Tapuda Muvazaalı İşlemlere Karşı Başvurulabilecek Hukuki Yollar Nelerdir?

Giriş

Bu yazı, “Tapuda muvazaalı işlem yapıldığını düşünüyorum, iptal davası açabilir miyim? Tapudaki muvazaalı işlemlere karşı neler yapılabilir hukuki olarak?” sorusuna yanıt vermek amacıyla hazırlanmıştır. Yazı, sunulan çok sayıda Yargıtay ve ilk derece mahkemesi kararının analiziyle oluşturulmuştur. Amaç, muvazaalı tapu devirleri karşısında bireylerin sahip olduğu hukuki hakları, dava açma koşullarını, ispat yükümlülüklerini, usuli gereklilikleri ve davanın olası sonuçlarını bütüncül bir bakış açısıyla ortaya koymaktır. Çalışma, ana bulgular, bu bulguların detaylı bir incelemesi ve sonuç bölümlerinden oluşmaktadır.

A. Tapuda Muvazaalı İşleme Karşı Dava Açma Koşulları ve Hukuki Yarar

Muvazaa davası açabilmek için temel koşul, davacının bu davayı açmakta hukuki bir yararının bulunmasıdır. Yargıtay, bu hukuki yararı “danışıklı işlemden zarar görme” olarak tanımlamaktadır.

Alacaklılar İçin: Bir alacaklının dava açabilmesi için, borçludan bir alacağının olması ve yapılan muvazaalı devrin bu alacağın tahsilini engelleme amacı taşıması gerekir. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu durum net bir şekilde ifade edilmiştir: “3.kişinin danışıklı işlem ile hakkının zarar gördüğünün benimsenebilmesi için onun danışıklı işlemde bulunandan bir alacağının var olması ve bu alacağın ödenmesinin önlemek amacıyla danışıklı bir işlem yapılması gerekir.” (2016/18256 E., 2019/4779 K.). Önemli bir detay ise, alacaklının bu davayı açmak için icra takibi başlatmış veya aciz belgesi almış olmasının zorunlu olmamasıdır. Bu, TBK md. 19’a dayalı muvazaa davasını, İİK md. 277’deki tasarrufun iptali davasından ayıran en temel farklardan biridir.

Mirasçılar İçin (Muris Muvazaası): Mirasçıların açtığı davalarda durum daha farklıdır. Miras bırakanın (muris), mirasçılarının miras hakkını engellemek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği bir taşınmazı tapuda satış gibi göstermesi “muris muvazaası” olarak kabul edilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre, “saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirascılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.” (2012/492 E., 2012/696 K.).

B. İspat Yükümlülüğü ve Değerlendirilen Deliller

Muvazaa, gizli bir anlaşma olduğu için ispatı genellikle zordur. Bu nedenle Yargıtay, ispat konusunda katı kurallar yerine, hayatın olağan akışına ve somut olayın özelliklerine göre bir değerlendirme yapılmasını benimsemiştir. Mahkemeler muvazaa iddiasını değerlendirirken şu unsurları dikkate alır:

Bedel Farkı: Satış bedeli ile taşınmazın gerçek değeri arasındaki fahiş fark önemli bir karinedir. Ancak tek başına yeterli değildir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, “…taşınmazın mahkemece tespit edilen değeri ile resmi satış işlemi esnasında gösterilen bedel arasındaki fark gözetilerek muvazaanın varlığının ve davalıların kötü niyetli olduğunun kabul edilmesi de doğru bulunmamıştır. diyerek bu hususu vurgulamıştır (2014/12397 E., 2014/17765 K.).

Taraflar Arasındaki İlişki: Satıcı ile alıcı arasındaki akrabalık, arkadaşlık veya ticari ilişki muvazaa şüphesini güçlendirir.

Alıcının Mali Durumu: Alıcının satış bedelini ödeyecek mali gücünün olmaması kuvvetli bir delildir.

İşlemin Zamanlaması: Devrin, borç doğuran bir olaydan (örn: boşanma davası, icra takibi) hemen sonra yapılması, mal kaçırma kastını gösterebilir.

Muris Muvazaasında Özel Kriterler: Muris muvazaası davalarında Yargıtay, “ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı…” gibi daha geniş bir yelpazede delil değerlendirmesi yapılmasını aramaktadır (HGK, 2012/492 E., 2012/696 K.).

C. Usuli Süreçte Dikkat Edilmesi Gerekenler

Davanın esasına girilebilmesi ve hak kaybı yaşanmaması için usuli kurallara uyum hayati önem taşır:

Taraf Teşkili: Dava, taşınmazın son malikine karşı açılmalıdır. Eğer muvazaalı işlemden sonra taşınmaz birkaç kez daha el değiştirmişse, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin belirttiği gibi dava konusu taşınmazın tüm kayıt malikleri davaya dahil edilerek bir karar verilmesi” gerekir (2020/1222 E., 2021/396 K.). Aksi takdirde karar usulden bozulabilir.

Harçlar: Dava, taşınmazın değeri üzerinden nispi harca tabidir. Harçların eksik yatırılması halinde mahkeme tamamlattırır, tamamlanmazsa dosya işlemden kaldırılabilir (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, 2015/17737 E., 2018/4244 K.).

Görevli Mahkeme: Muvazaa davalarında genel görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi’dir. Ancak, uyuşmazlık aile hukukundan (örn: mal rejiminin tasfiyesi) kaynaklanıyorsa, görevli mahkeme Aile Mahkemesi olabilir (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, 2018/1808 E., 2019/11472 K.).

Zamanaşımı: TBK md. 19’a dayalı mutlak muvazaa davalarında zamanaşımı veya hak düşürücü süre işlemez. Ancak dava, İİK’ya dayalı bir tasarrufun iptali niteliği taşıyorsa, 5 yıllık hak düşürücü süre söz konusu olabilir (HGK, 2017/2249 E., 2021/146 K.).

D. Davanın Olası Sonuçları

Muvazaa ispatlandığında mahkemenin vereceği karar, davanın niteliğine göre değişebilir:

Tapu İptali ve Tescil: En yaygın sonuç, muvazaalı işlemin iptali ile taşınmazın eski malik adına veya davayı açan mirasçılar adına payları oranında tescil edilmesidir.

Haciz ve Satış Hakkı Tanınması: Özellikle alacaklıların açtığı davalarda Yargıtay, pratik bir çözüm olarak tapu iptaline gerek görmeden, alacaklının alacağını tahsil etmesi için bir hak tanınmasını benimsemektedir. Bu durumda, “İİK 283/1 maddesi kıyasen uygulanarak iptal ve tescile gerek olmaksızın davacıya haciz ve satış isteyebilmesi yönünden hüküm kurulması gerekecektir.” (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, 2014/10003 E., 2016/944 K.).

Davanın Tazminata Dönüşmesi: Eğer taşınmaz, dava sırasında iyi niyetli üçüncü bir kişiye devredilmişse, tapu iptali mümkün olmaz. Bu durumda dava, taşınmazın bedelinin muvazaalı işlem yapan davalılardan tahsili için tazminat davasına dönüşür.

4. Sonuç

İncelenen yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde, tapuda yapılan muvazaalı işlemlere karşı hukuki yolların açık olduğu net bir şekilde görülmektedir. Hak sahipleri, Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesine dayanarak “tapu iptali ve tescil davası” açabilirler.

Ancak bu sürecin başarısı;

Muvazaa iddiasını somut ve inandırıcı delillerle kanıtlamaya,

Davanın türüne göre (alacaklı, mirasçı vb.) doğru hukuki argümanları geliştirmeye,

Harç, taraf teşkili, görevli mahkeme gibi usuli kurallara harfiyen uymaya bağlıdır.

Dava Açma Hakkı: Evet, tapuda muvazaalı bir işlem yapıldığını düşünen ve bu işlem nedeniyle hakkı zarara uğrayan kişiler, tapu iptali ve tescil davası açma hakkına sahiptir. Bu hak, Yargıtay’ın tüm ilgili daireleri tarafından istikrarlı bir şekilde kabul edilmektedir.

Hukuki Dayanak: Bu tür davaların temel hukuki dayanağı, Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 19. maddesidir. Bu madde, tarafların gerçek iradelerine uymayan ve üçüncü kişileri aldatma amacı taşıyan sözleşmelerin geçersizliğini düzenler.

Davanın Tarafları: Davayı, muvazaalı işlem nedeniyle hakkı zarara uğrayan üçüncü kişiler (alacaklılar, mirasçılar vb.) açabilir. Dava, kural olarak tapuda malik olarak görünen kişiye ve eğer devir zinciri varsa tüm aradaki maliklere karşı açılmalıdır.

İspat Yükümlülüğü: Muvazaa iddiasını ispat yükü, davayı açan tarafa aittir. Muvazaanın varlığı her türlü delille (tanık, banka kayıtları, taraflar arasındaki ilişki, satış bedeli ile gerçek değer arasındaki fark vb.) kanıtlanabilir.

Farklı Muvazaa Türleri: Kararlarda özellikle iki tür muvazaa öne çıkmaktadır: Alacaklıdan mal kaçırma amaçlı muvazaa ve mirasçıdan mal kaçırma amaçlı muvazaa (muris muvazaası). Her iki durumda da dava açılabilir, ancak ispat kriterleri farklılaşabilir.

Usuli Şartlar: Davanın başarısı için usuli kurallara (doğru mahkemede dava açma, harçların eksiksiz ödenmesi, tüm davalıların davaya dahil edilmesi) titizlikle uyulması kritik öneme sahiptir.

Davanın Sonuçları: Dava kabul edilirse sonuç sadece tapunun iptali ve tescili olmayabilir. Mahkeme, duruma göre davacının alacağını tahsil edebilmesi için tapu iptaline gerek olmaksızın taşınmazın haciz ve satışına izin verebilir (İİK md. 283 kıyasen uygulama). Taşınmaz iyi niyetli üçüncü bir kişiye devredilmişse, dava tazminata dönüşebilir.

Muvazaa davaları, ispat zorlukları ve karmaşık usuli prosedürler içermesi nedeniyle dikkatli bir hazırlık gerektirir. Sadece satış bedelinin düşüklüğüne dayanarak açılan bir davanın reddedilme riski yüksektir. Bu nedenle, muvazaalı bir işlemle karşılaştığını düşünen kişilerin, hak kaybı yaşamamak ve süreci doğru yönetmek adına mutlaka alanında uzman bir avukattan hukuki destek alması şiddetle tavsiye edilmektedir. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Muvazaa davaları, hem ispat hem de usuli süreçler açısından son derece karmaşıktır. Yanlış taraf teşkili, eksik delil, sürelere uyulmaması veya dava türünün yanlış seçilmesi gibi hatalar, davanın reddine ve telafisi güç hak kayıplarına yol açabilir. Tuzla’da faaliyet gösteren ve bu alanda deneyimli bir avukat, hem dava öncesi hazırlıkta hem de mahkeme sürecinde stratejik adımların doğru atılmasını sağlar. Özellikle İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde yerel mahkeme uygulamalarını bilen bir avukatın desteği, davanın başarı şansını artırır ve sürecin en verimli şekilde yönetilmesine katkıda bulunur.

Read More

Adli sicil (sabıka kaydı) nasıl silinir veya temizlenir?

Giriş

Bu çalışma, “Adli sicil (sabıka kaydı) nasıl silinir veya temizlenir?” sorusuna yanıt olarak sunulan Yargıtay ve Danıştay kararlarının analiziyle hazırlanmıştır. Çalışma, adli sicil ve arşiv kayıtlarının silinmesi süreçlerini, bu süreçleri düzenleyen temel mevzuat olan 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu çerçevesinde, suçun tarihi, niteliği ve yetkili makamlar gibi kritik unsurları dikkate alarak detaylı bir şekilde incelemektedir.

İncelenen yargı kararları, adli sicil kaydının silinmesi sürecinin tek aşamalı bir işlem olmadığını ortaya koymaktadır. Süreç temel olarak iki ana adımdan oluşmaktadır:

Adli Sicil Kaydının Silinerek Arşiv Kaydına Alınması: Belirli yasal şartların gerçekleşmesiyle, mahkûmiyet bilgileri aktif adli sicil kaydından çıkarılarak arşiv kaydına nakledilir.

Arşiv Kaydının Tamamen Silinmesi: Arşiv kaydına alınan bilgilerin tamamen ortadan kaldırılması ise daha farklı ve uzun sürelere tabi koşullara bağlanmıştır.

Sürecin işleyişi; suçun işlendiği tarih (özellikle 01.06.2005 öncesi ve sonrası ayrımı), suçun niteliği (Anayasa’nın 76. maddesi ve özel kanunlarda sayılan suçlar) ve başvurulacak yetkili makam (Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü veya mahkemeler) gibi faktörlere göre önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Ayrıca, “yasaklanmış hakların geri verilmesi” (memnu hakların iadesi) kurumu, bazı arşiv kayıtlarının silinebilmesi için bir ön koşul olarak karşımıza çıkmaktadır.

