
AİHM, 1 Ocak 2026 tarihinden sonra Türkiye’den yapılan meslekten ihraç kaynaklı bireysel başvurular bakımından zorunlu hâle getirdiği “kapak sayfası” uygulaması, salt usule ilişkin teknik bir yenilik olmaktan ziyade, Mahkeme’nin bu dosyaları hangi metodolojiyle, hangi sınırlar içinde ve hangi önceliklerle inceleyeceğini açık biçimde ortaya koyan yapısal bir düzenleme niteliği taşımaktadır. Kapak sayfasının resmî başvuru formunun yerine geçmediğinin özellikle vurgulanmasına rağmen, başvurunun en önüne eklenmesinin zorunlu tutulması, AİHM’in ilk aşamada dosyaları bu kapak üzerinden ön incelemeye tabi tutacağını ve şikâyetleri bu çerçevede filtreleyeceğini açıkça göstermektedir.
Kapakta yer verilen “ileri sürülen şikâyetler” bölümünün, klasik başvuru formundan farklı olarak önceden tanımlanmış, sınırlı ve standartlaştırılmış şikâyet başlıklarından oluşması dikkat çekicidir. Bu yapı, AİHM’in 15 Temmuz sonrası meslekten ihraç başvurularını artık olay bazlı uzun anlatımlar üzerinden değil, tipik ihlal kalıpları (patterns of complaints) üzerinden ele alacağını ortaya koymaktadır. Mahkeme, kitlesel başvuru gerçeğini açıkça kabul etmekte, “hangi deliller kullanıldı, yargılama nasıl yürütüldü ve hangi usulî güvenceler işletilmedi” sorularını, başvurucular tarafından işaretlenecek bu standart başlıklar üzerinden hızlı, toplulaştırılmış ve karşılaştırmalı biçimde değerlendirmeyi hedeflemektedir. Bu durum, ayrıntılı bireysel vakıa anlatılarından ziyade, şikâyetin hukuki niteliğinin belirleyici olacağına dair güçlü bir yönlendirme içermektedir.
Kapak uygulamasının en kritik yönü ise, “yalnızca hem Anayasa Mahkemesi’ne hem de AİHM’e yöneltilmiş olan şikâyetlerin işaretlenebileceği” yönündeki açık sınırlamadır. Bu düzenleme, AİHM’in ikincillik (subsidiarity) ilkesini son derece katı bir biçimde uygulayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Buna göre, Anayasa Mahkemesi önünde açık, somut ve maddi olarak ileri sürülmemiş bir ihlal iddiası, AİHM aşamasında artık telafi edilebilir nitelikte görülmeyecektir. Aksine, bu durumun Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından “iç hukukta ileri sürülmeyen şikâyet” gerekçesiyle bir ön itiraz ve savunma argümanı olarak sistematik biçimde ileri sürülmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu yönüyle kapak uygulaması, yalnızca AİHM önündeki başvuruların değil, geriye dönük olarak Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvuruların içeriğini de fiilen belirleyen normatif bir etki doğurmaktadır.
Bu çerçevede, kapakta listelenen şikâyet başlıklarının —örneğin ceza mahkûmiyeti sonrasında idari yargının deliller bakımından bağımsız değerlendirme yapmaksızın otomatik onama yoluna gitmesi, delillere erişim ve itiraz imkânlarının kısıtlanması, duruşma yapılmaması, “irtibat/iltisak” gibi muğlak kavramlara dayanılması, kararların gerekçesizliği veya özel hayata saygı hakkına müdahale— Anayasa Mahkemesi önünde de açık, sistematik ve maddelendirilmiş biçimde ileri sürülmesi artık zorunlu hâle gelmiştir. Aksi hâlde, bu şikâyetlerin AİHM başvurusunda kapakta işaretlenememesi, Türk Hükümeti açısından güçlü bir savunma zemini yaratacak ve başvurunun daha ilk aşamada kabul edilemezlik riskiyle karşılaşmasına yol açacaktır.
Sonuç olarak kapak uygulaması, adını açıkça koymasa da, AİHM’in Türkiye kaynaklı meslekten ihraç başvurularında “standart ihlal tipleri üzerinden toplulaştırılmış ve hızlandırılmış bir inceleme rejimine geçtiğini” göstermektedir. Bu nedenle hem Anayasa Mahkemesi’ne hem de AİHM’e yapılacak başvuruların, kapakta öngörülen şikâyet başlıkları esas alınarak, önceden kurgulanmış, paralel, tutarlı ve eksiksiz bir ihlal seti üzerinden hazırlanması artık bir tercih değil, zorunlu bir usul stratejisi hâline gelmiştir. Aksi yaklaşım, ihlalin esası hiç tartışılmadan başvurunun elenmesi riskini beraberinde getirecektir.




