Konkordato Kaç Ay Sürer? Geçici ve Kesin Mühlet Aşamaları Nedir?

Giriş

Konkordato Kaç Ay Sürer? Geçici ve Kesin Mühlet Aşamaları Nedir? Bu çalışma, konkordato sürecinin süresi ve aşamalarına ilişkin olarak sunulan yargı kararları analiz yanıtlarının incelenmesiyle hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, İcra ve İflas Kanunu (İİK) çerçevesinde konkordato sürecinin geçici mühlet, kesin mühlet ve tasdik yargılaması olmak üzere üç temel aşamadan oluştuğunu ve her aşamanın kanunla belirlenmiş sürelere ve uzatma imkanlarına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma, bu aşamaları, sürelerini ve süreçteki esneklikleri yargı kararlarından alıntılarla detaylandırmaktadır.

Yargı kararları, konkordato sürecinin sürelerini ve aşamalarını tutarlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Süreç, borçlunun mahkemeye başvurusu ile başlamakta ve belirli mühletler (süreler) içerisinde yürütülmektedir.

1. Geçici Mühlet Aşaması Konkordato sürecinin ilk adımı, mahkemenin borçluya tanıdığı geçici mühlettir. İncelenen tüm kararlarda bu aşamanın varlığı teyit edilmektedir.

Başlangıç Süresi: Geçici mühletin başlangıç süresi üç aydır. Bu durum, birçok ilk derece mahkemesi kararında standart bir uygulama olarak görülmektedir: “03/10/2018 tarihinden başlamak üzere konkordato talep eden şirkete 3 aylık geçici mühlet verilmesine karar verilmiştir” (ilkDerece-İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi-2018/878-2020/759-24.12.2020).

Uzatma Süresi: Bu üç aylık süre, mahkeme tarafından en fazla iki ay daha uzatılabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bir kararında bu husus net bir şekilde ifade edilmiştir: “geçici mühleti en fazla iki ay daha uzatarak, geçici mühlet süresini beş aya yükseltebilir.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2023/486-2023/705-05.07.2023).

Toplam Süre: Böylece geçici mühlet aşamasının toplam süresi azami beş aydır. Bu sürenin yasal bir sınır olduğu İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi kararında şöyle vurgulanmıştır: “zira geçici mühletin yasal beş ay olduğu uzatılmasının mümkün olmadığı” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2019/2024-2020/980-04.06.2020).

2. Kesin Mühlet Aşaması Geçici mühletin ardından, konkordato komiserinin raporu doğrultusunda konkordatonun başarıya ulaşma ihtimalinin görülmesi halinde kesin mühlet aşamasına geçilir.

Başlangıç Süresi: Kesin mühletin temel süresi bir yıldır. Bu süre, kanuni bir düzenleme olup kararlarda sıklıkla atıf yapılan bir kuraldır: “İİK ‘nun 289/3. fıkrasında, konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olduğunun anlaşılması halinde bir yıllık kesin mühlet verileceği belirtilmiştir.” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2019/2024-2020/980-04.06.2020).

Uzatma Süresi: “Güçlük arz eden özel durumlar”da, komiserin gerekçeli raporu ve talebi üzerine bu bir yıllık süre altı aya kadar uzatılabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Güçlük arz eden özel durumlarda kesin mühlet, komiserin bu durumu açıklayan gerekçeli raporu ve talebi üzerine mahkemece altı ay daha uzatılabilir.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2023/239-2023/187-08.03.2023).

Toplam Süre: Bu durumda kesin mühlet, uzatma ile birlikte toplamda on sekiz aya ulaşabilmektedir.

3. Tasdik Yargılaması İçin Ek Süre Kural olarak mahkemenin konkordato projesinin tasdikine ilişkin kararını kesin mühlet içerisinde vermesi gerekmektedir. Ancak yargılamanın bu süre içinde tamamlanamayacağının anlaşılması halinde, mühletin sağladığı korumanın devamı için ek bir süre tanınmıştır.

Ek Süre: Mahkeme, karar verilinceye kadar mühlet hükümlerinin devamına karar verebilir ve bu ek süre altı aydan fazla olamaz. Bu önemli detay, Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında İİK m. 304’e atıfla şöyle belirtilmiştir: “Konkordato hakkında yapılan yargılamada kesin mühlet içinde bir karar verilemeyeceği anlaşılırsa; mahkeme, gerekli görürse komiserden gerekçeli bir rapor da alarak, karar verilinceye kadar mühlet hükümlerinin devamına karar verebilir. Bu süre altı aydan fazla olamaz.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2022/671-2022/1463-09.11.2022).

İncelenen kararlar, konkordato sürecinin kanunla belirlenmiş, yapılandırılmış ancak esnekliğe de sahip bir süreç olduğunu göstermektedir. Sürecin aşamaları ve süreleri şu şekilde özetlenebilir:

Başvuru ve Geçici Mühlet: Borçlunun talebiyle başlayan ve azami 5 ay süren bu dönem, borçlunun malvarlığının korunması ve ön incelemenin yapılması amacını taşır.

Kesin Mühlet: Konkordatonun başarı ihtimali üzerine verilen ve azami 18 ay sürebilen bu ana aşamada, alacaklılar ile müzakereler yürütülür ve konkordato projesi nihai hale getirilir.

Tasdik Yargılaması: Kesin mühletin sonunda başlayan bu aşamada mahkeme projeyi hukuki yönden inceler. Yargılamanın uzaması halinde, borçluyu koruyan mühlet hükümleri 6 aya kadar daha uzatılabilir.

    Bu üç aşamanın sürelerinin tamamının kullanılması durumunda, borçlunun konkordato mühletlerinden yararlanabileceği toplam süre 29 aya ulaşmaktadır. Bu durum bir Bölge Adliye Mahkemesi kararında açıkça hesaplanmıştır: “Yasada belirtilen tüm sürelerden yararlanan borçlu şirketin yararlanması gereken toplam mühlet 29 ay olacaktır.” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2022/648-2022/740-09.06.2022).

    Kararlarda ayrıca, Covid-19 salgını gibi olağanüstü durumlar nedeniyle yasal düzenlemelerle bu sürelere ek durma sürelerinin eklendiği de görülmektedir. Bu, sürecin dışsal faktörlere göre de esneyebildiğini göstermektedir.

    Önemli bir ayrım ise, mühlet süreleri ile konkordato projesinin tasdikinden sonra başlayan ödeme süresinin farklı olduğudur. Mühletler, projenin hazırlanması ve tasdiki için tanınan yasal koruma süreleriyken; ödeme süresi, tasdik edilen projenin vadesini ifade eder. Örneğin bir kararda, “konkordato kararının tasdikinin kesinleşmesinden sonra 12 ay ödemesiz dönemden sonra 60 ay içerisinde eşit taksitler halinde… adi alacaklarının ödeneceği” belirtilerek tasdik sonrası ödeme planının süresine işaret edilmiştir (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi-2022/528-2022/477-20.04.2022). Bir yazı önerisi.

    Sonuç

    Yargı kararlarının analizi neticesinde, konkordatonun süresinin İcra ve İflas Kanunu’nda açıkça düzenlenmiş, aşamalı bir yapıya sahip olduğu tespit edilmiştir. Süreç;

    Azami 5 ay sürebilen Geçici Mühlet,

    Azami 18 ay sürebilen Kesin Mühlet,

    Ve yargılamanın uzaması halinde azami 6 ay ek süre tanınabilen Tasdik Yargılaması aşamalarından oluşmaktadır.

    Bu doğrultuda, bir borçlunun konkordato mühletlerinin sağladığı korumadan yararlanabileceği toplam azami süre 29 aydır. Sürelerin uzatılması, “güçlük arz eden özel durumlar” ve komiser raporu gibi objektif koşullara bağlanmış olup, mahkemenin takdir yetkisi de bulunmaktadır. Bu yapı, borçluya mali durumunu düzeltmesi için yeterli zaman tanırken, sürecin alacaklılar aleyhine keyfi olarak uzatılmasını da engellemeyi amaçlamaktadır.

    Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gereklidir?

    Konkordato süreci, İcra ve İflas Kanunu’nda sıkı sürelerle düzenlenmiş, teknik ve çok aşamalı bir hukuki mekanizmadır. Geçici mühlet, kesin mühlet, komiser raporları, alacaklı sınıfları, tasdik yargılaması ve borç-alacak dengesi gibi her biri ayrı uzmanlık gerektiren unsurlar; sürecin küçük bir hatada dahi riske girmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle konkordato sürecinin, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze ve Dilovası gibi ticari hacmi yoğun bölgelerde faaliyet gösteren şirketler açısından, uzman bir konkordato avukatının yönetiminde yürütülmesi hayati önem taşır.