1. Adli Sicil Kaydının Silinmesi ve Arşiv Kaydına Alınması

Yargı kararlarında en sık atıf yapılan düzenleme, 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu’nun 9. maddesidir. Bu maddeye göre, adli sicildeki bilgiler belirli şartların gerçekleşmesiyle kendiliğinden silinerek arşiv kaydına alınır. Bu işlem için yetkili makam Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’dür. Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin 2016/9354 sayılı kararında bu şartlar şöyle özetlenmiştir: “…’cezanın veya güvenlik tedbirinin infazının tamamlanması’, ‘ceza mahkûmiyetini bütün sonuçlarıyla ortadan kaldıran şikayetten vazgeçme veya etkin pişmanlık’, ‘ceza zamanaşımının dolması’ ve ‘genel af’ bulunmaktadır. Bu durumlarda, ‘Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünce silinerek, arşiv kaydına alınır.'” Bu aşama, kaydın tamamen yok olması anlamına gelmemekte, sadece aktif sicilden pasif bir kayıt olan arşive aktarılmasını ifade etmektedir.

2. Arşiv Kaydının Silinmesi

Arşiv kaydına alınan bilgilerin silinmesi, Kanun’un 12. maddesinde daha sıkı koşullara bağlanmıştır. Bu koşullar, suçun niteliğine göre değişen süreler öngörmektedir. Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 2018/9412 sayılı kararına göre: “…Anayasanın 76. maddesi ile Türk Ceza Kanunu dışındaki kanunlarda bir hak yoksunluğuna neden olan mahkûmiyetler bakımından kaydın arşive alınma koşullarının oluştuğu tarihten itibaren, yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı alınması koşuluyla on beş yıl geçmesiyle veya bu kararın alınması koşulu aranmaksızın otuz yıl geçmesiyle tamamen silinir. Diğer mahkûmiyetler için ise bu süre beş yıldır.” Ayrıca Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 2013/6535 sayılı kararında belirtildiği gibi, ilgilinin ölümü veya kaydın girildiği tarihten itibaren seksen yıl geçmesi gibi istisnai durumlarda da arşiv kaydı silinebilmektedir.

3. Suç Tarihine ve Niteliğine Göre Farklılaşan Uygulamalar

Kararlarda dikkat çeken en önemli ayrımlardan biri, suçun işlendiği tarihe ve niteliğine göre uygulanan prosedürün değişmesidir.

Suç Tarihi: 5352 sayılı Kanun’un yürürlük tarihi olan 01.06.2005’ten önce işlenen suçlar için Kanun’un Geçici 2. maddesi ve mülga 3682 sayılı Kanun hükümleri uygulanır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2010/93 sayılı kararına göre, bu tarihten önceki suçlara ilişkin arşiv kayıtlarının silinmesinde yetki mahkemelerdedir. 01.06.2005’ten sonra işlenen suçlarda ise yetki, kural olarak Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’ndedir. Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin 2019/579 sayılı kararı bu durumu, “…suç tarihinin 01/06/2005 tarihinden sonrasına ilişkin olması karşısında, hükümlünün talebinin değerlendirilmesi için dilekçenin Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğüne gönderilmesi gerekir” şeklinde açıklamıştır.

Suçun Niteliği: Yargı kararlarında ısrarla vurgulanan bir diğer husus, bazı suçlara ilişkin kayıtların silinmesinin neredeyse imkânsız olmasıdır. Anayasa’nın 76. maddesinde sayılan (zimmet, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik vb.) ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu gibi özel kanunlarda belirtilen suçlar, affa uğramış olsalar dahi arşiv kaydına alınır ve Kanun’un 12. maddesindeki çok uzun süreli şartlar gerçekleşmedikçe silinmezler. Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 2012/13348 sayılı kararında bu durum, “…affa uğramış olsalar bile başta Anayasanın 76. maddesi ile özel kanunlarda sayılan suç ve cezaların ise 5352 sayılı Yasanın 10. maddesine göre istenildiğinde verilmek üzere arşiv kaydına alındığı, aynı Kanunun 12. maddesinde sayılan koşullar dışında silinmesine yasal olarak bulunmadığı” şeklinde ifade edilmiştir.

4. Yasaklanmış Hakların Geri Verilmesi (Memnu Hakların İadesi)

Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında değinilen 5352 sayılı Kanun’un 13/A maddesi, “yasaklanmış hakların geri verilmesi” kurumunu düzenlemektedir. Bu, adli sicil kaydının silinmesinden farklı bir hukuki yoldur. Ancak, cezanın infazından sonra üç yıl geçmesi ve kişinin bu sürede iyi halli olması gibi şartlara bağlı olan bu karar, bazı arşiv kayıtlarının (özellikle hak yoksunluğuna neden olanların) silinebilmesi için bir ön koşul niteliği taşımaktadır.

Sonuç

Yargı kararlarının bütüncül analizi, adli sicil kaydının silinmesi sürecinin basit bir idari başvuruyla sonuçlanmadığını; aksine, kanunla belirlenmiş katı, aşamalı ve karmaşık bir prosedür olduğunu göstermektedir. Sürecin temelini 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu oluşturmakla birlikte, bir kaydın silinip silinemeyeceği;

Kaydın adli sicilde mi yoksa arşivde mi olduğu,

Suçun 01.06.2005 tarihinden önce mi sonra mı işlendiği,

Suçun niteliğinin Anayasa’nın 76. maddesi veya özel kanunlar kapsamında olup olmadığı

gibi faktörlere bağlı olarak değişmektedir. Özellikle yüz kızartıcı suçlar ve belirli kamu görevlerine engel teşkil eden suçlara ilişkin kayıtların arşivden tamamen silinmesi, çok uzun sürelere ve özel şartlara tabi olup, çoğu zaman yasal olarak mümkün değildir. Bu nedenle her bir vakanın, ilgili kanun maddeleri ve güncel yargı içtihatları ışığında ayrı ayrı değerlendirilmesi zorunludur. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Adli sicil kaydının silinmesi veya arşivden tamamen kaldırılması süreci, yalnızca bir dilekçe veya başvuru ile tamamlanabilen basit bir işlem değildir. 5352 sayılı Adli Sicil Kanunu’nun öngördüğü şartlar, suçun tarihi, niteliği ve ilgili hakların iadesi gibi faktörler dikkate alındığında süreç aşamalı, teknik ve hukuki uzmanlık gerektiren bir prosedür haline gelmektedir.

Tuzla’da, özellikle İstanbul’un yoğun nüfus ve iş hacmi nedeniyle, adli sicil başvurularında uygulamada farklılıklar görülebilmektedir. Bu nedenle bölgesel tecrübeye sahip bir avukatın katkısı önemlidir. Tuzla uzman avukatları:

Başvurunun hangi mercilere yapılacağını ve hangi belgelerin eklenmesi gerektiğini net olarak belirler.

Adli sicil kaydının türüne (aktif sicil veya arşiv kaydı) ve suçun niteliğine göre uygulanacak süre ve prosedürleri doğru şekilde uygular.

Yasaklanmış hakların geri verilmesi gibi, ön koşullu veya uzun süreli süreçlerin takibini sağlar ve hak kaybını önler.

Yargı kararları ve mevzuat ışığında, ret riski taşıyan başvurular için önleyici stratejiler geliştirir.

Bu nedenle, adli sicil kaydının silinmesi veya arşivden tamamen kaldırılması sürecinde Tuzla’da deneyimli bir avukattan profesyonel destek almak, hem sürecin doğru yürütülmesini sağlar hem de olası hukuki riskleri minimize eder.

Read More

Kendi Adına Banka Hesabı Açıp Başkalarına Kullandırmanın Cezai Sorumluluğu

Giriş

Kendi adınıza banka hesabı açıp, bu hesabı başka kişilerin kullanımına sunmak, günümüzde özellikle dolandırıcılık, yasa dışı para transferleri ve kara para aklama gibi durumlarda sıkça karşılaşılan bir eylemdir. Bu tür davranışlar, hem 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun’un 15. maddesi kapsamında hem de Türk Ceza Kanunu (TCK) çerçevesinde çeşitli suç tiplerine yol açabilir. Önemli olan nokta, bu tür işlemlerde suçun oluşması için paranın kaynağı veya kullanılma amacı hakkında kesin bir delil bulunmasına gerek olmamasıdır. Yani, kişinin kendi adına açtığı bir banka hesabını, başkaları kullanımına sunması ve bunu yetkili kuruma bildirmemesi fiilen suç teşkil eder.

5549 Sayılı Kanun’un 15. Maddesi Kapsamında Sorumluluk

5549 sayılı Kanun, madde 15 şöyle düzenlenmiştir: “Yükümlüler nezdinde veya aracılığıyla yapılacak kimlik tespitini gerektiren işlemlerde, kendi adına ve fakat başkası hesabına hareket eden kimse, bu işlemleri yapmadan önce kimin hesabına hareket ettiğini yükümlülere yazılı olarak bildirmediği takdirde altı aydan bir yıla kadar hapis veya beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır.” Bu kanun maddesi, “başkası hesabına işlem yapıldığının beyan edilmemesi” suçunu düzenler ve bu suçun şekli bir suç olduğunu açıkça ortaya koyar. Yani, işleme konu paranın suç geliri olup olmadığı araştırılmaz; suç, işlemin başkası hesabına yapıldığının bildirilmemesi durumunda tamamlanmış olur. Suçun oluşması için gerekli olan unsurlar arasında, işlem yapılan kişinin kimlik bilgilerinin tespitini gerektiren bir işlem olması ve işlemin banka veya yetkili yükümlü kurum nezdinde yapılması sayılır. Mahkemeler, özellikle hesap sahibinin kendi adına fakat başkası hesabına hareket etmesi ve bu durumu işlemden önce yazılı olarak bildirmemesi fiilini suçun temel unsuru olarak kabul etmektedir.

Pratikte en sık karşılaşılan durum, “hesap kiralama” olarak bilinen eylemdir. Kendi adına açılmış banka hesabı, herhangi bir bildirim yapılmadan başka kişiler veya şirketler tarafından kullanılır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 31. Ceza Dairesi’nin 2023/3979 sayılı kararında, sanığın şirket adına açtığı banka hesabını başkalarının kullanımına sunması, suçun unsurlarını oluşturduğu gerekçesiyle mahkumiyet kararı onanmıştır. Bunun yanında, mahkemeler suçun oluşup oluşmadığını belirlerken sadece hesap hareketlerinin yoğunluğuna bakmaz; işlemin kimlik tespiti gerektirip gerektirmediğini uzman bilirkişi raporlarıyla tespit eder. İstanbul BAM 15. Ceza Dairesi’nin 2024/1952 sayılı kararında da, yoğun para trafiğinin tek başına mahkumiyet için yeterli olmadığı vurgulanmıştır.

Türk Ceza Kanunu Açısından Sorumluluk

Kendi adına açılan bir hesabın başkasına kullandırılması, hesabın hangi suçta ve nasıl kullanıldığına bağlı olarak farklı cezai sonuçlar doğurabilir.

Dolandırıcılık Suçu (TCK m. 157-158)

TCK madde 157: “Başkasını aldatmak suretiyle haksız bir menfaat temin eden kişi dolandırıcılık suçunu işlemiş olur.” TCK madde 158: Nitelikli dolandırıcılık hallerini düzenler; örneğin, banka veya kredi kurumlarını dolandırmak, sahte belge kullanmak gibi. Hesabın, mağdurları aldatmaya yönelik hileli eylemlerde bir araç olarak kullanılması durumunda, hesap sahibi dolandırıcılık suçuna iştirakten sorumlu tutulur. Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesi’nin kararında, sanığın kendisini banka görevlisi olarak tanıtan bir kişi aracılığıyla başkasının hesabından kendi hesabına para aktarılması dolandırıcılık kapsamında değerlendirilmiş ve hesap sahibi sorumlu tutulmuştur. Yargıtay 11. Ceza Dairesi de benzer durumlarda sanığın dolandırıcılık suçuna yardım ettiğini kabul ederek mahkumiyet kararı vermiştir.

Banka veya Kredi Kartlarının Kötüye Kullanılması Suçu (TCK m. 245)

TCK madde 245: “Başkasına ait kredi veya banka kartını rıza dışı kullanmak veya başkasının bilgileri ile kart almak suçtur.” Hesap, başkasına ait banka veya kredi kartı bilgilerinin rıza dışı kullanımına aracılık etmişse, dolandırıcılık yerine bu suç oluşur. Yargıtay 15. Ceza Dairesi, mağdura ait kimlik ve kart bilgileriyle yapılan işlemlerin nitelikli dolandırıcılık yerine TCK m. 245 kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Bilişim Sistemleri Yoluyla Hırsızlık Suçu (TCK m. 142/2-e, m. 141/1)

TCK madde 142/2-e: “Bilişim sistemleri yoluyla malvarlığına zarar vermek.” TCK madde 141/1: “Hileli davranışlarla elde edilen malın rızasız alınması hırsızlık suçunu oluşturur.” Mağdurun bilgisi ve rızası olmadan internet bankacılığı veya mobil uygulamalar üzerinden hesap kullanılmışsa, eylem bilişim yoluyla hırsızlık olarak nitelendirilir. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesi’nin kararında, mağdurun internet bankacılığı şifresinin ele geçirilmesi ve hesabından rızası dışında para aktarılması hırsızlık suçu olarak değerlendirilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da benzer durumlarda, hileli davranış sonucu elde edilen rıza ile paranın teslim edilmemesi durumunda dolandırıcılık oluşmadığını, ancak parayı rıza olmadan alan kişinin hırsızlık suçunu işlediğini belirtmiştir.

