, uyuşturucu suçlarından hükümlü olanlar genel denetimli serbestlik yükümlülüklerine (kamuya yararlı işte çalışma, konut hapsi vb.) ek olarak, zorunlu “tedavi ve rehabilitasyon programlarına” katılmakla yükümlüdürler.

İnfaz Süreci: Denetimli serbestlik müdürlüğü tarafından hazırlanan denetim planına uyulmaması veya yapılan çağrılara rağmen müracaat edilmemesi durumunda, kaydın kapatılarak dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığına geri gönderileceği ve kapalı ceza infaz kurumuna iade sürecinin başlayabileceği vurgulanmaktadır.

Usul Hataları: Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararlarında itiraz hakkı, süresi ve merciinin açıkça gösterilmemesi durumunda kararın kesinleşmeyeceği ve bu durumun kovuşturma şartını engelleyeceği belirtilmiştir.

Uyuşturucu suçlarında denetimli serbestlik herkese uygulanır mı?

Hayır. Denetimli serbestlik tedbiri, yalnızca TCK 191 kapsamında “kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma, satın alma, kabul etme veya kullanma” suçları bakımından uygulanır. Uyuşturucu ticareti gibi daha ağır suçlarda ise kural olarak bu tedbir uygulanmaz; ancak belirli şartlarda infaz aşamasında farklı değerlendirmeler yapılabilir.

Denetimli serbestlik süresi ne kadar sürer?

Denetimli serbestlik tedbiri asgari 1 yıl uygulanır. Cumhuriyet savcısı bu süreyi belirli periyotlarla uzatabilir. Tedavi uygulanıyorsa, tedavi süresine ek olarak denetim devam edebilir ve toplam süre genellikle 3 yılı geçemez.

Denetimli serbestlik ihlal edilirse ne olur?

Kişinin yükümlülüklere uymaması, tekrar uyuşturucu kullanması veya başvuru yükümlülüğünü yerine getirmemesi ihlal sayılır. En az iki ihtara rağmen ihlalin devam etmesi halinde kamu davası açılır veya ertelenen cezanın infazına başlanır. Bu durumda kişi cezaevine girebilir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Uyuşturucu suçlarında denetimli serbestlik süreci, hem ceza hukuku hem de infaz hukuku bakımından teknik detaylar içeren ve usul hatalarına son derece açık bir alandır. Özellikle kamu davasının açılmasının ertelenmesi, yükümlülük ihlali, süre uzatımı ve mükerrerlik gibi konular yanlış değerlendirildiğinde ciddi hak kayıpları ortaya çıkabilir.

Bu nedenle sürecin başından itibaren deneyimli bir hukuk bürosu ile çalışmak büyük önem taşır. Özellikle 2M Hukuk Avukatlık Bürosu gibi alanında uzman bir ekip ve deneyimli bir İstanbul uyuşturucu avukatı veya Tuzla uyuşturucu avukatı desteği ile;

Denetimli serbestlik şartlarının doğru uygulanmasını sağlayabilirsiniz

Usul hatalarına karşı etkili itiraz ve savunma süreçlerini yürütebilirsiniz

İhlal durumunda cezaevine girme riskini minimize edebilirsiniz

Tedavi ve denetim sürecinin hukuka uygun şekilde ilerlemesini temin edebilirsiniz

Ceza hukuku alanında uzman bir avukat desteği olmadan yürütülen süreçlerde, çoğu zaman geri dönülmesi zor sonuçlar doğabilir. Bu nedenle profesyonel hukuki destek almak, hem özgürlüğün korunması hem de sürecin doğru yönetilmesi açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Anlaşmalı boşanma protokolü sonradan değiştirilebilir mi?

Anlaşmalı Boşanma Protokolü Sonradan Değiştirilebilir mi? (Kapsamlı Rehber)

Anlaşmalı boşanma süreci, tarafların birçok hukuki konuda uzlaşarak hızlı şekilde evliliği sona erdirmesini sağlar. Ancak uygulamada en sık karşılaşılan sorulardan biri şudur: “Anlaşmalı boşanma protokolü sonradan değiştirilebilir mi?”

Bu sorunun cevabı, tek bir cümleyle verilemeyecek kadar kapsamlıdır. Çünkü protokol; boşanma davası devam ederken, karar kesinleşmeden önce ve karar kesinleştikten sonra olmak üzere farklı hukuki aşamalarda farklı sonuçlar doğurur.