    Konkordato başvurusunda sunulacak belgelerin hatasız hazırlanması, mali analizlerin hukuka uygun şekilde raporlanması, komiser ile etkin iletişim kurulması ve alacaklılarla müzakere süreçlerinin doğru yönetilmesi, ancak profesyonel bir ekip tarafından sağlanabilir. Aksi halde;

    Mühlet talebinin reddi,

    Komiser raporunda olumsuz değerlendirme,

    Tasdik aşamasında projenin kabul edilmemesi,

    Şirket yönetiminin kontrolünün kaybedilmesi

    gibi geri dönülmez sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

    Bu nedenle konkordato sürecinin, ticari işletme hukuku, icra-iflas uygulamaları ve konkordato dosya yönetimi konusunda uzman bir hukuk bürosu tarafından yürütülmesi gerekmektedir.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu olarak, Tuzla merkezli ekibimizle; konkordato başvurusu hazırlığı, mali analizlerin denetimi, komiser süreci yönetimi, alacaklılarla uzlaşma, tasdik yargılaması ve tasdik sonrası ödeme planlarının oluşturulması dahil tüm süreçlerde profesyonel ve titiz bir hukuki destek sunuyoruz.

    SEO açısından kullanıcıların sıklıkla arama yaptığı konular olan “konkordato kaç ay sürer, konkordato süresi, İstanbul konkordato avukatı, Tuzla konkordato avukatı” gibi anahtar kelimeler metin içinde doğal olarak yer almakta olup, bilgi arayan hedef kitleye ulaşılmasını sağlar.

    Read More

    Mobbing (Psikolojik Taciz) İddialarının İspatında Tutanak, E-Posta (Mail) ve Mesajların Delil Niteliği

    Mobbing (Psikolojik Taciz) İddialarının İspatında Tutanak, E-Posta (Mail) ve Mesajların Delil Niteliği. İncelenen yargı kararları ışığında; mobbing iddialarının ispatında kesin ve şüpheden uzak deliller aranmamakta, “yaklaşık ispat” ilkesi geçerli kabul edilmektedir. Bu kapsamda tutanak, e-posta ve mesajlar, sistematik bir baskı ve yıldırma politikasını ortaya koydukları ölçüde delil olarak kabul edilmektedir. Ancak bu belgelerin tek başına varlığı yeterli olmayıp, içerikleri ve süreklilikleri belirleyicidir.

    1. Mobbing (Psikolojik taciz) E-Posta (Mail) Yazışmalarının Delil Niteliği

    Yargı kararlarında e-postalar, içeriğine ve gönderilme biçimine göre mobbingin en güçlü delilleri arasında sayılabilmektedir.

    Delil Olarak Kabul Edildiği Durumlar:

    Hakaret ve Nezaketsizlik: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (HGK) 2015/2274 sayılı kararında, çalışana hitaben “densiz” denilmesi ve emir içeren ifadeler kullanılması mobbing göstergesi sayılmıştır. Benzer şekilde Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2013/693), şube içi yazışmalarda nezaket sınırlarının aşılmasını delil kabul etmiştir

    Sistematik Baskı ve Dışlanma: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2021/12218), davacının başarısız gösterilmesi ve dışlanmasına ilişkin yöneticilere gönderdiği detaylı “bilgilendirme” e-postalarını, tanık beyanlarıyla birlikte mobbingin ispatında geçerli delil saymıştır.

    Olumsuz İstihbarat: Yargıtay HGK (2017/3017), yöneticiler arasında geçen ve davacı hakkında olumsuz istihbarat içeren e-postaları sistematik baskının kanıtı olarak değerlendirmiştir.

    Delil Olarak Yetersiz Görüldüğü Durumlar:

    Toplu Gönderimler: Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2014/1345), şahsa özel olmayan, tüm çalışanlara gönderilen toplu e-maillerin mobbing delili teşkil etmeyeceğine hükmetmiştir.

    İşin Gereği Olan Talimatlar: Yargıtay HGK (2016/1427) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2010/38293), nezaketli bir dille yazılan, işin işleyişi ve görevlendirme kapsamındaki talimatları içeren e-postaların mobbing ispatı için yeterli olmadığına karar vermiştir.

    2. Mobbing Mesajların (SMS, WhatsApp) Delil Niteliği

    Elektronik iletişim araçları üzerinden gönderilen mesajlar, özellikle sistematik taciz ve çalışma koşullarının ispatında yargı tarafından dikkate alınmaktadır.

    Delil Olarak Kabul Edildiği Durumlar:

    Grup Yazışmaları: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/14206), çalışanların WhatsApp grubunda yöneticilerin tutumları ve olumsuz çalışma koşulları hakkında yaptıkları yazışmaları, mobbing niteliğindeki tutumların tespiti açısından delil olarak değerlendirmiştir.

    Süreklilik ve Taciz: Yargıtay HGK (2019/683), işverenin bir kadın işçiye ısrarlı şekilde, gece saatlerinde gönderdiği ve cinsel temele dayalı mesajları, kişilik haklarına saldırı ve psikolojik taciz kapsamında delil kabul etmiştir. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2012/6291) de SMS yoluyla yapılan aşağılama ve hakaretleri feshin haklılığı noktasında somut delil saymıştır.

    İkrar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/4922), davalı tarafça içeriği kabul edilen (ikrar edilen) WhatsApp ve e-posta yazışmalarının mobbingin varlığını kanıtladığına hükmetmiştir.

    Delil Olarak Yetersiz Görüldüğü Durumlar:

    İşveren Dahli Olmayan Kişisel Yazışmalar: Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/23374), işçinin başka bir çalışanla yaptığı özel mesajlaşmaların, işverenin emri veya dahli ispatlanamadığı sürece mobbing bağlamında işveren aleyhine delil oluşturmayacağını belirtmiştir.

    3. Tutanakların Delil Niteliği

    Tutanaklar, mobbing davalarında iki farklı şekilde ele alınmaktadır: Ya mobbingin bir aracı (haksız tutanak tutulması) ya da olayların belgelenmesi aracı olarak.

    Mobbing Aracı Olarak Tutanaklar (Lehe Delil):

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/31457), işçiye kısa süre içinde kılık kıyafet gibi nedenlerle üst üste tutulan asılsız ve haksız tutanakları, “planlı ve sistemli mobbing”in bir parçası ve delili olarak kabul etmiştir.

    Yargıtay HGK (2017/3017), işçinin masasının aranması sonucu tutulan tutanağı, sistematik tacizin bir göstergesi olarak değerlendirmiştir.

    Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/14587), hakaret olayına ilişkin tutulan tutanakları, tanık beyanlarıyla doğrulandığı takdirde psikolojik tacizin ispatı için yeterli görmüştür.

    İspat İçin Yetersiz Görülen Tutanaklar:

    Denizli Bölge İdare Mahkemesi (2013/158), idarenin devamsızlık nedeniyle tuttuğu tutanakların mobbing iddiasını ispatlamadığını, aksine idarenin savunmasını desteklediğini belirtmiştir.

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/23374), işin işleyişindeki aksaklıklar (kargo almama vb.) nedeniyle tutulan tutanakların ve alınan savunmaların, tek başına mobbing uygulandığını kabule yeterli olmadığını vurgulamıştır.

    4. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Bulgular

    Aşağıdaki kararlar, doğrudan iş hukuku kapsamındaki mobbing davaları olmamakla birlikte veya ikincil bağlamda, delil niteliğine dair ek perspektif sunmaktadır:

    Hukuka Aykırı Delil Sorunu: Anayasa Mahkemesi (25/2/2021), işverenin çalışanın özel mesajlarını (WhatsApp vb.) izinsiz ele geçirerek fesih gerekçesi yapmasını özel hayatın gizliliğinin ihlali saymıştır. Bu durum, mobbing ispatında kullanılacak mesajların elde ediliş yönteminin hukuka uygun olması gerektiğini göstermektedir.

    Ceza Yargılamasında Mesajlar: Yargıtay 4. Ceza Dairesi (2021/30760) ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi (2021/12444), hakaret ve taciz suçlarında WhatsApp mesaj dökümlerini ve HTS kayıtlarını hükme esas alınacak geçerli deliller olarak kabul etmiştir. Bu, mobbingin ceza hukuku boyutunda (hakaret, tehdit) mesajların güçlü delil olduğunu destekler.

    Ticari Davalarda Yazışmalar: İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi (2020/609), sözleşme feshi bağlamındaki mobbing iddialarında e-posta ve bilgisayar kayıtlarının HMK 193. madde kapsamında delil teşkil ettiğini belirtmiştir.