Resmi veya Özel Belgede Sahtecilik (TCK m. 204, 207)

TCK madde 204: Resmi belgede sahtecilik suçunu, TCK madde 207: Özel belgede sahtecilik suçunu düzenler. Hesap açma veya kullanım sürecinde sahte kimlik, vekaletname veya diğer belgeler kullanılmışsa, fail belgede sahtecilik suçundan da sorumlu tutulur. Yargıtay 23. Ceza Dairesi, sahte belgelerle banka işlemi yapan sanıkların hem nitelikli dolandırıcılık hem de belgede sahtecilik suçundan sorumlu tutulabileceğini vurgulamıştır.

Banka Hesabı Açıp Başkalarının Kullanımına Sunma Eylemi Açısından Pratik Öneriler ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

Kendi adına açılan banka hesabını başkalarının kullanımına sunmak ciddi riskler taşır ve farkında olunmasa bile cezai sorumluluk doğurabilir. Hesap sahiplerinin, hesaplarını başka kişilere kullandırmadan önce bu durumun hukuki sonuçlarını mutlaka değerlendirmesi gerekir. Eğer bir işlem başkası hesabına yapılıyorsa, yetkili kuruma yazılı olarak bildirim yapmak, hem suç oluşumunu önler hem de ileride oluşabilecek hukuki sorunları azaltır.

Mahkemeler, dolandırıcılık, hırsızlık veya banka kartı suçları arasındaki ayrımı titizlikle inceler. Bu nedenle, işlem kayıtlarının detaylı tutulması, şüpheli veya olağandışı hareketlerin hemen banka tarafından bildirilmesi önemlidir. Ayrıca, mahkeme sürecinde, işlemin kimlik tespiti gerektirip gerektirmediğini belirlemek için alanında uzman bilirkişi raporu alınması zorunlu bir usul kuralıdır.

Sonuç

Kendi adına açılan bir banka hesabını başkalarının kullanımına sunmak, hem 5549 sayılı Kanun hem de TCK kapsamında ciddi cezai sorumluluk doğurur. Suçun oluşması için paranın kaynağı veya kullanılma amacı önemli değildir; yeterli olan, işlemin başkası hesabına yapıldığının yetkili kuruma bildirilmemesidir. Hesabın hangi suçta kullanıldığı, failin kastı ve fiilin işleniş şekli cezai sorumluluğu belirler. Dolandırıcılık, banka kartı kötüye kullanımı, bilişim yoluyla hırsızlık veya sahtecilik gibi farklı suç tipleri söz konusu olabilir. Bu nedenle, avukatların savunma stratejilerini belirlerken müvekkilin kastını, hesabın kullanım şekli ve mağdurun iradesinin aldatılıp aldatılmadığını detaylı şekilde analiz etmeleri kritik öneme sahiptir. Bir yazı önerisi.

Tuzla Avukat Desteği Neden Gerekli?

Kendi adına açılan banka hesabını başkalarının kullanımına sunmak, karmaşık hukuki sonuçlar doğurabilen bir eylemdir. Bu noktada Tuzla avukat desteği almak kritik önem taşır. Sebeplerini şöyle özetleyebiliriz:

Hukuki Soruşturma ve Savunma Stratejisi: Mahkemeler, bu tür dosyalarda hem 5549 sayılı Kanun hem de TCK hükümlerini birlikte değerlendirir. Hesabın hangi amaçla kullanıldığı, suçun unsurları ve failin kastı titizlikle incelenir. Tuzla’da deneyimli bir avukat, müvekkilin kastını ve fiilin niteliğini doğru analiz ederek etkili bir savunma stratejisi geliştirir.

Bilirkişi Raporlarının Takibi: Yargı kararlarında sıkça vurgulandığı gibi, bankacılık işlemlerinin kimlik tespiti gerektirip gerektirmediği ve başkası hesabına yapılıp yapılmadığı, alanında uzman bilirkişilerce raporlanır. Avukat desteği, bu süreçte gerekli uzman raporlarının hazırlanmasını ve dosyaya sunulmasını sağlar.

Cezai Sorumluluğun Belirlenmesi: Hesabın kullanım şekline göre dolandırıcılık, banka kartını kötüye kullanma, bilişim yoluyla hırsızlık veya sahtecilik suçları oluşabilir. Avukat, müvekkilin sorumluluk sınırlarını net bir şekilde belirleyip olası cezaları minimize etmeye çalışır.

Yasal Süreçlerde Hakların Korunması: Suç isnat edildiğinde, kişi hem soruşturma hem de yargılama süreçlerinde hak kaybına uğrayabilir. Tuzla avukatı, tüm süreç boyunca müvekkilin haklarını korur, belgelerin ve delillerin doğru şekilde sunulmasını sağlar.

Özetle, kendi adına açılan banka hesabının başkaları tarafından kullanılmasına izin verilmesi ciddi hukuki riskler taşır. Bu nedenle İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Gebze avukat, Çayırova avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat gibi bölgelerde uzman bir avukatın rehberliği, suç isnatları karşısında müvekkilin haklarının korunması ve olası cezaların azaltılması açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Yargı Kararları Işığında Gemilerde Yaşanan İş Kazalarında İzlenmesi Gereken Hukuki Yollar Nelerdir?

Giriş

Gemilerde yaşanan iş kazaları, denizcilik sektörünün kendine özgü çalışma koşulları, farklı hukuki düzenlemelerin kesişim noktasında yer alması ve uluslararası nitelik taşıyabilmesi nedeniyle karmaşık bir hukuki süreç barındırır. Kazaya uğrayan gemi adamı veya hak sahiplerinin haklarını tam ve eksiksiz bir şekilde alabilmesi, doğru hukuki adımların zamanında atılmasına bağlıdır. Bu çalışma, Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemeleri ve İlk Derece Mahkemeleri tarafından verilmiş çeşitli kararları analiz ederek, gemilerdeki iş kazaları sonrasında mağdurların izlemesi gereken hukuki yol haritasını ortaya koymaktadır. Çalışma, olayın tespiti, sorumluların belirlenmesi, dava süreçleri ve tazminat talepleri gibi temel aşamaları, yargı kararlarından önemli alıntılarla destekleyerek kapsamlı bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır.

İncelenen mahkeme kararları, gemilerde yaşanan bir iş kazası sonrasında izlenmesi gereken hukuki sürecin çok aşamalı ve farklı hukuki disiplinleri içeren bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Süreç, temel olarak aşağıdaki adımları içermektedir:

1. Gemide Yaşanan İş Kazasının Tespiti ve Kurumsal Bildirimler

Hukuki sürecin ilk ve en temel adımı, yaşanan olayın hukuken bir “iş kazası” olarak nitelendirilmesidir. Bu tespit, sonraki tüm hak taleplerinin zeminini oluşturur.

SGK Süreci: 5510 sayılı Kanun uyarınca, işverenin kazayı derhal kolluk kuvvetlerine ve en geç üç iş günü içinde Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bildirme yükümlülüğü vardır. SGK’nın olayı iş kazası olarak kabul etmemesi durumunda, mağdurun İş Mahkemesi’nde “iş kazasının tespiti davası” açması gerekir. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin vurguladığı gibi, “Kurumca hak sahiplerine gelir bağlanabilmesi öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının iş kazası niteliğinde olduğunun yöntemince saptanmış olmasına bağlıdır. Bu yön davada öncelikle açıklığa kavuşturulması gereken ön sorundur” (Yargıtay-21. HD-2012/8768-2012/8739).

Tespit Davası: İş kazası tespiti davası, SGK’nın yanı sıra işverene karşı da açılır ve bu dava, açılacak tazminat davaları için bekletici mesele yapılabilir.

2. Görevli Mahkeme ve Dava Türleri

Kazanın niteliğine ve talep edilen haklara göre başvurulacak mahkeme ve dava türü değişiklik gösterir.

İş Mahkemeleri: Gemi adamının işverenine karşı açacağı maddi ve manevi tazminat davaları, hizmet akdinden kaynaklandığı için kural olarak İş Mahkemelerinde görülür. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, deniz çalışanları için genel İş Kanunu yerine 854 sayılı Deniz İş Kanunu hükümlerinin uygulanmasıdır. Bu kanun, fazla mesai hesaplaması gibi konularda farklı düzenlemeler içerir (Yargıtay-9. HD-2024/13121-2025/344).

Asliye Ticaret Mahkemeleri: Uyuşmazlık, geminin sigorta poliçesinden kaynaklanıyorsa (örneğin, işveren mali mesuliyet sigortası) veya Türk Ticaret Kanunu (TTK) kapsamında bir deniz kazası (çatma vb.) söz konusu ise görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesi olabilir.

Ceza Mahkemeleri: Kaza, taksirle yaralama veya ölüme sebebiyet verme gibi bir suç teşkil ediyorsa, sorumlular hakkında ceza davası açılır. Ceza davasında verilen karar ve toplanan deliller, özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusundaki tespitler, hukuk mahkemesindeki tazminat davası için güçlü bir delil niteliği taşır (BAM-İstanbul 13. HD-2024/601-2024/1697).

3. Sorumluların Belirlenmesi ve Kusur Oranları

Tazminatın kime yöneltileceği ve miktarının ne olacağı, sorumluların ve kusur oranlarının doğru tespitine bağlıdır.

Sorumlular: Gemi adamının işvereni, gemi donatanı, işleteni ve varsa alt işveren, kazadan dolayı müteselsilen (birlikte) sorumlu olabilirler. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi kararına göre, “Birden çok kimsenin birlikte neden oldukları zarardan sorumluluklarını düzenleyen Borçlar Kanunu’nun 50. maddesi… uyarınca” davacı, zararın tamamını bu sorumlulardan herhangi birinden veya tamamından talep edebilir (Yargıtay-21. HD-2011/9404-2012/18483).

Kusur Tespiti: Mahkemeler, kazanın oluşumunda işverenin iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alıp almadığını, gemi adamının bir kusuru olup olmadığını ve kaçınılmazlık faktörünün etkisini belirlemek için uzman bilirkişi raporlarına başvurur.

4. Talep Edilebilecek Haklar ve Tazminatlar

Maddi Tazminat: Yaralanma halinde tedavi giderleri, geçici ve kalıcı iş göremezlik nedeniyle oluşan kazanç kayıplarını kapsar. Ölüm halinde ise ölenin desteğinden yoksun kalanlar (eş, çocuk, anne-baba) için destekten yoksun kalma tazminatı ve cenaze giderleri talep edilebilir.

Manevi Tazminat: Kazazedenin veya ölüm halinde yakınlarının duyduğu acı, elem ve üzüntüyü hafifletmek amacıyla talep edilir. Hâkim, “ülkenin ekonomik koşulları, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu, olayın ağırlığı” gibi unsurları dikkate alarak hakkaniyete uygun bir miktar belirler (Yargıtay-21. HD-2011/9404-2012/18483).

SGK Tarafından Yapılan Ödemeler: SGK tarafından bağlanan iş göremezlik geliri veya ölüm aylığının ilk peşin sermaye değeri, mükerrer ödemeyi önlemek amacıyla hesaplanan maddi tazminattan düşülür.

Gemi Alacağı ve Kanuni Rehin Hakkı: Deniz İş Kanunu ve TTK uyarınca, iş kazasından kaynaklanan tazminat alacakları “gemi alacağı” niteliğindedir. Bu, alacaklıya gemi üzerinde kanuni rehin hakkı tanır ve alacağın tahsilini güvence altına alan çok önemli bir haktır. Mahkemeden “gemi üzerine davacı lehine kanuni rehin hakkı tanınmasına” karar verilmesi talep edilebilir (Adana BAM-9. HD-2019/1839-2022/615).

5. Dava Sürecindeki Usuli İşlemler

Arabuluculuk: Ticari davalar ve iş davalarından kaynaklanan bazı alacak ve tazminat talepleri için dava açmadan önce arabulucuya başvurmak bir “dava şartıdır”. Arabuluculuk sürecinin tamamlanmaması, davanın usulden reddine neden olur (İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi-2024/230-2024/264).

İstinaf ve Temyiz: İlk derece mahkemesi kararlarına karşı Bölge Adliye Mahkemesi’ne (istinaf) ve oradan da belirli parasal sınırları aşan uyuşmazlıklar için Yargıtay’a (temyiz) başvurulabilir.

