Yargılama makamlarının karmaşık bir davada uzun süre işlem yapmadan davayı hareketsiz bırakması ve bu nedenle davanın aşırı uzun sürmesi, davanın karmaşıklığı faktörünü etkisiz kılar ve makul sürede yargılanma hakkının ihlaline yol açar.
AİHM’e göre hukuk davalarında, davaların takibi taraflara ait bir sorun olsa da taraflarca hazırlanma ilkesi mahkemelerin davaları süratle sonuçlandırma yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.[1] Buna göre tarafların yargılamayı geciktirici hamle ve taktiklerine başvurması, yargılama makamlarını yargılamanın makul süre içerisinde yürütülmesini sağlama yükümlülüğünden kurtarmayacaktır. Yargılama makamları bu hamle ve taktiklere karşı gerekli tedbirleri alarak yargılamanın geciktirilmesine en olmalıdır.[2]
[1]Buchholz/Almanya, 1981, pr.50(Bu başvuruda davalı hükümet, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde, tüm hukuk mahkemelerinde olduğu gibi, iş mahkemeleri önündeki davaların taraflarca davanın yürütülmesi ilkesine tabi olduğunu ileri sürmüştür. Ancak AİHM, hukuk mahkemelerinde davanı taraflarca yürütülmesi kuralının yargı makamlarını 6. maddenin gerektirdiği şekilde davanın süratle yargılanmasını sağlamaktan muaf tutmadıkları gerekçesiyle kabul etmemiştir.)
[2]Mincheva/Bulgaristan, 2010, pr.68(Bu olayda duruşmaya gelemeyen kişinin duruşmada bulunmasının uyuşmazlığın doğası gereği gerekli olduğunu kabul eden AİHM, mahkemelerin celpten sorumlu organlardan daha fazla ısrar etmesi gerektiği ve orduda kamu hizmeti pozisyonunda olan kişinin duruşmaya getirilememesinin aşılmaz bir sorun olmaması gerektiği kanaatini dile getirmiştir) ; Capuano/İtalya, 1987, pr.25; Guincho/Portekiz, 1984, pr.32; Union Alimentaria Sanders S.A./İspanya, 1989, pr.35; (Bu örnek kararlarda AİHM, ayrıca ilgili davalı devletlerin iç hukuklarının yargıçları davanın hızlı bir şekilde sonuçlandırmaları için titizlik gösterme yükümlülüğü altına soktuğuna atıfta bulunmuştur); Ayrıca AYM bireysel başvuru kararı için bkz. AYM Bireysel Başvuru No:2012/13, 2013, pr.59. Bir yazı önerisi.
AİHM ve AYM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
AİHM içtihadına göre, yargılama makamlarının karmaşık bir davayı uzun süre işlem yapmadan hareketsiz bırakması, davanın olağanüstü uzamasına yol açar ve bu durum “karmaşıklık” unsurunu bertaraf ederek makul sürede yargılanma hakkının ihlaline sebep olur. Her ne kadar hukuk davalarında taraflarca hazırlanma ilkesi uygulanıyor olsa da, bu ilke mahkemeleri yargılamayı süratle yürütme yükümlülüğünden kurtarmaz. Tarafların geciktirici hamleleri bulunsa bile, mahkemeler süreci etkin yönetmek ve yargılamayı hızlandırmak için gerekli tedbirleri almak zorundadır (Buchholz/Almanya; Mincheva/Bulgaristan; Union Alimentaria Sanders; AYM 2012/13).
Makul süre ihlalleri, bireysel başvuruların en teknik ve delil yoğun alanlarından biridir. Bu ihlalin tespitinde; dava dosyasındaki bekleme sürelerinin analizi, mahkeme ataletinin ortaya konulması, taraf davranışlarının yargılama makamlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmadığının somutlaştırılması ve içtihatlarla uyumlu hukuki argüman kurulması gerekir. Bu nedenle AİHM ve AYM’ye yapılacak başvurularda usul hatası yapılmaması, kabul edilebilirlik kriterlerinin eksiksiz yerine getirilmesi ve ihlalin güçlü biçimde ortaya konulması ancak uzman avukat desteğiyle mümkündür.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, makul sürede yargılanma hakkı ihlali iddialarında; yargılama sürecinin teknik analizini yapmak, içtihat bağlantılarını kurmak ve başvuruyu güçlü biçimde yapılandırmak konusunda profesyonel hukuki destek sunarak başvurunun başarı ihtimalini artırmaktadır.
Nihai mahkûmiyet kararını veren hakimin soruşturma aşamasında sanığın tutukluluğuna karar veren kişi olması, “tarafsız mahkemede yargılanma hakkı”nı ihlal eder mi?
Yargılamayı yapan yargıç, aynı zamanda o davanın soruşturma aşamasında “sanığın tutukluluğuna veya sanıkla ilgili çeşitli usulü tedbirlere” karar veren kişi olabilir. AİHM’e göre, bir yargıcın soruşturma döneminde sanıkla ilgili tutuklama veya başka soruşturma tedbiri kararı vermiş olması, tek başına ve kendiliğinden o yargıcın objektif tarafsızlığı konusundaki kaygıları haklı kılmaz. Çünkü bir yargıcın tutuklamaya karar verirken cevaplaması gereken sorular ile yargılama sonunda hüküm verirken cevaplaması gereken sorular farklıdır. Yargıç, tutuklama veya başka bir tedbire karar verirken kolluk veya savcılığın ileri sürdüğü suç şüphesi sebeplerinin ilk bakışta bulunup bulunmadığını belirlemek amacıyla dosyadaki delilleri kısaca değerlendirmektedir. Yargılamanın sonunda ise, yargıç mahkemeye sunulmuş ve mahkeme önünde tartışılmış delillerin, sanığın suçunun sabit olduğuna karar vermek için yeterli olup olmadığını ayrıntılı olarak değerlendirmek zorundadır. Bu bağlamda suç şüphesinin tespiti ile suçluluğun tespiti farklı şeylerdir. Burada yargıç suç şüphesinin tespitinden öteye geçerek, kişinin isnat edilen suçu işlediğine dair değerlendirmeler yapması ve bunu kararda ifade etmesi halinde yargıcın objektif tarafsızlığı konusundaki kuşku haklı görülebilir. Zira bu durum, yargıcın suç şüphesi altında bulunan kişinin suçluluğu konusunda ikna olması ve görüşünü önceden açıklaması anlamına gelmektedir. Yargıç hüküm verirken çözmesi gereken meseleyi, tutuklama kararı verirken çözmüş olmaktadır. Yani tutuklama gerekçesi ile mahkûmiyet gerekçesi arasındaki fark kalkmaktadır. Böylece sanığın, Sözleşme’nin 6/1. fıkrasındaki tarafsız mahkemede yargılanma hakkı ihlal edilmiş olur.(Karakoç ve diğerleri/Türkiye, 2002, pr.59-60; Nortier/Hollanda, 1993, pr. 35) Bir yazı önerisi.
AİHM ve AYM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Nihai mahkûmiyet kararını veren hâkimin, soruşturma aşamasında sanığın tutukluluğuna karar veren kişi olması tek başına “tarafsız mahkemede yargılanma hakkı”nın ihlali anlamına gelmez. AİHM’e göre bir yargıcın soruşturma sürecinde tutuklama veya başka bir tedbire karar vermiş olması, objektif tarafsızlık konusunda kendiliğinden bir kuşku doğurmaz. Çünkü tutuklama aşamasında sorulan sorular ile mahkûmiyet aşamasında yanıtlanması gereken sorular tamamen farklıdır.
Tutuklama kararında yargıç, savcılık veya kolluk tarafından ortaya konulan ilk bakışta yeterli şüphe olup olmadığına bakar. Yargılama sonunda hüküm verirken ise, mahkeme huzurunda tartışılmış tüm delilleri ayrıntılı olarak değerlendirmek ve sanığın suçunun sabit olup olmadığını belirlemek zorundadır. Bu nedenle şüphe değerlendirmesi ile suçluluk değerlendirmesi birbirinden tamamen farklıdır.
Ancak AİHM içtihadına göre, yargıç soruşturma aşamasında tutukluluk kararını verirken suçun işlendiğine dair görüşünü açıklamaya başlamış, yani şüphe seviyesini aşarak suçluluğa ilişkin kanaatini ortaya koymuşsa, artık objektif tarafsızlık yönünden haklı şüphe doğabilir. Bu durumda tutuklama gerekçesi ile mahkûmiyet gerekçesi arasındaki ayrım fiilen ortadan kalkar ve sanığın AİHS m.6/1 çerçevesindeki tarafsız mahkeme hakkı ihlal edilmiş sayılır (Karakoç ve diğerleri/Türkiye, 2002, pr.59-60; Nortier/Hollanda, 1993, pr.35). Bir yazı önerisi.
