İşçinin Fazla Mesai Alacağında %30 Hakkaniyet İndirimi Yapılır mı? Yargıtay Uygulaması

1. Genel İlkeler ve Hakkaniyet İndiriminin Dayanağı

İşçinin Fazla Mesai Alacağında %30 Hakkaniyet İndirimi Yapılır mı? Yargıtay Uygulaması Yargıtay’ın istikrar kazanmış uygulamalarına göre, fazla çalışma alacağının uzun bir süre için hesaplanması ve ispatının tanık beyanları gibi takdiri delillere dayanması durumunda, işçinin hastalık, izin, mazeret gibi nedenlerle çalışmadığı günlerin olabileceği kabul edilerek hakkaniyet indirimi yapılması gerekmektedir. Ancak, fazla çalışmanın yazılı belgelere ve işveren kayıtlarına (puantaj, giriş-çıkış kayıtları vb.) dayanması durumunda bu indirime gidilmemektedir. Yapılacak indirim, işçinin çalışma şekli, işin düzenlenmesi ve hesaplanan fazla çalışma miktarına göre takdir edilmeli ve hakkın özünü ortadan kaldıracak oranda olmamalıdır (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2014/12587 E., 2014/22867 K.K; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2012/23673 E., 2013/13020 K.)K.

2. %30 Oranındaki Hakkaniyet İndiriminin Yargı Kararlarındaki Değerlendirilmesi

a) %30 Oranını Uygun Bulan Kararlar

Yargı kararlarında, fazla mesai alacağından %30 oranında hakkaniyet indirimi yapılması genel olarak makul ve yerleşik bir uygulama olarak kabul edilmektedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bir kararında, tanık beyanlarına dayalı olarak hesaplanan fazla çalışma alacağından mahkemece uygulanan ve yaklaşık 1/3 oranına denk gelen %30 oranındaki indirimin makul olduğunu, Özel Daire’nin bu indirimi az bularak verdiği bozma kararının yerinde olmadığını belirterek direnme kararını onamıştır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/3411 E., 2019/590 K.)K.

İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi, ilk derece mahkemesinin %30 oranında yaptığı hakkaniyet indiriminin, işçinin çalışma şekline, işin düzenlenmesine ve ortaya çıkan fazla çalışma alacağının miktarına uygun olduğuna karar vermiştir. Bu kararda davacı vekili de ıslah dilekçesinde %30 indirimi kendisi talep etmiştir (BAM İzmir 9. Hukuk Dairesi, 2017/436 E., 2017/815 K.).

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, bir başka kararında, mahkemenin %30 oranında hakkaniyet indirimi yapmasını onayan direnme kararını, delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmediği gerekçesiyle onamıştır (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2014/6709 E., 2014/9930 K.)K.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, Bölge Adliye Mahkemesi’nin %30 hakkaniyet indiriminin Yargıtay içtihatlarına ve dosyadaki delil durumuna uygun olduğu yönündeki kanaatini, temyiz itirazlarını bu yönden reddederek zımnen onamıştır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2022/10795 E., 2022/12289 K.).

İstanbul 26. İş Mahkemesi, tanık anlatımlarına dayanarak hesaplanan fazla mesai alacağından takdiren %30 hakkaniyet indirimi yaparak hüküm kurmuştur (İstanbul 26. İş Mahkemesi, 2019/65 E., 2021/111 K.)

b) Daha Düşük Oranları Yetersiz Bularak %30 Oranını İşaret Eden Kararlar

Yargıtay, daha düşük oranlarda yapılan indirimleri yetersiz bularak, %30 oranının uygulanması gerektiğine hükmettiği kararlar vermiştir.

Bir kararda, mahkemenin uyguladığı %5 indirim oranı yeterli bulunmamış ve “%30 oranında indirim yapılması dosya içeriğine ve hakkaniyete uygun olacaktır” denilerek karar bozulmuştur (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/18120 E., 2013/17201 K.)

Benzer şekilde, 1/4 oranındaki indirim yetersiz görülerek, “%30 oranında indirim yapılması dosya içeriğine ve hakkaniyete uygun olacaktır” şeklinde hüküm kurulmuştur (Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, 2012/8032 E., 2012/13729 K.; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2012/8032 E., 2012/13729 K.)K

Yargıtay, bazı kararlarında %30 oranını asgari bir sınır olarak belirlemiştir. Örneğin, bir kararda “%30’undan aşağı olmamak üzere hakkaniyet indirimi yapılması gerekirken” indirim yapılmaması (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/17137 E., 2014/35416 K.) ve bir diğerinde “% 20 oranda hakkaniyet indirimi” yapılmasının yetersiz olduğu belirtilerek “1/3 ten az olmamak üzere hakkaniyet indirimi” yapılması gerektiği (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/9994 E., 2014/10261 K.) ifade edilmiştir.

c) Daha Yüksek Oranları Fazla Bularak %30 Oranını İşaret Eden Kararlar

Yargıtay, %30’dan daha yüksek oranlarda yapılan indirimleri “hakkın özünü zedeleyici” bularak bozmuş ve daha makul oranlar önermiştir.