    Sonuç: Yargı kararlarına göre; tutanak, e-posta ve mesajlar mobbing için delil sayılmaktadır. Ancak bu belgelerin delil değeri; sistematiklikiçeriğin niteliği (hakaret, aşağılama, haksız isnat), hukuka uygun elde edilme ve diğer delillerle (tanık, sağlık raporu) desteklenme durumuna göre mahkemelerce takdir edilmektedir. Soyut iddialar veya işin gereği olan yazışmalar mobbing delili olarak kabul edilmemektedir. Bir yazı önerisi.

    Mobbing Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir? – 2M Hukuk Avukatlık Bürosu

    Mobbing iddialarında e-postalar, WhatsApp mesajları ve tutanaklar gibi elektronik veya yazılı deliller “yaklaşık ispat” ilkesi kapsamında mahkemeler tarafından dikkate alınsa da, bu belgelerin tek başına sunulması yeterli değildir; içerikleri, süreklilikleri, sistematik baskıyı ortaya koyma güçleri ve hukuka uygun elde edilip edilmedikleri son derece kritiktir. Yargıtay’ın hakaret içerikli mesajları delil saydığı, ancak işin gereği olan talimatları mobbing kabul etmediği kararlar; delil değerlendirmesinin ne kadar teknik olduğunu göstermektedir.

    Bu nedenle mobbing davalarında, delillerin doğru ayrıştırılması, hukuka aykırı elde edilmiş verilerin ayıklanması, tutanakların işveren lehine mi aleyhine mi sonuç doğuracağını belirleme, tanık anlatılarının delillerle güçlendirilmesi ve psikolojik taciz kriterlerinin Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu şekilde sunulması için uzman bir avukatla çalışmak zorunlu hale gelir. Özellikle İstanbul Anadolu Yakası’nın yoğun iş merkezlerinde (Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye) ve Gebze bölgesinde görülen mobbing davalarında, yerel mahkeme uygulamalarına hâkimiyet sürecin başarılı yönetilmesi açısından belirleyicidir.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing delillerinin teknik analizi, işveren–çalışan yazışmalarının hukuki nitelendirilmesi, psikolojik taciz unsurlarının ispatı ve iş sözleşmesinin feshinin sonuçlarının doğru değerlendirilmesi konularında profesyonel destek sunmaktadır. Uzman avukat desteği, hem hak kaybını önler hem de davanın stratejik olarak güçlendirilmesini sağlar.

    Read More

    Dava dosyasının hareketsiz bırakılması davanın karmaşıklığı faktörünü etkisiz kılar mı ve makul sürede yargılanma hakkının ihlaline yol açar mı?

    Yargılama makamlarının karmaşık bir davada uzun süre işlem yapmadan davayı hareketsiz bırakması ve bu nedenle davanın aşırı uzun sürmesi, davanın karmaşıklığı faktörünü etkisiz kılar ve makul sürede yargılanma hakkının ihlaline yol açar.

    AİHM’e göre hukuk davalarında, davaların takibi taraflara ait bir sorun olsa da taraflarca hazırlanma ilkesi mahkemelerin davaları süratle sonuçlandırma yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.[1] Buna göre tarafların yargılamayı geciktirici hamle ve taktiklerine başvurması, yargılama makamlarını yargılamanın makul süre içerisinde yürütülmesini sağlama yükümlülüğünden kurtarmayacaktır. Yargılama makamları bu hamle ve taktiklere karşı gerekli tedbirleri alarak yargılamanın geciktirilmesine en olmalıdır.[2]


    [1] Buchholz/Almanya, 1981, pr.50(Bu başvuruda davalı hükümet, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde, tüm hukuk mahkemelerinde olduğu gibi, iş mahkemeleri önündeki davaların taraflarca davanın yürütülmesi ilkesine tabi olduğunu ileri sürmüştür. Ancak AİHM, hukuk mahkemelerinde davanı taraflarca yürütülmesi kuralının yargı makamlarını 6. maddenin gerektirdiği şekilde davanın süratle yargılanmasını sağlamaktan muaf tutmadıkları gerekçesiyle kabul etmemiştir.) 

    [2]  Mincheva/Bulgaristan, 2010, pr.68(Bu olayda duruşmaya gelemeyen kişinin duruşmada bulunmasının uyuşmazlığın doğası gereği gerekli olduğunu kabul eden AİHM, mahkemelerin celpten sorumlu organlardan daha fazla ısrar etmesi gerektiği ve orduda kamu hizmeti pozisyonunda olan kişinin duruşmaya getirilememesinin aşılmaz bir sorun olmaması gerektiği kanaatini dile getirmiştir) ; Capuano/İtalya, 1987,  pr.25; Guincho/Portekiz, 1984,  pr.32; Union Alimentaria Sanders S.A./İspanya, 1989, pr.35; (Bu örnek kararlarda AİHM, ayrıca ilgili davalı devletlerin iç hukuklarının yargıçları davanın hızlı bir şekilde sonuçlandırmaları için titizlik gösterme yükümlülüğü altına soktuğuna atıfta bulunmuştur); Ayrıca AYM bireysel başvuru kararı için bkz. AYM Bireysel Başvuru No:2012/13, 2013, pr.59. Bir yazı önerisi.

    AİHM ve AYM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

    AİHM içtihadına göre, yargılama makamlarının karmaşık bir davayı uzun süre işlem yapmadan hareketsiz bırakması, davanın olağanüstü uzamasına yol açar ve bu durum “karmaşıklık” unsurunu bertaraf ederek makul sürede yargılanma hakkının ihlaline sebep olur. Her ne kadar hukuk davalarında taraflarca hazırlanma ilkesi uygulanıyor olsa da, bu ilke mahkemeleri yargılamayı süratle yürütme yükümlülüğünden kurtarmaz. Tarafların geciktirici hamleleri bulunsa bile, mahkemeler süreci etkin yönetmek ve yargılamayı hızlandırmak için gerekli tedbirleri almak zorundadır (Buchholz/Almanya; Mincheva/Bulgaristan; Union Alimentaria Sanders; AYM 2012/13).

    Makul süre ihlalleri, bireysel başvuruların en teknik ve delil yoğun alanlarından biridir. Bu ihlalin tespitinde; dava dosyasındaki bekleme sürelerinin analizi, mahkeme ataletinin ortaya konulması, taraf davranışlarının yargılama makamlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmadığının somutlaştırılması ve içtihatlarla uyumlu hukuki argüman kurulması gerekir. Bu nedenle AİHM ve AYM’ye yapılacak başvurularda usul hatası yapılmaması, kabul edilebilirlik kriterlerinin eksiksiz yerine getirilmesi ve ihlalin güçlü biçimde ortaya konulması ancak uzman avukat desteğiyle mümkündür.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu, makul sürede yargılanma hakkı ihlali iddialarında; yargılama sürecinin teknik analizini yapmak, içtihat bağlantılarını kurmak ve başvuruyu güçlü biçimde yapılandırmak konusunda profesyonel hukuki destek sunarak başvurunun başarı ihtimalini artırmaktadır.

    Read More

    Nihai mahkûmiyet kararını veren hakimin soruşturma aşamasında sanığın tutukluluğuna karar veren kişi olması, “tarafsız mahkemede yargılanma hakkı”nı ihlal eder mi?

    Nihai mahkûmiyet kararını veren hakimin soruşturma aşamasında sanığın tutukluluğuna karar veren kişi olması, “tarafsız mahkemede yargılanma hakkı”nı ihlal eder mi?

