Kapora yanar mı?

1. Kaporanın Hukuki Niteliği ve “Yanma” Durumu

Kapora yanar mı? Yargı kararlarında hakim olan genel görüş, kaporanın kural olarak “yanmayacağı” ve sözleşmenin ifa edilmemesi veya geçersiz olması durumunda iade edilmesi gerektiği yönündedir.

A. Genel Kural: Bağlanma Parası Olarak Kabul (TBK m. 177) Türk Borçlar Kanunu’nun 177. maddesi uyarınca, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilen “bağlanma parası” sayılır.

İade Zorunluluğu: Mahkemeler, açıkça “cayma tazminatı” olduğu şart edilmedikçe, kaporanın akdi bozmakta haklı olsun olmasın veren tarafça geri istenebileceğine hükmetmiştir. Kaporanın amacı sözleşmenin kurulduğuna delil olmaktır; cezai şart değildir (İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2022/229; Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2018/18K 58).

İspat Yükü: Verilen paranın cayma parası olduğunu (yani yanacağını) iddia eden taraf, bu iddiasını yazılı delille ispatlamak zorundadır. İspat edilemezse para bağlanma parası sayılır ve iadesi gerekir (Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/1000; BAM İstanbul 13. Hukuk Dairesi, 2020/747).

B. Geçersiz Sözleşmelerde Durum (Sebepsiz Zenginleşme) 

Özellikle taşınmaz satışlarında sıkça görülen “harici” (noter/tapu dışı) sözleşmelerde kapora kesinlikle yanmaz.

Fer’i Şart İlkesi: Kapora, asıl sözleşmeye bağlı fer’i (yan) bir şarttır. Asıl sözleşme (örneğin taşınmaz satışı) resmi şekil şartına uyulmadığı için geçersizse, kaporaya ilişkin hükümler de geçersizdir.

Sonuç: Taraflar geçersiz sözleşme nedeniyle aldıklarını “sebepsiz zenginleşme” hükümleri çerçevesinde iade etmekle yükümlüdür. Sözleşmede “kapora iade edilmez” yazsa dahi, sözleşme geçersiz olduğu için bu madde hüküm doğurmaz (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2018/3077; Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2022/552; İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/608).

C. İstisnai Durumlar ve Cayma Parası 

Kaporanın “yanması” (satıcıda kalması), ancak geçerli bir sözleşmede açıkça “cayma parası” (TBK m. 178) olarak kararlaştırılması veya ticari bir hüküm bulunması halinde mümkündür.

Geçerli Sözleşme Şartı: İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesi (2024/66), geçerli kabul edilen bir sözleşmede alıcının vazgeçmesi halinde kaporanın iade edilmeyeceğine dair hükmü dikkate almıştır.

Proforma Fatura/Ticari İlişki: İstanbul Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesi (2021/152), proforma faturada “vazgeçme halinde iade edilmeyeceği”nin açıkça yazılması ve alıcının tacir olması durumunda, kaporanın iade edilmemesini hukuka uygun bulmuştur. Ancak Konya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi (2020/321), sözleşmede “iade edilmez” yazmasına rağmen, TBK 177 karinesini esas alarak paranın bağlanma parası olduğunu ve iade edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu konuda somut olayın özellikleri belirleyicidir.

2. Kaporanın Geçerlilik Şartları

Kaporanın hukuken geçerli bir “cayma akçesi” veya sözleşme delili sayılabilmesi için belirli şartlar aranmaktadır.

A. Şekil Şartı ve Asıl Sözleşmeye Bağlılık

Resmi Şekil: Taşınmaz satışlarında kaporanın geçerliliği, asıl satış sözleşmesinin resmi şekilde (tapu veya noter) yapılmasına bağlıdır. Adi yazılı veya sözlü yapılan taşınmaz satışlarında kapora anlaşması geçersizdir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/1137; BAM İstanbul 3. Hukuk Dairesi, 2025/183).

Yazılı Delil: Kaporanın “cayma parası” olarak nitelendirilebilmesi (yani yanabilmesi) için bu hususun açıkça kararlaştırılması ve tercihen yazılı olması gerekir. Aksi halde TBK 177 gereği bağlanma parası sayılır (BAM İstanbul 13. Hukuk Dairesi, 2020/747).

B. İspat Araçları

Dekont Açıklaması: Banka dekontunda “kapora”, “bağlanma parası” veya “araç satış kaporası” gibi açıklamaların bulunması, paranın kapora olarak verildiğinin ispatı için yeterli görülmektedir (BAM İstanbul 43. Hukuk Dairesi, 2020/613k; Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/189).

Ticari Defterler: Ticari uyuşmazlıklarda tarafların ticari defterlerindeki kayıtlar kaporanın varlığını ispatlayabilir (İzmir 6. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2018/338).

3. Sektörel ve Özel Değerlendirmeler

Araç Satışları: Araç satışlarında noter satışı öncesi verilen kaporalar, satış gerçekleşmezse genellikle iade edilir. Satıcı, alıcının vazgeçmesi durumunda zarara uğradığını ispatlayamazsa kaporayı tutamaz (İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/307; BAM İstanbul 12. Hukuk Dairesi, 2022/1246).

Şarta Bağlı Kapora: Kaporanın iadesi veya yanması belirli bir şarta (örneğin kredi çıkması, lokasyon onayı) bağlanmışsa ve bu şart gerçekleşmezse kapora iade edilir (İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2016/1154K; Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, 2011/226K).

Fiyat Garantisi: Bir kararda, kaporanın sadece rezervasyon için olduğu, fiyat garantisi sağlamadığı ve nihai faturadan düşüleceği belirtilmiştir (İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/602

Sonuç Olarak: Türk hukuk uygulamasında kapora (bağlanma parası), sözleşmenin kurulduğuna dair bir kanıttır ve kural olarak “yanmaz”. Satışın gerçekleşmemesi halinde iadesi esastır. Kaporanın satıcıda kalabilmesi (yanması) için; sözleşmenin geçerli olması (resmi şekil şartı varsa uyulması) ve paranın “cayma parası” olduğunun açıkça kararlaştırılmış olması gerekmektedir. Geçersiz sözleşmelerde kapora her halükarda iade edilir.

Kapora Yanması Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kaporanın yanıp yanmayacağı; verilen paranın bağlanma parası mı yoksa cayma parası mı olduğu, asıl sözleşmenin geçerli olup olmadığı, resmi şekil şartına uyulup uyulmadığı ve tarafların tacir olup olmadığı gibi birçok hukuki kriterin birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Uygulamada en sık yapılan hata, sözleşmede “iade edilmez” ibaresi bulunmasının kaporanın otomatik olarak yanacağı düşüncesidir. Oysa Yargıtay içtihatları bu konuda son derece teknik ve sınırlayıcıdır.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi taşınmaz ve araç satışlarının yoğun olduğu bölgelerde kapora uyuşmazlıkları sıkça dava konusu olmaktadır. Yanlış hukuki değerlendirme, iade edilmesi gereken bir kaporanın kaybedilmesine veya haksız yere dava açılmasına yol açabilmektedir.

Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kaporanın hukuki niteliği, cayma parası–bağlanma parası ayrımı ve sebepsiz zenginleşmeden doğan iade davaları konusunda Yargıtay uygulamasına hâkim, sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması için uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Genel kurul toplantılarında divan kurulu seçimi ve işleyişine ilişkin temel kurallar

I. Divan Kurulunun Seçimine İlişkin Temel Kurallar

1)Divan kurulu seçimi, toplantı yeter sayısının (nisabın) sağlandığının tespit edilmesinden ve genel kurulun açılmasından sonra yapılmalıdır.

Bu sıra emredici niteliktedir; aksi hâlde genel kurul yok hükmünde sayılabilir. (Dernekler Yön. m.15; Meslek Birlikleri ve Federasyonları Tüzüğü m.25; Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)

2)Toplantı açılmadan önce divan seçimine geçilmesi usulsüzlüktür.
Açılış → yoklama → nisabın tespiti → divan seçimi sırası korunmalıdır. (Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)

3) Uygulamada divan seçimi, gündemin ikinci veya üçüncü maddesi olarak yapılabilir; ancak mutlaka açılış ve yoklamadan sonra olmalıdır. (Ankara 9. ATM, 2020/637 E., 2021/478 K.; Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)

4) Divan kurulu üyeleri, genel kurula katılanların oylarıyla seçilir; aday listeleri veya önergeler oylanır.
(İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)

5) Divan seçimine ilişkin karar nisabı, hazirun cetvelindeki toplam sayı değil, oylamaya katılanların sayısı esas alınarak belirlenir. (Yargıtay 23. HD, 2015/6627 E., 2015/— K.)

7) Genel kurul toplantı başkanı ve divan kurulu (heyet) toplantıya katılanlar arasından seçilir.
Divan başkanı ve üyelerinin kat maliki olma zorunluluğu yoktur.

8)Kat Mülkiyeti Kanunu’nda divan heyetine ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığından, öncelikle yönetim planındaki hükümler uygulanır.
Yönetim planında divan heyetine ilişkin bir düzenleme varsa bu hüküm bağlayıcıdır.

9)Yönetim planında yasaklama yoksa divan kurulu; kat malikleri veya vekilleri arasından, malik olsun veya olmasın yönetim kurulu üyeleri arasından, profesyonel site yöneticileri, danışmanlar, avukatlar veya mevzuata hâkim üçüncü kişiler arasından seçilebilir.

10)Yönetim kurulu üyelerinin divan heyetinde yer alması, tek başına hukuka aykırılık oluşturmaz.
Yönetim planında açık yasak yoksa mümkündür.

11)Kat Mülkiyeti Kanunu’nda divan kurulunun kaç kişiden oluşacağına ilişkin açık ve emredici bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle divan kurulunun üye sayısı, öncelikle tapu sicilinde kayıtlı yönetim planındaki hükümlere, yönetim planında da bir düzenleme yoksa genel kurulun iradesine göre belirlenir. Uygulamada ve yerleşik içtihatlarda özellikle çok sayıda bağımsız bölümü bulunan sitelerde divan kurulunun; en az üç kişiden (bir divan başkanı, bir kâtip üye ve bir sayman üye) oluşturulması gerektiği kabul edilmektedir.

II. Divan Kurulunun Genel Kurulu Yönetmesine İlişkin Kurallar

1)Divan kurulu seçildikten sonra genel kurulun sevk ve idaresini tamamen üstlenir.
(Antalya 1. ATM, 2023/255 E., 2024/331 K.)

2) Divan; gündem maddelerini sırayla görüşmeye açar, söz taleplerini yönetir, önergeleri oylamaya sunar ve sonuçları tespit eder.
(Antalya 1. ATM, 2023/255 E., 2024/331 K.)

3) Genel kurul kararları, kural olarak toplantıya katılanların oy çokluğu ile alınır.
(Kayseri 2. ATM, 2023/610 E., 2025/500 K.)

4)Divan, oylamaların sağlıklı yapılması için kimlik, yaka kartı ve katılım kontrolü gibi tedbirleri alabilir.
(İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)

5) Açık oylama esastır; ancak katılanların yarıdan fazlasının talebiyle gizli oylamaya geçilebilir.
(İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)

6) Oylama sonucuna itiraz edilmesi hâlinde divan oyları yeniden sayabilir; tekrar sayım yapılması usule aykırılık oluşturmaz.
(Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)

7) Divan kurulunun en önemli görevlerinden biri, toplantı tutanağının gerçeği yansıtacak şekilde düzenlenmesini sağlamaktır.
(Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)

8) Tutanakta; görüşmelerin, oylamaların ve kabul–ret oy sayılarının açıkça gösterilmemesi, genel kurulun yokluğuna yol açabilir.
(Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)

9)Divanın, söz hakkı vermemesi veya sayım taleplerini keyfî biçimde reddetmesi, iptal davalarında hukuka aykırılık iddiasına konu olabilir.
(İstanbul BAM 17. HD, 2021/1484 E., 2025/832 K.)