Bu rehberde, hem uygulamada hem de Yargıtay kararlarında kabul edilen ilkeler doğrultusunda süreci bütüncül şekilde ele alıyoruz. Özellikle bir 2M Hukuk Avukatlık Bürosu deneyimiyle aşağıdaki kritik konular detaylı olarak incelenecektir:

1. Genel İlke ve Kapsam 

Anlaşmalı boşanma protokolü, boşanma davası süreci ve boşanma kararının kesinleşmesinden sonraki dönem bakımından farklı hukuki rejimlere tabidir. Boşanma kararı kesinleştikten sonra; velayet, nafaka ve kişisel ilişki gibi kamu düzenini ilgilendiren ve süreklilik arz eden konular, değişen şartlara bağlı olarak dava yoluyla her zaman yeniden düzenlenebilir. Bu hususlarda verilen kararlar “kesin hüküm” niteliği taşımazlar.

2. Boşanma Kararı Kesinleşmeden Önce Protokolün Değiştirilmesi

 Yargıtay içtihatlarına göre, anlaşmalı boşanma kararı kesinleşinceye kadar tarafların protokoldeki irade beyanlarından dönmelerini engelleyen yasal bir hüküm bulunmamaktadır.

İradeden Dönme: Taraflar, boşanmanın mali sonuçları veya çocukların durumuyla ilgili kabul ettikleri düzenlemelerden karar kesinleşinceye kadar vazgeçebilirler. Bu durumda dava, “çekişmeli boşanma” (TMK m. 166/1-2) prosedürüne dönüşür.

Temyiz Aşamasında Yeni Anlaşma: Taraflar, yerel mahkeme kararı sonrası temyiz aşamasında da velayet veya diğer hususlarda yeni bir anlaşmaya varabilirler. Yargıtay, temyiz sürecinde sunulan yeni protokollerin mahkemece bizzat taraflar çağrılarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.

3. Boşanma Kararı Kesinleştikten Sonra Protokolün Değiştirilmesi

 Boşanma ilamının kesinleşmesinden sonra protokol hükümlerinin değiştirilmesi, kural olarak “değişen koşulların” varlığına ve “çocuğun üstün yararına” bağlıdır.

Velayet ve Kişisel İlişki: Anlaşmalı boşanma protokolünde velayet babaya bırakılmış olsa dahi, annenin velayet görevini yerine getirmemesi veya çocuğun fiilen babada kalması gibi değişen durumlar velayetin değiştirilmesi davasına konu olabilir. Kişisel ilişki düzenlemeleri de çocuğun yararı gerektirdiğinde veya tarafların şartları değiştiğinde (örneğin mesleki şartlar) mahkemece yeniden düzenlenebilir.

Nafaka Düzenlemeleri: Protokolde kararlaştırılan iştirak veya yoksulluk nafakası, tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde (TMK m. 176/4) artırılabilir, azaltılabilir veya kaldırılabilir. Sözleşmeye bağlılık ilkesi, şartların olağanüstü değişmesi durumunda dürüstlük kuralı çerçevesinde sınırlandırılabilir.

Mali Yükümlülükler ve Uyarlama: Protokolde yer alan kira, aidat veya eğitim gideri gibi yükümlülükler, ödeme güçlüğü veya tarafların ekonomik durumundaki öngörülemeyen değişiklikler (örneğin kadının yeniden evlenmesi) nedeniyle uyarlama davasına konu edilebilir. Ancak bu tür taleplerde, edimler arasındaki dengenin katlanılamayacak derecede bozulduğunun ispatı gerekir.

4. Değişiklik Taleplerinde Sınırlamalar ve Usul

Süre Faktörü: Boşanma kararının kesinleşmesinden çok kısa bir süre sonra (örneğin 1 ay veya 7 ay gibi), şartlarda herhangi bir değişiklik ispatlanmadan açılan değişiklik davaları, “sözleşmeye bağlılık” ilkesi gereği reddedilmektedir.

İnfaz ve İbra Protokolleri: Kesinleşmiş bir mahkeme ilamının hüküm fıkraları, tarafların kendi aralarında yapacakları harici protokollerle (örneğin nafaka miktarını revize eden ibra protokolleri) doğrudan değiştirilemez. Bu tür değişiklikler için görevli mahkemede nafakanın tenkisi veya kaldırılması davası açılması zorunludur.

5. İkincil Kaynak Değerlendirmeleri 

Aşağıdaki hususlar, karar metinlerindeki sınırlı bilgiler ışığında ek bağlam sağlamaktadır:

Hakimin Müdahale Yetkisi: Boşanma davası devam ederken hakim, çocukların ve tarafların menfaatini gözeterek protokolde değişiklik yapabilir. Ancak hakimin yaptığı bu değişikliklerin geçerli olabilmesi için tarafların bu yeni düzenlemeyi mahkeme huzurunda açıkça kabul etmeleri şarttır. Tarafların onayı alınmadan hakimin res’en yaptığı protokol değişiklikleri bozma nedenidir.

Geleceğe Yönelik Artışlar: Protokolde nafakanın gelecek yıllardaki artış oranının (örneğin %15) belirlenmiş olması durumunda, bu hüküm bağlayıcılığını korur. Bu oranın değiştirilmesi ancak yeni bir mahkeme kararı ile mümkündür.