Bir uyuşmazlıkta, mahkemenin uyguladığı %45 oranındaki hakkaniyet indirimi yüksek bulunmuş ve “alacak miktarı ve belirlenen çalışma düzenine göre %30 oranında hakkaniyet indirimi uygulanması dosya kapsamına ve hakkın özüne daha uygun olacaktır” denilerek karar bozulmuştur (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2013/19372 E., 2014/4795 K.)

Başka bir kararda, mahkemenin uyguladığı %50 oranındaki takdiri indirim fazla bulunmuş ve “%30 takdiri indirim yapılması dosya kapsamına daha uygun olacağından” bu oranın uygulanması gerektiği belirtilmiştir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2014/1374 E., 2015/12303 K.).

d) %30 Oranından Daha Yüksek İndirim Gerektiğine Hükmedilen İstisnai Durumlar

%30 oranı genel kabul görmekle birlikte, dosyanın özel koşulları (tanık beyanlarındaki çelişkiler, işin niteliği vb.) daha yüksek bir indirimi gerektirebilir.

Bir kararda, tanık beyanları arasındaki farklılıklar ve işin niteliği dikkate alındığında, hesaplanan fazla mesai alacağından “% 50 den az olmamak üzere hakkaniyet indirimi yapılması gerekirken, daha düşük oranda indirim yapılması hatalı olmuştur” denilerek %30 indirimli karar bozulmuştur (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/25037 E., 2013/21337 K.)

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bir başka kararında, tanık beyanları arasındaki çelişkiler ve işin niteliği nedeniyle %50’den az olmamak üzere indirim yapılması gerektiği yönündeki Özel Daire bozma kararını, %30 indirimde direnen yerel mahkeme kararını bozarak benimsemiştir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/1616 E., 2016/128 K.)

Benzer şekilde, tanık anlatımları ve dosya içeriği dikkate alındığında mahkemece yapılan indirimin yetersiz olduğu belirtilerek, “% 50 oranından aşağı olmamak üzere hakkaniyet indirimi” yapılması gerektiği ifade edilmiştir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2012/23673 E., 2013/13020 K.).

3. Hakkaniyet İndiriminde Sık Yapılan Usuli Hatalar

Mükerrer (Çifte) İndirim: Bilirkişi raporunda hakkaniyet indirimi yapılmış bir tutar üzerinden mahkemenin yeniden indirim uygulaması, hakkın özünü zedeleyen bir uygulama olarak kabul edilmekte ve bozma nedeni sayılmaktadır (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2014/12587 E., 2014/22867 K.

Bilirkişinin Takdir Yetkisini Kullanması: Takdiri indirim yapma yetkisi ve görevi hakime aittir. Bilirkişinin bu yetkiyi kullanarak raporunda indirim oranı belirlemesi hatalı bir uygulamadır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2017/14326 E., 2019/22728 K.)

Gerekçe ve Hüküm Çelişkisi: Mahkeme kararının gerekçesinde %30 indirim yapılacağı belirtilip hüküm fıkrasında farklı bir oranda (%25 veya %50 gibi) indirim uygulanması, HMK 298/2. maddesine aykırılık teşkil eden bir bozma nedenidir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2017/14326 E., 2019/22728 K.; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2014/8979 E., 2015/22118 K.)

Usuli Kazanılmış Hakkın İhlali: Bozma kararına uyulmasıyla davalı lehine hakkaniyet indirimi yönünden oluşan usuli kazanılmış hakka rağmen, bozma sonrası alınan yeni rapordaki alacağa indirim uygulanmaması da bir bozma nedenidir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2018/16450 E., 2019/1380 K.).

SONUÇ:

Mevcut yargı kararları incelendiğinde, fazla mesai alacağının tanık beyanlarına dayalı olarak hesaplandığı durumlarda, bilirkişi raporu üzerinden %30 oranında hakkaniyet indirimi yapılması Yargıtay tarafından genel olarak makul, hakkaniyete uygun ve yerleşik bir uygulama olarak kabul edilmektedir. Bu oran, birçok kararda alt ve üst sınırları belirleyen bir referans noktası olarak kullanılmaktadır. %30’dan önemli ölçüde düşük (%5, %20 gibi) veya yüksek (%45, %50, %60 gibi) oranlar, dosyanın özel koşulları tarafından haklı gösterilmedikçe, genellikle bozma nedeni yapılmaktadır. Ancak, tanık beyanlarındaki çelişkiler veya işin niteliği gibi istisnai durumlarda %30’dan daha yüksek bir indirim oranının da uygulanabileceği görülmektedir.