III. İtirazlar ve Muhalefet Şerhine İlişkin Kurallar

1)Genel kurul kararlarının iptali için kural olarak muhalefet şerhinin tutanağa geçirilmiş olması gerekir.
(1163 sayılı KK m.53/1)

2)Toplantıya katıldığı hâlde muhalefet şerhi koymayan ortakların iptal davası açma hakkı bulunmaz.
(Bakırköy 4. ATM, 2021/1039 E., 2022/635 K.; Kayseri 2. ATM, 2021/671 E., 2022/756 K.)

3)Divan başkanı, her gündem maddesinden sonra veya toplantı sonunda itiraz ve şerh olup olmadığını sormalıdır.
(Bakırköy 4. ATM, 2021/1039 E., 2022/635 K.; Antalya 1. ATM, 2021/412 E., 2023/66 K.)

4)Toplantıya katılmaması gereken kişilerin oylamaya katılması ve bunun sonuca etkili olması hâlinde, muhalefet şerhi şartı aranmayabilir.
(Yargıtay 23. HD, 2015/6627 E., 2015/— K.)

5)Divanın itirazları dinlemediği veya tutanağa geçirmediği iddiaları, tanık ve kamera kayıtları gibi delillerle ispatlanmalıdır.
(Kayseri BAM 6. HD, 2022/2750 E., 2022/2729 K.)

IV. Vekâletle Oy Kullanımına ve Denetime İlişkin Kurallar

1)Kat malikleri, genel kurulda oylarını yetkili bir vekil aracılığıyla serbestçe kullanabilir. Divan kurulu, vekâletnamelerin geçerliliğini denetlemekle yükümlüdür; ancak bu denetim yetkisi toplantı sırasında ibraz edilen vekâletlerle sınırlıdır.
Bu hak, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu ile tanınmış temel bir katılım ve temsil hakkı olup, özüne dokunulamaz niteliktedir. (634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu m.31)

Divanın görevi; vekâletnamenin toplantı anında sunulup sunulmadığını, temsil edilen kat maliki adına düzenlenip düzenlenmediğini ve açık bir sahtecilik bulunup bulunmadığını şekli olarak kontrol etmektir.
(Kayseri 2. ATM, 2023/610 E., 2025/500 K.)

2)Divan kurulunun vekâletnameleri denetleme yetkisi, “toplantı anı” ile sınırlıdır.
Toplantıdan günler önce vekâletname toplanması, yönetim ofisine teslim edilmesi, onaylatılması veya ön incelemeye tabi tutulması divanın yetki alanında değildir. Bu tür uygulamalar, divanı kanunda öngörülmeyen şekilde idari ve yargısal bir merci haline getirir.

3)Usulsüz veya mükerrer vekâletlerin tespiti hâlinde, divan bu oyları hesaptan düşerek sonucu yeniden değerlendirebilir.
Ancak bu değerlendirme, yalnızca toplantı sırasında somut ve açık şekilde tespit edilebilen durumlarla sınırlıdır. (Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)

4)Geçersiz vekâletler toplantı veya karar nisabını düşürüyorsa, alınan kararlar yoklukla malul olabilir veya iptal yaptırımına tabi tutulabilir.
Bu hâlde hukuki sonuç, vekâletin geçersizliğinin karar sonucuna etkisine göre belirlenir.
(Yargıtay 11. HD, 2009/3958 E., 2010/10323 K.; Yargıtay 20. HD, 2017/2634 E., 2018/1986 K.)

5)Divan heyeti üyeleri, başka kat maliklerinden aldıkları vekâletler kapsamında, vekil oldukları maliklerin oylarını kendi ibralarında dahi kullanabilirler.
6)Vekâlet belgelerinin oy kullanımı sırasında divana ibraz edilmemesi, hukuka aykırılık iddiasına konu olabilir.
Bu durum, divanın toplantı anındaki denetim yükümlülüğü kapsamında değerlendirilir. (Yargıtay 20. HD, 2017/4740 E., 2017/10436 K.)

7)Divanın toplantı başında vekâletle oy kullanma kurallarını açıklaması, iyi ve hukuka uygun bir uygulamadır.
Ancak bu açıklama, kanunda öngörülmeyen yeni şartlar ihdas etme veya temsil hakkını sınırlama sonucunu doğuramaz.
(İstanbul BAM 17. HD, 2021/1484 E., 2025/832 K.)

8)Kat Mülkiyeti Kanunu, vekâletin nasıl verileceğine, hangi şekil şartlarını taşıyacağına veya önceden bildirilmesine ilişkin herhangi bir sınırlama öngörmemiştir.
Kanun koyucu, vekâletle temsil hakkının serbestçe kullanılabilmesini amaçlamış; bu alanı bilinçli olarak şekil serbestisine bırakmıştır.
(KMK m.31 – lafız ve amaçsal yorum)

9)Vekâlet sözleşmeleri kural olarak şekle tabi değildir.
Yazılı şekil, noter onayı, önceden bildirim veya herhangi bir idari prosedür aranmaz; taraf iradelerinin uyuşmasıyla geçerli şekilde kurulmuş olur.
(6098 sayılı TBK m.502 vd.; Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)

10)Kat mülkiyeti ilişkilerinde vekâlet sözleşmesine ilişkin Borçlar Kanunu hükümleri aynen uygulanır.
Kat mülkiyeti mevzuatında bu serbestliği ortadan kaldıran veya sınırlayan bir istisna bulunmamaktadır.
(Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)

11)Bir kat malikini temsilen toplantıya katılan kişinin yazılı vekâletnamesi bulunmasa dahi, temsil edilen malik tarafından itiraz edilmedikçe temsil geçerlidir.
Temsilin hukuki varlığı şekle değil, iradeye dayanır.
(Yargıtay 18. HD, 2007/10272 E., 2007/10513 K.)

12)Vekâlet ilişkisinin geçerliliği için noter onayı, önceden bildirim veya yönetim tarafından yapılacak bir “ön onay” şartı aranamaz.
Bu tür şartlar kanunda öngörülmemiş olup, temsil hakkını kısıtlayıcı niteliktedir.
(Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)

13)Yönetim planı ile vekâletnamenin toplantıdan en az 7 gün önce yönetim ofisine teslim edilmesi ve onaylatılması şartının getirilmesi gibi sınırlamalar, kanunda karşılığı olmayan bir sınırlamalardır.
(KMK m.31; TBK m.502 vd.)

14) “Teyit edilmemiş, onay kaşesiz vekâletlerin toplantı günü dikkate alınmayacağı” gibi yönetim planında hüküm konulması, kat malikinin iradesini bertaraf eden niteliktedir ve yok hükmündedir.

15) Kanunla tanınan temsil hakkını zorlaştıran, şekle bağlayan ve özünü ortadan kaldıran bu tür düzenlemeler hukuki sonuç doğurmaz; yok hükmünde kabul edilmelidir.(kat, mülkiyeti ile ilgili yazılar.

Read More

Anne-baba hayattayken miras paylaşımı yapılabilir mi?

Anne-baba hayattayken miras paylaşımı olabilir mi? Yargıtay kararlarına göre, anne-baba (mirasbırakan) hayattayken miras paylaşımı yapılması belirli hukuki koşullar altında mümkündür. Yargı içtihatları bu konuda iki temel yöntem belirlemiştir: mirasçıların mirasbırakanın katılımıyla yaptığı resmi paylaşma sözleşmesi ve mirasbırakanın sağlığında malvarlığını fiilen paylaştırması (özgülemesi).

1. Mirasbırakanın Katılımıyla Yapılan Paylaşma Sözleşmesi (TMK m. 678)

Türk Medeni Kanunu’nun 678. maddesi, mirasın açılmasından önce mirasçılar arasında yapılacak paylaşma sözleşmelerinin geçerliliğini, mirasbırakanın sözleşmeye katılmasına veya izin vermesine bağlamıştır. Yargıtay, bu hükmü esas alarak, mirasbırakanın sağlığında ve onun katılımıyla yapılan yazılı paylaşma sözleşmelerini hukuken geçerli kabul etmektedir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2013/705 E., 2013/3498 K.), mirasbırakanın sağlığında, tüm mirasçıların ve mirasbırakanın katılımıyla yapılan 15.12.1973 tarihli paylaşma sözleşmesinin TMK m. 676 ve 678 uyarınca hukuken geçerli olduğuna hükmederek yerel mahkeme kararını bozmuştur.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2010/3254 E., 2010/6326 K.)K, muris hayattayken mirasçılar arasında yapılan harici taksimin geçerli olması için murisin sözleşmeye katılması gerektiğini (TMK m. 678) vurgulamış, davacıların “murisin iştiraki ile yapılmış böyle yazılı bir sözleşmenin varlığını iddia ve ispat edemediği” gerekçesiyle davanın reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.

2. Mirasbırakanın Sağlığında Fiili Paylaştırma (Özgüleme) Yapması

Yargıtay kararlarında sıklıkla karşılaşılan bir diğer durum, mirasbırakanın malvarlığını hayattayken mirasçıları arasında fiilen paylaştırması ve zilyetliklerini devretmesidir. Bu tür paylaştırmalar, genellikle “bağış” veya “özgüleme” olarak nitelendirilmekte ve belirli şartlar altında geçerli kabul edilmektedir.

Geçerli Kabul Edilen Fiili Paylaştırmalar:

Mirasbırakanın sağlığında taşınmazlarını yer göstererek ve kura çekerek erkek evlatlarına özgüleyip teslim etmesi (Yargıtay 8. HD, 2012/14922 E., 2013/17276 K.).

Mirasbırakanın sağlığında taşınmazlarını paylaştırarak mirasçılarına vermesi ve zilyetliği devretmesi (Yargıtay 1. HD, 2023/392 E., 2024/1852 K.; Yargıtay 1. HD, 2022/6368 E., 2024/155 K.).

Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımın keşif, tanık ve yerel bilirkişi beyanlarıyla sabit olması (Yargıtay 7. HD, 2011/5604 E., 2012/3464 K.).

Mirasbırakanın intifa hakkını üzerinde tutarak taşınmazlarının çıplak mülkiyetini mirasçılarına devretmesi ve bu işlemin paylaştırma amacıyla yapıldığının kabul edilmesi (Yargıtay 1. HD, 2024/2041 E., 2025/2359 K.)K.

Tapusuz taşınmazlarda zilyetliğin devri suretiyle yapılan elden bağışlama niteliğindeki paylaştırmalar, şekil koşuluna bağlı olmaksızın geçerli sayılmıştır (Yargıtay 1. HD, 2021/6036 E., 2023/2496 K.; Yargıtay 8. HD, 2012/517 E., 2012/8265 K.).

Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımın köy karar defterine kaydedilmesi ve bu beyanın esas alınması (Yargıtay 8. HD, 2012/13495 E., 2013/6427 K.)K

Paylaştırmanın Geçerlilik Koşulları ve Sınırları:

Tüm Mirasçıların Katılımı: Mirasbırakan hayattayken yapılan paylaşımın hukuken geçerli sayılabilmesi için kural olarak tüm mirasçıların bu sürece dahil edilmesi veya pay alması gerekmektedir. Sadece belirli mirasçılar (örneğin sadece erkek çocuklar) arasında yapılan paylaştırmalar, diğer mirasçıların hakkını ihlal ettiği için geçersiz kabul edilmektedir (Yargıtay 8. HD, 2011/3703 E., 2012/664 K.; Yargıtay 8. HD, 2011/4701 E., 2011/5281 K.)K. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin bir kararındaki karşı oyda da, tüm mirasçılara az veya çok bir şey verilmemişse geçerli bir taksimden bahsedilemeyeceği vurgulanmıştır (2018/3404 E., 2021/1672 K.)K.

İspat Yükü: Paylaşıma dayanan taraf, bu iddiasını (tanık, bilirkişi, yazılı belge vb. delillerle) ispat etmekle yükümlüdür (Yargıtay 1. HD, 2024/3005 E., 2024/4772 K.)K. Mahkemeler, bu iddianın araştırılması için keşif yapılması, tanık ve yerel bilirkişi dinlenmesi gibi yöntemlere başvurmaktadır (Yargıtay 8. HD, 2021/3392 E., 2022/7979 K.K; Yargıtay 1. HD, 2022/5615 E., 2023/2928 K.).

Paylaştırma Amacı ve Muvazaa: Yapılan devirlerin gerçek bir paylaştırma amacı taşıması gerekir. Eğer amaç, diğer mirasçılardan mal kaçırmak ise işlem muvazaa nedeniyle iptal edilebilir. Ancak, mirasbırakanın hak dengesini gözeten bir paylaştırma yaptığı anlaşılırsa, mal kaçırma kastının olmadığı kabul edilerek dava reddedilebilir (Yargıtay 1. HD, 2017/1119 E., 2020/2321 K.). Paylaştırma savunması, kural olarak sadece mirasçılar arasında ileri sürülebilir; mirasçı olmayan bir kişiye yapılan devrin paylaştırma olarak savunulması kabul görmemiştir (Yargıtay HGK, 2022/21 E., 2023/861 K.).

Eşitlik Zorunluluğu: Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımda veya mirasçılar arasında yapılan taksimde her mirasçının matematiksel olarak eşit değerde mal alması zorunlu değildir. Tarafların rızalarının uyuşması yeterlidir (Yargıtay 1. HD, 2024/3005 E., 2024/4772 K.; Yargıtay 8. HD, 2012/11576 E., 2013/10370 K.).

Özetle: Anne-baba hayattayken miras paylaşımı, TMK m. 678 uyarınca mirasbırakanın katıldığı yazılı bir sözleşmeyle veya mirasbırakanın sağlığında malvarlığını tüm mirasçılarını gözetecek şekilde fiilen paylaştırıp zilyetliklerini devretmesi yoluyla mümkündür. Her iki durumda da paylaşımın varlığı ve geçerliliği, somut olayın özelliklerine, delillere ve tüm mirasçıların haklarının gözetilip gözetilmediğine göre mahkemelerce değerlendirilmektedir.

Anne-Baba Hayattayken Miras Paylaşımında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Anne-baba hayattayken yapılan miras paylaşımları, uygulamada en fazla uyuşmazlığa, iptal davasına ve yıllar sonra açılan miras davalarına konu olan işlemler arasındadır. Her ne kadar Türk Medeni Kanunu m. 678 ve Yargıtay içtihatları, belirli koşullar altında bu tür paylaşımlara imkân tanısa da; paylaşımın hukuken geçerli sayılması, son derece teknik şartlara bağlıdır.

Özellikle;

Paylaşmanın TMK m. 678’e uygun şekilde mirasbırakanın katılımıyla yapılıp yapılmadığı,

Fiili paylaştırmanın gerçekten özgüleme (paylaştırma) amacıyla mı, yoksa muris muvazaası niteliğinde mi olduğu,

Tüm mirasçıların bu paylaşımda haklarının gözetilip gözetilmediği,

Paylaştırmanın ispatının mümkün olup olmadığı (tanık, bilirkişi, keşif, yazılı belge),

Yapılan devirlerin ileride tenkis veya tapu iptal ve tescil davasına konu edilip edilemeyeceği

ancak uzman bir miras hukuku avukatının hukuki değerlendirmesiyle sağlıklı şekilde belirlenebilir.

Uygulamada sıkça görüldüğü üzere; mirasbırakan hayattayken yapılan sözlü paylaşımlar, eksik katılımlı taksimler veya sadece bazı mirasçıları kapsayan devirler, mirasbırakanın vefatından sonra geçersiz sayılmakta ve ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır. Nitekim Yargıtay kararlarında da, paylaşımın tüm mirasçıları kapsamadığı veya paylaştırma amacının ispatlanamadığı durumlarda işlemlerin iptaline karar verildiği görülmektedir.

Bu nedenle, anne-baba hayattayken yapılacak miras paylaşımlarının;

hukuki sonuçları öngörülerek,

ileride dava konusu olmayacak şekilde,

Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu biçimde

uzman avukat desteğiyle planlanması ve yürütülmesi zorunludur. Aksi hâlde, “paylaştırma” amacıyla yapılan işlemler, yıllar sonra mirasçılar arasında ciddi uyuşmazlıklara ve uzun süren davalara dönüşebilmektedir.

Read More

İş Sözleşmesinde Hüküm Bulunmaması Halinde İşverenin Yol Ücreti ve Servis Sağlama Yükümlülüğü Var Mıdır?

İş Sözleşmesinde Hüküm Bulunmaması Halinde İşverenin Yol Ücreti ve Servis Sağlama Yükümlülüğü Var Mıdır? İncelenen yargı kararları ve dokümanlar ışığında; iş sözleşmesinde yol ücreti veya servis imkanına dair bir düzenleme bulunmaması durumunda işverenin yükümlülükleri ve feragat durumu aşağıda detaylandırılmıştır.

1. Yol ücreti/ Servis Sağlama : Yasal Zorunluluk ve İşverenin Yönetim Hakkı

4857 sayılı İş Kanunu kapsamında işverenin çalışanlarına yemek veya yol ücreti ödemesi ya da servisle taşıma yapması gerektiğine dair yasal bir zorunluluk bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili daire kararlarında, bu tür sosyal yardımların işverenin inisiyatifinde olduğu ve yönetim yetkisi kapsamında değerlendirildiği açıkça belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2021/518, 2021/515, İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (2023/744).

2. Sözleşmede Hüküm Bulunmaması Halinde Yükümlülük Durumu

İş sözleşmesinde yol ücretine veya servis hizmetine dair açık bir ibare yoksa, kural olarak işverenin çalışanı iş yerine getirme veya yol ücreti ödeme zorunluluğu ortadan kalkmaktadır.

Talebin Reddi: Bireysel iş sözleşmesinde yol parası verileceği veya ayni olarak karşılanacağına dair düzenleme yoksa ve işyeri uygulaması ispatlanamıyorsa, yol ücreti talepleri mahkemelerce reddedilmektedir.

Örnek Karar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2014/14050), sözleşmede hüküm bulunmadığı için yerel mahkemenin kabul kararını hatalı bulmuştur.

Feragat ve Yeni Sözleşme: Taraflar arasında imzalanan yeni bir sözleşmede yol ücretine dair hüküm yer almıyorsa, işçi daha önce bu hakkı alıyor olsa bile, yeni sözleşmedeki sessizlik işverenin bu ödemeden feragat edebileceği veya yükümlülüğün kalktığı şeklinde yorumlanabilmektedir.

Örnek Karar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/4958K), yeni sözleşmede düzenleme olmamasını davanın reddi için gerekçe saymıştır.

3. İstisna: İşyeri Uygulaması ve Çalışma Koşullarında Esaslı Değişiklik

Sözleşmede yazılı bir hüküm bulunmasa dahi, yol ücreti ödenmesi veya servis sağlanması “işyeri uygulaması” haline gelmişse, işveren bu uygulamayı tek taraflı olarak kaldıramaz.

Esaslı Değişiklik İlkesi: İşyeri uygulaması haline gelen yol yardımı, çalışma koşulu niteliği kazanır. İşveren, bu koşulu ancak İş Kanunu’nun 22. maddesi uyarınca işçiye yazılı bildirim yaparak ve işçinin altı iş günü içinde yazılı kabulünü alarak değiştirebilir veya kaldırabilir.

Tek Taraflı Kaldırma Yasağı: İşçinin yazılı onayı alınmadan yapılan değişiklikler (yol ücretinin kesilmesi veya servisin kaldırılması) işçiyi bağlamaz ve sözleşmede hüküm olmasa bile işveren eski şartlarla devam etmekle yükümlü sayılır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/3063, 2015/3056).

4. İspat Yükümlülüğü

Yol ücreti veya servis hakkının varlığını ispat yükü işçidedir. Sözleşmede hüküm yoksa, işçi bu durumun işyeri uygulaması olduğunu veya kendisine taahhüt edildiğini “her türlü şüpheden uzak” delillerle kanıtlamalıdır.

Tanık Beyanlarının Yetersizliği: Sadece tanıkların “yol ücreti ödeneceği söylendi” şeklindeki beyanları, bu vaadi veren kişinin yetkisi belirsizse veya bordrolarla desteklenmiyorsa yeterli görülmemektedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2024/3287, 2016/21511), Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2017/23173).

Kamu İhaleleri ve Şartnameler: Alt işveren işçileri için ihale şartnamelerinde yol giderinin yükleniciye ait olduğuna dair hüküm yoksa, yükleniciden bu gideri karşılaması istenemez. KİK Kararı (2024/UH.II-1287).

Sonuç: İş sözleşmesinde yol ve ücretine dair bir ibare yoksa ve bu durum istikrarlı bir işyeri uygulaması haline gelmemişse, işverenin çalışanı iş yerine getirme veya yol ücreti ödeme zorunluluğu bulunmamaktadır. İşveren, sözleşmesel bir dayanak veya yerleşmiş bir uygulama (kazanılmış hak) yoksa bu ödemeyi yapmaktan imtina edebilir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

İş sözleşmesinde yol ücreti veya servis imkânına ilişkin hükmün bulunmaması, ilk bakışta basit bir yorum meselesi olarak görülse de, Yargıtay içtihatlarının çeşitliliği nedeniyle oldukça teknik ve uzmanlık gerektiren bir hukuk alanı hâline gelmiştir. Yol ücreti talebinin sözleşmeye dayalı olup olmadığı, işyeri uygulaması sayılıp sayılmayacağı, çalışma koşullarında esaslı değişiklik yapılıp yapılmadığı, işçinin feragatinin geçerliliği ve ispat yükünün nasıl karşılanacağı gibi hususlar, yanlış yorumlandığında işçi veya işveren açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir. Özellikle işyeri uygulamasının oluşup oluşmadığına ilişkin değerlendirme, bordro incelemesi, tanık beyanlarının ağırlığı, işveren yetkilisinin taahhüdünün geçerliliği gibi karmaşık ispat meseleleri içerdiğinden profesyonel hukuki destek gerektirir.