Kişisel Eşyalar: Protokolde kişisel eşyaların talep edilmeyeceğine dair “açık” bir beyan yoksa, genel ibareler kişisel eşya taleplerini engellemez; zira bu talepler boşanmanın fer’isi niteliğinde değildir.

Sık Sorulan Sorular

Anlaşmalı boşanma protokolü kesinleştikten sonra tamamen değiştirilebilir mi?

Evet, ancak her hüküm için aynı durum geçerli değildir. Özellikle velayet, nafaka ve kişisel ilişki gibi kamu düzenini ilgilendiren konular, şartların değişmesi halinde dava yoluyla yeniden düzenlenebilir. Buna karşılık mal paylaşımı gibi kesinleşmiş mali hükümler kural olarak değiştirilemez; ancak istisnai durumlarda uyarlama davası açılabilir.

Boşanma kararı kesinleşmeden protokol değiştirilebilir mi?

Evet. Karar kesinleşinceye kadar taraflar protokoldeki irade beyanlarından dönebilir. Bu durumda anlaşmalı boşanma davası çekişmeli boşanmaya dönüşebilir. Ayrıca temyiz aşamasında dahi taraflar yeni bir anlaşma yapabilir ve bu protokol mahkemece değerlendirilir.

Nafaka ve velayet sonradan nasıl değiştirilir?

Nafaka, tarafların ekonomik durumunun değişmesi halinde artırılabilir, azaltılabilir veya kaldırılabilir. Velayet ise çocuğun üstün yararı gerektiriyorsa değiştirilebilir. Ancak bu değişiklikler ancak dava yoluyla ve mahkeme kararı ile mümkündür; tarafların kendi aralarında yaptığı anlaşmalar tek başına yeterli değildir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Anlaşmalı boşanma protokolünün hazırlanması ve sonradan değiştirilmesi, sanıldığından çok daha teknik ve riskli bir süreçtir. Özellikle protokolde yer alan ifadeler, ileride hak kaybına yol açabilecek şekilde bağlayıcı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle sürecin başından itibaren bir 2M Hukuk Avukatlık Bürosu ile çalışmak büyük önem taşır.

Alanında uzman bir İstanbul boşanma avukatı veya Tuzla boşanma avukatı, hem protokolün doğru şekilde hazırlanmasını sağlar hem de ileride ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda haklarınızı korur. Özellikle Tuzla anlaşmalı boşanma avukatı desteği ile;

Hak kaybı yaşamadan süreci yönetebilirsiniz

Protokol maddelerini geleceğe uygun şekilde düzenleyebilirsiniz

Nafaka, velayet ve mali konularda doğru strateji oluşturabilirsiniz

Sonradan değişiklik gerektiren durumlarda doğru dava türünü açabilirsiniz. Unutulmamalıdır ki; yanlış veya eksik hazırlanmış bir protokol, yıllarca sürecek yeni davalara ve ciddi maddi kayıplara yol açabilir. Bu nedenle sürecin her aşamasında profesyonel hukuki destek almak en güvenli yoldur.

Read More

Gemide meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı durumunda gemi adamının ve hak sahiplerinin sahip olduğu haklar nelerdir?

Giriş

Literatürdeki kaynaklar, gemide meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı durumunda gemiadamının ve hak sahiplerinin sahip olduğu hakları üç ana başlık altında ele almaktadır: Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından sağlanan haklar, işverene karşı ileri sürülebilecek tazminat hakları ve iş sözleşmesinin feshine ilişkin haklar. Bu hakların temelini 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Deniz İş Kanunu oluşturmaktadır. İş kazası, “işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren olay” olarak tanımlanırken; meslek hastalığı, “sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik hali” olarak tanımlanmaktadır. İki kavram arasındaki temel fark, iş kazasının ani bir olay neticesinde, meslek hastalığının ise belirli bir süreç sonunda ortaya çıkmasıdır.

1. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Tarafından Sağlanan Haklar

Gemide iş kazası geçiren veya meslek hastalığına yakalanan gemiadamı, 5510 sayılı Kanun kapsamında sigortalı sayıldığından, öncelikli olarak SGK tarafından sağlanan haklardan yararlanır. Bu haklar, sigortalının kendisi veya vefatı halinde hak sahipleri için geçerlidir. 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun ile aslında iş kazası ve meslek hastalıklarının sosyal güvenlik sistemi açısından hukukî sonuçları düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler, sigortalıya geçici veya sürekli iş göremezlik ödeneği bağlanması, tedavi masraflarının karşılanması ve vefat halinde hak sahiplerine gelir bağlanması gibi edimleri içerir. Bu sigorta kolunun amacı, “sigortalı kimselerin, iş kazası sayılabilecek bir kazaya uğramaları halinde, doğrudan koruma altına alınması ve kaza sonucunda zarara uğrayanlara yardım sağlayacak kurumun belirlenmesidir.