İncelenen kararlar, gemi iş kazalarında hukuki sürecin sadece maddi bir tazminat talebinden ibaret olmadığını, aynı zamanda karmaşık bir usul ve ispat prosedürü içerdiğini ortaya koymaktadır.

Hukuki Çerçevenin Çok Katmanlılığı: Bir gemi kazası, aynı anda hem Deniz İş Kanunu (hizmet sözleşmesi), hem Türk Ticaret Kanunu (gemi donatanının sorumluluğu, gemi alacağı), hem Borçlar Kanunu (haksız fiil, manevi tazminat), hem Sosyal Güvenlik Hukuku (iş kazası tespiti, rücu davaları) hem de Ceza Hukukunu (taksirle yaralama/öldürme) ilgilendirebilmektedir. Bu durum, mağdurların haklarını ararken hangi kanuna dayanacaklarını ve hangi mahkemeye başvuracaklarını doğru belirlemelerini zorunlu kılmaktadır.

İspat Yükü ve Bilirkişinin Rolü: Davaların seyrini büyük ölçüde deliller ve özellikle bilirkişi raporları belirlemektedir. İşverenin iş güvenliği yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği, İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında belirtildiği gibi “acil müdahale durumlarında nasıl hareket edileceğinin önceden belirlenmesi, bu kapsamda verilecek eğitimlerin uygun tatbikat senaryoları dahilinde periyodik olarak yaptırılarak… içselleştirilmesinin sağlanması gerektiği” gibi somut kriterlerle denetlenmektedir (ilkDerece-İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi-2015/463-2019/443). Kusur oranlarının, maluliyet derecesinin ve tazminat miktarının hesaplanmasında bilirkişi raporları kilit rol oynamaktadır.

Usul Hukukunun Belirleyiciliği: Davanın esasına girilebilmesi dahi usuli kurallara sıkı sıkıya bağlıdır. Arabuluculuğa başvurulmaması, harçların eksik yatırılması, davanın yanlış mahkemede açılması (görevsizlik) veya davacının talebini aşan bir hüküm kurulması (taleple bağlılık ilkesinin ihlali) gibi usuli hatalar, hak kaybına veya yargılamanın uzamasına neden olabilmektedir.

Sonuç

Gemilerde yaşanan iş kazaları sonrasında izlenmesi gereken hukuki yol, bütüncül bir strateji gerektiren, dikkatli ve bilinçli adımlar atılmasını zorunlu kılan bir süreçtir. Özetle, kazazede veya hak sahipleri şu adımları izlemelidir:

Derhal Tespit ve Bildirim: Kazanın bir “iş kazası” olduğunun SGK nezdinde tespitini sağlamak veya bu mümkün olmazsa mahkemede tespit davası açmak.

Doğru Hukuki Zemin ve Mahkeme Seçimi: Uyuşmazlığın niteliğine göre Deniz İş Kanunu, TTK veya genel hükümlere dayanarak görevli olan İş Mahkemesi veya Ticaret Mahkemesi’nde dava açmak.

Kapsamlı Sorumluluk Tespiti: Sadece işvereni değil, donatan, işleten gibi tüm müteselsil sorumluları davaya dahil etmek.

Tüm Hakların Talep Edilmesi: Maddi ve manevi tazminat, destekten yoksun kalma tazminatı gibi tüm hakları talep ederken, alacağı güvence altına almak için “gemi üzerine kanuni rehin hakkı” tesisini de istemek.

Delillerin Toplanması: Kusur ve maluliyet oranlarını belirleyecek uzman bilirkişi raporları alınmasını sağlamak ve varsa ceza davası dosyasını delil olarak sunmak.

Usuli Yükümlülüklere Riayet: Arabuluculuk, harçlar, dava açma süreleri gibi usuli gerekliliklere titizlikle uymak.

Bu çok aşamalı ve karmaşık süreç, denizcilik hukuku alanında uzman bir hukuki yardım almayı kaçınılmaz kılmaktadır. Yargı kararları, doğru adımlar atıldığında mağdurların haklarını etkin bir şekilde koruyabildiğini, ancak usuli veya esasa ilişkin hataların ciddi hak kayıplarına yol açabildiğini net bir şekilde göstermektedir. Bir makale önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Tuzla, Türkiye’nin en önemli gemi inşa ve bakım-onarım merkezlerinden biri olup, aynı zamanda yoğun deniz trafiğine sahip bölgelerden biridir. Bu nedenle, Tuzla’da görev yapan avukatlar, hem Deniz İş Kanunu hem Türk Ticaret Kanunu hem de uluslararası denizcilik hukuku konularında özel bilgi ve tecrübeye sahiptir. Gemilerde yaşanan iş kazaları, yalnızca iş hukuku perspektifinden değil; deniz ticareti, sigorta, sosyal güvenlik ve ceza hukuku boyutlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Tuzla’da faaliyet gösteren denizcilik hukuku deneyimli avukatlar:

Bölgedeki tersaneler, gemi işletmeleri ve sigorta şirketleri ile ilgili yerel uygulamaları yakından bilir.

SGK, liman başkanlığı, denizcilik idaresi gibi kurumlarla sürecin hızlı yürütülmesi için doğru iletişim kanallarını kullanır.

“Gemi üzerine kanuni rehin hakkı” gibi denizcilik sektörüne özgü hukuki güvenceleri etkin şekilde uygular.

Hem uluslararası denizcilik sözleşmelerinin hem de yerel mevzuatın kesişim noktasında doğabilecek ihtilafları önceden öngörerek stratejik adımlar atar.

Bu nedenle, gemilerde yaşanan iş kazaları sonrasında hak kaybı yaşamamak ve süreci en kısa sürede sonuçlandırmak için, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde Tuzla’da denizcilik hukuku alanında uzman bir avukattan profesyonel destek almak büyük önem taşır.

Read More

Hakkında İcra Takibi Başlatılan Kişi Ne Yapmalıdır?

Giriş

Bu yazı, aleyhine icra takibi başlatılan bir kişinin “Ne yapmalıyım?” ve “Mallarıma hemen el konur mu?” sorularına, sunulan çeşitli yargı kararları ışığında kapsamlı bir yanıt sunmak amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları, icra takibi sürecinin belirli aşamalardan oluştuğunu ve borçlunun haklarını kullanması için çeşitli yasal mekanizmaların bulunduğunu ortaya koymaktadır. Yazı, bu sürecin nasıl işlediğini, mallara el konulmasının (haciz) hangi koşullara bağlı olduğunu ve borçlunun atabileceği adımları ana bulgular, inceleme ve sonuç bölümleri altında detaylandırmaktadır.

İncelenen mahkeme kararları, icra takibi sürecine ve haciz işlemlerine ilişkin temel prensipleri ve borçlu haklarını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Temel bulgular aşağıdaki gibi özetlenebilir:

İcra Takibi Haciz İşlemi Anında Gerçekleşmez, Süreç Aşamalıdır

 Kararların ezici bir çoğunluğu, icra takibi başlar başlamaz mallara el konulmasının standart bir uygulama olmadığını vurgulamaktadır. Süreç, borçluya bir ödeme veya icra emri tebliğ edilmesiyle başlar. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bir kararında belirtildiği gibi, ödeme emrinde belirtilen ödeme süresi geçmedikçe, alacaklı tarafça haciz istenemeyeceği gibi, bu koşullar oluşmadan önce konulan hacizler de geçersizdir” (Yargıtay-12. HD-2016/21549). Bu, borçluya ödeme yapması veya itiraz etmesi için yasal bir süre tanındığını gösterir.

Takibin “Kesinleşmesi” Haciz İçin Bir Ön Koşuldur

Birçok kararda haciz işleminin temel şartı olarak takibin kesinleşmesi gösterilmektedir. Kesinleşme, borçlunun yasal süresi içinde ödeme emrine itiraz etmemesi veya yaptığı itirazın mahkeme tarafından kaldırılmasıyla gerçekleşir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin belirttiği gibi, Haciz, kesinleşmiş icra takibinin konusu olan bir alacağın ödenmesini teminen borçluya ait ve haczi kabil bulunan mallara… el koyması işlemidir” (Yargıtay-14. HD-2020/2095). Takip kesinleşmeden yapılan hacizler usulsüzdür ve şikâyet üzerine kaldırılabilir (Yargıtay-12. HD-2013/12198).

Borçlunun Aktif Olarak Kullanabileceği Hakları Vardır:

İtiraz Hakkı: Borçlu, ödeme emrinin tebliğinden itibaren yasal süre içinde (genellikle 7 gün) icra dairesine itirazda bulunabilir. Süresinde yapılan bir itiraz, takibi durdurur. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, “borçlu süresinde ve usule uygun olarak itiraz etmiş ise İİK’nın 66. maddesi gereğince anılan takip duracağından, durma kararı sonrası itirazın iptali veya itirazın kaldırılmasına karar verilmeden takip dosyasında hiçbir işlem yapılamayacağı” (Yargıtay-12. HD-2022/10504) belirtilmiştir.

Menfi Tespit Davası: Borçlu olmadığını düşünen kişi, borçlu olmadığının tespiti için mahkemede dava açabilir. Bu dava, takibi kendiliğinden durdurmaz ancak mahkemeden teminat karşılığında ihtiyati tedbir talep edilebilir. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi kararında, borçlunun “…alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere göstereceği teminat karşılığında, mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyle icra veznesindeki paranın alacaklıya verilmemesini isteyebilir” hükmü yer almaktadır (Gaziantep BAM-2022/619).

Şikâyet Hakkı: Borçlu, icra dairesinin usulsüz işlemlerine karşı icra mahkemesine şikâyette bulunabilir. Örneğin, tebligatın usulsüz yapılması veya takip kesinleşmeden haciz uygulanması gibi durumlar şikâyet konusudur (Yargıtay-12. HD-2018/4071).

İhtiyati Haciz ve Kesin Haciz Farkı: Bazı durumlarda, alacaklı, alacağını güvence altına almak için takipten önce veya takip sırasında mahkemeden “ihtiyati haciz” kararı alabilir. Ancak bu, geçici bir tedbirdir. Denizli Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararında vurgulandığı gibi, “ihtiyati haczin kesin (icrai) bir etkisi yoktur. Alacaklı, ihtiyati haciz kesinleşmeden…ihtiyaten haczedilmiş olan malların satılmasını isteyemez” (Denizli BAM-2025/209). İhtiyati haciz, malların satılmasına imkân tanımaz, sadece alacağı güvenceye alır.

Haczedilemeyecek Mallar ve Hacizde Sınırlar: Kanunlar, borçlunun ve ailesinin yaşamını sürdürmesi için gerekli olan bazı malların haczedilemeyeceğini belirtir. Örneğin, borçlunun onayı olmadan emekli maaşı haczedilemez (Yargıtay HGK-2013/2274). Ayrıca, yapılan haczin borç miktarını aşmaması gerekir. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, borcu aşan haczin “haksız haciz niteliğinde” olacağını belirtmiştir (Yargıtay-10. HD-2013/24713).

İnceleme ve Değerlendirme

İncelenen kararlar bütünüyle değerlendirildiğinde, Türk icra hukukunun borçluyu tamamen korumasız bırakmadığı, aksine süreci belirli kurallara ve aşamalara bağladığı görülmektedir. “İcra takibi başlatıldı” ifadesi, sürecin sonu değil, başlangıcıdır. Bu başlangıç, borçluya savunma ve itiraz haklarını kullanma fırsatı tanır.

Kararlar arasındaki tutarlılık, temel prensiplerin (tebligat, itiraz süresi, kesinleşme) tüm yargı kademelerince benimsendiğini göstermektedir. Farklılıklar ise davanın özel koşullarından (kambiyo senedi takibi, konkordato, ilamın niteliği, üçüncü kişi olma durumu vb.) kaynaklanmaktadır. Örneğin, kambiyo senedine dayalı bir takipte borca itirazın takibi durdurmaması (İstanbul BAM-2022/1298), genel haciz yolundan farklı bir durum yaratır. Benzer şekilde, konkordato mühleti içinde olan bir borçluya karşı takip yapılamaması (Yargıtay-12. HD-2022/8534), borçluya önemli bir koruma sağlar.

Bu perspektiften bakıldığında, borçlunun pasif kalmaması kritik öneme sahiptir. Yasal sürelerin kaçırılması (örneğin ödeme emrine itiraz süresinin geçirilmesi), takibin kesinleşmesine ve haciz aşamasına hızla geçilmesine neden olur. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, “takibe karşı süresinde borçlu vekili tarafından itiraz edilmeyerek takibin […] tarihinde kesinleştiği” (Yargıtay-12. HD-2008/15643) belirtilerek, itiraz edilmemesinin sonuçları vurgulanmıştır. Dolayısıyla, borçlunun en doğru adımı, tebligatı alır almaz durumu hukuki açıdan değerlendirmektir.