İş Kanunu m. 22’de düzenlenen “çalışma koşullarında esaslı değişiklik” kavramının yanlış uygulanması, işveren açısından geçersiz işlem, işçi açısından ise haklı nedenle fesih veya alacak taleplerinin reddi gibi sonuçlar doğurabilir. Yargıtay’ın aynı konuya ilişkin farklı yıllardaki kararları bile uygulamada önemli yorum farklılıkları yaratmakta; bu durum sürecin uzman bir avukat tarafından yönetilmesini zorunlu kılmaktadır. Özellikle servis kaldırılması, yol yardımının durdurulması veya sözleşmede hüküm olmamasına rağmen uygulama iddiası gibi durumlarda, dosyanın doğru şekilde hazırlanması ve delillerin stratejik bir sırayla sunulması son derece kritik öneme sahiptir.

Bu nedenle, yol ücreti, servis hakkı, çalışma koşullarında değişiklik, işyeri uygulaması veya feragat gibi uyuşmazlıklarla karşılaşan işçi ve işverenlerin; Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası, Çayırova ve İstanbul genelinde hizmet veren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu gibi iş hukuku alanında deneyimli bir ekiple çalışması hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Uzman avukat desteği; doğru delil stratejisinin kurulmasını, Yargıtay içtihatlarının dosyaya uygun şekilde uygulanmasını ve uyuşmazlığın en hızlı ve etkin biçimde çözüme kavuşmasını sağlar.

Read More

Kapora, Bağlanma Parası, Pey Akçesi ve Cayma Parasının geçerlilik şartları nelerdir?

1. Kapora, Bağlanma Parası, Pey Akçesi ve Cayma Parası Kavramları ve Farkları

Yargı kararlarında kapora; bağlanma parası ve pey akçesi kavramlarıyla eş anlamlı olarak, cayma parası ve cezai şarttan ise hukuki niteliği itibarıyla farklı şekilde tanımlanmıştır.

Kapora / Bağlanma Parası / Pey Akçesi: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 177. maddesine göre, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” olarak değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilen “bağlanma parası” (pey akçesi) sayılır. Bu paranın temel işlevi sözleşmenin kurulduğunu kanıtlamak ve ispat kolaylığı sağlamaktır. Aksine bir sözleşme veya yerel adet yoksa, bu tutar esas alacaktan düşülür (mahsup edilir).

Cayma Parası (Cayma Akçesi): TBK’nın 178. maddesinde düzenlenmiştir. Eğer verilen para “cayma parası” olarak kararlaştırılmışsa, taraflar sözleşmeden cayma hakkına sahip olur. Bu durumda parayı veren cayarsa verdiğini bırakır; parayı alan cayarsa aldığının iki katını geri verir. Yargı kararlarına göre, bir ödemenin cayma parası sayılabilmesi için bu hususun açıkça kararlaştırılmış olması veya ispat edilmesi gerekir; aksi halde verilen para bağlanma parası kabul edilir.

Cezai Şart: Borcu kuvvetlendirmeye yarayan fer’i (yan) bir şarttır. Kapora veya cayma akçesi de cezai şart gibi fer’i niteliktedir. Ancak cezai şart, genellikle sözleşmeye aykırılık durumunda ödenmesi gereken bir bedel iken, kapora sözleşme kurulurken verilir.

Temel Farklar:

İade Yükümlülüğü: Açıkça “cayma tazminatı/parası” olduğu şart edilmedikçe; kapora veya pey akçesi, sözleşmeyi bozan taraf haklı olsun veya olmasın, veren tarafça geri istenebilir (istirdada yetkilidir). Cayma parası ise cayan tarafın katlanması gereken bir bedeldir.

İspat Yükü: Verilen paranın cayma parası olduğunu iddia eden taraf (genellikle satıcı/alan), bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Aksi halde para, iadesi gereken bağlanma parası sayılır.

Geçerlilik: Cezai şart ve cayma parası gibi fer’i şartların geçerliliği, asıl sözleşmenin geçerliliğine bağlıdır. Asıl sözleşme geçersizse (örneğin resmi şekil eksikliği), bu şartlar da geçersizdir.

2. Geçerli Olduğu Sözleşme Türleri ve Şekil Şartları

Yargı kararları, kaporanın hukuki sonuçlarını sözleşmenin türüne ve geçerlilik şartlarına göre değerlendirmiştir:

Taşınmaz (Gayrimenkul) Satış Sözleşmeleri: Türk Medeni Kanunu m. 706, TBK m. 237, Tapu Kanunu m. 26 ve Noterlik Kanunu m. 60 gereğince resmi şekilde (tapu memuru veya noter huzurunda) yapılması zorunludur. Adi yazılı veya sözlü yapılan taşınmaz satış sözleşmeleri hukuken geçersizdir (hükümsüzdür). Sözleşme geçersiz olduğu için, buna bağlı kapora, cayma akçesi veya cezai şart hükümleri de geçersiz sayılır.

Araç Satış Sözleşmeleri: Karayolları Trafik Kanunu m. 20 gereğince noter huzurunda resmi şekilde yapılması geçerlilik koşuludur. Haricen (noter dışı) yapılan araç satış sözleşmeleri geçersizdir ve taraflara hak/borç doğurmaz.

Ticari Satım ve Diğer Sözleşmeler:

Limited Şirket Hisse Devri: TTK m. 595 uyarınca yazılı şekilde yapılması ve noter onayı şarttır. Bu şarta uyulmayan harici anlaşmalar geçersizdir.

Leasing (Finansal Kiralama): Leasing onayına bağlı sözleşmelerde, leasing onaylanmazsa sözleşme iptal olmuş sayılır.

Menkul (Taşınır) Satışı: Pizza restoranı devri veya makine satışı gibi durumlarda, devir gerçekleşmemişse ve aksi kararlaştırılmamışsa kapora iadeye tabidir.

3. İptal ve İade Koşulları

Kapora iadesi, sözleşmenin geçerliliği ve iptal nedenlerine göre şu koşullarda gerçekleşir:

Geçersiz Sözleşmelerde İade (Sebepsiz Zenginleşme): Resmi şekil şartına uyulmadığı için geçersiz olan (taşınmaz veya araç satışı gibi) sözleşmelerde, taraflar verdiklerini “sebepsiz zenginleşme” hükümleri gereğince geri isteme hakkına sahiptir. Sözleşme geçersiz olduğundan, satıcı “cayma parası” veya “cezai şart” savunmasıyla kaporayı elinde tutamaz.

Sözleşmenin Kurulmaması veya İfa Edilmemesi: Sözleşme kurulurken verilen para (bağlanma parası), sözleşme ifa edilmezse veya satış gerçekleşmezse iade edilmelidir. Yargıtay kararlarına göre, açıkça cayma parası olduğu kararlaştırılmadıkça, sözleşmeyi bozan taraf kusurlu olsa dahi kaporayı geri isteyebilir.

Tarafların Anlaşması (İkale): Sözleşme tarafların karşılıklı anlaşmasıyla sona erdirilirse, alınan kapora iade edilmelidir.

Satıcının Temerrüdü: Satıcının malı teslim etmemesi veya taahhüt edilen sürede teslimata hazır hale getirmemesi durumunda, alıcı sözleşmeden dönerek kaporayı faiziyle birlikte geri isteyebilir.

İadenin Reddedildiği İstisnai Durumlar:

Ticari nitelikteki geçerli ön protokollerde, “her ne suretle olursa olsun iade edilmeyeceği” veya “cayma akçesi olduğu” açıkça yazılıp imza altına alınmışsa ve alıcı haksız yere caymışsa iade talebi reddedilebilir (Örn: İstanbul 7. Asliye Ticaret Mahkemesi kararı). Ancak bu durum, resmi şekil şartı eksikliği bulunan geçersiz sözleşmeleri kapsamaz.

İkincil Kaynaklardan Edinilen Ek Bilgiler

Aşağıdaki bilgiler, karar metinlerinde yer alan ikincil nitelikteki detaylar ve spesifik durumları içermektedir:

İspat Sorunu: Banka dekontlarında “nakit borç” ibaresi yer alması durumunda, parayı alan taraf bunun kapora veya komisyon olduğunu ispatlayamazsa, ödeme borç olarak kabul edilir ve iadesi gerekir. Dekontta “kapora” yazması, paranın bağlanma parası olduğuna karine teşkil eder.

Ardiye Masrafı Mahsubu: Ticari satımlarda (örneğin makine ithalatı), sözleşme gerçekleşmese bile satıcı, malı beklettiği süre için oluşan ardiye masraflarını kaporadan mahsup etmeyi talep edebilir. Ancak proforma faturada “ardiye masrafı yansıtılmayacağı” notu varsa bu kesinti yapılamaz.

Görevli Mahkeme: Tüketici işlemi niteliğindeki (örneğin hususi araç alımı) uyuşmazlıklarda kapora iadesi davaları Tüketici Mahkemelerinde görülmelidir. Tacir olmayan kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda ise Asliye Hukuk Mahkemeleri görevlidir.

Franchising Sözleşmeleri: Marka lisansı içeren franchising sözleşmelerinin yazılı yapılması zorunludur (Sınai Mülkiyet Kanunu). Yazılı olmayan sözleşmelerde ödenen kapora, sebepsiz zenginleşme kapsamında değerlendirilir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kapora, bağlanma parası, pey akçesi, cayma akçesi ve cezai şart kavramları arasındaki hukuki farklar; taşınmaz satış sözleşmelerindeki resmi şekil şartları, araç satışının noter zorunluluğu, limited şirket hisse devri, ticari protokoller, leasing sözleşmeleri ve sözleşmenin geçersizliğinde sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gibi konular teknik ve uzmanlık gerektiren alanlardır. Yargıtay’ın kaporanın iadesi, cayma parası olup olmadığı, geçersiz sözleşmelerde satıcının parayı elinde tutup tutamayacağı, ardiye masrafı mahsup edilebilmesi gibi konulardaki kararları oldukça ayrıntılıdır ve tek bir hata dahi hak kaybına yol açabilmektedir.

İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi bölgelerde taşınmaz ve araç satışları yaygın olduğundan, kapora uyuşmazlıkları sık görülmekte ve “kapora mı – cayma akçesi mi – cezai şart mı?” ayrımının doğru yapılması büyük önem taşımaktadır. Özellikle taşınmaz veya araç satışı gibi geçersiz sözleşmelerde kapora iadesinin zorunlu olduğu yönündeki Yargıtay uygulaması, sürecin usulüne uygun yürütülmesini gerektirir.

Bu nedenle 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kapora iadesi, cayma akçesi değerlendirmesi, geçersiz sözleşmelerde sebepsiz zenginleşme talepleri, ticari protokollerde cayma hükümleri ve ispat yükü gibi karmaşık alanlarda profesyonel hukuki destek sunar. Uzman avukat desteği, sözleşmenin niteliğinin doğru belirlenmesi, kaporanın hukuki statüsünün tespiti ve iade–tazminat taleplerinin doğru mahkemede ve doğru hukuki dayanaklarla ileri sürülmesi açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Alım Satımlarda Verilen Kapora İade Edilir mi?

1. Kaporanın Tanımı ve Hukuki Niteliği 

Alım Satımlarda Verilen Kapora İade Edilir mi? İncelenen yargı kararlarına göre kapora, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 177. maddesi kapsamında “bağlanma parası” (pey akçesi) olarak tanımlanmaktadır. Hukuki niteliği ve işlevleri şu şekildedir:

Bağlanma Parası Olarak Asli Nitelik: Kapora, sözleşme yapılırken bir tarafın diğerine verdiği, cayma parası olarak değil, sözleşmenin kurulduğuna kanıt olarak verilen paradır. Aksine bir sözleşme veya yerel adet olmadıkça, verilen kapora esas alacaktan düşülür (Konya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, İst. Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi, Sakarya BAM).