2. İşverene Karşı İleri Sürülebilecek Tazminat Hakları

SGK tarafından sağlanan yardımlar, gemiadamının uğradığı zararın tamamını karşılamayabilir. Bu durumda, gemiadamı veya hak sahipleri, SGK tarafından karşılanmayan zararlar için işverene karşı maddi ve manevi tazminat davası açma hakkına sahiptir.

Maddi ve Manevi Tazminat: Başka bir deyişle iş kazası veya meslek hastalığı ile karşı karşıya kalan bir işçi Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararı için işverene dava açabilecektir. İşverenin sorumluluğu, genellikle iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almamasından kaynaklanan kusuruna dayanır. İş kazası ve meslek hastalığı sonucu maddi tazminatın hesabında kaza veya hastalık meydana gelmeseydi işçi hangi durumda olacak idiyse o durumun sağlanması hedeflenir. Bu, iş göremezlikten doğan kazanç kaybı, tedavi giderleri ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararları kapsar. Ayrıca, yaşanan bedensel veya ruhsal acı nedeniyle manevi tazminat da talep edilebilir.

İşverenin Sorumluluğu: İşverenin sorumluluğunun temelinde, çalışanın sağlığını ve güvenliğini koruma yükümlülüğü yatar. Türkiye’ de işverenin, çalışanın çıkarlarını ve sağlığı korumak amacı ile alacağı tedbirleri almaması durumunda çalışanın işyerinde meslek hastalığına yakalanması ya da iş kazası yaşaması durmunda oluşan zararlardan işverenin sorumlu olduğu kabul görmektedir.”

3. İş Sözleşmesinin Feshi Hakkı

İş kazası veya meslek hastalığı, gemiadamının sağlık durumunu sürekli olarak etkileyerek gemide çalışmasına engel teşkil edebilir. Bu durumda hem gemiadamına hem de işverene iş sözleşmesini derhal feshetme hakkı tanınmıştır.

Deniz İş Kanunu Kapsamında Fesih: Deniz İş Kanunu’na tabi olan ve “gemiadamı” olarak nitelendirilen çalışanlar için bu hak, kanunun 14. maddesinde özel olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre iş sözleşmesi, “… b) Gemiadamının herhangi bir sebeple sürekli olarak gemide çalışmasına engel bir hastalığa yakalanması veya engelli hâle gelmesi…” halinde derhal feshedilebilir.

Fesih Hakkının Koşulları: Hastalığın gemide çalışmayı engelleyici özellik taşıması ve bu durumun da süreklilik arz etmesi. Hastalığın iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanıp kaynaklanmaması ya da gemide veya gemi dışında ortaya çıkması fesih hakkı açısından önem taşımaz. Önemli olan, ortaya çıkan sağlık sorununun gemide çalışmaya sürekli bir engel teşkil etmesidir.

İş Kazası ve Meslek Hastalığı Ayrımı Literatür, iş kazası ile meslek hastalığı arasındaki temel ayrıma sıkça vurgu yapmaktadır. Meslek hastalığı ile iş kazası arasında dikkat çekici olan ayırt edici unsur, meslek hastalığının ‘tekrarlanan bir sebeple’; iş kazasının ise ‘ani olarak’ meydana gelmesidir. Bu ayrım, olayın tespiti ve soruşturulması açısından önemli olsa da, “öğretide iş kazası ile meslek hastalığı arasında sigortalılık hakları ve işverenden alınacak tazminat hakları açısından bir farklılık bulunmadığı” genel olarak kabul görmektedir.

Deniz İş Hukukuna Özgü Düzenlemeler Gemide meydana gelen iş kazaları ve meslek hastalıkları, genel hükümlerin yanı sıra Deniz İş Hukuku ve uluslararası sözleşmeler kapsamında da özel koruma altındadır. MLC 2006 Sözleşme, gemi çalışanlarının hastalanması, yaralanması veya ölümü halinde işverenin sorumluluğunu ve bu sorumluluğun koşullarını düzenlemektedir. Sözleşmenin ikinci maddesine göre işveren, işe başlama tarihi olarak iş sözleşmesi maddelerinde belirtilen tarih ile işin sona erdiği tarih arasında meydana gelen hastalık ve yaralanma sonucunda meydana gelen ölümden sorumlu olduğu…” belirtilmiştir. Bu, gemiadamları için ek bir güvence mekanizması sunmaktadır.