Sonuç

Mallarınıza Hemen El Konulur mu? Hayır, icra takibinin başlatılması, mallarınıza derhal el konulacağı anlamına gelmez. Haciz işlemi, ancak size usulüne uygun bir ödeme/icra emri tebliğ edildikten, yasal itiraz ve ödeme süreleri geçtikten ve takip “kesinleştikten” sonra yapılabilir. İhtiyati haciz gibi istisnai durumlarda geçici bir tedbir uygulanabilse de bu, malların satılmasına imkân tanımaz.

Ne Yapmalıyım?

Panik Yapmayın: Sürecin aşamalardan oluştuğunu ve yasal haklarınız olduğunu unutmayın.

Tebligatı Dikkatlice İnceleyin: Size ulaşan ödeme emrini veya icra emrini dikkatle okuyun. Borcun kaynağını, miktarını ve itiraz sürelerini kontrol edin.

Sürelere Dikkat Edin: İtiraz ve diğer yasal hakların kullanımı için kanunda belirtilen süreler (genellikle 7 gün) çok önemlidir. Bu süreleri kaçırmamak kritik rol oynar.

Profesyonel Hukuki Destek Alın: İncelenen tüm kararlar, icra hukukunun teknik ve karmaşık bir alan olduğunu göstermektedir. Durumunuzun özelliklerine (takibin türü, borcun dayanağı vb.) göre en doğru stratejiyi belirlemek, haklarınızı eksiksiz ve zamanında kullanmak için mutlaka bir avukata danışmanız tavsiye edilir. Bir avukat, takibe itiraz etmek, menfi tespit davası açmak veya usulsüz işlemlere karşı şikâyette bulunmak gibi en uygun adımları atmanıza yardımcı olacaktır. Bir yazı önerisi

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

İcra takibi başlatılması, mallarınıza hemen el konulacağı anlamına gelmez. Haciz işlemleri, borçluya usulüne uygun ödeme veya icra emri tebliğ edilmesi, yasal itiraz/ödeme süresinin geçmesi ve takibin kesinleşmesi aşamalarından sonra yapılabilir. Bu süreçte borçlunun itiraz hakkı, menfi tespit davası açma imkânı, şikâyet hakkı gibi yasal yolları vardır. Ayrıca kanun, bazı malların (ör. emekli maaşı) haczine izin vermez.

Ancak, sürelerin kaçırılması halinde haciz aşamasına hızla geçilir. Bu nedenle Tuzla avukat desteği, hak kayıplarını önlemek açısından kritik önemdedir. Tİstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde icra hukuku tecrübesine sahip bir Tuzla avukat; tebligatın incelenmesinden sürelere uygun itirazın yapılmasına, usulsüz işlemlere karşı şikâyete kadar tüm adımları zamanında ve doğru şekilde yürütebilir.

İcra süreci teknik ve karmaşık olduğundan, Tuzla avukat ile çalışmak hem mallarınızın haksız yere haczini engelleyebilir hem de süreci sizin adınıza etkin biçimde takip ederek ekonomik ve hukuki güvenliğinizi korur.

Read More

Miras nasıl paylaşılır; reddi miras nedir ve nasıl yapılır?

Bu çalışma, “Miras nasıl paylaşılır; reddi miras nedir ve nasıl yapılır?” sorusuna yanıt olarak sunulan yargı kararı özetlerinin analiziyle hazırlanmıştır. Çalışma, Türk Medeni Kanunu (TMK) çerçevesinde mirasın paylaşımının temel prensiplerini, mirasın reddi (reddi miras) müessesesinin tanımını, türlerini, hukuki sonuçlarını ve usulünü Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları ışığında detaylı bir şekilde incelemektedir. Analiz, özellikle mirasın reddinin miras paylarına etkisi ve bu durumun mirasçılık belgesine yansıtılması gerekliliği üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Mirasın Paylaşımı: Mirasın paylaşımı, TMK’da belirtilen yasal mirasçılar arasında, mirasbırakanın ölüme bağlı tasarrufları da dikkate alınarak yapılır. Paylaşımın temel belgesi, aksi ispatlanana kadar geçerli bir karine teşkil eden mirasçılık belgesidir (veraset ilamı). Mirasçıların tamamının katılımıyla yapılacak rızai paylaşım esastır; aksi takdirde yargısal taksim yoluna gidilir.

Reddi Mirasın Tanımı ve Türleri: Reddi miras, yasal veya atanmış mirasçının, kendisine kalan mirası kabul etmeme yönündeki tek taraflı irade beyanıdır. İncelenen kararlarda iki tür reddi miras öne çıkmaktadır:

Gerçek Ret (TMK m. 609): Mirasçının, yasal süre içinde sulh hukuk mahkemesine yapacağı sözlü veya yazılı, kayıtsız ve şartsız beyanla mirası reddetmesidir.

Hükmen Ret (TMK m. 605/2): Mirasbırakanın ölüm tarihinde terekesinin borca batık (ödemeden aciz) olduğunun açıkça belli veya resmen tespit edilmiş olması halinde mirasın kendiliğinden reddedilmiş sayılmasıdır. Bu tür ret için kanunda belirtilen 3 aylık süre işlemez.

Reddi Mirasın En Önemli Hukuki Sonucu: Yargı kararlarında en çok vurgulanan ve TMK m. 611’de düzenlenen sonuç, mirası reddeden yasal mirasçının payının, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi diğer hak sahiplerine geçmesidir. Bu, reddedenin payının kendi altsoyuna (çocukları ve torunlarına) intikal etmesi anlamına gelir.

Mirasçılık Belgesinin Rolü: Yargıtay, mirasçılık belgelerinde mirası reddeden kişiye işaret etmekle yetinilmesini yeterli görmemektedir. Kararlarda istikrarlı bir şekilde, “mirası ret nedeniyle, mirasçılık sıfatını kaybedenlerin ve bunların payının akıbetinin (kime kalacağının)’da gösterilmesi gerekir” ilkesi vurgulanmaktadır. Bu detayın eksikliği, kararlar için bir bozma nedeni sayılmaktadır.

Tüm Mirasçıların Reddi: En yakın yasal mirasçıların tamamının mirası reddetmesi halinde, tereke iflas hükümlerine göre tasfiye edilir (TMK m. 612). Bu durumda sulh hukuk mahkemesi resen tasfiye sürecini başlatır ve bir tereke temsilcisi atar.

A. Mirasın Paylaşımı

İncelenen yargı kararları, mirasın paylaşımının usulünden çok, paylaşımı etkileyen özel bir durum olan reddi miras üzerinde durmaktadır. Ancak kararlardan süzülen temel prensipler şunlardır:

Yasal Dayanak ve Mirasçılık Belgesi: Miras paylaşımının hukuki çerçevesini TMK m. 495-501 arasındaki yasal mirasçılığa ilişkin hükümler oluşturur. Paylaşımın başlangıç noktası, TMK m. 598 uyarınca düzenlenen ve “aksi ispat edilinceye kadar adına düzenlenmiş bulunan kişi ve kişilerin mirasçılığı lehine bir karine oluşturan” mirasçılık belgesidir (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2015/2235 E., 2015/11024 K.).

Paylaşım Yöntemi: Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin bir kararında (2018/582 E., 2019/1125 K.) vurgulandığı üzere, usulüne uygun bir paylaşımdan söz edebilmek için “tüm mirasçıların bir araya gelerek, terekeyi iradeleri ile pay etmeleri” gerekmektedir. Bu, rızai taksimin önceliğini göstermektedir.

B. Reddi Miras (Mirasın Reddi)

Yargı kararları, reddi miras kurumunu ve sonuçlarını detaylı olarak ele almaktadır.

Reddi Mirasın Yapılışı ve Türleri

Gerçek Ret: Mirasçının mirası açıkça reddetmesidir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2016/5412 E., 2017/4279 K. sayılı kararında bu tür, “mirasçıların sulh mahkemesine sözlü veya yazılı beyanı ile yapılır (TMK m. 609)” şeklinde tanımlanmıştır. Bu beyanın yasal süre içinde ve kayıtsız şartsız olması zorunludur.

Hükmen Ret: Terekenin borca batık olması durumunda ortaya çıkar. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2017/402 E., 2020/8602 K. sayılı kararında belirtildiği gibi, ölüm tarihinde miras bırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır” (TMK m. 605/2). Bu durumda mirasçılar, tereke işlerine karışmamış olmak kaydıyla, süreye bağlı olmaksızın her zaman terekenin borca batık olduğunun tespitini isteyebilirler. Bu dava, tereke alacaklılarına karşı açılır.

2. Reddi Mirasın Hukuki Sonuçları ve Payların İntikali

Kararlarda en çok üzerinde durulan konu, reddin hukuki sonuçlarıdır. Neredeyse tüm ilgili kararlarda TMK m. 611’e atıf yapılmaktadır: “Yasal mirasçılardan biri mirası reddederse onun payı, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi hak sahiplerine geçer.” (Örn: Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2015/2136 E., 2015/6793 K.; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2010/9891 E., 2011/451 K.)

Bu hükmün pratikteki anlamı, mirası reddeden kişinin payının diğer mirasçılara değil, doğrudan kendi altsoyuna (çocuklarına) geçmesidir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi bu durumu, “mirası red eden… kişilerin mirası red etmekle miras kendileri sağ değilmiş gibi mirasçılarına geçeceği nazara alınarak muris …’ye ait yeni bir veraset ilamı alınıp, alınan mirasçılık belgesinde mirası red edenlerin kanuni mirasçıları varsa onlarında davaya dahil edilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken…” ifadeleriyle açıklamış ve bu usulün takip edilmemesini bir bozma nedeni saymıştır.

3. Tüm Mirasçıların Mirası Reddetmesi

En yakın yasal mirasçıların tamamı mirası reddederse, miras ikinci derece mirasçılara geçmez. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2015/1822 E., 2015/5797 K. sayılı kararında bu durum net bir şekilde ifade edilmiştir:“TMK’nın 612. maddesinde yer alan ‘En yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından reddedilen miras sulh hukuk mahkemesince iflas hükümlerine göre tasfiye edilir’ hükmüne göre miras reddedilmiş olmakla tasfiyeye tabi tutulacağından takip murisin ikinci derece mirasçılarına yöneltilemez.”Bu durumda mahkeme, talebe bağlı olmaksızın resen tasfiye işlemlerini başlatmalıdır (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2014/12820 E., 2015/1155 K.).

4. Reddi Mirasın Yargılamaya ve Mirasçılık Belgesine Etkisi

Yargıtay, mirasın reddi olgusunun hukuki sonuçlarının sadece terekenin paylaşımı aşamasına bırakılmasını hatalı bulmaktadır. Mirasçılık belgesi düzenlenirken bu durumun net bir şekilde yansıtılması gerektiği birçok kararda tekrarlanmıştır. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2015/1986 E., 2015/6329 K. sayılı kararında olduğu gibi, mahkemelerden beklenen; **”mirası ret nedeniyle, mirasçılık sıfatını kaybedenlerin ve bunların payının akıbetinin de (kime kalacağının) gösterilmesi”**dir. Aksi halde düzenlenen belge, infaz kabiliyetinden yoksun ve kafa karıştırıcı olacaktır.

Sonuç

İncelenen yargı kararları, mirasın paylaşımı ve reddi müesseselerine ilişkin kapsamlı bir hukuki çerçeve sunmaktadır. Mirasın paylaşımı yasal ve iradi mirasçılık kurallarına göre yapılırken, reddi miras kurumu bu paylaşımı doğrudan etkileyen önemli bir mekanizmadır. Yüksek Mahkeme kararları, özellikle TMK m. 611’in uygulanmasında titizlik gösterilmesini talep etmektedir. Buna göre, mirası reddeden bir kişinin payının kime ve nasıl geçeceği, düzenlenecek mirasçılık belgesinde hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça belirtilmelidir. Mirasçıların tamamının mirası reddetmesi halinde ise terekenin iflas hükümlerine göre tasfiye edileceği unutulmamalıdır. Bu çalışma, avukatların reddi miras içeren dosyalarda izlemesi gereken usulü ve dikkat etmesi gereken kritik noktaları yargı içtihatları temelinde ortaya koymaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Mirasın paylaşımı ve reddi miras, ilk bakışta basit görünse de uygulamada oldukça karmaşık hukuki sonuçlar doğurabilmektedir. Özellikle mirasçılık belgesinin düzenlenmesi, reddin miras paylarına etkisi ve terekenin tasfiye süreci, hem usul hem de esas açısından dikkat gerektirmektedir. Yanlış veya eksik işlem yapılması, mirasçıların hak kaybına uğramasına ve uzun yargılama süreçlerine yol açabilmektedir.

Tuzla’da yaşayan mirasçılar açısından uzman bir avukat desteği;

Mirasçılık belgesinin doğru şekilde düzenlenmesini,

Reddi miras işlemlerinin süresinde ve usule uygun yapılmasını,

Mirasın paylaşımında rızai taksimin sağlıklı yürütülmesini,

Tüm mirasçıların reddi halinde terekenin tasfiyesi sürecinde hakların korunmasını,

Yargıtay içtihatları doğrultusunda hak kaybına yol açabilecek hataların önlenmesini sağlar.