Bu Noktada Uzman Avukat Desteğinin Önemi Artar
AİHM ve AYM bireysel başvurularında, hâkimin tarafsızlığının ihlali gibi oldukça teknik bir meselenin başarıyla ileri sürülebilmesi;
içtihatların doğru yorumlanmasına,
soruşturma ve kovuşturma safhasındaki kararların ince ayrımlarına dikkat edilmesine,
hâkimin ifadelerinde “şüphe” ile “kanaat” arasındaki çizginin doğru tespit edilmesine,
kabul edilebilirlik ve delillendirme kriterlerinin hatasız uygulanmasına
bağlıdır. Bu alan, sıradan bir hak ihlali iddiasından çok daha karmaşık ve uzmanlık gerektiren yapıya sahiptir.
Bu nedenle bireysel başvuruların hazırlanması, AİHM ve AYM içtihatlarına hâkim uzman avukatlartarafından yürütülmelidir.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, bireysel başvuru hukukundaki tecrübesiyle;
hâkim tarafsızlığı ihlallerinin tespiti,
içtihat bağlantılarının kurulması,
başvurunun kabul edilebilirlik kriterlerine uygun hazırlanması,
güçlü anayasal ve sözleşmesel argüman geliştirilmesi
konularında profesyonel destek sağlayarak başvurunun başarı şansını artırmaktadır.
AİHM, sadece avukatla temsil edilmeyi mahkeme harcına yönelik adli yardım talebinin reddine haklı bir gerekçe olarak görmemektedir. Mahkemeye başvuru hakkının ihlaline yol açar.
Mahkeme harcından muaf tutulma gibi adli yardım taleplerinin davacının kendisini avukatla temsil ettirdiği gerekçesiyle reddedilmesi mahkemeye başvuru hakkını ihlal eder. Burada avukat tutmuş olan bir davacının mali durumunun da iyi olduğu ve bu nedenle mahkeme harcını ödeyemeyecek durumda olmadığı varsayımıyla hareket edilmektedir. Ancak AİHM, sadece avukatla temsil edilmeyi mahkeme harcına yönelik adli yardım talebinin reddine haklı bir gerekçe olarak görmemektedir. Dahası AİHM, kişinin kendisini avukatla temsil ettiriyor olmasının mali durumun güçlülüğüne karine oluşturmayacağını özellikle vurgulamaktadır. Dolayısıyla davacının mali durumu araştırılmadan böyle bir varsayımdan hareket edilmesi mahkemeye başvuru hakkını ihlal edecektir. Gerçekten böyle bir kabul mahkemeye başvuru hakkının özünü zedeleyici niteliktedir. Zira kişi, hatır veya akrabalık ilişkisine dayanarak tanıdığı bir avukata ücret ödemeden vekalet vermiş olabilir ya da vekalet sözleşmesinde ücret ödemesinin davanın sonucuna göre ve davanın sonunda yapılacağı kararlaştırılmış olabilir. Kaldı ki böyle bir kabul ücret ödemeden avukat tutulamaz sonucunu doğurur ki, bu da hayatın olağan akışına uygun bir yaklaşım değildir. Bu nedenlerle avukatla temsil ediliyor olmayı, mali olanak yetersizliği iddiasını çürüten bir argüman olarak kullanılması kaçınılmaz olarak mahkemeye başvuru hakkının ihlali anlamına gelecektir. Nitekim AİHM, mali olanağa sahip olmayan kişilerin kızlarının ameliyatındaki kusurdan dolayı devlete karşı açacakları tazminat davası için adli yardım taleplerinin herhangi bir araştırma yapılmadan ilgililerin avukatla temsil edilmesi gerekçesiyle reddedildiği olayda mahkemeye başvuru hakkının ihlaline karar vermiştir. (Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye, 2007, pr.37. Kaba/Türkiye, 2011, pr.24; Bakan/Türkiye, 2007, pr.65-79) Bir yazı önerisi.
AİHM ve AYM Başvurularında Uzman Avukat Desteği Neden Kritik Öneme Sahiptir?
AİHM, bir kişinin avukatla temsil edilmesini adli yardım talebinin reddi için geçerli bir gerekçe olarak görmemektedir. Bir davacının avukatla temsil ediliyor olması onun mali durumunun iyi olduğu anlamına gelmez; hatta kimi durumlarda kişi hiç ücret ödemeden veya dava sonunda ödeme kararlaştırılarak da avukat tutabilir. Bu nedenle adli yardım taleplerinin, sadece avukatla temsil ediliyor gerekçesiyle reddedilmesi, AİHM içtihadına göre mahkemeye erişim hakkının ihlalidir (Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye, 2007, pr.37; Kaba/Türkiye, 2011, pr.24).
AİHM’in bu yaklaşımı, bireysel başvuruların teknik ve uzmanlık gerektiren süreçler olduğunu da ortaya koymaktadır. Mali durum araştırması yapılmadan verilen ret kararları dahi hak ihlali sayılırken, başvurunun kabul edilebilirlik şartlarına uygun hazırlanması, ihlalin somutlaştırılması ve içtihat bağlantılarının kurulması çok daha hassas bir uzmanlık gerektirir.
Bu nedenle, AİHM ve AYM bireysel başvurularında uzman avukat desteği alınması, başvurunun hem kabul edilmesi hem de esastan incelenerek sonuç alınması açısından kritik öneme sahiptir. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, bireysel başvuru hukukunda uzman kadrosuyla, hak ihlallerinin doğru tespiti, içtihatlarla uyumlu argüman kurulması ve sürecin hatasız yürütülmesi konusunda profesyonel destek sunmaktadır.
AİHM bir temyiz mahkemesi değildir. Bu nedenle AİHM yerel mahkemelerce yapılan fiili veya hukuki hataları incelemez ve nihai kararın adilliği ile ilgilenmez. Ancak “keyfilik” ve “açık hata” bu yaklaşımın iki istisnasıdır.
Dolayısıyla AİHM, ulusal mahkeme tarafından kabul edilen yorumu keyfi veya açıkça hatalı görmesi durumunda iç hukuka kendi yorumunu katabilmektedir. Burada “hiçbir dikkatli hâkim bu hatayı yapamaz ve dolayısıyla yargılamanın hakkaniyetine zarar veremez” düşüncesinden hareket edilmektedir
AİHM bir temyiz mahkemesi değildir. Olağan uygulamada AİHM, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, yerel bir mahkeme tarafından yapılan fiili veya hukuki hataları incelemenin kendi görev alanına girmediğini sıkça dile getirmektedir. Buna karşın AİHM’in son zamanlarda verdiği bazı kararlarından ulusal mahkemedeki yargılamanın esasına ilişkin usulü hatalarla veya yargılama sonucunun adilliğiyle ilgilenmeme yaklaşımını esnekleştirdiği görülmektedir. Buna göre AİHM, yerel mahkeme “keyfi olması”veya “açıkça hatalı bulgulara dayanılarak makul olmayan bir kararın verilmesi” halinde inceleme yapmaktadır. Diğer bir ifadeyle “keyfilik” ve “açık/bariz hata” halleri AİHM’in bir temyiz mahkemesi olmama kuralının istisnalarını oluşturmaktadır. Ancak AİHM’in bu inceleme yapma istisnası, ulusal hâkim tarafından yapılan fiili veya hukuki bir hatanın “açık” olarak nitelendirilmesi noktasında anlaşılır olduğu durumları kapsamaktadır. Bu anlamda “hiçbir dikkatli hâkim bu hatayı yapamaz ve dolayısıyla yargılamanın hakkaniyetine zarar veremez” düşüncesinden hareket edilmektedir. Bu bağlamda AİHM, ulusal mahkeme tarafından kabul edilen yorumu keyfi veya açıkça hatalı görmesi durumunda iç hukuka kendi yorumunu katabilmektedir. (Dulaurans/Fransa, 2000, pr.33-34 ve 38; Khamidov/Rusya, 2007, pr.174; Anđelković/Sırbistan, 2013, pr.27; Carmel Saliba/Malta, 2016, pr.79; Bochan/Ukrayna, (No. 2) [BD], 2015, pr.61; Tel/Türkiye, 2017, pr.59. Anheuser-Buschlnel/Portekiz, BD, 2007, pr.83-87) Bir yazı önerisi.
AYM ve AİHM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan bireysel başvurular, olağan yargı yollarından tamamen farklı bir teknik yapıya sahiptir. AİHM’in açıkça belirttiği üzere, AİHM bir temyiz mahkemesi değildir; bu nedenle yerel mahkemelerin fiilî veya hukuki hatalarını düzeltmek gibi bir görevi bulunmaz. Ancak “keyfilik” veya “açık/bariz hata” hâllerinde istisnai şekilde müdahalede bulunur. Bu hassas ayrım, başvurunun kabul edilebilirliği ve esastan incelenmesi açısından kritik önem taşıdığından, uzman bir avukat tarafından doğru şekilde yapılmadığında başvurunun reddedilmesi kaçınılmazdır. AYM’de de aynı şekilde, ihlalin doğru tespit edilmesi, başvuru yollarının usulüne uygun tüketilmesi ve hak ihlalinin Anayasa hükümleriyle ilişkilendirilmesi ileri seviyede bir hukuk tekniği gerektirir.