İşverenin Sorumluluğunun Kapsamı İşverenin sorumluluğu, yalnızca kazanın veya hastalığın meydana gelmesinden sonraki tazminat yükümlülüğü ile sınırlı değildir. Asıl sorumluluk, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alarak bu tür olayların yaşanmasını önlemektir. İş kazaları ve meslek hastalıkları işyerindeki üretim koşullarından, bir bakıma işverenin sağlamış olduğu koşullardan kaynaklanmaktadır. İşverenin bu önlemleri almaması, hukuki ve cezai sorumluluğunun temelini oluşturur.

Sonuç

Gemide iş kazası geçiren veya meslek hastalığına yakalanan bir gemiadamı, çok katmanlı bir hukuki korumadan yararlanmaktadır. Bu koruma;

5510 sayılı Kanun uyarınca SGK tarafından sağlanan sosyal güvenlik haklarını,

SGK’nın karşılamadığı zararlar için işverenin kusuruna dayalı olarak açılacak maddi ve manevi tazminat davalarını,

Sağlık durumunun gemide çalışmaya sürekli olarak engel olması halinde Deniz İş Kanunu m. 14 uyarınca iş sözleşmesini derhal feshetme hakkını içermektedir.

İşverenin sorumluluğu, hem ulusal mevzuat (5510 S.K., Deniz İş Kanunu, Borçlar Kanunu) hem de MLC 2006 gibi uluslararası sözleşmelerle düzenlenmiş olup, temelinde işçinin sağlığını ve güvenliğini sağlama yükümlülüğü yatmaktadır.

Sık Sorulan Sorular

Gemide iş kazası geçiren gemi adamı hangi haklara sahiptir?

Gemide iş kazası geçiren gemi adamı, öncelikle SGK kapsamında tedavi giderlerinin karşılanması, geçici veya sürekli iş göremezlik ödeneği gibi haklardan yararlanır. Ayrıca uğradığı zarar SGK tarafından tam karşılanmazsa, işverene karşı maddi ve manevi tazminat davası açabilir.

Meslek hastalığı ile iş kazası arasında haklar açısından fark var mı?

Hayır. İş kazası ani bir olay sonucu, meslek hastalığı ise zaman içinde oluşur. Ancak her iki durumda da gemi adamının sosyal güvenlik hakları ve işverene karşı tazminat hakları aynıdı

Gemi adamı iş kazası sonrası iş sözleşmesini feshedebilir mi?

Evet. Eğer gemi adamının sağlık durumu sürekli olarak gemide çalışmasına engel hale gelmişse, Deniz İş Kanunu kapsamında iş sözleşmesini haklı nedenle derhal feshedebilir.

Neden Uzman Gemi Adamı Avukatı Desteği Gerekli?

Gemide meydana gelen iş kazaları ve meslek hastalıkları, klasik iş hukuku uyuşmazlıklarından farklı olarak deniz iş hukuku, uluslararası sözleşmeler (MLC 2006), SGK mevzuatı ve işveren sorumluluğunun birlikte değerlendirilmesini gerektiren teknik bir alandır. Bu süreçte, hangi zararların SGK tarafından karşılanacağı, hangi tazminat kalemlerinin işverenden talep edileceği ve kusur oranlarının nasıl belirleneceği ciddi uzmanlık gerektirir.

Özellikle yabancı bayraklı gemiler, uluslararası sözleşmeler ve farklı hukuk sistemlerinin devreye girdiği durumlarda sürecin hatalı yürütülmesi, ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle alanında deneyimli bir gemi adamı avukatı ile çalışmak, sürecin doğru yönetilmesi açısından kritik öneme sahiptir.

Bu noktada, deniz iş hukuku ve iş kazaları alanında uzman kadrosuyla hizmet veren 2M Hukuk Avukatlık Ofisi, gemi adamlarının iş kazası ve meslek hastalığı kaynaklı tazminat süreçlerinde müvekkillerine etkin ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Read More

Boşanmada Banka Hesabındaki Para Paylaşılır mı?

1. Temel Hukuki Karine ve Edinilmiş Mal Esası

Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 222. maddesi uyarınca, bir eşin bütün malları aksi ispat edilinceye kadar “edinilmiş mal” kabul edilir. Yargıtay kararlarında (8. HD. 2014/17630 K, 2015/22086 K, 2010/2909  evlilik birliği devam ederken açılan ve para yatırılan banka hesaplarının kural olarak edinilmiş mal sayılacağı ve tasfiyeye tabi tutulacağı vurgulanmaktadır. Hesabın sadece bir eş adına kayıtlı olması, o paranın edinilmiş mal olma niteliğini değiştirmez.

2. İspat Yükümlülüğü ve Kişisel Mal İddiası

Belirli bir malın kendisine ait kişisel mal olduğunu iddia eden eş, bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür (TMK m. 222/1).