Bu nedenle, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Gebze avukat, Çayırova avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat gibi bölgelerdemirasın paylaşımı veya reddi miras süreçlerinde Tuzla’da uzman bir avukatla çalışmak, hem hukuki güvenlik hem de mirasçıların menfaatlerinin korunması açısından büyük önem taşır.

Read More

Eşin Kredi Borcundan Diğer Eş Sorumlu Olur Mu?

Giriş

Eşin Kredi Borcundan Diğer Eş Sorumlu Olur Mu? çokça sorulan sorular arasında yer almaktadır. Evlilik birliği içerisinde eşlerden birinin bankalardan veya diğer finans kuruluşlarından çektiği kredi borçlarının, diğer eşin hukuki ve mali durumunu ne şekilde etkilediği, sıkça karşılaşılan ve önemli hukuki sonuçlar doğuran bir sorundur. Türk hukuk sisteminde, eşlerin borçlarından sorumluluğu konusunda mutlak bir kural bulunmamakla birlikte, temel ilke borçların şahsiliğidir; yani kural olarak herkes kendi borcundan şahsen sorumludur. Ancak, evlilik birliğinin getirdiği hukuki statü, eşlerin birlikte veya birbirleri adına yaptıkları işlemler, aralarındaki mal rejimi ve özellikle kredi sözleşmelerine eklenen ek taahhütler bu temel ilkeye önemli istisnalar getirmektedir. Bu çalışma, sunulan Yargı Kararları ışığında, bir eşin kredi borcundan diğer eşin hangi şartlar altında sorumlu tutulabileceğini, bu sorumluluğun sınırlarını ve konuyla ilgili farklı hukuki perspektifleri inceleyerek kapsamlı bir analiz sunmayı amaçlamaktadır.

1. Eşin Kredi Borcunda Borçların Şahsiliği İlkesi ve Sözleşmeye Taraf Olma Zorunluluğu

Eşler arasındaki borç sorumluluğunda temel prensip, borcun kişisel olmasıdır. Bir eşin, diğerinin borcundan sorumlu tutulabilmesi için o borç ilişkisine hukuken dahil olması gerekir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin bir kararı bu ilkeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kararda, davalı eşin ortak hesap sözleşmesinde imzası olmasına rağmen, kredili hale getirilen ve borcun kaynağı olan Kredili Mevduat Hesabı Sözleşmesi’nde imzası bulunmadığı için sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir: “Ortak Hesap Sözleşmesinin 8. maddesindeki müteselsil sorumluluk ilkesinin Kredili Mevduat Hesabı Sözleşmesinde imzası bulunmayan davalı [eş]’e uygulanamayacağı” (Yargıtay 19. HD, 2013/9161). Bu karar, borcun kaynağı olan asıl sözleşmeye taraf olmayan eşin, sırf evli olması veya başka bir ilişkili sözleşmede imzasının bulunması nedeniyle sorumlu tutulamayacağını göstermektedir.

2. Kefalet: En Yaygın Sorumluluk Nedeni ve Eş Rızası Şartı

Kararların büyük bir çoğunluğu, eşin sorumluluğunun “kefalet” ilişkisinden doğduğunu göstermektedir. Ancak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 584. maddesi, kefalet sözleşmesinin geçerliliği için kritik bir şart getirmiştir: Eş Rızası. Konya Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararında bu kural açıkça vurgulanmıştır:“…eşlerden biri mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı olmadıkça veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı doğmadıkça, ancak diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabilir.” (Konya BAM 6. HD, 2024/1039). Eş rızasının sonradan tamamlanabilecek bir eksiklik olmadığı, sözleşmenin en başında bulunması gereken bir geçerlilik şartı olduğu da İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

“Türk Borçlar Kanunu’nun 584/1 inci maddesine göre rıza sonradan verilecek icazet ile tamamlanmadığından, eşin izni tamamlayıcı unsur değil geçerlilik unsurudur.” (İstanbul BAM 12. HD, 2018/1047). Bu doğrultuda, eş rızası usulüne uygun alınmamışsa veya sahte ise, kefalet sözleşmesi geçersiz sayılmakta ve kefil olan eş borçtan sorumlu tutulmamaktadır (Bakırköy 2. Asliye Tic. Mah., 2017/236; İstanbul 5. Asliye Tic. Mah., 2021/835).

3. Eş Rızası Kuralının İstisnaları: Ticari Krediler

Kanun koyucu, ticari hayatın akıcılığını korumak amacıyla eş rızası kuralına önemli istisnalar getirmiştir. Eğer kefalet, bir ticari işletme veya şirketle ilgili olarak veriliyorsa ve kefil olan eş o şirketin ortağı veya yöneticisi ise, eş rızası aranmaz. Bu durum, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararında netleştirilmiştir: “daval… gerçek kişilerin diğer davalı…borçlu şirketin yöneticileri olduğu anlaşılmakla 6098 sayılı Kanun’ un 584/3. maddesi uyarınca da eşlerinin ticari krediye kefalete rızaları gerekmemektedir.” (İstanbul BAM 13. HD, 2018/239). Bu istisna, özellikle şirketler lehine çekilen kredilerde kefil olan eşlerin sorumluluğu açısından kritik bir ayrım yaratmaktadır.

4. Diğer Sorumluluk Halleri

Müşterek Borçluluk: Eğer bir eş kredi sözleşmesini kefil olarak değil de “müşterek borçlu” olarak imzalarsa, borcun tamamından asıl borçlu gibi sorumlu olur (Yargıtay 13. HD, 2014/43722).

İpotek Verme: Bir eş, diğer eşin kredi borcuna karşılık kendi adına kayıtlı bir taşınmazı ipotek olarak gösterebilir. Bu durumda eş, borçtan şahsen sorumlu olmasa da, alacaklı banka borç ödenmediğinde ipotekli taşınmazın satılmasını talep edebilir. Bu halde sorumluluk, ipotek verilen malın değeri ile sınırlıdır (İzmir 3. Asliye Tic. Mah., 2021/227).

Mal Rejiminin Tasfiyesi: Yasal mal rejimi olan “edinilmiş mallara katılma” rejiminde, evlilik birliği içinde bir malın edinilmesi için çekilen kredi borcu, o malın borcu olarak kabul edilir. Boşanma halinde malın değerinden bu borç düşüldükten sonra kalan “artık değer” paylaşıma tabi tutulur (Yargıtay 8. HD, 2012/13656). Bu durum, borçtan dolaylı bir etkilenme ve sorumluluk anlamına gelir.

Sonuç

İncelenen yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde, “bir eşin kredi borcundan diğer eş sorumlu olur mu?” sorusunun cevabının, her somut olayın kendi özel koşullarına göre değiştiği sonucuna varılmaktadır. Hukuki olarak temel ilke, borçların şahsiliği ve her eşin kendi borcundan sorumlu olmasıdır. Ancak bu ilke, eşin borca açık bir hukuki işlemle dahil olmasıyla ortadan kalkmaktadır.Bir eşin diğer eşin kredi borcundan sorumlu tutulabilmesi için;

Kredi sözleşmesini “müşterek borçlu” veya “müteselsil kefil” olarak imzalamış olması,

Kefalet durumunda, kanunun aradığı istisnai haller (ticari kredi vb.) dışında, diğer eşin geçerli ve yazılı rızasının alınmış olması,

Diğer eşin borcu için kendi malvarlığı üzerinde ipotek gibi bir ayni teminat tesis etmiş olması

gibi koşullardan en az birinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Eşler arasında geçerli bir hukuki taahhüt olmaksızın, sırf evlilik birliği nedeniyle bir borç sorumluluğu doğmamaktadır. Bu nedenle, kredi sözleşmeleri gibi mali yükümlülük altına girilirken, atılan imzaların ve üstlenilen sıfatların (kefil, müşterek borçlu vb.) hukuki sonuçları hakkında bilinçli olunması büyük önem taşımaktadır. Bir makale önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Eşler arasındaki borç sorumluluğu, hem Türk Borçlar Kanunu hem de aile hukuku ve ticaret hukuku düzenlemelerinin kesiştiği, karmaşık yorum ve uygulama sorunları barındıran bir alandır. Özellikle kefalet sözleşmelerinde eş rızası, ticari kredi istisnaları, müşterek borçluluk ve ipotek gibi farklı sorumluluk halleri, çoğu zaman taraflarca imza anında tam olarak kavranamamaktadır.

Tuzla’da faaliyet gösteren avukatlar;

Bölgedeki bankacılık ve finans kurumlarının uygulamalarını ve sözleşme standartlarını yakından bilir.

Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi içtihatlarını güncel olarak takip ederek, müvekkil lehine kullanılabilecek emsal kararları davalara entegre eder.

Kefalet, müşterek borçluluk veya ipotek gibi durumlarda imzanın hukuki niteliğini ve bunun doğuracağı sorumluluğu, işlem öncesinde net şekilde açıklar.

Geçersiz kefalet veya usulüne aykırı eş rızası gibi durumlarda borçtan kurtulma yollarını etkin biçimde uygular.

Bu nedenle, eşler arasında borç sorumluluğu tartışmalı olan durumlarda, hem hak kaybını önlemek hem de yanlış taahhütlerin altına imza atmamak için, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde Tuzla’da borçlar hukuku ve ticaret hukuku alanında deneyimli bir avukattan destek almak kritik öneme sahiptir.

Read More

Nafaka kim alır, ne miktarda ve hangi sürelerde verilir?

Giriş

Bu çalışma “Nafaka kim alır, ne miktarda ve hangi sürelerde verilir?” sorusuna, Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları özetleri temel alınarak, Türk hukuk sisteminde “nafaka” kurumunun kime, ne kadar ve ne kadar süreyle verildiğini analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, nafakanın farklı türleri olan yoksulluk, iştirak, tedbir ve yardım nafakası arasındaki ayrımları, bu nafakalara hükmedilirken gözetilen ilkeleri ve uygulamadaki önemli usuli detayları ortaya koymaktadır. Çalışma, bu kararlardan elde edilen bulguları sistematik bir şekilde sunarak konuya ilişkin kapsamlı bir hukuki perspektif sağlamayı hedeflemektedir.

1. Nafaka Türleri ve Kapsamı

İncelenen kararlar, nafakanın dört temel türüne odaklanmaktadır:

Yoksulluk Nafakası: Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf lehine hükmedilir. Genellikle boşanmada daha az kusurlu olan eşe, diğer eşin mali gücü oranında bağlanır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2025/4959 sayılı kararında, yoksulluk nafakasının aylık irat şeklinde süresiz olabileceği gibi, toptan ödeme şeklinde de kararlaştırılabileceği belirtilmiştir. Ancak aynı kararda, toptan ödemeye karar verilirken nafakanın “iki yıllık süre” gibi bir zaman dilimiyle sınırlandırılmasının kanuna uygun olmadığı, miktar belirlendikten sonra süresiz ve bir defaya mahsus olarak hükmedilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

İştirak Nafakası: Velayet hakkı kendisine verilmeyen eşin, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmasıdır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2012/3553 sayılı kararında önemli bir ayrıma dikkat çekilmiştir: Bu nafakanın alacaklısı müşterek çocuk değil, velayet hakkı kendisine verilen eştir.” Nafaka miktarı belirlenirken, Hukuk Genel Kurulu’nun 2020/133 sayılı kararında belirtildiği gibi, çocuğun yiyecek, giyecek, barınma, sağlık, eğitim ve harçlık gibi tüm giderleri dikkate alınır. Kural olarak çocuğun ergin olmasıyla sona erer (Gaziantep BAM 2. HD, 2017/515).

Tedbir Nafakası: Boşanma davası açılınca hâkimin, davanın devamı süresince eşlerin ve çocukların geçim ve barınma gibi ihtiyaçları için kendiliğinden alması gereken bir önlemdir (Yargıtay 2. HD, 2012/30839). Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2014/8660 sayılı kararında, bu nafakanın niteliği net bir şekilde ortaya konulmuştur: “evlilik birliği devam ederken davacı eş için hükmedilecek nafaka, tedbir nafakası niteliğindedir.” Bu nafaka, davanın açıldığı tarihten hükmün kesinleşmesine kadar devam eder.

Yardım Nafakası: Türk Medeni Kanunu’nun 364. maddesi uyarınca, “herkes yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan alt soyuna” nafaka vermekle yükümlüdür (Yargıtay 3. HD, 2015/9650). Kararlarda bu nafaka türü, özellikle eğitimi devam eden ergin çocuklar için gündeme gelmektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2015/5976 sayılı kararında, “çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa ana ve baba, durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdür” denilerek nafakanın süresi eğitim hayatıyla ilişkilendirilmiştir.