Fazla Mesai Alacağı Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Fazla mesai alacağı davaları, yüzeyde basit bir alacak davası gibi görünmekle birlikte, hakkaniyet indirimi, delillerin değerlendirilmesi, tanık beyanlarının ispat gücü ve Yargıtay içtihatlarının doğru uygulanması bakımından yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren dava türlerindendir. Özellikle fazla mesai alacağından yapılacak %30 hakkaniyet indirimi, davanın sonucunu doğrudan etkileyen kritik bir aşamadır.

Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere; Yargıtay uygulamasında %30 oranı genel kabul görmekle birlikte, dosyanın özelliklerine göre daha düşük veya daha yüksek oranlar bozma sebebi yapılabilmekte, hatta bazı durumlarda %50’den az olmamak üzere indirim yapılması gerektiği kabul edilmektedir. Bu noktada;

Tanık beyanlarının çelişkili olup olmadığı,

Fazla çalışmanın yazılı delillerle mi yoksa takdiri delillerle mi ispatlandığı,

Bilirkişi raporunun usule uygun düzenlenip düzenlenmediği,

Mükerrer (çifte) indirim yapılıp yapılmadığı,

Gerekçe ile hüküm fıkrası arasında çelişki bulunup bulunmadığı

gibi hususlar, uzman bir iş hukuku avukatı tarafından titizlikle değerlendirilmelidir.

Uygulamada sıkça karşılaşılan hatalardan biri; bilirkişi raporunda zaten indirim yapılmışken mahkemece yeniden indirim uygulanması veya bilirkişinin hâkime ait olan takdir yetkisini kullanmasıdır. Bu tür usuli hatalar, davanın Yargıtay’dan bozulmasına, dolayısıyla sürecin uzamasına ve hak kaybına yol açabilmektedir.

Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çevresinde Uzman Hukuki Destek

İstanbul Anadolu Yakası ve Kocaeli bölgesinde, özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi sanayi ve işçi yoğunluğunun yüksek olduğu bölgelerde fazla mesai alacağı davaları uygulamada oldukça yaygındır. Bu bölgelerde görülen davalarda, yerleşik Yargıtay içtihatlarına hâkim, iş hukuku alanında uzmanlaşmış bir avukatla çalışmak büyük önem taşır.

Bu kapsamda, 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, fazla mesai alacağı, işçilik alacakları ve iş hukuku uyuşmazlıklarında;

Güncel Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarını esas alan,

Hakkaniyet indirimi uygulamalarını dosya bazında analiz eden,

Usuli kazanılmış hakları titizlikle takip eden

yaklaşımıyla müvekkillerine etkin ve güvenilir hukuki destek sunmaktadır.

Sonuç olarak; fazla mesai alacağında %30 hakkaniyet indirimi gibi teknik ve yoruma açık konular, ancak alanında uzman bir avukatın hukuki stratejisiyle doğru şekilde yönetilebilir. Aksi hâlde, hatalı indirim oranları veya usuli eksiklikler nedeniyle ciddi hak kayıpları yaşanması kaçınılmazdır.

Read More

Kiracı Evi Erken Boşaltırsa Ne Kadar Tazminat Öder? (TBK 325)

Kiracı Erken Tahliye Ederse Kalan Kira Bedelini Ödemek Zorunda mı? Örneğin 1 yıllık kira sözleşmesini kiracı erken evi tahliye ederse kiraya veren tazminat isteyebilir mi?

Yargı kararları, kiracının belirli süreli (örneğin 1 yıllık) bir kira sözleşmesini süresi dolmadan ve haklı bir neden olmaksızın tek taraflı olarak feshederek kiralananı tahliye etmesi durumunda, kiraya verenin tazminat talep etme hakkı bulunduğunu istikrarlı bir şekilde kabul etmektedir. Bu hak, “sözleşmeye bağlılık (ahde vefa)” ilkesine dayanmaktadır. Yargıtay’a göre, “Haklı neden olmadıkça ve usulüne uygun feshedilmedikçe kiracı, sözleşme süresi ile bağlı olup sözleşmenin süresinden önce ve haksız olarak feshi kiracı yönünden tazminat sorumluluğunu gerektirir” (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2013/14113 E., 2013/16209 K., 03.12.2013 T.; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/5409 E., 2019/1651 K., 27.02.2019 T.). Kiracının bu eylemi, sözleşmeye aykırı bir davranış (haksız fesih) olarak nitelendirilmekte ve kiraya verenin bu yüzden uğradığı zararı tazmin etme yükümlülüğü doğurmaktadır (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/7258 E., 2019/3203 K.K, 10.04.2019 T.; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2012/2359 E., 2012/5896 K., 12.04.2012 T.)