Bireysel başvuru dilekçelerinde yapılacak en küçük hata —olayın yanlış nitelendirilmesi, sürenin kaçırılması, iç hukuk yollarının hatalı tüketilmesi, hangi hakkın ihlal edildiğinin teknik olarak gösterilememesi— başvurunun “kabul edilemez” bulunmasına neden olur. AİHM’in “temyiz mercii olmama” ilkesi, ancak yerel mahkeme kararının hiçbir dikkatli hâkimin kabul edemeyeceği derecede açık hata veya keyfilik içermesi hâlinde aşılabildiğinden, başvurunun içtihatlarla uyumlu şekilde kurulması uzmanlık ister. Bu çerçevede başvuru yapılırken Dulaurans/Fransa, Khamidov/Rusya, Carmel Saliba/Malta, Bochan/Ukrayna, Tel/Türkiye gibi kararlara hâkimiyet başvurunun başarı şansını doğrudan etkiler. Benzer şekilde AYM sürecinde “kanun yolu şikâyeti yasağı” ilkesi gereği mahkemeden mahkeme gibi değerlendirme değil, ihlalin normatif temelinin ortaya konması gerekir; bu da yalnızca alanında uzman avukatlarca doğru bir argüman yapısı ile sağlanabilir.
Tam da bu nedenle AYM ve AİHM bireysel başvurularında uzman avukat desteği, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun yargı trafiğine sahip bölgelerde kritik önem taşımaktadır. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu olarak, bireysel başvurularda hem iç hukuk içtihatlarına hem de AİHM’in güncel kararlarına hâkimiyetimiz, hak ihlalinin doğru temellendirilmesi, hukuki argümanın doğru kurulması ve sürecin usul hatası yapılmadan yürütülmesi açısından büyük avantaj sağlar. AYM ve AİHM başvurularında başarı, yalnızca maddi haklılığa değil, usul ve teknik yetkinliğe dayanır. Bu nedenle uzman avukat desteği, bireyin devlet karşısındaki en etkili hak arama yolunun doğru şekilde işletilmesini sağlayan vazgeçilmez bir unsurdur.
Gerekçe, nihai mahkeme kararının arka planını gösteren bir ayna vazifesi görür. Çünkü gerekçe adaletin düzgün bir şekilde yerine getirildiğini görünür kılar. Dahası gerekçe, yargılamada keyfiliği önler ve kararın denetimini mümkün kılar.
Çünkü gerekçe adaletin düzgün bir şekilde yerine getirildiğini görünür kılar. AİHM de gerekçeli karar hakkını Sözleşme’nin 6/1. fıkrasında düzenlenen hakkaniyete uygun yargılanma hakkının zımni unsurları arasında kabul etmekte ve mahkemelerin kararlarını gerekçeli olarak vermeleri gerektiğini özellikle vurgulamaktadır.(Ruiz Torija/İstanya, 1994, pr.29; Higgins ve Diğerleri/France, 1998, pr.42)
Gerekçeli karar hakkında geçen “gerekçe” ifadesini uyuşmazlığın çözümü olarak ortaya konulan nihai kararın arka planını gösteren bir ayna olarak nitelendirebiliriz. Dahası gerekçe hem taraflar açısından hem de kamu açısından kararın meydana geliş sürecine ışık tutar. Çünkü ideal bir gerekçe uyuşmazlığın ve uyuşmazlığa konu olguların ne şekilde nitelendirildiğini, verilen kararın hangi nedenlere ve hangi düzenlemelere dayandığını gösterir. Uyuşmazlığa konu maddi olgular ile verilen karar arasında mantıksal bağlantıyı akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak kuran hukuki değerlendirmeleri içerir. Gerekçe taraflara iddialarının dinlendiğini gösterir. Bu özellikleri taşıyan bir gerekçe o kararın daha adil olmasını sağlar. Kararın adil olması da dava taraflarını ve kamuyu tatmin eder. Bunların yanında gerekçe, yargılamada keyfiliği önler ve kararın denetimini mümkün kılar. (Suominen / Finlandiya, 2003, pr.36‑37)
Diğer taraftan bir gerekçede genel ve basmakalıp ifadelerin yer alması, varılan neticenin hukuki/yasal dayanaklarının gösterilmemesi, maddi olgular ile karar arasında nedensellik bağlantısının kurulmaması, sunulan delillerin hangi gerekçelerle kabul edilmediğinin belirtilmemesi gibi hallerde gerçek, yeterli ve tatmin edici bir gerekçesinin varlığından bahsedilemez. (Buzescu/Romanya, 2005, pr.67; Ruiz Torija/İstanya, 1994, pr.30) Bir makale önerisi.
Bireysel Başvurularda Uzman Avukat Desteği Neden Önemlidir?
AYM ve AİHM bireysel başvuruları, sıkı şekil şartları, dar başvuru süreleri ve gelişmiş hukuk tekniği gerektirmesi nedeniyle sıradan dava dilekçelerinden çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Başvuruların önemli bir bölümü, hak ihlalinin değerlendirilmesine geçilmeden, yalnızca usul eksiklikleri —formun hatalı doldurulması, hukuki nitelendirmenin doğru yapılmaması, iç hukuk yollarının yanlış tüketilmesi veya süre kaçırılması— nedeniyle reddedilmektedir. Bu nedenle sürecin başından itibaren, teknik gerekliliklere hâkim bir avukat tarafından hazırlanması başvurunun kabul edilme ihtimalini doğrudan artırmaktadır.
Bireysel başvurularda temel mesele, yaşanan olayın Anayasa’da veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan hangi hakkı ihlal ettiğini doğru tespit edip bunu yüksek mahkemelerin yerleşik içtihatları ışığında ikna edici şekilde ortaya koymaktır. Mesele yalnızca bir şikâyeti mahkemeye taşımak değil; müdahalenin “ölçülülük”, “demokratik toplum düzeninde gereklilik” ve “meşru amaç” testlerinden neden geçmediğini bilimsel temelde gerekçelendirebilmektir. Bu analiz, ciddi hukuk bilgisi, güncel içtihat takibi ve doğru argümantasyon kurma becerisi gerektirir.
Başvuru süreci sadece dilekçeyi yazmakla sınırlı olmayıp, eksiklik bildirimlerine doğru yanıt verilmesi, ek delil ve açıklamaların zamanında sunulması, sürecin teknik takibi gibi profesyonel aşamaları da içerir. Tüm bu nedenlerle, AYM ve AİHM bireysel başvurularında uzman avukatla çalışmak hem usul hatalarını önler hem de başvurunun kabul edilme ihtimalini belirgin şekilde yükseltir; sonuçta bireyin devlet karşısındaki en etkili hak arama yolunun başarıya ulaşmasını sağlar.
Arabuluculuk hangi davalarda zorunludur, arabuluculuk süreci nasıl işler? Bu çalışma, arabuluculuğun hangi davalarda zorunlu veya ihtiyari olduğu ve arabuluculuk sürecinin işleyişine ilişkin yargı kararlarının analizini sunmaktadır. İncelenen kararlar, arabuluculuğun Türk hukuk sisteminde, özellikle iş ve ticaret hukuku alanlarında, bir dava şartı olarak yerleştiğini ve sürecin usulüne uygun yürütülmesinin kritik önem taşıdığını göstermektedir.
Çalışma, arabuluculuğun kapsamını, sürecin adımlarını, tarafların yükümlülüklerini ve bu yükümlülüklere uyulmamasının sonuçlarını Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemeleri ve İlk Derece Mahkemeleri kararları ışığında detaylandırmaktadır.
Arabuluculuk Türleri: Yargı kararları, arabuluculuğu “zorunlu (dava şartı)” ve “ihtiyari” olarak ikiye ayırmaktadır. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri tüm özel hukuk uyuşmazlıklarında ihtiyari arabuluculuğa başvurulabilir.
Zorunlu Arabuluculuk Kapsamı:
İş Hukuku: 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uyarınca, kanuna veya sözleşmeye dayanan işçi/işveren alacağı, tazminat ve işe iade talepli davalarda arabuluculuğa başvuru dava şartıdır. Ancak iş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan tazminat davaları bu kapsamın dışındadır.
Ticaret Hukuku: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 5/A maddesi uyarınca, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepli ticari davalarda arabuluculuk dava şartıdır. 7445 sayılı Kanun ile bu kapsama 01.09.2023’ten itibaren “itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davaları” da eklenmiştir.
Sürecin İşleyişi:
Başvuru Zamanı: Zorunlu arabuluculuğa, dava açılmadan önce başvurulmalıdır. Bu şartın dava açıldıktan sonra tamamlanması mümkün değildir.
Son Tutanak: Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslının veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğinin dava dilekçesine eklenmesi zorunludur.
Usule Uyulmamasının Sonuçları:
Arabulucuya hiç başvurulmadan dava açılması halinde, mahkeme başka bir işlem yapmaksızın davayı “dava şartı yokluğu” nedeniyle usulden reddeder.
Arabuluculuk son tutanağının dava dilekçesine eklenmemesi durumunda, mahkeme davacıya eksikliği gidermesi için bir haftalık kesin süre verir. Bu sürede eksiklik giderilmezse dava yine usulden reddedilir.
Anlaşmanın Bağlayıcılığı: Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması halinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca yeniden dava açılamaz. Bu kuralın istisnaları, irade fesadı halleri gibi durumlardır.