    Yargılamayı yapan yargıç, aynı zamanda o davanın soruşturma aşamasında “sanığın tutukluluğuna veya sanıkla ilgili çeşitli usulü tedbirlere” karar veren kişi olabilir. AİHM’e göre, bir yargıcın soruşturma döneminde sanıkla ilgili tutuklama veya başka soruşturma tedbiri kararı vermiş olması, tek başına ve kendiliğinden o yargıcın objektif tarafsızlığı konusundaki kaygıları haklı kılmaz. Çünkü bir yargıcın tutuklamaya karar verirken cevaplaması gereken sorular ile yargılama sonunda hüküm verirken cevaplaması gereken sorular farklıdır. Yargıç, tutuklama veya başka bir tedbire karar verirken kolluk veya savcılığın ileri sürdüğü suç şüphesi sebeplerinin ilk bakışta bulunup bulunmadığını belirlemek amacıyla dosyadaki delilleri kısaca değerlendirmektedir. Yargılamanın sonunda ise, yargıç mahkemeye sunulmuş ve mahkeme önünde tartışılmış delillerin, sanığın suçunun sabit olduğuna karar vermek için yeterli olup olmadığını ayrıntılı olarak değerlendirmek zorundadır. Bu bağlamda suç şüphesinin tespiti ile suçluluğun tespiti farklı şeylerdir. Burada yargıç suç şüphesinin tespitinden öteye geçerek, kişinin isnat edilen suçu işlediğine dair değerlendirmeler yapması ve bunu kararda ifade etmesi halinde yargıcın objektif tarafsızlığı konusundaki kuşku haklı görülebilir. Zira bu durum, yargıcın suç şüphesi altında bulunan kişinin suçluluğu konusunda ikna olması ve görüşünü önceden açıklaması anlamına gelmektedir. Yargıç hüküm verirken çözmesi gereken meseleyi, tutuklama kararı verirken çözmüş olmaktadır. Yani tutuklama gerekçesi ile mahkûmiyet gerekçesi arasındaki fark kalkmaktadır. Böylece sanığın, Sözleşme’nin 6/1. fıkrasındaki tarafsız mahkemede yargılanma hakkı ihlal edilmiş olur.(Karakoç ve diğerleri/Türkiye, 2002, pr.59-60; Nortier/Hollanda, 1993, pr. 35) Bir yazı önerisi.

    AİHM ve AYM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

    Nihai mahkûmiyet kararını veren hâkimin, soruşturma aşamasında sanığın tutukluluğuna karar veren kişi olması tek başına “tarafsız mahkemede yargılanma hakkı”nın ihlali anlamına gelmez. AİHM’e göre bir yargıcın soruşturma sürecinde tutuklama veya başka bir tedbire karar vermiş olması, objektif tarafsızlık konusunda kendiliğinden bir kuşku doğurmaz. Çünkü tutuklama aşamasında sorulan sorular ile mahkûmiyet aşamasında yanıtlanması gereken sorular tamamen farklıdır.

    Tutuklama kararında yargıç, savcılık veya kolluk tarafından ortaya konulan ilk bakışta yeterli şüphe olup olmadığına bakar. Yargılama sonunda hüküm verirken ise, mahkeme huzurunda tartışılmış tüm delilleri ayrıntılı olarak değerlendirmek ve sanığın suçunun sabit olup olmadığını belirlemek zorundadır. Bu nedenle şüphe değerlendirmesi ile suçluluk değerlendirmesi birbirinden tamamen farklıdır.

    Ancak AİHM içtihadına göre, yargıç soruşturma aşamasında tutukluluk kararını verirken suçun işlendiğine dair görüşünü açıklamaya başlamış, yani şüphe seviyesini aşarak suçluluğa ilişkin kanaatini ortaya koymuşsa, artık objektif tarafsızlık yönünden haklı şüphe doğabilir. Bu durumda tutuklama gerekçesi ile mahkûmiyet gerekçesi arasındaki ayrım fiilen ortadan kalkar ve sanığın AİHS m.6/1 çerçevesindeki tarafsız mahkeme hakkı ihlal edilmiş sayılır (Karakoç ve diğerleri/Türkiye, 2002, pr.59-60; Nortier/Hollanda, 1993, pr.35). Bir yazı önerisi.

    Bu Noktada Uzman Avukat Desteğinin Önemi Artar

    AİHM ve AYM bireysel başvurularında, hâkimin tarafsızlığının ihlali gibi oldukça teknik bir meselenin başarıyla ileri sürülebilmesi;

    içtihatların doğru yorumlanmasına,

    soruşturma ve kovuşturma safhasındaki kararların ince ayrımlarına dikkat edilmesine,

    hâkimin ifadelerinde “şüphe” ile “kanaat” arasındaki çizginin doğru tespit edilmesine,

    kabul edilebilirlik ve delillendirme kriterlerinin hatasız uygulanmasına

    bağlıdır. Bu alan, sıradan bir hak ihlali iddiasından çok daha karmaşık ve uzmanlık gerektiren yapıya sahiptir.

    Bu nedenle bireysel başvuruların hazırlanması, AİHM ve AYM içtihatlarına hâkim uzman avukatlar tarafından yürütülmelidir.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu, bireysel başvuru hukukundaki tecrübesiyle;

    hâkim tarafsızlığı ihlallerinin tespiti,

    içtihat bağlantılarının kurulması,

    başvurunun kabul edilebilirlik kriterlerine uygun hazırlanması,

    güçlü anayasal ve sözleşmesel argüman geliştirilmesi

    konularında profesyonel destek sağlayarak başvurunun başarı şansını artırmaktadır.

    Read More

    Avukatla temsil edilmiş olma mahkeme harcına yönelik adli yardım talebinin reddine gerekçe oluşturur mu?

    AİHM, sadece avukatla temsil edilmeyi mahkeme harcına yönelik adli yardım talebinin reddine haklı bir gerekçe olarak görmemektedir. Mahkemeye başvuru hakkının ihlaline yol açar.

    Mahkeme harcından muaf tutulma gibi adli yardım taleplerinin davacının kendisini avukatla temsil ettirdiği gerekçesiyle reddedilmesi mahkemeye başvuru hakkını ihlal eder. Burada avukat tutmuş olan bir davacının mali durumunun da iyi olduğu ve bu nedenle mahkeme harcını ödeyemeyecek durumda olmadığı varsayımıyla hareket edilmektedir. Ancak AİHM, sadece avukatla temsil edilmeyi mahkeme harcına yönelik adli yardım talebinin reddine haklı bir gerekçe olarak görmemektedir. Dahası AİHM, kişinin kendisini avukatla temsil ettiriyor olmasının mali durumun güçlülüğüne karine oluşturmayacağını özellikle vurgulamaktadır. Dolayısıyla davacının mali durumu araştırılmadan böyle bir varsayımdan hareket edilmesi mahkemeye başvuru hakkını ihlal edecektir. Gerçekten böyle bir kabul mahkemeye başvuru hakkının özünü zedeleyici niteliktedir.  Zira kişi, hatır veya akrabalık ilişkisine dayanarak tanıdığı bir avukata ücret ödemeden vekalet vermiş olabilir ya da vekalet sözleşmesinde ücret ödemesinin davanın sonucuna göre ve davanın sonunda yapılacağı kararlaştırılmış olabilir. Kaldı ki böyle bir kabul ücret ödemeden avukat tutulamaz sonucunu doğurur ki, bu da hayatın olağan akışına uygun bir yaklaşım değildir. Bu nedenlerle avukatla temsil ediliyor olmayı, mali olanak yetersizliği iddiasını çürüten bir argüman olarak kullanılması kaçınılmaz olarak mahkemeye başvuru hakkının ihlali anlamına gelecektir. Nitekim AİHM, mali olanağa sahip olmayan kişilerin kızlarının ameliyatındaki kusurdan dolayı devlete karşı açacakları tazminat davası için adli yardım taleplerinin herhangi bir araştırma yapılmadan ilgililerin avukatla temsil edilmesi gerekçesiyle reddedildiği olayda mahkemeye başvuru hakkının ihlaline karar vermiştir. (Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye, 2007, pr.37. Kaba/Türkiye, 2011, pr.24; Bakan/Türkiye, 2007, pr.65-79) Bir yazı önerisi.

    AİHM ve AYM Başvurularında Uzman Avukat Desteği Neden Kritik Öneme Sahiptir?

    AİHM, bir kişinin avukatla temsil edilmesini adli yardım talebinin reddi için geçerli bir gerekçe olarak görmemektedir. Bir davacının avukatla temsil ediliyor olması onun mali durumunun iyi olduğu anlamına gelmez; hatta kimi durumlarda kişi hiç ücret ödemeden veya dava sonunda ödeme kararlaştırılarak da avukat tutabilir. Bu nedenle adli yardım taleplerinin, sadece avukatla temsil ediliyor gerekçesiyle reddedilmesi, AİHM içtihadına göre mahkemeye erişim hakkının ihlalidir (Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye, 2007, pr.37; Kaba/Türkiye, 2011, pr.24).

    AİHM’in bu yaklaşımı, bireysel başvuruların teknik ve uzmanlık gerektiren süreçler olduğunu da ortaya koymaktadır. Mali durum araştırması yapılmadan verilen ret kararları dahi hak ihlali sayılırken, başvurunun kabul edilebilirlik şartlarına uygun hazırlanması, ihlalin somutlaştırılması ve içtihat bağlantılarının kurulması çok daha hassas bir uzmanlık gerektirir.

    Bu nedenle, AİHM ve AYM bireysel başvurularında uzman avukat desteği alınması, başvurunun hem kabul edilmesi hem de esastan incelenerek sonuç alınması açısından kritik öneme sahiptir. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, bireysel başvuru hukukunda uzman kadrosuyla, hak ihlallerinin doğru tespiti, içtihatlarla uyumlu argüman kurulması ve sürecin hatasız yürütülmesi konusunda profesyonel destek sunmaktadır.