Cayma Parası Ayrımı: Kapora, açıkça “cayma parası” (cayma tazminatı) olarak kararlaştırılmadıkça bu niteliği taşımaz. Cayma parası, sözleşmeden dönülmesi halinde parayı verenin vazgeçerse parayı bırakması, alanın vazgeçerse iki katını iade etmesi (TBK m. 178) sonucunu doğururken; bağlanma parası olan kapora, sözleşmenin yapıldığının ispatı içindir.

Fer’i Nitelik: Kapora, asıl borcu kuvvetlendirmeye yarayan fer’i (yan) bir şarttır. Bu nedenle asıl sözleşmenin geçerliliğine bağlıdır (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – 2015/16368, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi – 2010/16031).

2. Geçerlilik Şartları 

Kaporanın ve buna bağlı cezai şartların geçerliliği, temel alım satım sözleşmesinin kanuni şekil şartlarına uygun yapılıp yapılmadığına bağlıdır:

Taşınmaz Satışlarında: Tapulu taşınmazların satışına ilişkin sözleşmelerin resmi şekilde (tapu memuru veya noter huzurunda) yapılması zorunludur (TMK m.706, TBK m.237, Tapu Kanunu m.26). Adi yazılı (harici) şekilde yapılan taşınmaz satış sözleşmeleri geçersizdir. Sözleşme geçersiz olduğu için, bu sözleşmede yer alan kapora veya cezai şart hükümleri de geçersiz kabul edilir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – 2015/6478, İst. 10. Asliye Ticaret Mahkemesi, Konya 3. Asliye Ticaret Mahkemesi).

Araç Satışlarında: Trafikte tescilli araçların mülkiyetini devreden sözleşmelerin noterde yapılması zorunludur (2918 sayılı KTK m.20/d). Noter dışında yapılan harici araç alım satım sözleşmeleri ve bu sözleşmelere dayalı cezai şartlar hukuken geçersizdir (Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – 2015/12032, Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi).

İstisnai Durumlar: Taşınmaz satış vaadi içermeyen, sadece kaporanın miktarı ve iade şartlarını belirleyen protokollerin geçerlilik şekline tabi olmadığı yönünde değerlendirmeler de mevcuttur (İst. Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi). Ayrıca ticari mal alımlarında (örneğin iş makinesi) şifahi anlaşmalar dahi kaporanın varlığı için zemin oluşturabilir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi).

3. İade Şartları 

Kaporanın iadesi, sözleşmenin geçerliliği, tarafların kusuru ve sözleşme hükümlerine göre değişiklik göstermektedir:

Geçersiz Sözleşmelerde İade (Sebepsiz Zenginleşme): Resmi şekil şartına uyulmadığı için geçersiz sayılan (taşınmaz veya araç) sözleşmelerde, taraflar hak ve borç altına girmez. Bu durumda ödenen kapora, “sebepsiz zenginleşme” (haksız iktisap) hükümleri gereğince iade edilmelidir. Sözleşmede “vazgeçen kaporayı yakar” gibi hükümler olsa dahi, sözleşme geçersiz olduğu için bu hükümler uygulanamaz ve kapora iade edilir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – 2016/476, Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, Adana BAM).

Sözleşmenin Kurulmaması veya İfa Edilmemesi:

Satışın gerçekleşmemesi veya satıcının malı teslim etmemesi durumunda, alınan kapora iade edilmelidir (Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, İst. Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2021/307K, İst. BAM 43. HD).

Satıcı, mal bedelini veya sözleşme şartlarını kanıtlayamazsa ve sözleşme geçersiz hale gelirse kapora iade edilir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi).

Cayma ve Sözleşme Hükümleri:

Alıcının Cayması: Geçerli bir sözleşmede, taraflar “alıcının vazgeçmesi halinde kaporanın iade edilmeyeceğini” kararlaştırmışsa, bu hüküm bağlayıcıdır ve iade yapılmaz (İst. Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2021/152, İst. BAM 12. Hukuk Dairesi).

Satıcının Cayması: Sözleşmede satıcının vazgeçmesi halinde kaporayı iade edeceği veya tazminat ödeyeceği kararlaştırılmışsa, satıcı caydığında iade yükümlülüğü doğar (İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, İst. 10. Asliye Ticaret Mahkemesi).

Anlaşmalı Fesih (İkale) ve İbra: Taraflar sözleşmeyi karşılıklı anlaşarak sona erdirirse veya belirli bir miktar üzerinden ibraleşirse, bu anlaşma esas alınır. Örneğin, kaporanın yarısının iadesi konusunda anlaşıldıysa bakiye talep edilemez (İst. BAM 3. Hukuk Dairesi, İst. BAM 43. Hukuk Dairesi). Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir? (İstanbul – Ankara – İzmir Uygulamaları Işığında)

Kapora, cayma parası ve taşınmaz/araç satış sözleşmeleri gibi teknik konular; hem Türk Borçlar Kanunu, hem de şekil şartlarına ilişkin özel mevzuat nedeniyle uygulamada ciddi karışıklıklara yol açabilmektedir. Özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde mahkemeler arasında dahi farklı değerlendirmeler görülebildiğinden, sürecin uzman bir hukukçu tarafından yönetilmesi baştan sona büyük önem taşır.

Bu alanda deneyimli bir avukatın desteği gereklidir; çünkü:

Şekil şartı – geçersizlik – sebepsiz zenginleşme ilişkisinin doğru kurulması, davanın kaderini belirler.

Kaporanın bağlanma parası mı yoksa cayma parası mı olduğu çoğu zaman belgelerin yorumuna bağlıdır; uzmanlık gerektirir.

Taşınmaz satış vaadi, araç satış sözleşmesi, ticari mal alımı gibi her senaryoda geçerlilik şartları farklıdır.

Yanlış hukuki nitelendirme, davayı tamamen kaybetmeye veya gereksiz tazminat riskleriyle karşılaşmaya neden olabilir.

Yargıtay’ın güncel içtihatlarının doğru takibi, özellikle kapora–cezai şart ayrımında sonuç değiştirici rol oynar.

Taraflarca imzalanan protokol, sözleşme veya ibra metinlerinin geçerliliği–bağlayıcılığı–yorumlanması avukatlık uzmanlığı gerektiren bir alandır.

Bu nedenle, kapora alacakları, cezai şart talepleri veya geçersiz sözleşmeden kaynaklanan iade davalarında 2M Hukuk Ofisi bünyesinde görev yapan deneyimli avukatların sağladığı hukuki destek, sürecin doğru yönetilmesi ve hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Read More

Konkordato İlan Eden Şirketten İşçilik Alacakları Nasıl Tahsil Edilebilir?

Giriş

Konkordato İlan Eden Şirketten İşçilik Alacakları Nasıl Tahsil Edilebilir? Bu çalışma, konkordato sürecindeki bir şirketten işçilik alacaklarının nasıl tahsil edileceğine ilişkin yargı kararlarının analizini sunmaktadır. İcra ve İflas Kanunu (İİK) hükümleri çerçevesinde şekillenen tahsilat süreci, konkordatonun tasdik edilip edilmemesi, tasdik edilen projenin uygulanması veya sürecin iflasla sonuçlanması gibi farklı senaryolara göre değişiklik göstermektedir. Çalışma, bu senaryoları Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları ışığında inceleyerek işçilik alacaklıları için mevcut hukuki yolları ve bu yolların işleyişini detaylandırmaktadır.

Yargı kararlarının incelenmesi neticesinde işçilik alacaklarının tahsiline ilişkin temel bulgular şunlardır:

İmtiyazlı Alacak Statüsü: İşçilik alacakları, İİK m. 206/1 uyarınca birinci sıra imtiyazlı alacak olarak kabul edilmektedir. Bu statü, alacaklara konkordato sürecinde özel bir koruma sağlamaktadır.

Tasdik Şartı Olarak Ödeme veya Teminat: Konkordato projesinin mahkemece tasdik edilebilmesi için imtiyazlı işçilik alacaklarının tam olarak ödenmesi veya alacaklı açıkça feragat etmedikçe yeterli bir teminata bağlanması zorunludur (İİK m. 305/1-d). Bu şartın yerine getirilmemesi, konkordato talebinin reddi için tek başına yeterli bir sebeptir.

Konkordatonun Reddi ve İflas: Şirketin işçilik alacaklarını ödeyememesi veya teminata bağlayamaması, projenin başarıya ulaşamayacağına dair güçlü bir kanıt olarak kabul edilmekte ve genellikle konkordato talebinin reddedilerek şirketin iflasına karar verilmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu durumda alacaklar, iflas masasından öncelikli olarak tahsil edilir.

Tasdik Edilen Projeye Uyulmaması: Konkordato tasdik edildikten sonra şirket, proje kapsamındaki ödeme planına uymazsa, alacaklı işçi İİK m. 308/e uyarınca konkordatoyu kendisi yönünden feshettirme hakkına sahiptir. Fesih kararı ile alacaklı, konkordato projesinin getirdiği kısıtlamalardan kurtularak alacağının tamamı için icra takibi başlatma hakkını yeniden kazanır.

Çekişmeli Alacaklar: Borçlu şirket tarafından itiraz edilen işçilik alacakları “çekişmeli alacak” haline gelir. Alacaklı, bu durumda alacağının tespiti için İİK m. 308/b uyarınca tasdik kararının ilanından itibaren bir ay içinde dava açarak alacağını konkordato projesine dahil ettirebilir.

A. Konkordato Sürecinde ve Tasdik Aşamasında Tahsilat

İşçilik alacaklarının imtiyazlı niteliği, en belirgin korumayı tasdik aşamasında sağlamaktadır. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu durum açıkça ifade edilmiştir: “alacaklı … alacağının iş mahkemesi kararına dayalı işçi alacağı olduğunu ileri sürdüğüne göre mahkemece İcra ve İflas Kanunu’nun 206 ncı maddesinde belirtilen imtiyazlı alacaklı bulunup bulunmadığı hususunda inceleme yapılarak, imtiyazlı alacaklarla ilgili İcra ve İflas Kanunu’nun 305/1-d maddesi gereğince işlem yapılması gerektiği” (Yargıtay 6. HD, 2024/390 E., 2024/895 K.).

Uygulamada mahkemeler bu kuralı titizlikle uygulamaktadır. Örneğin, İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, imtiyazlı işçilik alacaklarının teminata bağlanmaması nedeniyle konkordato talebini doğrudan reddetmiştir (2024/435 E., 2025/581 K.). Karşıyaka Asliye Ticaret Mahkemesi ise, kalan işçilik alacağı için şirketin bir torna makinesini teminat göstermesini yeterli bularak tasdik kararı vermiştir (2021/143 E., 2021/222 K.). Birçok kararda, şirketlerin tasdik öncesinde işçilik borçlarını tamamen ödediklerini dekontlarla ispatladıkları görülmektedir (İzmir 1. ATM, 2021/314 E., 2021/498 K.; Kayseri 1. ATM, 2020/609 E., 2022/177 K.).

Ayrıca, imtiyazlı alacaklar için konulan hacizler, konkordato tasdikiyle birlikte düşmez. Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin kararında bu istisna, “geçici mühlet kararından önce başlatılmış takiplerde konulan ve henüz paraya çevrilmemiş hacizlerin (206/1 maddesindeki imtiyazlı alacaklılar… için konulan hacizler istisna olmak üzere) DÜŞMESİNE” şeklinde hükme bağlanmıştır (2018/426 E., 2020/447 K.).