1. Arabuluculuğun Kapsamı: Zorunlu ve İhtiyari Haller
Yargı kararları, arabuluculuğun temel ayrımını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararlarında belirtildiği gibi, arabuluculuk “zorunlu” ve “ihtiyari” olarak ikiye ayrılır. İhtiyari arabuluculuk, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri her türlü özel hukuk uyuşmazlığında başvurabilecekleri bir yöntemken, zorunlu arabuluculuk kanunla belirlenmiş uyuşmazlıklar için bir dava şartıdır.
a. Ticari Davalarda Zorunlu Arabuluculuk: Ticari uyuşmazlıklarda zorunlu arabuluculuk, en sık karşılaşılan uygulama alanıdır. Çok sayıda ilk derece ve bölge adliye mahkemesi kararı, TTK m. 5/A’ya atıf yapmaktadır. Adana Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin kararında bu durum şöyle ifade edilmiştir: “konusu bir miktar para olan alacak, tazminat, itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davalarında, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.” Bu kapsamın fikri mülkiyetten kaynaklanan tazminat taleplerini (İstanbul BAM 16. HD) ve kooperatifler hukukundan doğan alacak davalarını (Adana BAM 9. HD) da içerdiği görülmektedir.
b. İş Hukuku Davalarında Zorunlu Arabuluculuk: İş hukukunda zorunlu arabuluculuk, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi kararlarında vurgulandığı üzere, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 3. maddesi ile düzenlenmiştir. Kararlarda şu hüküm sıklıkla alıntılanmaktadır: “Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebi ile açılan davalarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.”Ancak Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, aynı maddenin “İş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat” davalarını bu zorunluluktan istisna tuttuğunu belirtmektedir.
c. İstisnalar ve Özel Durumlar: Kararlar, zorunlu arabuluculuğun uygulanmayacağı bazı durumları da ortaya koymaktadır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi, iflas davalarının dava şartı arabuluculuğa tabi olmadığını belirtmiştir. Ayrıca, İzmir 2. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında vurgulandığı gibi, “özel kanunlarda tahkim veya başka bir alternatif uyuşmazlık çözüm yoluna başvurma zorunluluğunun olduğu veya tahkim sözleşmesinin bulunduğu hâllerde, dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümler uygulanmayacağı” belirtilmiştir.
2. Arabuluculuk Sürecinin İşleyişi ve Usul Hükümleri
Arabuluculuk sürecinin usulüne uygun işletilmesi, davanın esasına girilebilmesi için hayati önem taşımaktadır.
a. Başvuru ve Son Tutanağın Sunulması: Sürecin en temel kuralı, başvurunun dava açılmadan önce yapılmasıdır. Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, “arabuluculuk dava şartının sonradan giderilebilecek dava şartlarından olmadığı” yönünde hüküm kurarak bu kuralın katı niteliğini vurgulamıştır. Sürecin sonunda düzenlenen “anlaşamama” son tutanağının dava dilekçesine eklenmesi zorunluluğu, 6325 sayılı Kanun’un 18/A maddesine dayanmaktadır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararında, bu tutanağın eklenmemesi halinde mahkemenin davacıya bir haftalık kesin süre vereceği, bu sürede eksikliğin giderilmemesi halinde davanın usulden reddedileceği belirtilmiştir.
b. Sürecin Yürütülmesi ve Gizlilik: Sürecin nasıl yürütüleceğine dair Adana Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi, 6325 sayılı Kanun’un 15. maddesini alıntılayarak arabulucunun rolünü şöyle tanımlar: “Taraflarca kararlaştırılmamışsa arabulucu; uyuşmazlığın niteliğini, tarafların isteklerini ve uyuşmazlığın hızlı bir şekilde çözümlenmesi için gereken usul ve esasları göz önüne alarak arabuluculuk faaliyetini yürütür.” Sürecin usulüne uygun yürütülmesinin önemi, Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında ortaya çıkmaktadır. Bu kararda, görüşmelerin ne şekilde yapıldığının belirsiz olması ve tutanağın usulüne uygun düzenlenmemesi nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiştir.
c. Anlaşmanın Hukuki Niteliği ve Sonuçları: Tarafların arabuluculuk sürecinde anlaşmaya varmaları, uyuşmazlığı nihai olarak sona erdirir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin de belirttiği gibi, 6325 sayılı Kanun’un 18/5. maddesi uyarınca, “Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.” Anayasa Mahkemesi’nin 10.01.2024 tarihli kararında ise, bu anlaşma belgesine mahkemeden “icra edilebilirlik şerhi” alınabileceği ve bu şerhi içeren belgenin ilam niteliğinde sayılacağı belirtilmiştir.
d. Sürece İlişkin Diğer Hususlar (Maliyet ve Katılım): Arabuluculuk giderleri, sürecin zorunlu veya ihtiyari olmasına göre farklılık gösterir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, zorunlu arabuluculuk giderinin yargılama gideri olarak kabul edilerek davanın sonucuna göre taraflara yükleneceği belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 14.03.2024 tarihli önemli bir kararı ise, geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmayan tarafın, davada haklı çıksa bile yargılama giderlerinin tamamından sorumlu tutulmasını öngören kuralı, mahkemeye erişim hakkını orantısız şekilde sınırladığı gerekçesiyle iptal etmiştir.
Sonuç
İncelenen yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde, arabuluculuk kurumunun Türk hukuk sisteminde, mahkemelerin iş yükünü azaltma ve uyuşmazlıkları barışçıl yollarla çözme amacıyla yerleşmiş, usul kuralları katı bir şekilde uygulanan bir dava şartı olduğu sonucuna varılmaktadır. Özellikle ticari ve iş uyuşmazlıklarında dava açmayı planlayan bir tarafın, öncelikle arabuluculuk yoluna başvurması ve bu süreci usulüne uygun olarak tamamlaması mutlak bir zorunluluktur. Arabuluculuğa başvurulmaması veya sürecin hatalı yürütülmesi, davanın esasına girilemeden usulden reddedilmesi gibi ağır bir sonuç doğurmaktadır. Anlaşmayla sonuçlanan bir arabuluculuk süreci ise, taraflar için bağlayıcı ve kural olarak dava yolunu kapatan nihai bir çözüm niteliği taşımaktadır. Yargı organları, kanun koyucunun bu amacını gerçekleştirmek adına arabuluculuk şartını titizlikle uygulamaktadır. Bir yazı önerisi.
Arabuluculuk süreci, özellikle zorunlu arabuluculuk kapsamında iş ve ticaret davalarında dava şartı niteliği taşıdığı için, en küçük bir usul hatasında bile dava esastan değil, usulden reddedilmekte ve hak kayıplarına neden olmaktadır. Yargı kararları, arabuluculuk sürecine ilişkin hataların büyük bölümünün yanlış başvuru, eksik son tutanak, yanlış uyuşmazlık türü seçimi, usule uygun yürütülmeyen görüşmeler ve tutanağın hatalı düzenlenmesi gibi teknik ayrıntılardan kaynaklandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu nedenle, İstanbul başta olmak üzere Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye ve Gebze gibi yoğun iş ve ticaret trafiğinin bulunduğu bölgelerde arabuluculuk sürecinin mutlaka deneyimli bir avukat tarafından yönetilmesi kritik önem taşır.
Uzman avukat desteği neden zorunludur?
Arabuluculuk başvurusunun yanlış uyuşmazlık türüyle yapılması davanın tamamen reddine yol açabilir.
Son tutanağın eksik düzenlenmesi, mahkemenin davayı hiç incelemeden usulden reddetmesine neden olur.
İş hukuku ve ticaret hukukunda hangi uyuşmazlıkların zorunlu, hangilerinin ihtiyari olduğu ancak profesyonel hukuki bilgiyle doğru değerlendirilebilir.
Arabuluculuk sürecinde yapılan açıklamalar gizlilik kapsamındadır; yanlış beyanlar ileride hak kayıplarına yol açabilir.
Anlaşma metninin yanlış düzenlenmesi, taraflar için bağlayıcı yeni uyuşmazlıklar doğurabilir.
Ticari davalarda 7445 sayılı Kanun ile gelen yeni zorunlu arabuluculuk alanları profesyonel takip gerektirir.
Mobbing İddiasında Tanık Zorunlu Mudur? İncelenen yargı kararları ışığında, mobbing (psikolojik taciz) iddialarında tanık delilinin zorunluluğu, ispat standardı ve mahkemelerin bu delili değerlendirme kriterleri aşağıda sunulmuştur.
1. Tanığın Zorunluluğu ve Hukuki Dinlenilme Hakkı Yargı kararlarında, mobbing iddiasının ispatı için tanık göstermenin kanuni bir geçerlilik şartı (mutlak zorunluluk) olduğuna dair açık bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak, yargılama usulü ve ispat hakkı bağlamında tanığın dinlenilmesi konusunda şu tespitler yapılmıştır:
Mahkemenin Tanığı Dinleme Yükümlülüğü: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2019/571 E. sayılı kararında, mobbing iddiasında bulunan tarafın tanık deliline dayanması halinde, mahkemenin bu tanıkları dinlemesinin zorunlu olduğu belirtilmiştir. Kararda, “Psikolojik tacizin sonuçlarından biri de mağdur işçinin psikolojisi ve kişiliği üzerindeki olumsuz etkileri olduğundan davacı tanıklarının dinlenmesi gerekmektedir” ifadesiyle, tanıkların dinlenmemesi hukuki dinlenilme hakkının ihlali olarak değerlendirilmiştir.