2. Nafaka Miktarının Belirlenmesi ve Usuli Konular

Belirleme Kriterleri: Hâkim, nafaka miktarını belirlerken keyfi davranamaz. Yargıtay kararları istikrarlı bir şekilde, çocuğun yaşı, eğitim durumu, ihtiyaçları, paranın satın alma gücü, anne ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır (Yargıtay 3. HD, 2014/14520; Yargıtay HGK, 2014/101).

Başlangıç Tarihi: Yargıtay, nafaka davalarının “kanundan doğan bir alacağın tespiti ve tahsili niteliğinde” olduğunu ve bu nedenle “davanın açıldığı tarihten itibaren hüküm ifade edeceğini” belirtmektedir (Yargıtay 3. HD, 2015/2242; Yargıtay 3. HD, 2015/2540). Mahkemelerin bu kurala aykırı olarak daha ileri bir tarih belirlemesi, bozma veya düzeltilerek onama sebebi sayılmaktadır.

Ödemelerin Mahsubu: Kararlarda sıkça karşılaşılan bir diğer konu, nafaka borçlusunun yaptığı ödemelerin borçtan düşülüp düşülmeyeceğidir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihadına göre, ödeme belgesinde “nafaka” açıklaması olmasa dahi, işleyen bir nafaka borcu olan borçlunun yaptığı ödemelerin öncelikle nafaka borcuna mahsup edilmesi gerekir. Aksi bir yorum, Yargıtay’a göre “aşırı şekilcilik olup hak kaybına neden olmaktadır” (Yargıtay 12. HD, 2011/29416; Yargıtay 12. HD, 2012/3901). Bu ilke, hakkaniyet gereği borçluyu korumayı amaçlamaktadır.

Sonuç

İncelenen yargı kararları, nafaka kurumunun tek bir tanımdan ibaret olmadığını; yoksulluk, iştirak, tedbir ve yardım nafakası olmak üzere farklı amaçlara hizmet eden türleri bulunduğunu göstermektedir. Nafakanın kime verileceği, hangi tür nafakanın talep edildiğine bağlıdır. Miktar ve süre ise kanunda belirtilen genel ilkeler (ihtiyaç, ödeme gücü, hakkaniyet) çerçevesinde, her davanın kendi özel koşulları içinde hâkim tarafından takdir edilmektedir. Yargı kararları, nafakanın statik bir borç olmadığını, değişen yaşam koşullarına paralel olarak miktarının yeniden belirlenebileceğini ve ödemelerin başlangıcı ile mahsubu gibi usuli konularda hakkaniyeti gözeten yerleşik içtihatların bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Nafaka davaları, yalnızca miktarın belirlenmesi değil, aynı zamanda nafaka türünün doğru tespiti, süresinin belirlenmesi, başlangıç tarihinin hukuka uygun şekilde saptanması ve yapılan ödemelerin doğru şekilde mahsubu gibi birçok usuli ve maddi hukuk konusunu içerir. Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları incelendiğinde, küçük bir usul hatasının bile hakkın kaybına veya davanın reddine yol açabildiği görülmektedir.

Tuzla’da faaliyet gösteren bir avukattan profesyonel hukuki destek almak, şu açılardan büyük önem taşır:

Doğru Nafaka Türünün Belirlenmesi: Hangi nafaka türüne (yoksulluk, iştirak, tedbir veya yardım) hak kazanılabileceğinin doğru tespiti, dava dilekçesinin bu çerçevede hazırlanması gerekir. Yanlış nafaka türü üzerinden dava açılması, talebin reddine sebep olabilir.

Miktar ve Süre Hesaplamalarında Hakkaniyet: Avukat, Yargıtay içtihatları ışığında nafaka miktarının adil ve hukuka uygun şekilde belirlenmesi için gerekli delilleri toplar ve sunar.

Usul Hatalarının Önlenmesi: Başlangıç tarihi, ödeme belgelerinin mahsubu, süre kısıtlamalarının kanuna uygunluğu gibi konularda yapılacak bir hata, hak kaybına neden olabilir.

İtiraz ve Temyiz Süreçleri: İlk derece mahkemesi kararına karşı istinaf veya temyiz başvurularının süresi ve gerekçeleri, uzman bir avukat tarafından titizlikle hazırlanmalıdır.

Yerel Uygulama Bilgisi: Tuzla’daki mahkemelerin uygulama pratiğini bilen bir avukat, davanın daha etkin ve hızlı yürütülmesini sağlayabilir.

Kısacası, nafaka davaları teknik bilgi, dikkatli usul takibi ve güçlü delil yönetimi gerektirir. Bu nedenle, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde sürecin başından itibaren alanında tecrübeli bir Tuzla avukat ile çalışmak, hem hak kayıplarının önüne geçmek hem de en iyi sonuca ulaşmak açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Anlaşmalı boşanmanın çekişmeli boşanmaya göre avantajları ve farkları nelerdir? Bu davalar ne kadar sürer?

Giriş

Bu çalışma, “Boşanma davası ne kadar sürer, çekişmeli ve anlaşmalı arasında ne fark var? Anlaşmalı boşanmanın çekişmeli boşanmaya göre avantajları nelerdir?” sorusuna, sunulan çok sayıda Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararının incelenmesiyle oluşturulmuş bütüncül bir yanıt sunmayı amaçlamaktadır. İncelenen kararlar, Türk Medeni Kanunu çerçevesinde boşanma süreçlerinin temel dinamiklerini, özellikle de anlaşmalı ve çekişmeli boşanma arasındaki ayrımı ve bu iki yolun birbirine dönüşebilme potansiyelini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Çalışma, bu kararlardan elde edilen ana bulguları, süreçlerin detaylı bir incelemesini ve pratik sonuçları içermektedir.

Yargı kararları, boşanma davalarının statik süreçler olmadığını, tarafların iradelerine göre dinamik bir şekilde dönüşebildiğini göstermektedir.

1. Anlaşmalı Boşanma Davasının Çekişmeliye Dönüşmesi

En sık rastlanan senaryo budur. Taraflar anlaşmalı boşanma için dava açar, hatta ilk duruşmada anlaştıklarını beyan ederler. Ancak daha sonra taraflardan biri (örneğin, davalı taraf) hükmü temyiz ederek veya bir dilekçe sunarak anlaşmadan döndüğünü bildirdiğinde, dava otomatik olarak çekişmeli boşanmaya dönüşür. Yargıtay, bu durumu “anlaşmalı boşanma yönündeki iradesinden rücu (dönme) niteliğinde” kabul etmektedir. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde, anlaşmalı boşanmanın getirdiği hız avantajı tamamen ortadan kalkar. Mahkeme, süreci en başa sarmak ve çekişmeli dava usulünü işletmek zorundadır. Birçok kararda bu durum şöyle formüle edilmiştir:”Bu halde anlaşmalı boşanma davasının ‘çekişmeli boşanma’ olarak görülmesi gerekir… Mahkemece, taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyan ile iddia ve savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra… karar verilmesi gerekir.”Bu prosedür, davanın aylar, hatta yıllar sürmesine neden olan delil toplama, dilekçe teatisi (karşılıklı verilmesi), ön inceleme ve tahkikat duruşmaları gibi aşamaları zorunlu kılar.

2. Çekişmeli Boşanma Davasının Anlaşmalı Boşanma Davasına Dönüşmesi

Daha nadir de olsa, çekişmeli olarak başlayan bir davanın yargılama sırasında tarafların uzlaşmasıyla anlaşmalı boşanmayla sonuçlanması da mümkündür. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2022/10099 sayılı kararında, temyiz aşamasında olan çekişmeli bir davada tarafların bir “Anlaşmalı boşanma protokolü” sunarak anlaştığı görülmektedir. Bu durumda mahkeme, tarafları bizzat dinleyerek anlaşmalarını teyit eder ve buna göre karar verir. Bu, uzun süren bir davanın daha hızlı sonuçlanması için bir fırsat sunar.

Sonuç

Sunulan Yargıtay kararları ışığında, boşanma davasının süresini belirleyen en önemli faktörün tarafların uzlaşma iradesi ve bu iradenin kararlılığı olduğu net bir şekilde görülmektedir.

Boşanma davası ne kadar sürer? Anlaşma varsa ve bu anlaşma karar kesinleşinceye kadar korunursa birkaç ay içinde sonuçlanabilir. Anlaşma yoksa veya sonradan bozulursa, delillerin toplanması, tanıkların dinlenmesi, bilirkişi incelemeleri, istinaf ve temyiz süreçleri nedeniyle davanın sonuçlanması birkaç yıl sürebilir.

Çekişmeli ve anlaşmalı boşanma arasındaki fark nedir? Temel fark, anlaşmalı boşanmanın tarafların ortak iradesine ve uzlaşmasına, çekişmeli boşanmanın ise taraflar arasındaki uyuşmazlığa ve mahkemenin bu uyuşmazlığı delillere göre çözümlemesine dayanmasıdır. Bu fark, yargılama usulünü, süresini ve maliyetini doğrudan etkiler.

Anlaşmalı boşanmanın avantajları nelerdir? En önemli avantajları hız, öngörülebilirlik (sonuçları taraflar belirler), daha düşük maliyet ve daha az psikolojik yıpranmadır. Ancak bu avantajlar, “karar kesinleşinceye kadar” her an kaybedilebilecek pamuk ipliğine bağlıdır. Taraflardan birinin iradesinden dönmesi, tüm avantajları ortadan kaldırır ve süreci en başından başlayacak karmaşık bir çekişmeli davaya dönüştürür. Dolayısıyla, anlaşmalı boşanma, hızlı bir çözüm yolu olmakla birlikte, tarafların nihai kararlılığını gerektiren hassas bir süreçtir.

Boşanma Davasının Süresi Belirsizdir: Hiçbir karar, bir boşanma davasının ne kadar süreceğine dair kesin bir zaman dilimi (ay veya yıl olarak) belirtmemektedir. Süre, tamamen davanın anlaşmalı mı yoksa çekişmeli mi olduğuna ve süreç içindeki seyrine bağlıdır. Anlaşmalı boşanmaların teoride daha hızlı olduğu kabul edilse de, bu durum tarafların anlaşmalarını sonuna kadar sürdürmelerine bağlıdır.

Temel Fark: İrade Birliği ve Yargılama Usulü: Anlaşmalı ve çekişmeli boşanma arasındaki temel fark, tarafların boşanma ve boşanmanın sonuçları (nafaka, velayet, tazminat, mal paylaşımı) üzerinde bir irade birliğine varıp varamadıklarıdır.

Anlaşmalı Boşanma (TMK m. 166/3): Tarafların her konuda uzlaştığı, bu uzlaşmayı bir protokole bağladığı ve mahkeme huzurunda bu iradelerini bizzat beyan ettiği, daha basit ve hızlı bir usuldür.

Çekişmeli Boşanma (TMK m. 166/1-2): Taraflar arasında boşanma sebebi, kusur veya boşanmanın sonuçları hakkında bir veya daha fazla konuda anlaşmazlık olduğu durumlarda söz konusudur. Mahkemenin delilleri (tanık, belge, bilirkişi raporu vb.) topladığı, iddia ve savunmaları değerlendirdiği, kusur oranlarını belirlediği karmaşık ve uzun bir yargılama sürecini gerektirir.

Anlaşmalı Boşanmanın Avantajları ve Kırılganlığı: Anlaşmalı boşanmanın en büyük avantajları hız, daha az maliyet, daha az psikolojik yıpranma ve tarafların kendi geleceklerini bir hâkimin kararına bırakmak yerine kendilerinin şekillendirmesidir. Ancak bu avantajlar oldukça kırılgandır. Neredeyse incelenen tüm kararlarda tekrar eden ve en kritik bulgu şudur:”Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki, diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçları, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır.“Bu ilke, anlaşmalı boşanmanın en büyük avantajının aynı zamanda en büyük riski olduğunu göstermektedir. Taraflardan biri, karar kesinleşmeden önce herhangi bir aşamada (duruşmada, temyiz veya istinaf dilekçesiyle) anlaşmadan cayabilir. Bir yazı önerisi

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Boşanma davalarının süresi, seyri ve sonucu; tarafların iradelerindeki değişim, mahkeme usulleri ve uygulanacak stratejiye göre ciddi farklılıklar gösterebilir. Özellikle anlaşmalı boşanma protokolünün hazırlanması, mahkeme huzurunda beyanların doğru şekilde verilmesi ve karar kesinleşinceye kadar anlaşmanın korunması, uzman hukuki bilgi gerektirir. Taraflardan birinin süreç içinde anlaşmadan dönmesi, davayı çekişmeli hale getirerek hem sürenin hem de masrafların artmasına neden olabilir.

İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde yerel uygulamaları ve mahkemelerin işleyişini bilen bir Tuzla avukat, sürecin başından sonuna kadar hem hukuki riskleri önceden öngörüp tedbir alabilir hem de hak kaybını en aza indirir. Yerel deneyim, dilekçelerin hazırlanmasından protokolün Yargıtay içtihatlarına uygun hale getirilmesine kadar her aşamada davanın hızlı ve doğru ilerlemesini sağlar.