B. Konkordato Talebinin Reddi ve İflas Halinde Tahsilat

Şirketin mali yapısının işçilik alacaklarını dahi karşılayamaması, konkordatonun başarı şansının olmadığının en önemli göstergesidir. Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi, bir kararında bu durumu net bir şekilde ortaya koymuştur: “2023 yılı 1,2,3,5,6 ve 7.aylarındaki işçi maaşlarını ödeyemediği… şirketin olağan masraflarını dahi ödemeyen şirketin konkordato müessesinden faydalanması mümkün olmadığı” (2023/2492 E., 2024/270 K.). Bu gibi durumlarda mahkemeler, İİK m. 292 uyarınca konkordato talebini reddederek şirketin iflasına karar vermektedir.

İflas kararı sonrası işçilik alacakları, iflas masasına kaydedilir. Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında görüldüğü gibi, alacaklar iflas masasına kayıt ve kabul talebiyle bildirilir ve İİK m. 206’daki sıraya göre öncelikli olarak ödenir (2021/66 E., 2024/353 K.). İflas içi konkordato gibi özel durumlarda ise, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararında olduğu gibi, projenin tasdikini takiben iflas dosyasındaki paranın serbest bırakılarak bir hafta içinde işçilik alacaklarının defaten ödenmesine karar verilebilmektedir (2024/74 E., 2024/513 K.).

C. Tasdik Edilen Konkordatonun İhlali Halinde Tahsilat

Konkordato tasdik edilse dahi, borçlu şirket ödeme planına uymadığı takdirde alacaklı işçi için yeni bir hukuki yol açılır. İİK m. 308/e, bu durumu düzenlemektedir. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararında bu hüküm şöyle alıntılanmıştır: “Kendisine karşı konkordato projesi uyarınca ifada bulunulmayan her alacaklı konkordato uyarınca kazanmış olduğu yeni hakları muhafaza etmekle birlikte konkordatoyu tasdik eden mahkemeye başvurarak kendisi hakkında konkordatoyu feshettirebilir.” (2024/49 E., 2024/266 K.).

Fesih kararı, alacaklıyı konkordato projesinin bağlayıcılığından kurtarır ve alacağının tamamı için icra takibi yapma imkânı tanır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin belirttiği gibi, “Konkordatonun kısmen feshi ile birlikte alacaklı artık projenin mecburiliğinden kurtulmakta adeta eski hale dönerek tüm alacağına geri kavuşmaktadır” (45. HD, 2023/1015 E., 2024/1334 K.). Ancak, Ankara Batı Asliye Ticaret Mahkemesi’nin bir kararında dikkat çekildiği üzere, fesih davası açmadan önce alacaklının borçluya bir ihtar göndererek temerrüde düşürmesi gerekebilir (2018/395 E., 2019/298 K.).

Sonuç

Yargı kararları ışığında, konkordato ilan eden bir şirketten işçilik alacaklarının tahsili için kanun koyucunun güçlü koruma mekanizmaları öngördüğü anlaşılmaktadır. İşçilik alacaklarının İİK m. 206 uyarınca “imtiyazlı alacak” sayılması, bu korumanın temelini oluşturmaktadır.

Tahsilat süreci özetle şu şekilde işlemektedir

Tasdik Öncesi: Alacaklar ya doğrudan ödenir ya da konkordatonun tasdiki için yeterli teminata bağlanır. Bu şart sağlanmazsa konkordato talebi reddedilir.

Konkordatonun Reddi: Sürecin başarısız olması halinde şirket iflas eder ve işçilik alacakları iflas masasından öncelikli olarak tahsil edilir.

Tasdik Sonrası: Projeye uyulmaması durumunda, alacaklı işçi konkordatoyu kendisi yönünden feshettirerek alacağının tamamı için genel hükümlere göre icra takibi başlatabilir.

Bu yollar, işçilik alacaklılarının haklarını konkordato sürecinin her aşamasında etkin bir şekilde korumayı amaçlamaktadır. Bir makale önerisi.

Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gereklidir?

Konkordato süreci, işçilik alacakları bakımından son derece teknik, çok aşamalı ve her safhası farklı hukuki sonuçlar doğuran bir mekanizmadır. İşçilik alacaklarının İİK m. 206 gereğince imtiyazlı olması alacaklıya önemli bir koruma sağlasa da; bu korumanın fiilen kullanılabilmesi, konkordatonun tasdik aşamasındaki teminat şartlarının doğru değerlendirilmesi, tasdik edilen projeye uyulmaması halinde izlenecek yolun doğru tespit edilmesi ve çekişmeli alacak süreçlerinin zamanında işletilmesi gibi yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren adımların eksiksiz takibiyle mümkündür. Yargı kararlarının her birinde görüldüğü üzere, mahkemeler konkordato kriterlerini oldukça hassas uygulamakta; özellikle işçilik alacaklarına ilişkin eksik ödeme, yetersiz teminat veya gecikmenin konkordatonun reddine veya iflasa yol açabildiği pek çok karar bulunmaktadır. Bu nedenle alacaklının haklarını koruyabilmesi, sürecin niteliğini ve zamanlamasını doğru yönetmesine bağlıdır.

Konkordato tasdiki, reddi, iflas kararı sonrası işlem, konkordatonun feshi veya çekişmeli alacak davası gibi birbirinden tamamen farklı hukuki mekanizmaların her birinin kendine özgü süreleri, usulleri ve ispat koşulları vardır. Hatalı bir işlem veya gecikme, işçilik alacağının konkordato kapsamı dışında kalmasına, feshin yapılamamasına, verilen teminatların yeterli görülmemesine veya iflas masasına yanlış sıradan kaydedilmesine neden olabilmektedir. Özellikle tasdik sonrası ödeme planına aykırılıkta yapılacak ihtar, süre hesaplaması ve fesih başvurusu teknik detaylar içerdiğinden, bir işçinin tek başına tüm süreci doğru yönetmesi çoğu zaman mümkün olmamaktadır. İşçilik alacaklarının çok önemli bir kısmı, sürecin yanlış yürütülmesi nedeniyle tahsil edilemeden kaybedilebilmektedir.

Bu sebeple konkordato sürecinde hak arayan işçilerin, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun ticari hareketin bulunduğu bölgelerde faaliyet gösteren şirketlere karşı alacak takibi yapanların, konkordato ve iflas hukuku konusunda uzman bir avukattan destek alması kritik öneme sahiptir. Uzman konkordato avukatları; teminat değerlendirmesi, tasdik aşamasında itiraz, fesih başvurusu, çekişmeli alacak davaları ve iflas masasına kayıt süreçlerinin tamamını profesyonel biçimde yöneterek alacağın kayba uğramaması için gerekli tüm hukuki adımları atar. Bu sayede işçilik alacaklıları, konkordato sürecinin karmaşıklığı karşısında hak kaybına uğramadan, en etkin hukuki yoldan alacaklarına kavuşabilme imkânına sahip olur.

Read More

Mobbing ile Kötü Yönetim Arasındaki Farklar Nelerdir?

Mobbing ile Kötü Yönetim Arasındaki Farklar Nelerdir? İncelenen Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları doğrultusunda; mobbing (psikolojik taciz) ile kötü yönetim, işyeri kabalığı ve stres faktörleri arasındaki temel farklar, “hedef alma”, “süreklilik/sistematiklik”, “kasıt” ve “yönetim hakkı” unsurları üzerinden ayrışmaktadır.

1. Hedef Alma ve Kişisellik Unsuru Yargı kararlarında mobbing ile kötü yönetim arasındaki en belirgin fark, eylemin yöneldiği özne ve amaçta ortaya çıkmaktadır.

Mobbing: Yargıtay 9. ve 22. Hukuk Daireleri kararlarına göre mobbingi diğer olgulardan ayıran temel husus; “belli bir kişinin, belli bir amaca yönelik olarak hedef alınmasıdır”. Eylemlerin mağdurun şeref, kişilik ve karakterine yönelik “topluca bir saldırı” niteliği taşıması gerekir.

Kötü Yönetim: Eğer işyerindeki olumsuz davranışlar (bağırma, kaba söz, sert tutum) salt davacıya yönelik değil de, işverenin “genel yönetim anlayışından” kaynaklanıyorsa ve diğer çalışanlara da uygulanıyorsa, bu durum mobbing olarak kabul edilmemektedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2017/16925), davranışların “bireysel ve sistematik bir hedefleme içermemesi” durumunda, genel yönetim anlayışına dayalı uygulamaların mobbing sayılamayacağını belirtmiştir.

2. Süreklilik ve Sistematiklik Unsuru Mobbingin varlığı için eylemlerin bir süreç arz etmesi zorunluyken, kötü yönetim anlık veya düzensiz olabilir

Mobbing: Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında mobbing, “belirli bir süre sistematik biçimde devam eden”, “yıldırma, pasifize etme amacı taşıyan” bir süreç olarak tanımlanır.

Kötü Yönetim/İşyeri Kabalığı: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2013/11788) ve İstanbul 24. İş Mahkemesi kararlarına göre; “süreklilik göstermeyen, belli aralıklarla sık sık tekrarlanmayan, haksız, kaba, nezaketsiz veya etik dışı davranışlar” mobbing olarak nitelendirilemez. İşyerinde yaşanan genel stres, örgütsel iletişimin kötü olması veya “nezaket ve saygının yokluğu olan işyeri kabalığı”, çalışanları mutsuz etse dahi, sistematiklik unsuru yoksa mobbingden ayrılır ve kötü yönetim/stres kapsamında değerlendirilir.

3. Yönetim Hakkı ve Otoriter Yönetim İşverenin yönetim yetkisini kullanma biçimi, mobbing ile karıştırılmamalıdır.

Yönetim Hakkı: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2016/1427) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2015/8730) kararlarına göre; yöneticinin işin gereğini yerine getirmek, işleyişi sağlamak amacıyla “otoriter olması”, talimatlar vermesi, mesai saatlerini denetlemesi veya uyarıda bulunması mobbing değildir. Bu eylemler “işverenin yönetim hak ve yetkisi kapsamında” değerlendirilir.

Ayrım Noktası: Anayasa Mahkemesi (5/12/2017), işverenin performans değerlendirmesi veya görev değişikliği gibi tasarruflarının, sistematik ve kasıtlı bir yıldırma amacı taşımadığı sürece, hatalı olsalar bile (kötü yönetim sayılabilecek nitelikte olsalar da) psikolojik taciz kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir.

4. İdari Yargı Perspektifi: Hizmet Kusuru ve Kasıt İdari yargı kararlarında “kötü yönetim”, idarenin hizmet kusuru veya yasal yükümlülüklerini yerine getirmemesi ile ilişkilendirilirken, mobbing “kasıt” unsuru ile ayrılır.

Hizmet Kusuru/Kötü Yönetim: Danıştay 8. Daire ve Anayasa Mahkemesi (10/3/2016) kararlarına göre; idarenin mevzuata uygun yürüttüğü işlemler, soruşturmalar veya takdir yetkisi kullanımları, “hizmet kusuru” veya “kötü yönetim” olarak nitelendirilse dahi, “kasıtlı yıldırma amacı” ve “sistematik taciz” içermediği sürece mobbing değildir.