    Read More

    AİHM bir temyiz mahkemesi değildir.

    AİHM bir temyiz mahkemesi değildir. Bu nedenle AİHM yerel mahkemelerce yapılan fiili veya hukuki hataları incelemez ve nihai kararın adilliği ile ilgilenmez. Ancak “keyfilik” ve “açık hata” bu yaklaşımın iki istisnasıdır.

    AİHM bir temyiz mahkemesi değildir. Bu nedenle kural olarak delil değerlendirmesi yapamaz. Ancak “keyfilik” ve “açık hata” AİHM’in temyiz mahkemesi olmama kuralının istisnalarıdır.

    Dolayısıyla AİHM, ulusal mahkeme tarafından kabul edilen yorumu keyfi veya açıkça hatalı görmesi durumunda iç hukuka kendi yorumunu katabilmektedir. Burada “hiçbir dikkatli hâkim bu hatayı yapamaz ve dolayısıyla yargılamanın hakkaniyetine zarar veremez” düşüncesinden hareket edilmektedir

    AİHM bir temyiz mahkemesi değildir. Olağan uygulamada AİHM, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, yerel bir mahkeme tarafından yapılan  fiili veya hukuki hataları incelemenin kendi görev alanına girmediğini sıkça dile getirmektedir. Buna karşın AİHM’in son zamanlarda verdiği bazı kararlarından ulusal mahkemedeki yargılamanın esasına ilişkin usulü hatalarla veya yargılama sonucunun adilliğiyle ilgilenmeme yaklaşımını esnekleştirdiği görülmektedir. Buna göre AİHM, yerel mahkeme “keyfi olması” veya “açıkça hatalı bulgulara dayanılarak makul olmayan bir kararın verilmesi” halinde inceleme yapmaktadır. Diğer bir ifadeyle “keyfilik” ve “açık/bariz hata” halleri AİHM’in bir temyiz mahkemesi olmama kuralının istisnalarını oluşturmaktadır. Ancak AİHM’in bu inceleme yapma istisnası, ulusal hâkim tarafından yapılan fiili veya hukuki bir hatanın “açık” olarak nitelendirilmesi noktasında anlaşılır olduğu durumları kapsamaktadır. Bu anlamda “hiçbir dikkatli hâkim bu hatayı yapamaz ve dolayısıyla yargılamanın hakkaniyetine zarar veremez” düşüncesinden hareket edilmektedir. Bu bağlamda AİHM, ulusal mahkeme tarafından kabul edilen yorumu keyfi veya açıkça hatalı görmesi durumunda iç hukuka kendi yorumunu katabilmektedir. (Dulaurans/Fransa, 2000, pr.33-34 ve 38; Khamidov/Rusya, 2007, pr.174; Anđelković/Sırbistan, 2013, pr.27; Carmel Saliba/Malta, 2016, pr.79; Bochan/Ukrayna, (No. 2) [BD], 2015, pr.61; Tel/Türkiye, 2017, pr.59. Anheuser-Buschlnel/Portekiz, BD, 2007, pr.83-87) Bir yazı önerisi.

    AYM ve AİHM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

    Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan bireysel başvurular, olağan yargı yollarından tamamen farklı bir teknik yapıya sahiptir. AİHM’in açıkça belirttiği üzere, AİHM bir temyiz mahkemesi değildir; bu nedenle yerel mahkemelerin fiilî veya hukuki hatalarını düzeltmek gibi bir görevi bulunmaz. Ancak “keyfilik” veya “açık/bariz hata” hâllerinde istisnai şekilde müdahalede bulunur. Bu hassas ayrım, başvurunun kabul edilebilirliği ve esastan incelenmesi açısından kritik önem taşıdığından, uzman bir avukat tarafından doğru şekilde yapılmadığında başvurunun reddedilmesi kaçınılmazdır. AYM’de de aynı şekilde, ihlalin doğru tespit edilmesi, başvuru yollarının usulüne uygun tüketilmesi ve hak ihlalinin Anayasa hükümleriyle ilişkilendirilmesi ileri seviyede bir hukuk tekniği gerektirir.

    Bireysel başvuru dilekçelerinde yapılacak en küçük hata —olayın yanlış nitelendirilmesi, sürenin kaçırılması, iç hukuk yollarının hatalı tüketilmesi, hangi hakkın ihlal edildiğinin teknik olarak gösterilememesi— başvurunun “kabul edilemez” bulunmasına neden olur. AİHM’in “temyiz mercii olmama” ilkesi, ancak yerel mahkeme kararının hiçbir dikkatli hâkimin kabul edemeyeceği derecede açık hata veya keyfilik içermesi hâlinde aşılabildiğinden, başvurunun içtihatlarla uyumlu şekilde kurulması uzmanlık ister. Bu çerçevede başvuru yapılırken Dulaurans/Fransa, Khamidov/Rusya, Carmel Saliba/Malta, Bochan/Ukrayna, Tel/Türkiye gibi kararlara hâkimiyet başvurunun başarı şansını doğrudan etkiler. Benzer şekilde AYM sürecinde “kanun yolu şikâyeti yasağı” ilkesi gereği mahkemeden mahkeme gibi değerlendirme değil, ihlalin normatif temelinin ortaya konması gerekir; bu da yalnızca alanında uzman avukatlarca doğru bir argüman yapısı ile sağlanabilir.

    Tam da bu nedenle AYM ve AİHM bireysel başvurularında uzman avukat desteği, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun yargı trafiğine sahip bölgelerde kritik önem taşımaktadır. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu olarak, bireysel başvurularda hem iç hukuk içtihatlarına hem de AİHM’in güncel kararlarına hâkimiyetimiz, hak ihlalinin doğru temellendirilmesi, hukuki argümanın doğru kurulması ve sürecin usul hatası yapılmadan yürütülmesi açısından büyük avantaj sağlar. AYM ve AİHM başvurularında başarı, yalnızca maddi haklılığa değil, usul ve teknik yetkinliğe dayanır. Bu nedenle uzman avukat desteği, bireyin devlet karşısındaki en etkili hak arama yolunun doğru şekilde işletilmesini sağlayan vazgeçilmez bir unsurdur.

    Read More

    Mahkeme kararı gerekçesinin fonksiyonu nedir?

    Gerekçe, nihai mahkeme kararının arka planını gösteren bir ayna vazifesi görür. Çünkü gerekçe adaletin düzgün bir şekilde yerine getirildiğini görünür kılar. Dahası gerekçe, yargılamada keyfiliği önler ve kararın denetimini mümkün kılar.

    Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma hakkının tartışmasız bir gereğidir.

    Çünkü gerekçe adaletin düzgün bir şekilde yerine getirildiğini görünür kılar. AİHM de gerekçeli karar hakkını Sözleşme’nin 6/1. fıkrasında düzenlenen hakkaniyete uygun yargılanma hakkının zımni unsurları arasında kabul etmekte ve mahkemelerin kararlarını gerekçeli olarak vermeleri gerektiğini özellikle vurgulamaktadır.(Ruiz Torija/İstanya, 1994, pr.29; Higgins ve Diğerleri/France, 1998, pr.42)

      Gerekçeli karar hakkında geçen “gerekçe” ifadesini uyuşmazlığın çözümü olarak ortaya konulan nihai kararın arka planını gösteren bir ayna olarak nitelendirebiliriz. Dahası gerekçe hem taraflar açısından hem de kamu açısından kararın meydana geliş sürecine ışık tutar. Çünkü ideal bir gerekçe uyuşmazlığın ve uyuşmazlığa konu olguların ne şekilde nitelendirildiğini, verilen kararın hangi nedenlere ve hangi düzenlemelere dayandığını gösterir. Uyuşmazlığa konu maddi olgular ile verilen karar arasında mantıksal bağlantıyı akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak kuran hukuki değerlendirmeleri içerir. Gerekçe taraflara iddialarının dinlendiğini gösterir. Bu özellikleri taşıyan bir gerekçe o kararın daha adil olmasını sağlar. Kararın adil olması da dava taraflarını ve kamuyu tatmin eder. Bunların yanında gerekçe, yargılamada keyfiliği önler ve kararın denetimini mümkün kılar. (Suominen / Finlandiya, 2003, pr.36‑37)

      Diğer taraftan bir gerekçede genel ve basmakalıp ifadelerin yer alması, varılan neticenin hukuki/yasal dayanaklarının gösterilmemesi, maddi olgular ile karar arasında nedensellik bağlantısının kurulmaması, sunulan delillerin hangi gerekçelerle kabul edilmediğinin belirtilmemesi gibi hallerde gerçek, yeterli ve tatmin edici bir gerekçesinin varlığından bahsedilemez. (Buzescu/Romanya, 2005, pr.67; Ruiz Torija/İstanya, 1994, pr.30) Bir makale önerisi.