Erken Tahliye Tazminatın Kapsamı ve Sınırları

Kiracının tazminat sorumluluğu, kural olarak sözleşmenin kalan süresinin tamamını kapsamaz. Yargıtay, bu sorumluluğu Türk Borçlar Kanunu’nun 325. maddesi çerçevesinde sınırlandırmaktadır. Anılan maddeye göre, “Kiracı, sözleşme süresine veya fesih dönemine uymaksızın kiralananı geri verdiği takdirde, kira sözleşmesinden doğan borçları, kiralananın benzer koşullarla kiraya verilebileceği makul bir süre için devam eder” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/8877 E., 2019/5230 K., 10.06.2019 T.). Bu durumda kiraya verenin zararı, “tahliye tarihinden kiralananın aynı koşullarla yeniden kiraya verilebileceği tarihe kadar boş kaldığı süreye ilişkin kira parasından ibarettir” (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2010/12759 E., 2011/4683 K., 13.04.2011 T.).

Bu “makul süre”nin belirlenmesi, somut olayın koşullarına bağlıdır ve genellikle mahkeme tarafından bilirkişi incelemesi ve mahallinde keşif yapılarak tespit edilir (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2016/5372 E., 2016/4145 K.K, 26.05.2016 T.; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/4429 E., 2019/3552 K., 18.04.2019 T.). Örneğin, bir kararda bu süre 3 ay (İstanbul Anadolu 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/250 E., 2025/457 K., 29.05.2025 T.), başka bir kararda ise 2 ay olarak belirlenmiştir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/8877 E., 2019/5230 K., 10.06.2019 T.).

Ayrıca, kiraya verenin de TBK m. 114 ve m. 52 (eski BK m. 98 ve m. 44) uyarınca zararın artmasını önleme yükümlülüğü bulunmaktadır. Kiraya veren, “kiralananı aynı koşullarla yeniden kiraya vermek konusunda gereken çabayı göstermeli ve böylece zararın artmasına sebebiyet vermemelidir” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2019/3039 E., 2019/5566 K.Kaynak, 19.06.2019 T.).

Sözleşmesel Düzenlemelerin Etkisi

Taraflar arasındaki kira sözleşmesinde yer alan özel hükümler, tazminatın kapsamını doğrudan etkileyebilir:

Erken Fesih Hakkı ve İhbar Süresi: Sözleşme, kiracıya belirli bir ihbar süresine uymak kaydıyla erken fesih hakkı tanıyorsa ve kiracı bu şarta uygun hareket etmişse, kiracının tazminat yükümlülüğü ortadan kalkar (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2013/14113 E., 2013/16209 K., 03.12.2013 T.; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2012/6219 E., 2012/12827 K., 04.10.2012 T.). Eğer sözleşmede bir ihbar süresi (örneğin 1 ay veya 30 gün) kararlaştırılmışsa, mahkemeler genellikle bu süreyi “makul süre” olarak kabul etmekte ve kiracının sorumluluğunu bu süreyle sınırlamaktadır (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2015/8453 E., 2016/2625 K., 31.03.2016 T.; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/15931 E., 2019/6901 K., 19.09.2019 T.).

Cezai Şart ve Tazminat Miktarı: Sözleşmede, erken tahliye durumunda belirli bir miktarda “cezai şart” veya “erken tahliye tazminatı” ödeneceği kararlaştırılmışsa, bu hüküm geçerlidir ve tarafları bağlar. Bu durumda kiraya veren, genellikle makul süre tazminatı yerine sözleşmede belirtilen bu bedeli talep edebilir (İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2019/539 E., 2020/129 K., 20.02.2020 T.; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2013/4786 E., 2013/15765 K., 21.11.2013 T.). Yargıtay, tacirler arasında kararlaştırılan bu tür cezai şartların geçerli olduğunu ve kiracının tazminat sorumluluğunun bu miktar kadar olduğunu kabul etmektedir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/12073 E., 2018/2698 K., 20.03.2018 T.). Ancak, sözleşmede kalan tüm kira bedellerinin muaccel olacağına dair hükümler, cezai şart olarak değil, TBK m. 325 kapsamında makul süre tazminatı olarak değerlendirilmektedir (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2016/9799 E., 2016/6337 K., 02.11.2016 T.). Hakim, aşırı gördüğü cezai şartı TBK m. 182/3 uyarınca indirebilir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2018/4453 E., 2018/9630 K., 08.10.2018 T.).