İdari Soruşturmalarda Zorunluluk: Danıştay 12. Daire’nin 2020/75 E. sayılı kararında, mobbing iddiasıyla ilgili yapılan idari soruşturmalarda, davacının gösterdiği tanıkların ifadesine başvurulmamasının soruşturmayı eksik ve işlemi hukuka aykırı hale getirdiği hükme bağlanmıştır.
2. İspat Standardı: Yaklaşık İspat ve Emare Yüksek mahkemeler, mobbingin doğası gereği ispatının zorluğunu kabul ederek “kesin ispat” yerine “yaklaşık ispat” ilkesini benimsemiştir. Bu bağlamda tanık beyanlarının rolü şöyledir:
Yaklaşık İspat İlkesi: Yargıtay 10. Hukuk Dairesi (2022/5692) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/8257) kararlarında, mobbingin genellikle tacizci ve mağdur arasında geçtiği, bu nedenle “şüpheden uzak kesin delillerin aranmayacağı” vurgulanmıştır. Olayların tipik akışı ve tecrübe kuralları çerçevesinde, işçinin iddiasını destekleyen “kuvvetli bir emarenin” bulunması yeterli görülmektedir.
Tanığın Rolü: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2013/14296), iş hukuku uyuşmazlıklarında tanık beyanlarının yerinin büyük olduğunu belirtmiştir. Karardaki muhalefet şerhinde, mobbingin belgelendirilmesinin zorluğu nedeniyle hükmün büyük ölçüde tanık beyanlarına dayandırılmasının bir zorunluluk arz ettiği ifade edilmiştir.
3. Tanığın Yeterliliği ve Diğer Delillerle İlişkisi Tanık beyanlarının varlığı tek başına mobbingin ispatı için her zaman yeterli kabul edilmemekte, beyanların niteliği ve diğer delillerle uyumu aranmaktadır:
Görgüye Dayalı Bilgi Şartı: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/16456) ve Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2013/11829) kararlarında, tanıkların doğrudan görgüye dayalı bilgisinin olmaması ve duyuma dayalı beyanlarda bulunmaları halinde mobbing iddiasının ispatlanamadığına hükmedilmiştir.
Tutarlılık ve Somutlaştırma: Anayasa Mahkemesi (15/11/2023) ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/461), tanık beyanlarının tarih, zaman ve yer belirterek somutlaştırılmaması durumunda iddianın kanıtlanmış sayılamayacağını belirtmiştir. HGK, yerel mahkemenin sadece tanık beyanlarına dayanarak verdiği direnme kararını, “somut delillerle ispat edilemediği” gerekçesiyle bozmuştur.
Bütüncül Değerlendirme: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/6782) ve (2022/8257) kararlarında, tanık beyanlarının sağlık raporları ve tıbbi belgelerle birlikte değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Davacının tanık dinletmekten vazgeçmesi durumunda ispat yükünü yerine getiremediği kabul edilmiştir.
4. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Ek Bulgular Aşağıdaki bilgiler, kararların ikincil detaylarından ve farklı hukuk dairelerinin yaklaşımlarından derlenmiştir:
Tanıkların Niteliği (Husumet Durumu): Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2017/25198) kararında, işverenle davası olan (husumetli) tanıkların beyanlarının tek başına yeterli görülmediği, bu beyanların yan delillerle desteklenmesi gerektiği belirtilmiştir.
Sistematiklik Unsuru: Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (2019/1136) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2023/4113) kararlarında, tanık beyanlarının mobbingin “sistematik” ve “sürekli” yapıldığını ortaya koyması gerektiği, münferit olayları aktaran tanıkların mobbing ispatı için yeterli olmadığı ifade edilmiştir.
İspat Kolaylığı: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/36185) ve Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2014/2157) kararlarında, mobbing davalarında işçi lehine “ispat kolaylığı” ilkesinin uygulanması gerektiği, birbirini doğrulayan tanık anlatımlarının (davalı tanıkları dahil) ispat için yeterli olabileceği belirtilmiştir.
Usul Hukuku Ayrımı: Antalya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi (2019/194) kararı, ticari davalarda senede karşı tanıkla ispat yasağını hatırlatmakla birlikte, bu durumun iş hukukundaki mobbing iddialarından farklı bir usul içerdiği, mobbingde tanık dinlenmesinin önünün daha açık olduğu dolaylı olarak anlaşılmaktadır.
Sonuç: Yargı kararlarına göre, mobbing iddiasında tanık göstermek kanuni bir “geçerlilik şartı” olmamakla birlikte;
İspatın zorluğu nedeniyle pratikte en önemli ispat aracıdır.
Taraflarca talep edilmesi halinde mahkemenin tanıkları dinlemesi usuli bir zorunluluktur.
Tanık beyanlarının hükme esas alınabilmesi için doğrudan görgüye dayalı, tutarlı ve sistematik baskıyı doğrulayan nitelikte olması gerekmektedir. Bir yazı önerisi.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Mobbing davaları, hem delil yapısı hem de ispat hukuku bakımından en teknik ve hassas dava türlerinden biridir. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun çalışma hayatına sahip bölgelerde, mobbing iddialarında tanıkların belirlenmesi, ifadelerin somutlaştırılması ve delillerin bütüncül şekilde sunulması hayati öneme sahiptir.
Bu nedenle:
1. Tanık Stratejisinin Profesyonel Kurulması Gereklidir
Tanığın doğrudan görgüye dayalı bilgiye sahip olup olmadığı, beyanların hangi tarihlere ve olaylara işaret edeceği ve çelişki yaşanmadan ifade alınması uzmanlık gerektirir. Hatalı tanık seçimi davayı zayıflatır.
2. Mobbing İspat Standardı Teknik Bir Alandır
Yaklaşık ispat, emare, sistematiklik, psikolojik etkiler ve delil ilişkilendirmesi konuları özel hukuki bilgi gerektirir. Bu noktada uzman bir avukatın yönlendirmesi davanın kaderini belirler.
3. Belgelerin ve Tıbbi Raporların Doğru Sunulması Şarttır
Tanık beyanlarının sağlık raporları, performans kayıtları ve kurum içi yazışmalarla uyumlu şekilde dosyaya sunulması profesyonel hazırlık gerektirir.
4. Hak ihlali iddialarında Anayasa Mahkemesi başvurusu ayrı uzmanlık ister
Mobbing, çoğu zaman Anayasa’nın 17., 36. ve 40. maddeleri bağlamında bireysel başvuru konusuna dönüşebilmektedir. AYM başvurularında süreler, usul ve içtihat bilgisi çok kritiktir.
Bu kapsamda 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing davaları ve bireysel başvuru süreçlerinde teknik uzmanlığı, içtihat hâkimiyeti ve bölgesel deneyimi ile profesyonel destek sunmaktadır.
Aralık 2025 Kira Artış Oranı Belli Oldu! Zam Ne Kadar? Kiralık konut veya işyeri olan milyonlarca kişi için merakla beklenen açıklama geldi. Aralık 2025 kira artış oranı belli oldu! TÜİK’in Ekim ayı enflasyon rakamlarını açıklamasıyla birlikte, bu ay kiralara uygulanabilecek yasal zam oranı da netleşti.
Aralık 2025 Kira Artış Oranı Ne Kadar Oldu?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre:
Kasım 2025 yıllık enflasyon oranı: % 31,07
12 aylık ortalama TÜFE (kira artışında esas alınan oran):% 35,91
TÜİK verileriyle Aralık 2025 kira artış oranı açıklandı. Ev ve iş yerlerine yapılacak yasal zam oranı % 35,91 oldu. Buna göre, Aralık 2025 ayında yenilenecek kira sözleşmelerinde ev sahipleri en fazla % 35,91 oranında zam yapabilecek. Bu oran hem konut kiraları hem işyeri kiraları için geçerli.
Önemli Not: Ev sahipleri bu oranın altında artış yapabilir, ancak üzerinde zam yasal olarak geçerli değildir.
Kira Zammı Nasıl Belirleniyor?
Kira artış oranı, Türk Borçlar Kanunu ve güncel düzenlemelere göre her ay TÜİK tarafından açıklanan TÜFE’nin 12 aylık ortalaması üzerinden hesaplanır. 2022–2024 döneminde uygulanan %25 üst sınır artık sona erdi; dolayısıyla 2025’te kira zamları yeniden TÜFE ortalamasına bağlanmıştır.
Ev sahipleri, yalnızca TÜFE’nin 12 aylık ortalamasını aşmamak koşuluyla zam yapabilir. Sözleşmede “TÜFE + X%” gibi hükümler bulunsa bile toplam oran bu sınırı geçemez.