Kişisel Mal Sayılan Durumlar: Miras yoluyla gelen paralar, karşılıksız kazandırma (hibe/bağış) yoluyla elde edilen değerler veya evlilik öncesi sahip olunan varlıklar kişisel mal kabul edilir (3. HD. 2020/10206 ).Örnek olayda; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, eşlerden biri babasından miras kalan taşınmazı satarak elde ettiği parayı eşiyle birlikte açtıkları ortak banka hesabına yatırmıştır. Diğer eş ise bu parayı, eşinin bilgisi ve rızası olmaksızın çekerek kendi hesabına aktarmış ve harcamıştır. Davacı eş, bu paranın kendisine ait kişisel mal olduğunu ileri sürerek iadesini talep etmiştir. Yargıtay, miras yoluyla elde edilen bu paranın Türk Medeni Kanunu uyarınca kişisel mal niteliğinde olduğunu, ortak hesaba yatırılmış olmasının bu durumu değiştirmeyeceğini ve paranın evlilik birliği için harcandığının ispat edilemediğini belirterek, çekilen tutarın davacıya ait olduğuna ve iadesi gerektiğine hükmetmiştir.8. HD. 2013/18308  Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, evlilik süresince biriktirilen 30.000 TL’nin davalı eş adına açılan banka hesabında tutulduğu, ancak boşanma davasından önce bu paranın çekildiği anlaşılmıştır. Davacı eş, bu birikimin edinilmiş mal olduğunu ileri sürerek yarısı üzerinde katılma alacağı talep etmiştir. Davalı ise paranın bir kısmının ailesinden gelen yardımlar olduğunu savunmuştur. Yargıtay, banka kayıtları ve tanık beyanlarına göre hesapta bulunan paranın bir bölümünün (4.450 TL) davalıya yakınları tarafından hibe edildiğini ve bu kısmın kişisel mal sayılması gerektiğini kabul etmiştir. Buna karşılık kalan tutarın edinilmiş mal olduğu ve yarısı üzerinden katılma alacağı hesaplanması gerektiğini belirterek, mahkeme kararını bu yönüyle bozmuştur.

İspat Araçları: Kişisel mal iddiası; banka kayıtları, hesap hareketleri, mirasçılık belgeleri veya somut delillerle desteklenen tanık beyanlarıyla ispatlanmalıdır. Soyut tanık beyanları tek başına ispat için yeterli görülmemektedir (8. HD. 2014/4585, 2013/19825 Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, evlilik birliği içinde davalı eş adına açılan banka hesabında bulunan paranın boşanma sırasında paylaşımı tartışılmıştır. Davacı eş, hesapta bulunan para üzerinde katılma alacağı talep etmiş; davalı ise bu paranın kendisine ait kişisel mal olduğunu ileri sürmüştür. Ancak Yargıtay, evlilik süresince edinilen malların aksi ispat edilmedikçe edinilmiş mal sayılacağını vurgulamış ve davalının kişisel mal iddiasını yeterli delille ispatlayamadığını belirlemiştir. Bu nedenle, banka hesabındaki paranın edinilmiş mal kabul edilmesi ve boşanma tarihindeki bakiyenin yarısı üzerinden davacı lehine katılma alacağına hükmedilmesi gerektiğine karar vererek yerel mahkeme kararını bozmuştur.

Kişisel Malın Geliri: Kişisel malın (örneğin miras kalan paranın) evlilik süresince elde edilen faiz veya kar payı gelirleri, TMK 219/2 uyarınca edinilmiş mal sayılır ve paylaşıma tabidir (2. HD. 2022/4994 Örnek olayda; Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, boşanma sürecinde taraflar arasındaki banka hesapları ve bu hesapların niteliği tartışılmıştır. Yerel mahkeme, davalı erkeğe ait bir banka hesabındaki paranın babasından gelen para olduğu gerekçesiyle kişisel mal olduğunu kabul etmiştir. Ancak Yargıtay, davalının böyle bir savunma ileri sürmediğini, hakimin taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları kendiliğinden dikkate alamayacağını (HMK m.25) vurgulamıştır. Ayrıca, banka hesabının dayanağı kişisel mal olsa dahi, bu paranın faiz getirilerinin edinilmiş mal sayılması gerektiğini belirtmiştir. Bu nedenle, mahkemenin hem taraf beyanlarına aykırı şekilde değerlendirme yapması hem de faiz gelirini edinilmiş mal olarak dikkate almaması hukuka aykırı bulunmuş ve karar bu yönlerden bozulmuştur. 8. HD. 2011/44 

3. Tasfiye Tarihi ve Mevcut Değerin Belirlenmesi

Mal rejiminin tasfiyesinde, boşanma davasının açıldığı tarih (mal rejiminin sona erdiği tarih) esas alınır.