Mobbing: İdari eylemlerin mobbing sayılabilmesi için, idarenin çalışanı sindirmek maksadıyla “kasıtlı ve sistematik” hareket etmesi şarttır. Rutin soruşturmalar veya idari eksiklikler bu kapsama girmez.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 2014/2157 esas sayılı kararında, bir banka şube müdürünün çalışana yönelik “tehditkâr tavırla istifa beklemesi”, anket sonuçlarını ifşa etmesi gibi eylemleri mobbing olarak kabul edilmiştir. Bu kararda kötü yönetim ile mobbing arasındaki fark net bir teorik çerçeveye oturtulmamış olsa da; yöneticinin eylemlerinin “bilinçli, sistematik ve sürekli” şekilde çalışanı işten ayrılmaya zorlaması durumunda, olayın basit bir yönetim hatası veya yetersizliği (kötü yönetim) sınırını aşarak mobbinge dönüştüğü dolaylı olarak ortaya konulmuştur. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman avukat desteği gerekli?

Mobbing ile kötü yönetim arasındaki fark, yargı kararlarında özellikle hedef alma, kasıt, süreklilik ve sistematiklik unsurları üzerinden belirginleşmektedir. Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında; mobbingin belirli bir kişiye yönelmiş, kasıtlı ve süreklilik arz eden bir psikolojik taciz süreci olduğu; buna karşılık kötü yönetimin genel bir sert tutum, işyeri kabalığı veya örgütsel iletişim bozukluğu şeklinde tüm çalışanları etkileyebilecek türde yapısal sorunlar olarak değerlendirildiği vurgulanmaktadır. Yönetim hakkının kullanımı kapsamında yapılan hatalı işlemler dahi, kasıtlı yıldırma amacı bulunmadıkça mobbing olarak kabul edilmez. Bu ayrım, uygulamada sıkça karıştırıldığı için hem çalışanlar hem işverenler açısından önemli hukuki sonuçlar doğurmaktadır.

Bu ayrımın ispatı, özellikle iş hukuku ve idare hukuku bakımından son derece teknik bir süreçtir. Mobbing iddiasının kabul görmesi için eylemlerin zaman içindeki tekrar sıklığı, hedef alma niteliği, kasıt unsuru, mağdur üzerindeki etkisi ve delillerin niteliği titizlikle ortaya konulmalıdır. Ancak stresli iş ortamı, yüksek iş yükü veya yöneticinin otoriter tavrı gibi durumların mobbingden ayrılması çoğu zaman uzmanlık gerektirmektedir. Yargı mercileri, tekil veya düzensiz olumsuz davranışları mobbing saymazken; sistematik baskıyı ise açık şekilde psikolojik taciz olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla yanlış hukuki değerlendirme, iddiaların reddine veya süreçlerin gereksiz yere uzamasına sebep olabilir.

Bu nedenle mobbing şüphesi bulunan veya kötü yönetim iddialarıyla karşı karşıya kalan çalışan ve işverenlerin 2M Hukuk Avukatlık Bürosu gibi alanında uzman avukatlardan profesyonel destek alması büyük önem taşır. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun çalışma hayatının bulunduğu bölgelerde, mobbing dosyalarının doğru sınıflandırılması, delillerin hukuka uygun şekilde toplanması ve yargısal süreçlerin doğru yönetilmesi ciddi tecrübe gerektirir. Uzman avukat desteği, hem hak kayıplarını önler hem de sürecin doğru hukuki zeminde ilerlemesini sağlayarak sonucun çalışan lehine şekillenme ihtimalini güçlendirir.

Read More

Konkordato Kaç Ay Sürer? Geçici ve Kesin Mühlet Aşamaları Nedir?

Giriş

Konkordato Kaç Ay Sürer? Geçici ve Kesin Mühlet Aşamaları Nedir? Bu çalışma, konkordato sürecinin süresi ve aşamalarına ilişkin olarak sunulan yargı kararları analiz yanıtlarının incelenmesiyle hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, İcra ve İflas Kanunu (İİK) çerçevesinde konkordato sürecinin geçici mühlet, kesin mühlet ve tasdik yargılaması olmak üzere üç temel aşamadan oluştuğunu ve her aşamanın kanunla belirlenmiş sürelere ve uzatma imkanlarına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma, bu aşamaları, sürelerini ve süreçteki esneklikleri yargı kararlarından alıntılarla detaylandırmaktadır.

Yargı kararları, konkordato sürecinin sürelerini ve aşamalarını tutarlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Süreç, borçlunun mahkemeye başvurusu ile başlamakta ve belirli mühletler (süreler) içerisinde yürütülmektedir.

1. Geçici Mühlet Aşaması Konkordato sürecinin ilk adımı, mahkemenin borçluya tanıdığı geçici mühlettir. İncelenen tüm kararlarda bu aşamanın varlığı teyit edilmektedir.

Başlangıç Süresi: Geçici mühletin başlangıç süresi üç aydır. Bu durum, birçok ilk derece mahkemesi kararında standart bir uygulama olarak görülmektedir: “03/10/2018 tarihinden başlamak üzere konkordato talep eden şirkete 3 aylık geçici mühlet verilmesine karar verilmiştir” (ilkDerece-İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi-2018/878-2020/759-24.12.2020).

Uzatma Süresi: Bu üç aylık süre, mahkeme tarafından en fazla iki ay daha uzatılabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bir kararında bu husus net bir şekilde ifade edilmiştir: “geçici mühleti en fazla iki ay daha uzatarak, geçici mühlet süresini beş aya yükseltebilir.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2023/486-2023/705-05.07.2023).

Toplam Süre: Böylece geçici mühlet aşamasının toplam süresi azami beş aydır. Bu sürenin yasal bir sınır olduğu İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi kararında şöyle vurgulanmıştır: “zira geçici mühletin yasal beş ay olduğu uzatılmasının mümkün olmadığı” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2019/2024-2020/980-04.06.2020).

2. Kesin Mühlet Aşaması Geçici mühletin ardından, konkordato komiserinin raporu doğrultusunda konkordatonun başarıya ulaşma ihtimalinin görülmesi halinde kesin mühlet aşamasına geçilir.

Başlangıç Süresi: Kesin mühletin temel süresi bir yıldır. Bu süre, kanuni bir düzenleme olup kararlarda sıklıkla atıf yapılan bir kuraldır: “İİK ‘nun 289/3. fıkrasında, konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olduğunun anlaşılması halinde bir yıllık kesin mühlet verileceği belirtilmiştir.” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2019/2024-2020/980-04.06.2020).

Uzatma Süresi: “Güçlük arz eden özel durumlar”da, komiserin gerekçeli raporu ve talebi üzerine bu bir yıllık süre altı aya kadar uzatılabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Güçlük arz eden özel durumlarda kesin mühlet, komiserin bu durumu açıklayan gerekçeli raporu ve talebi üzerine mahkemece altı ay daha uzatılabilir.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2023/239-2023/187-08.03.2023).

Toplam Süre: Bu durumda kesin mühlet, uzatma ile birlikte toplamda on sekiz aya ulaşabilmektedir.

3. Tasdik Yargılaması İçin Ek Süre Kural olarak mahkemenin konkordato projesinin tasdikine ilişkin kararını kesin mühlet içerisinde vermesi gerekmektedir. Ancak yargılamanın bu süre içinde tamamlanamayacağının anlaşılması halinde, mühletin sağladığı korumanın devamı için ek bir süre tanınmıştır.

Ek Süre: Mahkeme, karar verilinceye kadar mühlet hükümlerinin devamına karar verebilir ve bu ek süre altı aydan fazla olamaz. Bu önemli detay, Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında İİK m. 304’e atıfla şöyle belirtilmiştir: “Konkordato hakkında yapılan yargılamada kesin mühlet içinde bir karar verilemeyeceği anlaşılırsa; mahkeme, gerekli görürse komiserden gerekçeli bir rapor da alarak, karar verilinceye kadar mühlet hükümlerinin devamına karar verebilir. Bu süre altı aydan fazla olamaz.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2022/671-2022/1463-09.11.2022).

İncelenen kararlar, konkordato sürecinin kanunla belirlenmiş, yapılandırılmış ancak esnekliğe de sahip bir süreç olduğunu göstermektedir. Sürecin aşamaları ve süreleri şu şekilde özetlenebilir:

Başvuru ve Geçici Mühlet: Borçlunun talebiyle başlayan ve azami 5 ay süren bu dönem, borçlunun malvarlığının korunması ve ön incelemenin yapılması amacını taşır.

Kesin Mühlet: Konkordatonun başarı ihtimali üzerine verilen ve azami 18 ay sürebilen bu ana aşamada, alacaklılar ile müzakereler yürütülür ve konkordato projesi nihai hale getirilir.

Tasdik Yargılaması: Kesin mühletin sonunda başlayan bu aşamada mahkeme projeyi hukuki yönden inceler. Yargılamanın uzaması halinde, borçluyu koruyan mühlet hükümleri 6 aya kadar daha uzatılabilir.

    Bu üç aşamanın sürelerinin tamamının kullanılması durumunda, borçlunun konkordato mühletlerinden yararlanabileceği toplam süre 29 aya ulaşmaktadır. Bu durum bir Bölge Adliye Mahkemesi kararında açıkça hesaplanmıştır: “Yasada belirtilen tüm sürelerden yararlanan borçlu şirketin yararlanması gereken toplam mühlet 29 ay olacaktır.” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2022/648-2022/740-09.06.2022).

    Kararlarda ayrıca, Covid-19 salgını gibi olağanüstü durumlar nedeniyle yasal düzenlemelerle bu sürelere ek durma sürelerinin eklendiği de görülmektedir. Bu, sürecin dışsal faktörlere göre de esneyebildiğini göstermektedir.

    Önemli bir ayrım ise, mühlet süreleri ile konkordato projesinin tasdikinden sonra başlayan ödeme süresinin farklı olduğudur. Mühletler, projenin hazırlanması ve tasdiki için tanınan yasal koruma süreleriyken; ödeme süresi, tasdik edilen projenin vadesini ifade eder. Örneğin bir kararda, “konkordato kararının tasdikinin kesinleşmesinden sonra 12 ay ödemesiz dönemden sonra 60 ay içerisinde eşit taksitler halinde… adi alacaklarının ödeneceği” belirtilerek tasdik sonrası ödeme planının süresine işaret edilmiştir (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi-2022/528-2022/477-20.04.2022). Bir yazı önerisi.

    Sonuç

    Yargı kararlarının analizi neticesinde, konkordatonun süresinin İcra ve İflas Kanunu’nda açıkça düzenlenmiş, aşamalı bir yapıya sahip olduğu tespit edilmiştir. Süreç;

    Azami 5 ay sürebilen Geçici Mühlet,

    Azami 18 ay sürebilen Kesin Mühlet,

    Ve yargılamanın uzaması halinde azami 6 ay ek süre tanınabilen Tasdik Yargılaması aşamalarından oluşmaktadır.

    Bu doğrultuda, bir borçlunun konkordato mühletlerinin sağladığı korumadan yararlanabileceği toplam azami süre 29 aydır. Sürelerin uzatılması, “güçlük arz eden özel durumlar” ve komiser raporu gibi objektif koşullara bağlanmış olup, mahkemenin takdir yetkisi de bulunmaktadır. Bu yapı, borçluya mali durumunu düzeltmesi için yeterli zaman tanırken, sürecin alacaklılar aleyhine keyfi olarak uzatılmasını da engellemeyi amaçlamaktadır.

    Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gereklidir?