Kasım 2025 Kira Artışında En Çok Merak Edilenler
Aralık 2025 kira artış oranı yüzde kaç? 35,91 % (TÜFE 12 aylık ortalaması)
Bu oran sadece konut için mi, işyeri için de geçerli mi? Evet, her ikisi için de geçerlidir.
Ev sahibi %40 zam isterse ne olur? Yasal sınır % 35,91’dır; fazlası geçerli olmaz, kiracı itiraz edebilir.
Kira sözleşmemde ‘TÜFE + %5’ yazıyor, ne olacak? Toplam artış % 35,91’yı geçemez; bu oran üst sınırdır.
Kira artışı her ay değişiyor mu? Evet, her ay TÜİK tarafından açıklanan enflasyon verilerine göre 12 aylık ortalama güncellenir.
Kira tespit davasında bu oran geçerli midir? Mahkeme, TÜFE 12 aylık ortalamasını dikkate alır; bu oran üst sınırdır.
Ev sahibi zam yapmazsa sorun olur mu? Hayır, zam yapmak zorunlu değildir; taraflar anlaşarak sabit kira belirleyebilir.
Kiracı zammı kabul etmezse ne olur? Ev sahibi yazılı ihtar gönderebilir; ancak yasal sınırı aşan artış dava konusu yapılabilir.
Sonuç: Aralık 2025’te Kira Artışı Üst Sınır % 35,91
TÜİK’in açıkladığı son verilerle, Aralık 2025’te ev ve işyeri kiralarında yapılabilecek en yüksek artış oranı %35,91 olmuştur. Ev sahip leri bu sınırı aşamaz, kiracılar da bu oran üzerinden artış yapılmasını talep edebilir. Yeni dönemde kira sözleşmenizi yenilemeden önce, sözleşme maddelerinizi ve TÜİK verilerini mutlaka kontrol edin. Kira artış oranı hesaplama.
Deniz İş Hukuku ve özellikle 2006 Denizcilik Çalışma Sözleşmesi’nin (MLC 2006) uygulama kapsamı, gemi çalışanlarına sağladığı haklar ve bu kuralların Türkiye ile geminin bayrak devleti açısından bağlayıcılığı nedir?
Bu çalışma, Deniz İş Hukuku ve özellikle 2006 Denizcilik Çalışma Sözleşmesi’nin (MLC 2006) uygulama kapsamını, gemi çalışanlarına sağladığı hakları ve bu kuralların Türkiye ile geminin bayrak devleti açısından bağlayıcılığını, sunulan literatür çerçevesinde analiz etmektedir. Analiz, Türkiye’nin 1967 tarihli Deniz İş Kanunu’nun mevcut durumu ile uluslararası standartlar arasındaki farkları ve MLC 2006’nın getirdiği yenilikleri ortaya koymaktadır.
1. Deniz İş Hukuku ve Uluslararası Sözleşmelerin Uygulama Kapsamı
Deniz İş Hukuku’nun uygulama alanı, hem ulusal mevzuat hem de uluslararası sözleşmeler tarafından belirlenmektedir. Türkiye’de temel düzenleme 1967 tarihli Deniz İş Kanunu (DİK) olmakla birlikte, uluslararası alanda en kapsamlı ve güncel belge MLC 2006’dır.
MLC 2006’nın Kapsamı ve Niteliği: MLC 2006, önceki birçok Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmesini tek bir çatı altında toplayan ve bu nedenle “süper milletlerarası sözleşme” olarak adlandırılan temel bir belgedir. Gemi çalışanlarının insan hakları beyannamesi” olarak nitelendirilmektedir ve SOLAS, STCW ve MARPOL sözleşmeleriyle birlikte uluslararası deniz ticaretinin “dördüncü ayağını” oluşturmaktadır.
Gemi ve Yer Bakımından Kapsam: Uluslararası sözleşmeler, uygulama alanını geniş tutmaktadır. Stcw-1978’de, Ilo Sözleşmesi’nde, 1999/63/Ec ve 1999/95/Ec sayılı Ab direktiflerinde veya Mlc-2006’da karasularındaki ve iç sulardaki denizcilik faaliyetlerinin sözleşmelerin kapsamı dışında olduğuna dair herhangi bir hüküm yoktur. Ancak MLC 2006, taraf devletlere belirli istisnalar tanımaktadır:”Mlc-2006 Madde Iı / f. 6 uyarınca, taraf Devlet yetkili idaresinin, bazı kategorilerdeki gemiler bakımından sözleşmenin uygulanmasının makul olmadığına kanaat getirdiği durumlarda Ilo Genel Müdürlüğüne önceden bildirimde bulunmak kaydıyla, mevzuat düzenlemeleri yoluyla veya toplu iş sözleşmeleriyle 200 Grt altındaki ve yalnızca karasuları ile iç su seferlerine özgülenmiş gemiler sözleşme kapsamı dışında bırakılabilir.
Türk Hukuku ile Uluslararası Hukuk Arasındaki Kapsam Farklılıkları: Önemli bir farklılık, iç sularda çalışan gemiler konusunda ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin taraf olduğu (…) Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmeleri kapsamına, genel olarak, deniz gemileri dâhil edilmiş ve iç su gemileri Sözleşmelerin uygulama alanı dışında bırakılmıştır. Oysa Deniz İş Kanunu’nda geminin sadece denizde hareket etmesi şartı aranmamış; göllerde ve akarsularda hareket eden gemiler de diğer şartların da varlığı hâlinde Kanun kapsamında sayılmıştır. Bu durum, Türkiye’nin MLC 2006’yı onaylaması sonrası ulusal mevzuatta bir uyumlaştırma ihtiyacı doğuracaktır. Ayrıca balıkçı gemileri de MLC 2006 kapsamı dışındadır ve bu gemiler için ayrı bir düzenleme yapılması önerilmektedir.
2. Gemi Çalışanlarına Sağlanan Haklar ve Garantiler
MLC 2006, gemi çalışanlarının haklarını geniş bir yelpazede güvence altına almaktadır. Sözleşme, temel hak ve prensiplerin yanı sıra somut çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin detaylı kurallar içermektedir.
MLC 2006’nın Sağladığı Temel Haklar: Kurallar ve Kod” kısmı şu konuları düzenlemektedir:”…gemide çalışabilmek için asgari şartlara, istihdam koşullarına, barınma ve dinlenme ile yemek servisine, gemi çalışanının sağlık ve sosyal güvenlik bakımından korunmasına ve sözleşmeye uyum ile sözleşmenin icrasına dair hükümler yer almaktadır. Ayrıca, her gemi çalışanının işverenle arasında yazılı bir iş sözleşmesi bulunması zorunluluğu getirilmiştir.
Çalışma ve Dinlenme Süreleri: Uluslararası sözleşmeler, gemi çalışanları arasında ayrım yapmaksızın çalışma ve dinlenme sürelerine ilişkin standartlar getirirken, Türk hukukunda bu konuda eksiklikler ve tartışmalar mevcuttur.
3. Sözleşmelerin Bağlayıcılığı: Bayrak Devleti ve Türkiye Açısından Durum
Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı, “bayrak devleti” prensibi ve “liman devleti kontrolü” mekanizmaları üzerinden sağlanmaktadır.
Bayrak Devleti Sorumluluğu: Uluslararası hukukun temel bir ilkesi olarak, gemi hangi devletin bayrağını taşıyorsa, o devletin kanunlarına tabidir. Geçerli uluslararası iş belgelerini dikkate alarak gemilerin donatımı ve mürettebatın çalışma şartları ile ilgili konularda denizde güvenliği sağlamak üzere gerekli olan tedbirleri alacaktır. Bayrak devletinin bu yükümlülükleri yerine getirmemesi, özellikle “elverişli bayrak” uygulamaları, uluslararası standartların etkinliğini zayıflatan bir sorundadır.
Türkiye’nin Durumu ve “Lehe Olan Hükmün Uygulanması”: Türkiye, MLC 2006’ya taraf olma sürecini başlatmıştır. Denizcilik Çalışma Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun, 25.03.2017 tarihli ve Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Bu durum, 1967 tarihli DİK’in güncellenmesini zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte, uluslararası bir sözleşmeye taraf olmak, ulusal mevzuattaki daha koruyucu hükümlerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Temel haklar ve özgürlükler bakımından ulusal mevzuat normlarının milletlerarası sözleşme hükümlerine göre daha lehe olduğu durumlarda ulusal mevzuat düzenlemelerinin uygulanmasına hiçbir engel yoktur.
4. Uygulama Alanı ve Başvuru Durumları: Liman Devleti Kontrolü
MLC 2006’nın en güçlü yönlerinden biri, sadece sözleşmeyi onaylayan bayrak devletleri için değil, aynı zamanda taraf olmayan devletlerin bayrağını taşıyan gemiler için de bir denetim mekanizması öngörmesidir. Bu, “Liman Devleti Kontrolü” (Port State Control) ile sağlanır.