    Bireysel Başvurularda Uzman Avukat Desteği Neden Önemlidir?

    AYM ve AİHM bireysel başvuruları, sıkı şekil şartları, dar başvuru süreleri ve gelişmiş hukuk tekniği gerektirmesi nedeniyle sıradan dava dilekçelerinden çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Başvuruların önemli bir bölümü, hak ihlalinin değerlendirilmesine geçilmeden, yalnızca usul eksiklikleri —formun hatalı doldurulması, hukuki nitelendirmenin doğru yapılmaması, iç hukuk yollarının yanlış tüketilmesi veya süre kaçırılması— nedeniyle reddedilmektedir. Bu nedenle sürecin başından itibaren, teknik gerekliliklere hâkim bir avukat tarafından hazırlanması başvurunun kabul edilme ihtimalini doğrudan artırmaktadır.

    Bireysel başvurularda temel mesele, yaşanan olayın Anayasa’da veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan hangi hakkı ihlal ettiğini doğru tespit edip bunu yüksek mahkemelerin yerleşik içtihatları ışığında ikna edici şekilde ortaya koymaktır. Mesele yalnızca bir şikâyeti mahkemeye taşımak değil; müdahalenin “ölçülülük”, “demokratik toplum düzeninde gereklilik” ve “meşru amaç” testlerinden neden geçmediğini bilimsel temelde gerekçelendirebilmektir. Bu analiz, ciddi hukuk bilgisi, güncel içtihat takibi ve doğru argümantasyon kurma becerisi gerektirir.

    Başvuru süreci sadece dilekçeyi yazmakla sınırlı olmayıp, eksiklik bildirimlerine doğru yanıt verilmesi, ek delil ve açıklamaların zamanında sunulması, sürecin teknik takibi gibi profesyonel aşamaları da içerir. Tüm bu nedenlerle, AYM ve AİHM bireysel başvurularında uzman avukatla çalışmak hem usul hatalarını önler hem de başvurunun kabul edilme ihtimalini belirgin şekilde yükseltir; sonuçta bireyin devlet karşısındaki en etkili hak arama yolunun başarıya ulaşmasını sağlar.

    Read More

    Arabuluculuk hangi davalarda zorunludur, arabuluculuk süreci nasıl işler?

    Giriş

    Arabuluculuk hangi davalarda zorunludur, arabuluculuk süreci nasıl işler? Bu çalışma, arabuluculuğun hangi davalarda zorunlu veya ihtiyari olduğu ve arabuluculuk sürecinin işleyişine ilişkin yargı kararlarının analizini sunmaktadır. İncelenen kararlar, arabuluculuğun Türk hukuk sisteminde, özellikle iş ve ticaret hukuku alanlarında, bir dava şartı olarak yerleştiğini ve sürecin usulüne uygun yürütülmesinin kritik önem taşıdığını göstermektedir.

    Çalışma, arabuluculuğun kapsamını, sürecin adımlarını, tarafların yükümlülüklerini ve bu yükümlülüklere uyulmamasının sonuçlarını Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemeleri ve İlk Derece Mahkemeleri kararları ışığında detaylandırmaktadır.

    Arabuluculuk Türleri: Yargı kararları, arabuluculuğu “zorunlu (dava şartı)” ve “ihtiyari” olarak ikiye ayırmaktadır. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri tüm özel hukuk uyuşmazlıklarında ihtiyari arabuluculuğa başvurulabilir.

    Zorunlu Arabuluculuk Kapsamı:

    İş Hukuku: 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uyarınca, kanuna veya sözleşmeye dayanan işçi/işveren alacağı, tazminat ve işe iade talepli davalarda arabuluculuğa başvuru dava şartıdır. Ancak iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davaları bu kapsamın dışındadır.

    Ticaret Hukuku: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 5/A maddesi uyarınca, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepli ticari davalarda arabuluculuk dava şartıdır. 7445 sayılı Kanun ile bu kapsama 01.09.2023’ten itibaren “itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davaları” da eklenmiştir.

    Sürecin İşleyişi:

    Başvuru Zamanı: Zorunlu arabuluculuğa, dava açılmadan önce başvurulmalıdır. Bu şartın dava açıldıktan sonra tamamlanması mümkün değildir.

    Son Tutanak: Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslının veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğinin dava dilekçesine eklenmesi zorunludur.

    Usule Uyulmamasının Sonuçları:

    Arabulucuya hiç başvurulmadan dava açılması halinde, mahkeme başka bir işlem yapmaksızın davayı “dava şartı yokluğu” nedeniyle usulden reddeder.

    Arabuluculuk son tutanağının dava dilekçesine eklenmemesi durumunda, mahkeme davacıya eksikliği gidermesi için bir haftalık kesin süre verir. Bu sürede eksiklik giderilmezse dava yine usulden reddedilir.

    Anlaşmanın Bağlayıcılığı: Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması halinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca yeniden dava açılamaz. Bu kuralın istisnaları, irade fesadı halleri gibi durumlardır.

    1. Arabuluculuğun Kapsamı: Zorunlu ve İhtiyari Haller

    Yargı kararları, arabuluculuğun temel ayrımını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararlarında belirtildiği gibi, arabuluculuk “zorunlu” ve “ihtiyari” olarak ikiye ayrılır. İhtiyari arabuluculuk, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri her türlü özel hukuk uyuşmazlığında başvurabilecekleri bir yöntemken, zorunlu arabuluculuk kanunla belirlenmiş uyuşmazlıklar için bir dava şartıdır.

    a. Ticari Davalarda Zorunlu Arabuluculuk: Ticari uyuşmazlıklarda zorunlu arabuluculuk, en sık karşılaşılan uygulama alanıdır. Çok sayıda ilk derece ve bölge adliye mahkemesi kararı, TTK m. 5/A’ya atıf yapmaktadır. Adana Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin kararında bu durum şöyle ifade edilmiştir: konusu bir miktar para olan alacak, tazminat, itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davalarında, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.” Bu kapsamın fikri mülkiyetten kaynaklanan tazminat taleplerini (İstanbul BAM 16. HD) ve kooperatifler hukukundan doğan alacak davalarını (Adana BAM 9. HD) da içerdiği görülmektedir.

    b. İş Hukuku Davalarında Zorunlu Arabuluculuk: İş hukukunda zorunlu arabuluculuk, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi kararlarında vurgulandığı üzere, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 3. maddesi ile düzenlenmiştir. Kararlarda şu hüküm sıklıkla alıntılanmaktadır: Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebi ile açılan davalarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.” Ancak Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, aynı maddenin “İş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat” davalarını bu zorunluluktan istisna tuttuğunu belirtmektedir.

    c. İstisnalar ve Özel Durumlar: Kararlar, zorunlu arabuluculuğun uygulanmayacağı bazı durumları da ortaya koymaktadır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi, iflas davalarının dava şartı arabuluculuğa tabi olmadığını belirtmiştir. Ayrıca, İzmir 2. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında vurgulandığı gibi, “özel kanunlarda tahkim veya başka bir alternatif uyuşmazlık çözüm yoluna başvurma zorunluluğunun olduğu veya tahkim sözleşmesinin bulunduğu hâllerde, dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümler uygulanmayacağı” belirtilmiştir.