    Konkordato süreci, İcra ve İflas Kanunu’nda sıkı sürelerle düzenlenmiş, teknik ve çok aşamalı bir hukuki mekanizmadır. Geçici mühlet, kesin mühlet, komiser raporları, alacaklı sınıfları, tasdik yargılaması ve borç-alacak dengesi gibi her biri ayrı uzmanlık gerektiren unsurlar; sürecin küçük bir hatada dahi riske girmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle konkordato sürecinin, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze ve Dilovası gibi ticari hacmi yoğun bölgelerde faaliyet gösteren şirketler açısından, uzman bir konkordato avukatının yönetiminde yürütülmesi hayati önem taşır.

    Konkordato başvurusunda sunulacak belgelerin hatasız hazırlanması, mali analizlerin hukuka uygun şekilde raporlanması, komiser ile etkin iletişim kurulması ve alacaklılarla müzakere süreçlerinin doğru yönetilmesi, ancak profesyonel bir ekip tarafından sağlanabilir. Aksi halde;

    Mühlet talebinin reddi,

    Komiser raporunda olumsuz değerlendirme,

    Tasdik aşamasında projenin kabul edilmemesi,

    Şirket yönetiminin kontrolünün kaybedilmesi

    gibi geri dönülmez sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

    Bu nedenle konkordato sürecinin, ticari işletme hukuku, icra-iflas uygulamaları ve konkordato dosya yönetimi konusunda uzman bir hukuk bürosu tarafından yürütülmesi gerekmektedir.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu olarak, Tuzla merkezli ekibimizle; konkordato başvurusu hazırlığı, mali analizlerin denetimi, komiser süreci yönetimi, alacaklılarla uzlaşma, tasdik yargılaması ve tasdik sonrası ödeme planlarının oluşturulması dahil tüm süreçlerde profesyonel ve titiz bir hukuki destek sunuyoruz.

    SEO açısından kullanıcıların sıklıkla arama yaptığı konular olan “konkordato kaç ay sürer, konkordato süresi, İstanbul konkordato avukatı, Tuzla konkordato avukatı” gibi anahtar kelimeler metin içinde doğal olarak yer almakta olup, bilgi arayan hedef kitleye ulaşılmasını sağlar.

    Read More

    Mobbing (Psikolojik Taciz) İddialarının İspatında Tutanak, E-Posta (Mail) ve Mesajların Delil Niteliği

    Mobbing (Psikolojik Taciz) İddialarının İspatında Tutanak, E-Posta (Mail) ve Mesajların Delil Niteliği. İncelenen yargı kararları ışığında; mobbing iddialarının ispatında kesin ve şüpheden uzak deliller aranmamakta, “yaklaşık ispat” ilkesi geçerli kabul edilmektedir. Bu kapsamda tutanak, e-posta ve mesajlar, sistematik bir baskı ve yıldırma politikasını ortaya koydukları ölçüde delil olarak kabul edilmektedir. Ancak bu belgelerin tek başına varlığı yeterli olmayıp, içerikleri ve süreklilikleri belirleyicidir.

    1. Mobbing (Psikolojik taciz) E-Posta (Mail) Yazışmalarının Delil Niteliği

    Yargı kararlarında e-postalar, içeriğine ve gönderilme biçimine göre mobbingin en güçlü delilleri arasında sayılabilmektedir.

    Delil Olarak Kabul Edildiği Durumlar:

    Hakaret ve Nezaketsizlik: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (HGK) 2015/2274 sayılı kararında, çalışana hitaben “densiz” denilmesi ve emir içeren ifadeler kullanılması mobbing göstergesi sayılmıştır. Benzer şekilde Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2013/693), şube içi yazışmalarda nezaket sınırlarının aşılmasını delil kabul etmiştir

    Sistematik Baskı ve Dışlanma: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2021/12218), davacının başarısız gösterilmesi ve dışlanmasına ilişkin yöneticilere gönderdiği detaylı “bilgilendirme” e-postalarını, tanık beyanlarıyla birlikte mobbingin ispatında geçerli delil saymıştır.

    Olumsuz İstihbarat: Yargıtay HGK (2017/3017), yöneticiler arasında geçen ve davacı hakkında olumsuz istihbarat içeren e-postaları sistematik baskının kanıtı olarak değerlendirmiştir.

    Delil Olarak Yetersiz Görüldüğü Durumlar:

    Toplu Gönderimler: Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2014/1345), şahsa özel olmayan, tüm çalışanlara gönderilen toplu e-maillerin mobbing delili teşkil etmeyeceğine hükmetmiştir.

    İşin Gereği Olan Talimatlar: Yargıtay HGK (2016/1427) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2010/38293), nezaketli bir dille yazılan, işin işleyişi ve görevlendirme kapsamındaki talimatları içeren e-postaların mobbing ispatı için yeterli olmadığına karar vermiştir.

    2. Mobbing Mesajların (SMS, WhatsApp) Delil Niteliği

    Elektronik iletişim araçları üzerinden gönderilen mesajlar, özellikle sistematik taciz ve çalışma koşullarının ispatında yargı tarafından dikkate alınmaktadır.

    Delil Olarak Kabul Edildiği Durumlar:

    Grup Yazışmaları: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/14206), çalışanların WhatsApp grubunda yöneticilerin tutumları ve olumsuz çalışma koşulları hakkında yaptıkları yazışmaları, mobbing niteliğindeki tutumların tespiti açısından delil olarak değerlendirmiştir.

    Süreklilik ve Taciz: Yargıtay HGK (2019/683), işverenin bir kadın işçiye ısrarlı şekilde, gece saatlerinde gönderdiği ve cinsel temele dayalı mesajları, kişilik haklarına saldırı ve psikolojik taciz kapsamında delil kabul etmiştir. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2012/6291) de SMS yoluyla yapılan aşağılama ve hakaretleri feshin haklılığı noktasında somut delil saymıştır.

    İkrar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/4922), davalı tarafça içeriği kabul edilen (ikrar edilen) WhatsApp ve e-posta yazışmalarının mobbingin varlığını kanıtladığına hükmetmiştir.

    Delil Olarak Yetersiz Görüldüğü Durumlar:

    İşveren Dahli Olmayan Kişisel Yazışmalar: Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/23374), işçinin başka bir çalışanla yaptığı özel mesajlaşmaların, işverenin emri veya dahli ispatlanamadığı sürece mobbing bağlamında işveren aleyhine delil oluşturmayacağını belirtmiştir.

    3. Tutanakların Delil Niteliği

    Tutanaklar, mobbing davalarında iki farklı şekilde ele alınmaktadır: Ya mobbingin bir aracı (haksız tutanak tutulması) ya da olayların belgelenmesi aracı olarak.

    Mobbing Aracı Olarak Tutanaklar (Lehe Delil):

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/31457), işçiye kısa süre içinde kılık kıyafet gibi nedenlerle üst üste tutulan asılsız ve haksız tutanakları, “planlı ve sistemli mobbing”in bir parçası ve delili olarak kabul etmiştir.

    Yargıtay HGK (2017/3017), işçinin masasının aranması sonucu tutulan tutanağı, sistematik tacizin bir göstergesi olarak değerlendirmiştir.

    Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/14587), hakaret olayına ilişkin tutulan tutanakları, tanık beyanlarıyla doğrulandığı takdirde psikolojik tacizin ispatı için yeterli görmüştür.

    İspat İçin Yetersiz Görülen Tutanaklar:

    Denizli Bölge İdare Mahkemesi (2013/158), idarenin devamsızlık nedeniyle tuttuğu tutanakların mobbing iddiasını ispatlamadığını, aksine idarenin savunmasını desteklediğini belirtmiştir.

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/23374), işin işleyişindeki aksaklıklar (kargo almama vb.) nedeniyle tutulan tutanakların ve alınan savunmaların, tek başına mobbing uygulandığını kabule yeterli olmadığını vurgulamıştır.

    4. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Bulgular

    Aşağıdaki kararlar, doğrudan iş hukuku kapsamındaki mobbing davaları olmamakla birlikte veya ikincil bağlamda, delil niteliğine dair ek perspektif sunmaktadır:

    Hukuka Aykırı Delil Sorunu: Anayasa Mahkemesi (25/2/2021), işverenin çalışanın özel mesajlarını (WhatsApp vb.) izinsiz ele geçirerek fesih gerekçesi yapmasını özel hayatın gizliliğinin ihlali saymıştır. Bu durum, mobbing ispatında kullanılacak mesajların elde ediliş yönteminin hukuka uygun olması gerektiğini göstermektedir.

    Ceza Yargılamasında Mesajlar: Yargıtay 4. Ceza Dairesi (2021/30760) ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi (2021/12444), hakaret ve taciz suçlarında WhatsApp mesaj dökümlerini ve HTS kayıtlarını hükme esas alınacak geçerli deliller olarak kabul etmiştir. Bu, mobbingin ceza hukuku boyutunda (hakaret, tehdit) mesajların güçlü delil olduğunu destekler.

    Ticari Davalarda Yazışmalar: İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi (2020/609), sözleşme feshi bağlamındaki mobbing iddialarında e-posta ve bilgisayar kayıtlarının HMK 193. madde kapsamında delil teşkil ettiğini belirtmiştir.

    Sonuç: Yargı kararlarına göre; tutanak, e-posta ve mesajlar mobbing için delil sayılmaktadır. Ancak bu belgelerin delil değeri; sistematiklikiçeriğin niteliği (hakaret, aşağılama, haksız isnat), hukuka uygun elde edilme ve diğer delillerle (tanık, sağlık raporu) desteklenme durumuna göre mahkemelerce takdir edilmektedir. Soyut iddialar veya işin gereği olan yazışmalar mobbing delili olarak kabul edilmemektedir. Bir yazı önerisi.

    Mobbing Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir? – 2M Hukuk Avukatlık Bürosu

    Mobbing iddialarında e-postalar, WhatsApp mesajları ve tutanaklar gibi elektronik veya yazılı deliller “yaklaşık ispat” ilkesi kapsamında mahkemeler tarafından dikkate alınsa da, bu belgelerin tek başına sunulması yeterli değildir; içerikleri, süreklilikleri, sistematik baskıyı ortaya koyma güçleri ve hukuka uygun elde edilip edilmedikleri son derece kritiktir. Yargıtay’ın hakaret içerikli mesajları delil saydığı, ancak işin gereği olan talimatları mobbing kabul etmediği kararlar; delil değerlendirmesinin ne kadar teknik olduğunu göstermektedir.

    Bu nedenle mobbing davalarında, delillerin doğru ayrıştırılması, hukuka aykırı elde edilmiş verilerin ayıklanması, tutanakların işveren lehine mi aleyhine mi sonuç doğuracağını belirleme, tanık anlatılarının delillerle güçlendirilmesi ve psikolojik taciz kriterlerinin Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu şekilde sunulması için uzman bir avukatla çalışmak zorunlu hale gelir. Özellikle İstanbul Anadolu Yakası’nın yoğun iş merkezlerinde (Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye) ve Gebze bölgesinde görülen mobbing davalarında, yerel mahkeme uygulamalarına hâkimiyet sürecin başarılı yönetilmesi açısından belirleyicidir.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing delillerinin teknik analizi, işveren–çalışan yazışmalarının hukuki nitelendirilmesi, psikolojik taciz unsurlarının ispatı ve iş sözleşmesinin feshinin sonuçlarının doğru değerlendirilmesi konularında profesyonel destek sunmaktadır. Uzman avukat desteği, hem hak kaybını önler hem de davanın stratejik olarak güçlendirilmesini sağlar.

    Read More