Sonuç: Kiracının 1 yıllık kira sözleşmesini süresinden önce haklı bir nedeni olmaksızın sonlandırması halinde, kiraya veren tazminat talep edebilir. Bu tazminat, genel kural olarak kiralananın benzer koşullarla yeniden kiraya verilebileceği “makul süre” kadar kira bedelinden ibarettir. Ancak, kira sözleşmesinde erken tahliyeye ilişkin bir ihbar süresi, cezai şart veya özel bir tazminat hükmü varsa, kiracının sorumluluğu bu sözleşmesel düzenlemelere göre belirlenir. Her durumda kiraya verenin, zararı azaltmak için taşınmazı yeniden kiraya verme yönünde çaba göstermesi beklenir. Bir yazı önerisi.

Kiracı Erken Tahliye ve Kira Tazminatı Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kiracının erken tahliyesi halinde tazminat talep edilip edilemeyeceği, edilecekse hangi süre ve hangi tutar üzerinden talep edileceği; Türk Borçlar Kanunu, Yargıtay içtihatları ve kira sözleşmesindeki özel düzenlemelerin birlikte değerlendirilmesini gerektiren teknik ve uzmanlık isteyen bir alandır.

Uygulamada en sık yapılan hatalar şunlardır:

Kalan tüm kira bedelinin otomatik olarak talep edilebileceğinin sanılması

TBK m. 325 kapsamında “makul süre”nin yanlış belirlenmesi

Kiraya verenin zararı azaltma yükümlülüğünün göz ardı edilmesi

Sözleşmedeki cezai şart hükümlerinin geçerliliğinin ve indirime tabi olup olmadığının değerlendirilmemesi

Yanlış hukuki nitelendirme nedeniyle davanın eksik veya hatalı talep ile açılması

Bu tür hatalar, davanın reddine, tazminatın önemli ölçüde düşmesine veya uzun yargılama süreçlerine yol açabilmektedir.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi kira sirkülasyonunun yüksek olduğu bölgelerde, mahkemeler “makul süre” tespitini taşınmazın konumu, kira piyasası, benzer taşınmazların kiraya verilebilirlik süresi gibi unsurları dikkate alarak yapmaktadır. Bu nedenle bölgesel piyasa bilgisine sahip, Yargıtay uygulamasını yakından takip eden bir avukatla çalışmak büyük önem taşır.

2M Hukuk Avukatlık Bürosu ile Profesyonel Hukuki Destek

İstanbul Anadolu Yakası başta olmak üzere Tuzla ve çevre ilçelerde kira hukuku alanında yoğun uygulama tecrübesine sahip olan 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kiracının erken tahliyesinden kaynaklanan:

Erken tahliye tazminatı davaları

Makul süreye ilişkin kira alacağı talepleri

Cezai şart ve sözleşmesel tazminat uyuşmazlıkları

Kiraya verenin zararı azaltma yükümlülüğüne ilişkin savunmalar

konularında Yargıtay içtihatlarına uygun, stratejik ve sonuç odaklı hukuki hizmet sunmaktadır.

Kiracı veya kiraya veren konumunda olunmasına göre doğru hukuki yolun belirlenmesi, hak kaybı yaşanmaması ve sürecin etkin şekilde yürütülmesi açısından uzman avukat desteği hayati öneme sahiptir.

Read More

İş Sözleşmesinde Hüküm Bulunmaması Halinde İşverenin Yol Ücreti ve Servis Sağlama Yükümlülüğü Var Mıdır?

İş Sözleşmesinde Hüküm Bulunmaması Halinde İşverenin Yol Ücreti ve Servis Sağlama Yükümlülüğü Var Mıdır? İncelenen yargı kararları ve dokümanlar ışığında; iş sözleşmesinde yol ücreti veya servis imkanına dair bir düzenleme bulunmaması durumunda işverenin yükümlülükleri ve feragat durumu aşağıda detaylandırılmıştır.

1. Yol ücreti/ Servis Sağlama : Yasal Zorunluluk ve İşverenin Yönetim Hakkı

4857 sayılı İş Kanunu kapsamında işverenin çalışanlarına yemek veya yol ücreti ödemesi ya da servisle taşıma yapması gerektiğine dair yasal bir zorunluluk bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili daire kararlarında, bu tür sosyal yardımların işverenin inisiyatifinde olduğu ve yönetim yetkisi kapsamında değerlendirildiği açıkça belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2021/518, 2021/515, İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (2023/744).

2. Sözleşmede Hüküm Bulunmaması Halinde Yükümlülük Durumu

İş sözleşmesinde yol ücretine veya servis hizmetine dair açık bir ibare yoksa, kural olarak işverenin çalışanı iş yerine getirme veya yol ücreti ödeme zorunluluğu ortadan kalkmaktadır.

Talebin Reddi: Bireysel iş sözleşmesinde yol parası verileceği veya ayni olarak karşılanacağına dair düzenleme yoksa ve işyeri uygulaması ispatlanamıyorsa, yol ücreti talepleri mahkemelerce reddedilmektedir.

Örnek Karar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2014/14050), sözleşmede hüküm bulunmadığı için yerel mahkemenin kabul kararını hatalı bulmuştur.