Evrensel Uygulama Etkisi: Sözleşmeye taraf olmayan bir devletin bayrağını taşıyan gemiler bayrak devleti olarak sözleşmeyi uygulamasa da gemilerin sefer yaptığı liman devleti sözleşmeye taraf bir devlet ise sözleşme hükümleri o gemi için de tatbik edilecektir. Böylelikle sözleşmeye taraf olmayan bir devletin bayrağını taşıyan gemide sözleşme yükümlülüklerinin ihlal edildiği tespit edilirse sözleşmede düzenlenen ve liman devleti kanunlarında yer alan yaptırımlar devreye girecektir.
Bu durum, MLC 2006’nın fiili uygulama alanını genişletmekte ve tüm dünyadaki gemi çalışanları için asgari standartların oluşmasına önemli bir katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla bir gemi çalışanı, geminin bayrak devletinin sözleşmeye taraf olup olmadığına bakılmaksızın, geminin yanaştığı liman devletinin MLC 2006’ya taraf olması durumunda bu sözleşmenin sağladığı haklara dayanarak talepte bulunabilir.
İnceleme ve Değerlendirme
Sunulan literatür, Deniz İş Hukuku alanında ulusal ve uluslararası hukuk arasında bir gerilim ve uyum süreci olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin 1967 tarihli Deniz İş Kanunu, modern denizciliğin ve uluslararası standartların gerisinde kalmıştır. MLC 2006 ise gemi çalışanlarının haklarını tek bir çatı altında toplayan, kapsamlı ve evrensel uygulama potansiyeli yüksek bir belge olarak öne çıkmaktadır.
Bayrak devletinin birincil sorumluluğuna rağmen, “elverişli bayrak” gibi uygulamalar nedeniyle denetimlerin yetersiz kalabildiği görülmektedir. Bu noktada, Liman Devleti Kontrolü mekanizması, MLC 2006’nın standartlarının küresel ölçekte uygulanabilmesi için kritik bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin sözleşmeyi onaylama süreci, ulusal mevzuatın bu evrensel standartlarla uyumlu hale getirilmesi için önemli bir fırsat sunmaktadır.
Sonuç
Uygulama Kapsamı: Deniz İş Hukuku ve MLC 2006, bayrak devletinin yanı sıra, liman devleti kontrolü yoluyla sözleşmeye taraf olmayan devletlerin bayrağını taşıyan gemileri de kapsayacak şekilde geniş bir uygulama alanına sahiptir.
Garanti Edilen Haklar: MLC 2006; asgari istihdam koşulları, yazılı iş sözleşmesi, sağlıklı ve güvenli barınma, çalışma ve dinlenme süreleri ile sosyal güvenlik gibi temel hakları güvence altına almaktadır.
Bağlayıcılık: Sözleşme, taraf olan bayrak devletleri için doğrudan bağlayıcıdır. Türkiye için ise onay sürecinin tamamlanmasıyla bağlayıcı hale gelecek ve mevcut Deniz İş Kanunu’nun güncellenmesini gerektirecektir.
Başvuru Durumları: Gemi çalışanları, bayrak devletinin sözleşmeye taraf olması durumunda veya geminin yanaştığı liman devleti sözleşmeye taraf ise, bayrak devletine bakılmaksızın MLC 2006 hükümlerine dayanarak hak talebinde bulunabilirler. Bu, sözleşmenin en etkili yaptırım mekanizmalarından biridir. Bir yazı önerisi.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
MLC 2006 kapsamı, bayrak devleti sorumluluğu, liman devleti kontrolü, uluslararası ve ulusal mevzuat çatışması, gemi çalışanlarının iş sözleşmeleri, iç sular–deniz ayrımı, 1967 tarihli Deniz İş Kanunu ile uluslararası standartların uyumsuzluğu gibi çok katmanlı hukuki alanları içerdiğinden, sürecin mutlaka deniz iş hukuku alanında uzman bir avukat tarafından yürütülmesi gerekmektedir.
Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze ve tüm sahil liman bölgelerinde faaliyet gösteren gemi işletmeleri, armatörler, kaptanlar ve gemiadamları açısından MLC 2006’ya uygunluk büyük önem taşır. Aksi hâlde;
liman devleti denetimlerinde tutanak tutulması,
sefer gecikmeleri,
idari para cezaları,
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, deniz iş hukuku, MLC 2006 uyum süreçleri, gemiadamı sözleşmeleri, bayrak devleti–liman devleti uyuşmazlıkları, iş kazaları, fazla mesai ve tazminat talepleri, PSC süreçleri ve uluslararası mevzuat uyumluluğu gibi alanlarda profesyonel hukuki destek sunmaktadır.
Uzman avukat desteği şu nedenlerle zorunludur:
MLC 2006’nın bağlayıcılığı, taraf devlet, liman devleti ve bayrak devleti ilişkisi uzmanlık gerektirir.
Gemi çalışanlarının uluslararası nitelikli hakları teknik detaylar içerir.
Türk Deniz İş Kanunu ile MLC 2006 arasındaki kapsam çatışmaları, profesyonel hukuki analiz gerektirir.
PSC denetimleri sırasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların hatalı yönetilmesi gemi bağlamaya kadar uzanabilir.
Uluslararası iş sözleşmelerinin, vardiya/dinlenme sürelerinin ve sosyal güvenlik haklarının yanlış düzenlenmesi işletmeye yüksek maliyetli uyuşmazlıklar doğurabilir.
Bu nedenle MLC 2006 kapsamındaki tüm süreçler ve deniz iş hukuku uyuşmazlıkları, deneyimli bir avukatın rehberliği olmadan yürütülmemelidir.
Konkordato nedir? Kimler konkordato başvurusunda bulunabilir? Bu çalışma, çeşitli ilk derece, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay kararlarının analiziyle oluşturulmuş olup, konkordatonun tanımı, başvuru şartları, yetkili mahkeme, süreç aşamaları ve süresine ilişkin bütüncül bir bakış açısı sunmayı hedeflemektedir.
Yargı kararlarında konkordato, genel olarak borçlarını vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya ödeyememe tehlikesi altında bulunan dürüst bir borçlunun, alacaklılarıyla yaptığı ve mahkemece tasdik edilen bir anlaşma uyarınca borçlarını yeniden yapılandırarak ticari faaliyetlerini sürdürmesine olanak tanıyan bir kolektif icra hukuku müessesesi olarak tanımlanmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bir kararında bu durum şöyle ifade edilmiştir: “dürüst bir borçlunun belli bir zaman kesiti içerisindeki bütün adi borçlarının alacaklılar tarafından kanunda gösterilen nitelikli çoğunlukla kabul edilmesi ve yetkili makamın (mahkemenin) onayı ile gerçekleşen ve borçlunun borcun bir kesiminden kurtulmasını ve/veya ödeme şeklinin borçlu yararına değişmesini sağlayan, haciz ve iflâs gibi klasik ve borçlu bakımından sert cebri icra yöntemlerinin yerine ikame edilmiş bir kolektif icra biçimidir.”
1. Konkordatonun Tanımı ve Amacı
Yargı kararları, konkordatoyu hem borçluyu hem de alacaklıyı koruyan çift yönlü bir mekanizma olarak tanımlamaktadır. Temel amaç, “elinde olmayan nedenlerle mali durumu bozulmuş dürüst borçluları korumaktır.” Bu kurum, borçluya “vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflastan kurtulabilmek için” bir hukuki çare sunar. Yargıtay, konkordatoyu “iflâsa nazaran hafifletilmiş bir cebri icra prosedürü” ve “alacaklıların eşit olarak tatminine yönelik kollektif bir cebri icra kurumu” olarak nitelendirmiştir. Böylece borçlunun ticari faaliyetlerine devam etmesi, istihdamı koruması ve ekonomiye katkı sağlaması hedeflenirken, alacaklıların da borçlunun iflası halinde elde edeceklerinden daha fazlasını tahsil etmesi amaçlanır.
2. Başvuru Sahipleri ve Görevli/Yetkili Mahkeme
Kararlarda, konkordato talebinde bulunabilecek kişilerin kapsamının geniş tutulduğu vurgulanmaktadır. İİK m. 285’teki “herhangi bir borçlu” ifadesi, “tüzel kişiler ile tacir olup olmadığına bakılmaksızın bütün gerçek kişiler”i kapsar. Şirket borçlarına müteselsil kefil olan gerçek kişilerin de konkordato talebinde bulunabileceği kararlarda yer almaktadır. Ayrıca, borçlunun yanı sıra “iflâs talebinde bulunabilecek her alacaklı da gerekçeli bir dilekçe ile borçlu hakkında konkordato işlemlerinin başlatılmasını isteyebilir.”
Başvurularda görevli ve yetkili mahkeme net bir şekilde Asliye Ticaret Mahkemesi olarak belirtilmiştir. Yetki konusunda ise kararlarda şu ayrıma gidilmektedir:
İflasa tabi borçlular için: İİK m. 154’e atıfla, borçlunun muamele merkezinin bulunduğu yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesi.
İflasa tabi olmayan borçlular için: Borçlunun yerleşim yerindeki Asliye Ticaret Mahkemesi.
3. Konkordato Başvuru ve Tasdik Şartları
Yargı kararları, konkordato sürecinin başlayabilmesi ve başarıyla sonuçlanabilmesi için bir dizi şartın varlığını aramaktadır. Bu şartlar başvuru ve tasdik aşamaları için farklılaşmaktadır.