Kısacası, boşanma davası ister anlaşmalı ister çekişmeli olsun, Tuzla avukat desteği hem sürecin verimli yürütülmesi hem de olası risklerin azaltılması açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Gemilerin İhtiyati Haczinde Teminatın Miktarı, İadesi ve Riskleri


Giriş

Bu çalışma, gemilerin ihtiyati haczi sürecinde teminatın rolünü, hukuki dayanaklarını ve pratik sonuçlarını analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. Dahası Gemilerin İhtiyati Haczinde Teminatın Miktarı, İadesi ve Riskleri ele alınacaktır. Gemi ticareti ve deniz hukukunun doğası gereği, bir geminin seferden alıkonulması hem alacaklı için güçlü bir güvence hem de borçlu için ciddi bir ekonomik kayıp riski taşır. Bu dengeyi kurmak amacıyla Türk Ticaret Kanunu (TTK) ve ilgili mevzuat, hem ihtiyati haciz talep eden alacaklıdan hem de haczedilen gemiyi serbest bırakmak isteyen borçludan teminat alınmasını düzenlemiştir. Çalışma, teminatın zorunlu olup olmadığı, ne kadar yatırılacağı, ne zaman iade edileceği ve teminatın kaybedilme (“yanma”) riskleri gibi temel konuları, sağlanan hukuki kaynaklar ışığında inceleyecektir.

A. İhtiyati Haciz Talep Eden Alacaklının Teminat Yükümlülüğü

İhtiyati haciz talep eden alacaklı için teminat yatırmak zorunludur. Bu teminat, haksız bir haciz durumunda borçlunun uğrayabileceği zararları güvence altına almayı amaçlar.

Miktar: Türk Ticaret Kanunu, bu teminat için sabit (maktu) bir tutar belirlemiştir. Buna göre “deniz alacağını teminat altına almak üzere ihtiyati haciz kararı verilmesini isteyen alacaklının, kural olarak, 10.000 ÖÇH [Özel Çekme Hakkı] tutarında teminat vermesi zorunludur.”

Uygulamadaki Önemi: Bu teminatın yatırılması, mahkemenin talebi esastan incelemesinin ön koşulu haline gelmiştir. Özetle mahkemenin dosyanın kapağını kaldırması için bu teminatın yatırıldığını tespit etmesi gereklidir.” Teminat yatırılmazsa talep reddedilir.

İstisna: Bu zorunluluğun önemli bir istisnası bulunmaktadır. Kanun’un 1320’nci maddesinin bendinde düzenlenen gemi adamı alacakları teminattan muaftır”

Teminat Miktarının Artırılması: Başlangıçta yatırılan 10.000 ÖÇH’lik teminat, borçlunun potansiyel zararını karşılamaya yetmeyebilir. Bu durumda borçlu, mahkemeden teminatın artırılmasını talep edebilir. Ek teminat süresinde yatırılmazsa, ihtiyati haciz kararı kendiliğinden kalkar.”

B. Haczedilen Gemiyi Serbest Bırakmak İçin Borçlunun Teminat Yatırması

Bu, borçlu için bir zorunluluk değil, gemisini ticari faaliyetlerine döndürmek için kullanabileceği bir haktır. Borçlu veya gemi maliki, teminat göstererek geminin serbest kalmasını sağlayabilir.

Miktar: Gösterilecek teminatın miktarı, alacak talebine ve geminin değerine bağlıdır. Deniz alacağının miktarı, geminin değerini geçerse, geminin değeri kadar; geçmezse alacak miktarı kadar teminat yatırılarak, geminin üzerindeki ihtiyatî haciz kaldırılarak teminata aktarılır. Dolayısıyla teminat, deniz alacağının tamamı, faiz ve giderleri kapsayacak miktarda olmalı, ancak hiçbir durumda geminin değerini aşmamalıdır.

Teminatın Türü: Borçlunun göstereceği teminatın cinsi, başvurulan yola göre değişebilir. TTK m. 1370’e göre geminin sadece serbest bırakılması (haczin teminata kaydırılmadan) için gemi değerini karşılayan nakit para; icra memuru tarafından kabul edilecek taşınmaz rehni, gemi ipoteği veya itibarlı bir banka kefaleti” gösterilebilir. TTK m. 1371’e göre haczin tamamen kaldırılıp teminata dönüştürülmesi için ise “nakit para” veya “banka teminat mektubu gibi nakde dönüştürmesi kolay teminatlar” tercih edilmektedir.

C. Teminat Ne Zaman İade Edilir?

Teminatın iadesi, hangi tarafın yatırdığına ve davanın seyrine göre değişir.

Alacaklının Yatırdağı Teminatın İadesi: Alacaklı, açtığı davada haklı çıkar ve ihtiyati haczin yerinde olduğuna karar verilirse, yatırdığı teminat kendisine iade edilir. Bu konuda açık bir düzenleme yoktur ancak  “bu konuda HMK m. 392/2 hükmünün kıyasen uygulanması gerekir”.

Borçlunun Yatırdağı Teminatın İadesi:

Davanın Kazanılması: Borçlu, aleyhine açılan davayı kazanır ve borçlu olmadığının ispat edilmesi halinde yatırdığı teminat kendisine tamamen iade edilir.

Sorumluluğun Sınırlandırılması (Fon Tesisi): Borçlu, Deniz Alacaklarına Karşı Mesuliyetin Sınırlandırılması Hakkında Milletlerarası Sözleşme (LLMC) kapsamında bir sorumluluk sınırlama fonu tesis ederse, daha önce gemiyi serbest bırakmak için yatırdığı teminatın iadesini talep edebilir.  “fon tesisinden sonra bu teminatın iade edilmesine engel olamazlar” 

Teminatın Değiştirilmesi veya Azaltılması: Geminin değerinin azalması gibi haklı bir sebep varsa, borçlu teminatın bir kısmının iadesini talep edebilir.

D) Teminatın Yanma Durumu ve Riskler

“Teminatın yanması” ifadesi, genellikle alacaklının yatırdığı teminatın, haksız haciz nedeniyle borçluya tazminat olarak ödenmesi durumunu ifade eder.

Alacaklı İçin Riskler (Teminatın “Yanması”):

Haksız İhtiyati Haciz: En büyük risk budur. Alacaklı, ihtiyati haciz talebinde haksız çıkarsa, borçlunun ve üçüncü kişilerin bu yüzden uğradığı tüm zararlardan sorumlu olur. Bu zararlar “ihtiyati haciz sebebiyle geminin seferden alıkonulduğu süre boyunca, gemi için yapılan günlük işletme giderleri ve ihtiyati haciz dolayısıyla yoksun kalınan kazançları kapsar.”

Tazminat Davası: Borçlu, haksız hacizden kaynaklanan zararları için alacaklıya karşı tazminat davası açabilir. Bu dava kazanıldığında, alacaklının yatırdığı 10.000 ÖÇH’lik teminat bu tazminatın ödenmesinde kullanılır. Eğer zarar bu miktardan fazlaysa, alacaklı tüm malvarlığı ile sorumlu olmaya devam eder.

Kusur Şartı Aranmaz: “zarar ile haksız ihtiyati haciz arasından illiyet bağının bulunması yeterlidir. Ayrıca ihtiyati haciz talebinde bulunan alacaklının kusurlu olması şart değildir.” Bu durum, alacaklı için riski artıran bir faktördür.

Borçlu İçin Riskler:

Borçlunun gemiyi kurtarmak için yatırdığı teminat, davanın kaybedilmesi durumunda alacağı karşılamak için kullanılır. Bu durum, teknik olarak bir “yanma” veya ceza değil, borcun teminattan tahsil edilmesidir.

Teminat Üzerinde Diğer Hacizler: Borçlunun gemiyi serbest bırakmak için başvurduğu yola göre riskler değişir. TTK m. 1370’e göre (gemi haczi devam ederken serbest bırakma), diğer deniz alacaklıları da bu teminat üzerine haciz koydurabilir (Aksoy, 2016). Ancak TTK m. 1371’e göre (haczin tamamen kaldırılıp teminata dönüştürülmesi), “diğer deniz alacaklıları söz konusu teminat üzerine haciz koyduramaz” (Aksoy, 2016). Bu, borçlu ve ilgili alacaklı için önemli bir hukuki fark yaratır.

Borçlunun Korunması: Alacaklıdan alınan 10.000 ÖÇH’lik zorunlu ve maktu teminat, borçluyu potansiyel olarak haksız ve keyfi hacizlere karşı korur. Ancak yazarlar, bu maktu tutarın küçük alacaklar için caydırıcı olabileceğini veya çok değerli gemiler için yetersiz kalabileceğini belirterek eleştirel bir bakış açısı sunmuşlardır.

Alacaklının ve Ticaretin Korunması: Borçluya teminat karşılığında gemiyi serbest bırakma hakkı tanınması, geminin ekonomik değer yaratmaya devam etmesini sağlar. Bu, sadece borçlunun değil, yük ve navlun sözleşmeleri gibi ticari ilişkilerin tarafı olan üçüncü kişilerin de menfaatinedir.

Hukuki Ayrımın Önemi (TTK m. 1370 vs. 1371): Çalışma, geminin serbest bırakılmasına ilişkin iki farklı hukuki yolun (TTK m. 1370 ve 1371) sonuçları arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koymaktadır. TTK m. 1370’de haciz gemiyle “kader birliği” içinde teminat üzerinde devam ederken ve diğer alacaklıların iştirakine açıkken, TTK m. 1371’de haciz gemiden tamamen kalkarak teminata özgülenir ve diğer alacaklıların müdahalesine kapanır. Bu ayrım, stratejik bir karar anıdır ve tarafların haklarını doğrudan etkiler.

Sonuç

Zorunluluk: Evet, ihtiyati haciz kararı isteyen alacaklının 10.000 ÖÇH tutarında teminat yatırması (gemi adamı alacakları hariç) zorunludur. Borçlunun gemiyi kurtarmak için teminat yatırması ise bir zorunluluk değil, bir haktır.

Miktar: Alacaklının teminatı sabit (10.000 ÖÇH), borçlunun teminatı ise değişkendir (alacak miktarı kadar, ancak gemi değerini geçemez).

İade: Teminat, tutulma gerekçesi ortadan kalktığında iade edilir. Alacaklının teminatı davayı kazandığında, borçlunun teminatı ise davayı kazandığında veya bir LLMC fonu tesis ettiğinde iade alınabilir.

Riskler ve “Yanma”: En belirgin “yanma” riski alacaklı içindir. İhtiyati haczin haksız bulunması halinde yatırdığı teminat, borçlunun uğradığı zararlar (seferden kalma, işletme giderleri vb.) için tazminat olarak kullanılabilir. Bu, alacaklının kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın geçerlidir.

Sonuç olarak, Türk deniz hukukundaki teminat sistemi, alacaklının alacağını güvence altına alma hakkı ile borçlunun mülkiyet hakkı ve ticari faaliyetlerini sürdürme özgürlüğü arasında hassas bir denge kurmayı amaçlayan, detaylı ve çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Bir makale önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Gemilere yönelik ihtiyati haciz kararları, sadece deniz ticaretini değil; aynı zamanda icra hukuku, teminat rejimi ve ticaret hukuku açısından da çok yönlü ve karmaşık sonuçlar doğurabilmektedir. Gemi bir defa seferden alıkonulduğunda, taşıdığı yükten navluna, sözleşmeye bağlı sorumluluklardan işletme giderlerine kadar birçok kalem açısından ciddi ticari kayıplar meydana gelebilir. Öte yandan, teminat miktarının hatalı belirlenmesi, taraflar açısından hem sürecin uzamasına hem de telafisi güç mali zararların ortaya çıkmasına yol açabilir.

Bu sebeple, özellikle Tuzla gibi denizcilik faaliyetlerinin yoğunlaştığı bölgelerde, süreci başından itibaren doğru yürütebilecek bir Tuzla avukatı ile çalışmak büyük önem taşımaktadır. Tuzla Limanı’nda ihtiyati hacze konu edilen gemiler bakımından, İstanbul Anadolu Adliyesi ile Tuzla’daki icra müdürlükleri arasında etkili iletişim kurabilen, yerel tecrübeye sahip bir icra hukuku avukatı, deniz hukuku avukatı veya ticaret hukuku avukatı, hem alacaklının alacağını güvence altına almasını sağlar hem de borçlunun mülkiyet hakkı ve ticari faaliyetlerini korur.

Ayrıca Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Yalova gibi Tuzla çevresindeki liman ve sanayi bölgelerinde gemi işletmeciliği yapan şirketlerin de, ihtiyati haciz sürecinde bölgesel uygulama ve yargı pratiğine hâkim bir avukattan destek almaları, sürecin hızla sonuçlanmasını ve teminatla ilgili risklerin en aza indirilmesini sağlayacaktır.

Read More