Feragat ve Yeni Sözleşme: Taraflar arasında imzalanan yeni bir sözleşmede yol ücretine dair hüküm yer almıyorsa, işçi daha önce bu hakkı alıyor olsa bile, yeni sözleşmedeki sessizlik işverenin bu ödemeden feragat edebileceği veya yükümlülüğün kalktığı şeklinde yorumlanabilmektedir.

Örnek Karar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/4958K), yeni sözleşmede düzenleme olmamasını davanın reddi için gerekçe saymıştır.

3. İstisna: İşyeri Uygulaması ve Çalışma Koşullarında Esaslı Değişiklik

Sözleşmede yazılı bir hüküm bulunmasa dahi, yol ücreti ödenmesi veya servis sağlanması “işyeri uygulaması” haline gelmişse, işveren bu uygulamayı tek taraflı olarak kaldıramaz.

Esaslı Değişiklik İlkesi: İşyeri uygulaması haline gelen yol yardımı, çalışma koşulu niteliği kazanır. İşveren, bu koşulu ancak İş Kanunu’nun 22. maddesi uyarınca işçiye yazılı bildirim yaparak ve işçinin altı iş günü içinde yazılı kabulünü alarak değiştirebilir veya kaldırabilir.

Tek Taraflı Kaldırma Yasağı: İşçinin yazılı onayı alınmadan yapılan değişiklikler (yol ücretinin kesilmesi veya servisin kaldırılması) işçiyi bağlamaz ve sözleşmede hüküm olmasa bile işveren eski şartlarla devam etmekle yükümlü sayılır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/3063, 2015/3056).

4. İspat Yükümlülüğü

Yol ücreti veya servis hakkının varlığını ispat yükü işçidedir. Sözleşmede hüküm yoksa, işçi bu durumun işyeri uygulaması olduğunu veya kendisine taahhüt edildiğini “her türlü şüpheden uzak” delillerle kanıtlamalıdır.

Tanık Beyanlarının Yetersizliği: Sadece tanıkların “yol ücreti ödeneceği söylendi” şeklindeki beyanları, bu vaadi veren kişinin yetkisi belirsizse veya bordrolarla desteklenmiyorsa yeterli görülmemektedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2024/3287, 2016/21511), Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2017/23173).

Kamu İhaleleri ve Şartnameler: Alt işveren işçileri için ihale şartnamelerinde yol giderinin yükleniciye ait olduğuna dair hüküm yoksa, yükleniciden bu gideri karşılaması istenemez. KİK Kararı (2024/UH.II-1287).

Sonuç: İş sözleşmesinde yol ve ücretine dair bir ibare yoksa ve bu durum istikrarlı bir işyeri uygulaması haline gelmemişse, işverenin çalışanı iş yerine getirme veya yol ücreti ödeme zorunluluğu bulunmamaktadır. İşveren, sözleşmesel bir dayanak veya yerleşmiş bir uygulama (kazanılmış hak) yoksa bu ödemeyi yapmaktan imtina edebilir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

İş sözleşmesinde yol ücreti veya servis imkânına ilişkin hükmün bulunmaması, ilk bakışta basit bir yorum meselesi olarak görülse de, Yargıtay içtihatlarının çeşitliliği nedeniyle oldukça teknik ve uzmanlık gerektiren bir hukuk alanı hâline gelmiştir. Yol ücreti talebinin sözleşmeye dayalı olup olmadığı, işyeri uygulaması sayılıp sayılmayacağı, çalışma koşullarında esaslı değişiklik yapılıp yapılmadığı, işçinin feragatinin geçerliliği ve ispat yükünün nasıl karşılanacağı gibi hususlar, yanlış yorumlandığında işçi veya işveren açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir. Özellikle işyeri uygulamasının oluşup oluşmadığına ilişkin değerlendirme, bordro incelemesi, tanık beyanlarının ağırlığı, işveren yetkilisinin taahhüdünün geçerliliği gibi karmaşık ispat meseleleri içerdiğinden profesyonel hukuki destek gerektirir.

İş Kanunu m. 22’de düzenlenen “çalışma koşullarında esaslı değişiklik” kavramının yanlış uygulanması, işveren açısından geçersiz işlem, işçi açısından ise haklı nedenle fesih veya alacak taleplerinin reddi gibi sonuçlar doğurabilir. Yargıtay’ın aynı konuya ilişkin farklı yıllardaki kararları bile uygulamada önemli yorum farklılıkları yaratmakta; bu durum sürecin uzman bir avukat tarafından yönetilmesini zorunlu kılmaktadır. Özellikle servis kaldırılması, yol yardımının durdurulması veya sözleşmede hüküm olmamasına rağmen uygulama iddiası gibi durumlarda, dosyanın doğru şekilde hazırlanması ve delillerin stratejik bir sırayla sunulması son derece kritik öneme sahiptir.