    2. Arabuluculuk Sürecinin İşleyişi ve Usul Hükümleri

    Arabuluculuk sürecinin usulüne uygun işletilmesi, davanın esasına girilebilmesi için hayati önem taşımaktadır.

    a. Başvuru ve Son Tutanağın Sunulması: Sürecin en temel kuralı, başvurunun dava açılmadan önce yapılmasıdır. Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, “arabuluculuk dava şartının sonradan giderilebilecek dava şartlarından olmadığı” yönünde hüküm kurarak bu kuralın katı niteliğini vurgulamıştır. Sürecin sonunda düzenlenen “anlaşamama” son tutanağının dava dilekçesine eklenmesi zorunluluğu, 6325 sayılı Kanun’un 18/A maddesine dayanmaktadır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararında, bu tutanağın eklenmemesi halinde mahkemenin davacıya bir haftalık kesin süre vereceği, bu sürede eksikliğin giderilmemesi halinde davanın usulden reddedileceği belirtilmiştir.

    b. Sürecin Yürütülmesi ve Gizlilik: Sürecin nasıl yürütüleceğine dair Adana Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi, 6325 sayılı Kanun’un 15. maddesini alıntılayarak arabulucunun rolünü şöyle tanımlar: “Taraflarca kararlaştırılmamışsa arabulucu; uyuşmazlığın niteliğini, tarafların isteklerini ve uyuşmazlığın hızlı bir şekilde çözümlenmesi için gereken usul ve esasları göz önüne alarak arabuluculuk faaliyetini yürütür.” Sürecin usulüne uygun yürütülmesinin önemi, Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında ortaya çıkmaktadır. Bu kararda, görüşmelerin ne şekilde yapıldığının belirsiz olması ve tutanağın usulüne uygun düzenlenmemesi nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiştir.

    c. Anlaşmanın Hukuki Niteliği ve Sonuçları: Tarafların arabuluculuk sürecinde anlaşmaya varmaları, uyuşmazlığı nihai olarak sona erdirir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin de belirttiği gibi, 6325 sayılı Kanun’un 18/5. maddesi uyarınca, Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.” Anayasa Mahkemesi’nin 10.01.2024 tarihli kararında ise, bu anlaşma belgesine mahkemeden “icra edilebilirlik şerhi” alınabileceği ve bu şerhi içeren belgenin ilam niteliğinde sayılacağı belirtilmiştir.

    d. Sürece İlişkin Diğer Hususlar (Maliyet ve Katılım): Arabuluculuk giderleri, sürecin zorunlu veya ihtiyari olmasına göre farklılık gösterir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, zorunlu arabuluculuk giderinin yargılama gideri olarak kabul edilerek davanın sonucuna göre taraflara yükleneceği belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 14.03.2024 tarihli önemli bir kararı ise, geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmayan tarafın, davada haklı çıksa bile yargılama giderlerinin tamamından sorumlu tutulmasını öngören kuralı, mahkemeye erişim hakkını orantısız şekilde sınırladığı gerekçesiyle iptal etmiştir.

    Sonuç

    İncelenen yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde, arabuluculuk kurumunun Türk hukuk sisteminde, mahkemelerin iş yükünü azaltma ve uyuşmazlıkları barışçıl yollarla çözme amacıyla yerleşmiş, usul kuralları katı bir şekilde uygulanan bir dava şartı olduğu sonucuna varılmaktadır. Özellikle ticari ve iş uyuşmazlıklarında dava açmayı planlayan bir tarafın, öncelikle arabuluculuk yoluna başvurması ve bu süreci usulüne uygun olarak tamamlaması mutlak bir zorunluluktur. Arabuluculuğa başvurulmaması veya sürecin hatalı yürütülmesi, davanın esasına girilemeden usulden reddedilmesi gibi ağır bir sonuç doğurmaktadır. Anlaşmayla sonuçlanan bir arabuluculuk süreci ise, taraflar için bağlayıcı ve kural olarak dava yolunu kapatan nihai bir çözüm niteliği taşımaktadır. Yargı organları, kanun koyucunun bu amacını gerçekleştirmek adına arabuluculuk şartını titizlikle uygulamaktadır. Bir yazı önerisi.

    Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli? (İstanbul – Tuzla – Pendik – Kartal – Maltepe – Kadıköy – Ataşehir – Ümraniye – Gebze)

    Arabuluculuk süreci, özellikle zorunlu arabuluculuk kapsamında iş ve ticaret davalarında dava şartı niteliği taşıdığı için, en küçük bir usul hatasında bile dava esastan değil, usulden reddedilmekte ve hak kayıplarına neden olmaktadır. Yargı kararları, arabuluculuk sürecine ilişkin hataların büyük bölümünün yanlış başvuru, eksik son tutanak, yanlış uyuşmazlık türü seçimi, usule uygun yürütülmeyen görüşmeler ve tutanağın hatalı düzenlenmesi gibi teknik ayrıntılardan kaynaklandığını açıkça ortaya koymaktadır.

    Bu nedenle, İstanbul başta olmak üzere Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye ve Gebze gibi yoğun iş ve ticaret trafiğinin bulunduğu bölgelerde arabuluculuk sürecinin mutlaka deneyimli bir avukat tarafından yönetilmesi kritik önem taşır.

    Uzman avukat desteği neden zorunludur?

    Arabuluculuk başvurusunun yanlış uyuşmazlık türüyle yapılması davanın tamamen reddine yol açabilir.

    Son tutanağın eksik düzenlenmesi, mahkemenin davayı hiç incelemeden usulden reddetmesine neden olur.

    İş hukuku ve ticaret hukukunda hangi uyuşmazlıkların zorunlu, hangilerinin ihtiyari olduğu ancak profesyonel hukuki bilgiyle doğru değerlendirilebilir.

    Arabuluculuk sürecinde yapılan açıklamalar gizlilik kapsamındadır; yanlış beyanlar ileride hak kayıplarına yol açabilir.

    Anlaşma metninin yanlış düzenlenmesi, taraflar için bağlayıcı yeni uyuşmazlıklar doğurabilir.

    Ticari davalarda 7445 sayılı Kanun ile gelen yeni zorunlu arabuluculuk alanları profesyonel takip gerektirir.

    Read More

    Mobbing İddiasında Tanık Zorunlu Mudur?

    Mobbing İddiasında Tanık Zorunlu Mudur? İncelenen yargı kararları ışığında, mobbing (psikolojik taciz) iddialarında tanık delilinin zorunluluğu, ispat standardı ve mahkemelerin bu delili değerlendirme kriterleri aşağıda sunulmuştur.

    1. Tanığın Zorunluluğu ve Hukuki Dinlenilme Hakkı Yargı kararlarında, mobbing iddiasının ispatı için tanık göstermenin kanuni bir geçerlilik şartı (mutlak zorunluluk) olduğuna dair açık bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak, yargılama usulü ve ispat hakkı bağlamında tanığın dinlenilmesi konusunda şu tespitler yapılmıştır:

    Mahkemenin Tanığı Dinleme Yükümlülüğü: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2019/571 E. sayılı kararında, mobbing iddiasında bulunan tarafın tanık deliline dayanması halinde, mahkemenin bu tanıkları dinlemesinin zorunlu olduğu belirtilmiştir. Kararda, “Psikolojik tacizin sonuçlarından biri de mağdur işçinin psikolojisi ve kişiliği üzerindeki olumsuz etkileri olduğundan davacı tanıklarının dinlenmesi gerekmektedir” ifadesiyle, tanıkların dinlenmemesi hukuki dinlenilme hakkının ihlali olarak değerlendirilmiştir.

    İdari Soruşturmalarda Zorunluluk: Danıştay 12. Daire’nin 2020/75 E. sayılı kararında, mobbing iddiasıyla ilgili yapılan idari soruşturmalarda, davacının gösterdiği tanıkların ifadesine başvurulmamasının soruşturmayı eksik ve işlemi hukuka aykırı hale getirdiği hükme bağlanmıştır.

    2. İspat Standardı: Yaklaşık İspat ve Emare Yüksek mahkemeler, mobbingin doğası gereği ispatının zorluğunu kabul ederek “kesin ispat” yerine “yaklaşık ispat” ilkesini benimsemiştir. Bu bağlamda tanık beyanlarının rolü şöyledir:

    Yaklaşık İspat İlkesi: Yargıtay 10. Hukuk Dairesi (2022/5692) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/8257) kararlarında, mobbingin genellikle tacizci ve mağdur arasında geçtiği, bu nedenle “şüpheden uzak kesin delillerin aranmayacağı” vurgulanmıştır. Olayların tipik akışı ve tecrübe kuralları çerçevesinde, işçinin iddiasını destekleyen “kuvvetli bir emarenin” bulunması yeterli görülmektedir.

    Tanığın Rolü: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2013/14296), iş hukuku uyuşmazlıklarında tanık beyanlarının yerinin büyük olduğunu belirtmiştir. Karardaki muhalefet şerhinde, mobbingin belgelendirilmesinin zorluğu nedeniyle hükmün büyük ölçüde tanık beyanlarına dayandırılmasının bir zorunluluk arz ettiği ifade edilmiştir.

    3. Tanığın Yeterliliği ve Diğer Delillerle İlişkisi Tanık beyanlarının varlığı tek başına mobbingin ispatı için her zaman yeterli kabul edilmemekte, beyanların niteliği ve diğer delillerle uyumu aranmaktadır:

    Görgüye Dayalı Bilgi Şartı: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/16456) ve Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2013/11829) kararlarında, tanıkların doğrudan görgüye dayalı bilgisinin olmaması ve duyuma dayalı beyanlarda bulunmaları halinde mobbing iddiasının ispatlanamadığına hükmedilmiştir.