Başvuru Şartları:
Mali Durum: Borçlunun “borçlarını, vadesi geldiği halde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunması” yeterlidir. Borca batık olma şartı aranmaz.
Belgelerin Sunulması: Başvuru dilekçesi ekinde İİK m. 286’da sayılan belgelerin eksiksiz olarak sunulması zorunludur. Bu belgeler arasında konkordato ön projesi, ayrıntılı bilanço, gelir tablosu, alacaklı ve borçlu listeleri, bağımsız denetim raporu gibi evraklar bulunur.
Gerçekçi Proje: Sunulan ön projenin “konkordatonun başarı şansını” ortaya koyması, yani borçlunun mali durumunun iyileşebileceğine dair mahkemede makul bir kanaat oluşturması beklenir.
Tasdik Şartları (İİK m. 305): Konkordatonun mahkemece tasdik edilebilmesi için aşağıdaki kümülatif şartların tamamının sağlanması gerektiği kararlarda istikrarlı bir şekilde vurgulanmaktadır:
“Teklif edilen tutarın, borçlunun iflâsı hâlinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktardan fazla olması.”
Teklif edilen tutarın borçlunun kaynakları ile orantılı olması.
Konkordato projesinin İİK m. 302’de öngörülen nitelikli çoğunlukla kabul edilmiş olması. Bu çoğunluk, “a) Kaydedilmiş olan alacaklıların ve alacakların yarısını veya b) Kaydedilmiş olan alacaklıların dörtte birini ve alacakların üçte ikisini, aşan bir çoğunluk” olarak tanımlanmıştır.
İmtiyazlı alacakların tam olarak ödenmesinin ve mühlet içinde doğan borçların ifasının yeterli teminata bağlanmış olması.
Yargılama giderleri ile tasdik harcının borçlu tarafından mahkeme veznesine depo edilmiş olması.
4. Konkordato Sürecinin Aşamaları
İncelenen kararlara göre konkordato süreci şu temel aşamalardan oluşmaktadır:
Başvuru ve Geçici Mühlet: Borçlu veya alacaklı, gerekli belgelerle Asliye Ticaret Mahkemesi’ne başvurur. Mahkeme, belgelerin eksiksiz olması halinde derhal 3 aylık geçici mühlet kararı verir ve bir veya üç kişilik geçici komiser heyeti atar.
Geçici Mühletin Uzatılması ve Kesin Mühlet: Geçici mühlet, borçlunun veya komiserin talebiyle en fazla 2 ay daha uzatılabilir. Bu süre içinde komiser, borçlunun mali durumunu inceler ve raporunu sunar. Mahkeme, “konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün görülmesi hâlinde borçluya bir yıllık kesin mühlet verir.”
Kesin Mühlet ve Alacaklılar Toplantısı: Kesin mühlet içinde komiser, alacaklıları toplantıya davet eder. Bu toplantıda borçlunun projesi müzakere edilir ve oylamaya sunulur.
Tasdik Yargılaması ve Karar: Projenin kanunda aranan çoğunlukla kabul edilmesi halinde komiser, gerekçeli raporuyla dosyayı mahkemeye sunar. Mahkeme, tasdik şartlarının oluşup oluşmadığını değerlendirerek konkordatonun tasdikine veya reddine karar verir.
Gözetim ve Fesih: Tasdik kararının ardından, projenin uygulanmasını denetlemek üzere bir kayyım atanabilir. Borçlunun projeye uymaması halinde, “kendisine karşı konkordato projesi uyarınca ifada bulunulmayan her alacaklı konkordatoyu tasdik eden mahkemeye başvurarak kendisi hakkında konkordatoyu feshettirebilir.”
Kararlarda, “iflas içi konkordato” olarak adlandırılan özel bir duruma da dikkat çekilmiştir. Bu türde, iflas kararı verildikten sonra konkordato talep edildiği için, “ne konkordato mühleti verilir ne konkordato komiseri atanır.”
5. Konkordato Süresi
Konkordato süresi, yargılamanın geçtiği mühlet süreleri ve tasdik edilen projenin ödeme vadesi olarak iki farklı başlıkta ele alınmalıdır:
Mühlet Süreleri: Kanun, sürecin makul sürede tamamlanması için kesin süreler öngörmüştür. Geçici mühlet en fazla 5 ay (3+2), kesin mühlet ise en fazla 1 yıl 6 ay (1 yıl + 6 ay) sürebilmektedir. Yargıtay, kanun koyucunun “çok kısa ve kesin süreler öngördüğünü” ve amacının “konkordato sürecini bir an önce sonuçlandırmak” olduğunu belirtmiştir.
Ödeme Planı Süresi: Tasdik edilen konkordato projesindeki borç ödeme vadesi, mühlet sürelerinden tamamen bağımsızdır. İncelenen kararlarda, tasdik edilen projelere göre borçların “36 eşit taksitte”, “48 ayda”, “60 ayda” veya “12 ay ödemesiz dönem olmak üzere 60 ay içerisinde” ödenmesine karar verildiği görülmektedir. Bu süre, borçlunun mali yapısına ve projenin içeriğine göre belirlenmektedir.
Sonuç
Yargı kararları ışığında konkordato, iflasın eşiğindeki dürüst borçlular için hayati bir can simidi, alacaklılar için ise alacaklarını iflasa kıyasla daha yüksek bir oranda tahsil etme imkanı sunan, titizlikle düzenlenmiş bir hukuki müessesedir. Sürecin başarısı; borçlunun dürüstlüğüne, sunulan projenin gerçekçiliğine, alacaklıların nitelikli çoğunluğunun onayına ve İcra ve İflas Kanunu’nda belirtilen usul ve esaslara harfiyen uyulmasına bağlıdır. Asliye Ticaret Mahkemeleri, sürecin her aşamasında denetleyici ve düzenleyici bir rol üstlenerek hem borçlunun malvarlığının korunmasını hem de alacaklı haklarının gözetilmesini temin etmektedir. Kanunla belirlenmiş kesin mühlet süreleri sürecin sürüncemede kalmasını engellerken, tasdik edilen projelerdeki esnek ödeme vadeleri borçlunun mali yapısına uygun bir çözüm üretilmesine olanak tanımaktadır. Bir makale önerisi.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Konkordato süreci, yalnızca bir borç yapılandırma yöntemi değil; İcra ve İflas Kanunu’nda sıkı şekil şartlarına bağlanmış, teknik, uzmanlık gerektiren ve usuli hataya kapalı bir kolektif icra prosedürüdür. Yargı kararları incelendiğinde, konkordato talebinin reddedilmesine veya sürecin başarısız olmasına yol açan en sık hataların; yanlış hazırlanan ön proje, eksik sunulan belgeler, yanlış seçilen yetkili mahkeme, nitelikli çoğunluğun sağlanamaması, komiser sürecinin hatalı yönetilmesi ve alacaklı sınıflandırmasının yanlış yapılması olduğu görülmektedir.
Bu nedenle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye ve Gebze gibi ticari yoğunluğun yüksek olduğu bölgelerde faaliyet gösteren işletmeler açısından, konkordato sürecinin uzman avukat eliyle yürütülmesi kritik öneme sahiptir. Zira sürecin herhangi bir aşamasında yapılacak küçük bir hukuki hata, borçlunun konkordato korumasını kaybetmesine, mühletin kaldırılmasına ve doğrudan iflas tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına yol açabilir.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, konkordato başvurularının hazırlanması, finansal belgelerin hukuki uygunluğunun denetlenmesi, komiser raporlarıyla uyumlu strateji geliştirilmesi, alacaklı toplantılarının yönetimi, mahkemeye sunulacak dilekçe ve itirazların hazırlanması, tasdik aşamasının yürütülmesi ve konkordato sonrasındaki gözetim sürecinin takibi konularında profesyonel hukuki destek sağlamaktadır.
Uzman avukat desteği şu nedenlerle zorunludur:
Ön projenin İİK m. 286’ya uygun ve ekonomik açıdan uygulanabilir hazırlanması gerekir.
Bağımsız denetim raporları, bilanço ve borç listelerinde yapılacak küçük hatalar bile başvurunun reddine yol açabilir.
Alacaklı sınıflandırmasının yanlış yapılması, nitelikli çoğunluğun sağlanamaması ve toplantı tutanaklarının usulsüz düzenlenmesi tasdiki imkânsız hale getirir.
Rehinli, imtiyazlı ve adi alacak ayrımının hatalı belirlenmesi, konkordato projesinin hukuki geçerliliğini ortadan kaldırır.
Komiser sürecinin doğru yönetilememesi, mühletin kaldırılması riskini doğurur.
Mahkeme tarafından yapılacak incelemede, borçlunun mali yapısının doğru sunulamaması tasdik ihtimalini zayıflatır.
Konkordato, teknik bilgi, stratejik planlama ve mali analiz gerektiren bir özel hukuk alanıdır. Bu nedenle sürecin başından sonuna kadar konkordato hukuku konusunda deneyimli bir avukatla çalışmak, borçlunun ticari yaşamını sürdürebilmesi için hayati öneme sahiptir.