Bu nedenle, yol ücreti, servis hakkı, çalışma koşullarında değişiklik, işyeri uygulaması veya feragat gibi uyuşmazlıklarla karşılaşan işçi ve işverenlerin; Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası, Çayırova ve İstanbul genelinde hizmet veren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu gibi iş hukuku alanında deneyimli bir ekiple çalışması hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Uzman avukat desteği; doğru delil stratejisinin kurulmasını, Yargıtay içtihatlarının dosyaya uygun şekilde uygulanmasını ve uyuşmazlığın en hızlı ve etkin biçimde çözüme kavuşmasını sağlar.

Read More

Kapora, Bağlanma Parası, Pey Akçesi ve Cayma Parasının geçerlilik şartları nelerdir?

1. Kapora, Bağlanma Parası, Pey Akçesi ve Cayma Parası Kavramları ve Farkları

Yargı kararlarında kapora; bağlanma parası ve pey akçesi kavramlarıyla eş anlamlı olarak, cayma parası ve cezai şarttan ise hukuki niteliği itibarıyla farklı şekilde tanımlanmıştır.

Kapora / Bağlanma Parası / Pey Akçesi: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 177. maddesine göre, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” olarak değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilen “bağlanma parası” (pey akçesi) sayılır. Bu paranın temel işlevi sözleşmenin kurulduğunu kanıtlamak ve ispat kolaylığı sağlamaktır. Aksine bir sözleşme veya yerel adet yoksa, bu tutar esas alacaktan düşülür (mahsup edilir).

Cayma Parası (Cayma Akçesi): TBK’nın 178. maddesinde düzenlenmiştir. Eğer verilen para “cayma parası” olarak kararlaştırılmışsa, taraflar sözleşmeden cayma hakkına sahip olur. Bu durumda parayı veren cayarsa verdiğini bırakır; parayı alan cayarsa aldığının iki katını geri verir. Yargı kararlarına göre, bir ödemenin cayma parası sayılabilmesi için bu hususun açıkça kararlaştırılmış olması veya ispat edilmesi gerekir; aksi halde verilen para bağlanma parası kabul edilir.

Cezai Şart: Borcu kuvvetlendirmeye yarayan fer’i (yan) bir şarttır. Kapora veya cayma akçesi de cezai şart gibi fer’i niteliktedir. Ancak cezai şart, genellikle sözleşmeye aykırılık durumunda ödenmesi gereken bir bedel iken, kapora sözleşme kurulurken verilir.

Temel Farklar:

İade Yükümlülüğü: Açıkça “cayma tazminatı/parası” olduğu şart edilmedikçe; kapora veya pey akçesi, sözleşmeyi bozan taraf haklı olsun veya olmasın, veren tarafça geri istenebilir (istirdada yetkilidir). Cayma parası ise cayan tarafın katlanması gereken bir bedeldir.

İspat Yükü: Verilen paranın cayma parası olduğunu iddia eden taraf (genellikle satıcı/alan), bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Aksi halde para, iadesi gereken bağlanma parası sayılır.

Geçerlilik: Cezai şart ve cayma parası gibi fer’i şartların geçerliliği, asıl sözleşmenin geçerliliğine bağlıdır. Asıl sözleşme geçersizse (örneğin resmi şekil eksikliği), bu şartlar da geçersizdir.

2. Geçerli Olduğu Sözleşme Türleri ve Şekil Şartları

Yargı kararları, kaporanın hukuki sonuçlarını sözleşmenin türüne ve geçerlilik şartlarına göre değerlendirmiştir:

Taşınmaz (Gayrimenkul) Satış Sözleşmeleri: Türk Medeni Kanunu m. 706, TBK m. 237, Tapu Kanunu m. 26 ve Noterlik Kanunu m. 60 gereğince resmi şekilde (tapu memuru veya noter huzurunda) yapılması zorunludur. Adi yazılı veya sözlü yapılan taşınmaz satış sözleşmeleri hukuken geçersizdir (hükümsüzdür). Sözleşme geçersiz olduğu için, buna bağlı kapora, cayma akçesi veya cezai şart hükümleri de geçersiz sayılır.

Araç Satış Sözleşmeleri: Karayolları Trafik Kanunu m. 20 gereğince noter huzurunda resmi şekilde yapılması geçerlilik koşuludur. Haricen (noter dışı) yapılan araç satış sözleşmeleri geçersizdir ve taraflara hak/borç doğurmaz.

Ticari Satım ve Diğer Sözleşmeler:

Limited Şirket Hisse Devri: TTK m. 595 uyarınca yazılı şekilde yapılması ve noter onayı şarttır. Bu şarta uyulmayan harici anlaşmalar geçersizdir.