Mevcut Varlık: Kural olarak, boşanma davası tarihinde banka hesabında bulunan bakiye üzerinden katılma alacağı hesaplanır (8. HD. 2014/17121 Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, boşanma sürecinde davalı eş adına açılmış banka hesaplarında bulunan paraların paylaşımı tartışılmıştır. Davacı eş, evlilik birliği içinde açılan bu hesaplarda biriken paralar üzerinde katılma alacağı talep etmiştir. Dosya kapsamına göre, banka hesaplarının evlilik süresince açıldığı ve boşanma davası tarihine kadar hesaplarda belirli miktarda para bulunduğu, hatta bu paraların bir kısmının dava öncesinde çekildiği anlaşılmıştır.

Yargıtay, mal rejiminin tasfiyesinde esas alınması gereken tarihin boşanma davasının açıldığı tarih olduğunu vurgulamış; bu tarihten sonra elde edilen gelirlerin kişisel mal sayılacağını, ancak dava tarihinde mevcut olan banka bakiyelerinin edinilmiş mal kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu nedenle, hesaplamanın bilirkişi raporundaki gibi ileriye dönük tahmini değerler üzerinden değil, boşanma dava tarihindeki gerçek bakiye üzerinden yapılması gerektiğine karar vermiş ve yerel mahkeme hükmünü bu gerekçeyle bozmuştur.

Eklenecek Değerler (TMK 229): Eşlerden birinin, diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla boşanma davasından kısa bir süre önce hesaptan para çekmesi veya hesabı kapatması durumunda, bu miktarlar “eklenecek değer” olarak kabul edilir ve sanki hesapta mevcutmuş gibi tasfiyeye dahil edilir (8. HD. 2014/17630 Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, boşanma sürecinde taraflar arasında taşınmazlar, araç ve banka hesabındaki paranın paylaşımı tartışılmıştır. Özellikle davalı eş adına açılan banka hesabında bulunan ve boşanma davasından hemen önce çekilen para bakımından uyuşmazlık doğmuştur. Davalı eş, bu parayı diğer eşe verdiğini iddia etmiş; ancak bunu ispatlayacak bir belge sunamamıştır.

Yargıtay, söz konusu paranın evlilik birliği içinde edinilmiş mal olduğunu ve boşanma davası açılmadan hemen önce çekilmesinin, diğer eşin katılma alacağını azaltma amacı taşıdığını değerlendirmiştir. Bu nedenle, hesapta fiilen para kalmamış olsa bile, bu tutarın “eklenecek değer” olarak kabul edilmesi ve diğer eş lehine katılma alacağı hesaplanması gerektiğine hükmetmiştir. Böylece, boşanma öncesi yapılan bu tür işlemlerle mal kaçırılmasının hukuken korunamayacağı vurgulanmıştır 2012/10826  2. HD. 2024/6166 

Harcama Savunması: Hesaptan çekilen paranın evlilik birliğinin giderleri için harcandığını iddia eden eş, bu harcamayı ispatlamak zorundadır. Hayatın olağan akışına aykırı miktardaki çekimler, harcama ispatlanamadığı sürece eşin uhdesinde (elinde) kabul edilir (8. HD. 2014/14937 K, 2014/4585Örnek olayda; Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararına konu uyuşmazlıkta, evlilik birliği içinde davalı eş adına açılan banka hesabında biriktirilen paranın boşanma sürecinde paylaşımı tartışılmıştır. Davacı eş, hesapta biriken paranın edinilmiş mal olduğunu ve yarısı üzerinde hak sahibi olduğunu ileri sürmüştür. Dosya kapsamına göre, banka hesabı evlilik süresince açılmış ve hesaba yatırılan para aynı gün davalı tarafından çekilmiştir.

Yargıtay, bu paranın edinilmiş mal olduğunu ve davalı tarafından çekilmiş olmasının tek başına tasfiyeyi engellemeyeceğini belirtmiştir. Özellikle, paranın evlilik birliği içinde harcandığının ispat edilememesi ve tarafların ekonomik durumuna göre bu miktarın olağan şekilde tüketilmiş sayılmaması nedeniyle, söz konusu tutarın “eklenecek değer” olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu nedenle, çekilen paranın yarısı üzerinden davacı lehine katılma alacağı hesaplanması gerekirken davanın reddedilmesi hukuka aykırı bulunmuş ve karar bozulmuştur

4. Paylaşım Oranı ve Katılma Alacağı

Edinilmiş mal niteliğindeki banka hesabındaki paranın tasfiyesinde, diğer eşin “artık değerin” yarısı oranında katılma alacağı hakkı bulunmaktadır (TMK m. 231, 236/1). Mahkemece, banka hesap hareketleri üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılarak, paranın kaynağı (kişisel/edinilmiş ayrımı) ve mal rejiminin sona erdiği tarihteki değeri belirlenerek karar verilir (8. HD. 2014/2068 2014/494 

5. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

İkincil kaynaklardan elde edilen bilgilere göre:

Müşterek (ortak) hesaplarda, aksi ispatlanmadıkça payların eşit olduğu kabul edilir. Eşlerden birinin müşterek hesaptaki paranın tamamını çekmesi, o paranın tamamının kendisine ait olduğu anlamına gelmez (13. HD. 2012/13698 K, 8. HD. 2013/223 

Evlilik birliği içinde alınan bir taşınmazın bedelinin, eşlerden birinin banka hesabındaki birikimle ödenmesi durumunda, o banka hesabındaki paranın niteliği (kişisel veya edinilmiş olması) taşınmaz üzerindeki hak sahipliği oranını doğrudan etkiler (Özelge 16.01.2019, 8. HD. 2017/12599 

Maaş hesapları da dahil olmak üzere tüm birikimlerin bir eşin hesabında toplanması durumunda, bu paraların evlilik birliği için harcandığının ispat yükü parayı elinde bulunduran eştedir (2. HD. 2023/2149 K

Sonuç: Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, eşlerden biri adına kayıtlı banka hesabındaki para, evlilik birliği içinde edinilmiş gelirlerden oluşuyorsa veya kaynağı ispatlanamıyorsa edinilmiş mal kabul edilerek yarı oranında paylaşıma tabi tutulur. Kişisel mal iddiası ancak somut ve denetlenebilir delillerle ispatlandığında paylaşım dışı bırakılabilir.

Sıkça Sorulan Sorular

Boşanmada banka hesabındaki para otomatik olarak yarı yarıya mı paylaşılır?

Hayır. Ancak Türk Medeni Kanunu gereği, evlilik içinde edinilen mallar aksi ispat edilene kadar edinilmiş mal sayılır. Bu nedenle banka hesabındaki para genellikle paylaşılır; fakat kişisel mal olduğu ispatlanırsa paylaşım dışı kalabilir.

Eşlerden birinin adına kayıtlı banka hesabı da paylaşıma dahil edilir mi?

Evet. Hesap sadece bir eş adına olsa bile, evlilik süresince elde edilen gelirlerden oluşuyorsa edinilmiş mal kabul edilir ve diğer eş katılma alacağı talep edebilir.

Bankadaki paranın kişisel mal olduğunu nasıl ispat edebilirim?

Kişisel mal iddiası; banka dekontları, miras belgeleri, bağış kayıtları veya somut delillerle desteklenmiş tanık beyanlarıyla ispatlanmalıdır. Soyut iddialar tek başına yeterli değildir.

Boşanmadan önce bankadaki para çekilirse ne olur?

Eğer eş, boşanma öncesinde parayı diğer eşin hakkını azaltmak amacıyla çekmişse, bu para “eklenecek değer” sayılır ve sanki hesapta duruyormuş gibi paylaşım hesabına dahil edilir.

Kişisel maldan elde edilen faiz ve kazançlar da paylaşılır mı?

Evet. Kişisel malın kendisi paylaşılmaz; ancak bu maldan elde edilen faiz, kar payı gibi gelirler edinilmiş mal sayılır ve boşanmada paylaşıma tabi olur.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Boşanmada banka hesaplarındaki paranın paylaşımı, ilk bakışta basit gibi görünse de uygulamada oldukça teknik ve detaylı bir süreçtir. Hangi paranın edinilmiş mal, hangisinin kişisel mal olduğu; banka hareketlerinin doğru analiz edilmesi, delillerin usulüne uygun sunulması ve Yargıtay içtihatlarının doğru yorumlanması gerekir. Özellikle boşanma öncesi yapılan para çekimleri, miras veya bağış iddiaları ve “eklenecek değer” hesaplamaları ciddi hukuki bilgi ve deneyim gerektirir.

Yanlış veya eksik bir hukuki strateji, ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Bu nedenle sürecin başından itibaren alanında deneyimli bir İstanbul boşanma avukatı ile çalışmak, haklarınızın tam olarak korunmasını sağlar. Özellikle bölgesel uygulamalara hâkim bir Tuzla boşanma avukatı veya Kurtköy boşanma avukatı, yerel mahkeme pratiklerini bilmesi açısından önemli avantaj sağlar. Aynı şekilde, aile hukuku alanında uzman bir Tuzla aile avukatı ile çalışmak; mal rejimi tasfiyesi, katılma alacağı ve banka hesaplarının paylaşımı gibi teknik konularda doğru yol haritası oluşturulmasına yardımcı olur.

Bu noktada, alanında tecrübeli kadrosuyla hizmet veren 2M Hukuk Avukatlık Ofisi, boşanma ve mal paylaşımı süreçlerinde müvekkillerine stratejik ve sonuç odaklı danışmanlık sunarak hak kayıplarının önüne geçilmesine destek olmaktadır.

Read More