    Tutarlılık ve Somutlaştırma: Anayasa Mahkemesi (15/11/2023) ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/461), tanık beyanlarının tarih, zaman ve yer belirterek somutlaştırılmaması durumunda iddianın kanıtlanmış sayılamayacağını belirtmiştir. HGK, yerel mahkemenin sadece tanık beyanlarına dayanarak verdiği direnme kararını, “somut delillerle ispat edilemediği” gerekçesiyle bozmuştur.

    Bütüncül Değerlendirme: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/6782) ve (2022/8257) kararlarında, tanık beyanlarının sağlık raporları ve tıbbi belgelerle birlikte değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Davacının tanık dinletmekten vazgeçmesi durumunda ispat yükünü yerine getiremediği kabul edilmiştir.

    4. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Ek Bulgular Aşağıdaki bilgiler, kararların ikincil detaylarından ve farklı hukuk dairelerinin yaklaşımlarından derlenmiştir:

    Tanıkların Niteliği (Husumet Durumu): Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2017/25198) kararında, işverenle davası olan (husumetli) tanıkların beyanlarının tek başına yeterli görülmediği, bu beyanların yan delillerle desteklenmesi gerektiği belirtilmiştir.

    Sistematiklik Unsuru: Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (2019/1136) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2023/4113) kararlarında, tanık beyanlarının mobbingin “sistematik” ve “sürekli” yapıldığını ortaya koyması gerektiği, münferit olayları aktaran tanıkların mobbing ispatı için yeterli olmadığı ifade edilmiştir.

    İspat Kolaylığı: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/36185) ve Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2014/2157) kararlarında, mobbing davalarında işçi lehine “ispat kolaylığı” ilkesinin uygulanması gerektiği, birbirini doğrulayan tanık anlatımlarının (davalı tanıkları dahil) ispat için yeterli olabileceği belirtilmiştir.

    Usul Hukuku Ayrımı: Antalya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi (2019/194) kararı, ticari davalarda senede karşı tanıkla ispat yasağını hatırlatmakla birlikte, bu durumun iş hukukundaki mobbing iddialarından farklı bir usul içerdiği, mobbingde tanık dinlenmesinin önünün daha açık olduğu dolaylı olarak anlaşılmaktadır.

    Sonuç: Yargı kararlarına göre, mobbing iddiasında tanık göstermek kanuni bir “geçerlilik şartı” olmamakla birlikte;

    İspatın zorluğu nedeniyle pratikte en önemli ispat aracıdır.

    Taraflarca talep edilmesi halinde mahkemenin tanıkları dinlemesi usuli bir zorunluluktur.

    Tanık beyanlarının hükme esas alınabilmesi için doğrudan görgüye dayalı, tutarlı ve sistematik baskıyı doğrulayan nitelikte olması gerekmektedir. Bir yazı önerisi.

    Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

    Mobbing davaları, hem delil yapısı hem de ispat hukuku bakımından en teknik ve hassas dava türlerinden biridir. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun çalışma hayatına sahip bölgelerde, mobbing iddialarında tanıkların belirlenmesi, ifadelerin somutlaştırılması ve delillerin bütüncül şekilde sunulması hayati öneme sahiptir.

    Bu nedenle:

    1. Tanık Stratejisinin Profesyonel Kurulması Gereklidir

    Tanığın doğrudan görgüye dayalı bilgiye sahip olup olmadığı, beyanların hangi tarihlere ve olaylara işaret edeceği ve çelişki yaşanmadan ifade alınması uzmanlık gerektirir. Hatalı tanık seçimi davayı zayıflatır.

    2. Mobbing İspat Standardı Teknik Bir Alandır

    Yaklaşık ispat, emare, sistematiklik, psikolojik etkiler ve delil ilişkilendirmesi konuları özel hukuki bilgi gerektirir. Bu noktada uzman bir avukatın yönlendirmesi davanın kaderini belirler.

    3. Belgelerin ve Tıbbi Raporların Doğru Sunulması Şarttır

    Tanık beyanlarının sağlık raporları, performans kayıtları ve kurum içi yazışmalarla uyumlu şekilde dosyaya sunulması profesyonel hazırlık gerektirir.

    4. Hak ihlali iddialarında Anayasa Mahkemesi başvurusu ayrı uzmanlık ister

    Mobbing, çoğu zaman Anayasa’nın 17., 36. ve 40. maddeleri bağlamında bireysel başvuru konusuna dönüşebilmektedir. AYM başvurularında süreler, usul ve içtihat bilgisi çok kritiktir.

    Bu kapsamda 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing davaları ve bireysel başvuru süreçlerinde teknik uzmanlığı, içtihat hâkimiyeti ve bölgesel deneyimi ile profesyonel destek sunmaktadır.

    Read More

    Aralık 2025 Kira Artış Oranı Belli Oldu! Zam Ne Kadar?

    Aralık 2025 Kira Artış Oranı Belli Oldu! Zam Ne Kadar? Kiralık konut veya işyeri olan milyonlarca kişi için merakla beklenen açıklama geldi.
    Aralık 2025 kira artış oranı belli oldu! TÜİK’in Ekim ayı enflasyon rakamlarını açıklamasıyla birlikte, bu ay kiralara uygulanabilecek yasal zam oranı da netleşti.

    Aralık 2025 Kira Artış Oranı Ne Kadar Oldu?

    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre:

    Kasım 2025 yıllık enflasyon oranı: % 31,07

    12 aylık ortalama TÜFE (kira artışında esas alınan oran): % 35,91

    TÜİK verileriyle Aralık 2025 kira artış oranı açıklandı. Ev ve iş yerlerine yapılacak yasal zam oranı  35,91 oldu. Buna göre, Aralık 2025 ayında yenilenecek kira sözleşmelerinde ev sahipleri en fazla %  35,91 oranında zam yapabilecek. Bu oran hem konut kiraları hem işyeri kiraları için geçerli.

    Önemli Not: Ev sahipleri bu oranın altında artış yapabilir, ancak üzerinde zam yasal olarak geçerli değildir.

    Kira Zammı Nasıl Belirleniyor?

    Kira artış oranı, Türk Borçlar Kanunu ve güncel düzenlemelere göre her ay TÜİK tarafından açıklanan TÜFE’nin 12 aylık ortalaması üzerinden hesaplanır.
    2022–2024 döneminde uygulanan %25 üst sınır artık sona erdi; dolayısıyla 2025’te kira zamları yeniden TÜFE ortalamasına bağlanmıştır.

    Ev sahipleri, yalnızca TÜFE’nin 12 aylık ortalamasını aşmamak koşuluyla zam yapabilir.
    Sözleşmede “TÜFE + X%” gibi hükümler bulunsa bile toplam oran bu sınırı geçemez.

    Kasım 2025 Kira Artışında En Çok Merak Edilenler

    Aralık 2025 kira artış oranı yüzde kaç?
      35,91 % (TÜFE 12 aylık ortalaması)

    Bu oran sadece konut için mi, işyeri için de geçerli mi?
    Evet, her ikisi için de geçerlidir.

    Ev sahibi %40 zam isterse ne olur?
    Yasal sınır % 35,91’dır; fazlası geçerli olmaz, kiracı itiraz edebilir.

    Kira sözleşmemde ‘TÜFE + %5’ yazıyor, ne olacak?
    Toplam artış % 35,91’yı geçemez; bu oran üst sınırdır.

    Kira artışı her ay değişiyor mu?
    Evet, her ay TÜİK tarafından açıklanan enflasyon verilerine göre 12 aylık ortalama güncellenir.

    Kira tespit davasında bu oran geçerli midir?
    Mahkeme, TÜFE 12 aylık ortalamasını dikkate alır; bu oran üst sınırdır.

    Ev sahibi zam yapmazsa sorun olur mu?
    Hayır, zam yapmak zorunlu değildir; taraflar anlaşarak sabit kira belirleyebilir.

    Kiracı zammı kabul etmezse ne olur?
    Ev sahibi yazılı ihtar gönderebilir; ancak yasal sınırı aşan artış dava konusu yapılabilir.

    Sonuç: Aralık 2025’te Kira Artışı Üst Sınır % 35,91

    TÜİK’in açıkladığı son verilerle, Aralık 2025’te ev ve işyeri kiralarında yapılabilecek en yüksek artış oranı % 35,91  olmuştur. Ev sahip leri bu sınırı aşamaz, kiracılar da bu oran üzerinden artış yapılmasını talep edebilir. Yeni dönemde kira sözleşmenizi yenilemeden önce, sözleşme maddelerinizi ve TÜİK verilerini mutlaka kontrol edin. Kira artış oranı hesaplama.

    Read More