Leasing (Finansal Kiralama): Leasing onayına bağlı sözleşmelerde, leasing onaylanmazsa sözleşme iptal olmuş sayılır.

Menkul (Taşınır) Satışı: Pizza restoranı devri veya makine satışı gibi durumlarda, devir gerçekleşmemişse ve aksi kararlaştırılmamışsa kapora iadeye tabidir.

3. İptal ve İade Koşulları

Kapora iadesi, sözleşmenin geçerliliği ve iptal nedenlerine göre şu koşullarda gerçekleşir:

Geçersiz Sözleşmelerde İade (Sebepsiz Zenginleşme): Resmi şekil şartına uyulmadığı için geçersiz olan (taşınmaz veya araç satışı gibi) sözleşmelerde, taraflar verdiklerini “sebepsiz zenginleşme” hükümleri gereğince geri isteme hakkına sahiptir. Sözleşme geçersiz olduğundan, satıcı “cayma parası” veya “cezai şart” savunmasıyla kaporayı elinde tutamaz.

Sözleşmenin Kurulmaması veya İfa Edilmemesi: Sözleşme kurulurken verilen para (bağlanma parası), sözleşme ifa edilmezse veya satış gerçekleşmezse iade edilmelidir. Yargıtay kararlarına göre, açıkça cayma parası olduğu kararlaştırılmadıkça, sözleşmeyi bozan taraf kusurlu olsa dahi kaporayı geri isteyebilir.

Tarafların Anlaşması (İkale): Sözleşme tarafların karşılıklı anlaşmasıyla sona erdirilirse, alınan kapora iade edilmelidir.

Satıcının Temerrüdü: Satıcının malı teslim etmemesi veya taahhüt edilen sürede teslimata hazır hale getirmemesi durumunda, alıcı sözleşmeden dönerek kaporayı faiziyle birlikte geri isteyebilir.

İadenin Reddedildiği İstisnai Durumlar:

Ticari nitelikteki geçerli ön protokollerde, “her ne suretle olursa olsun iade edilmeyeceği” veya “cayma akçesi olduğu” açıkça yazılıp imza altına alınmışsa ve alıcı haksız yere caymışsa iade talebi reddedilebilir (Örn: İstanbul 7. Asliye Ticaret Mahkemesi kararı). Ancak bu durum, resmi şekil şartı eksikliği bulunan geçersiz sözleşmeleri kapsamaz.

İkincil Kaynaklardan Edinilen Ek Bilgiler

Aşağıdaki bilgiler, karar metinlerinde yer alan ikincil nitelikteki detaylar ve spesifik durumları içermektedir:

İspat Sorunu: Banka dekontlarında “nakit borç” ibaresi yer alması durumunda, parayı alan taraf bunun kapora veya komisyon olduğunu ispatlayamazsa, ödeme borç olarak kabul edilir ve iadesi gerekir. Dekontta “kapora” yazması, paranın bağlanma parası olduğuna karine teşkil eder.

Ardiye Masrafı Mahsubu: Ticari satımlarda (örneğin makine ithalatı), sözleşme gerçekleşmese bile satıcı, malı beklettiği süre için oluşan ardiye masraflarını kaporadan mahsup etmeyi talep edebilir. Ancak proforma faturada “ardiye masrafı yansıtılmayacağı” notu varsa bu kesinti yapılamaz.

Görevli Mahkeme: Tüketici işlemi niteliğindeki (örneğin hususi araç alımı) uyuşmazlıklarda kapora iadesi davaları Tüketici Mahkemelerinde görülmelidir. Tacir olmayan kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda ise Asliye Hukuk Mahkemeleri görevlidir.

Franchising Sözleşmeleri: Marka lisansı içeren franchising sözleşmelerinin yazılı yapılması zorunludur (Sınai Mülkiyet Kanunu). Yazılı olmayan sözleşmelerde ödenen kapora, sebepsiz zenginleşme kapsamında değerlendirilir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kapora, bağlanma parası, pey akçesi, cayma akçesi ve cezai şart kavramları arasındaki hukuki farklar; taşınmaz satış sözleşmelerindeki resmi şekil şartları, araç satışının noter zorunluluğu, limited şirket hisse devri, ticari protokoller, leasing sözleşmeleri ve sözleşmenin geçersizliğinde sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gibi konular teknik ve uzmanlık gerektiren alanlardır. Yargıtay’ın kaporanın iadesi, cayma parası olup olmadığı, geçersiz sözleşmelerde satıcının parayı elinde tutup tutamayacağı, ardiye masrafı mahsup edilebilmesi gibi konulardaki kararları oldukça ayrıntılıdır ve tek bir hata dahi hak kaybına yol açabilmektedir.

İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi bölgelerde taşınmaz ve araç satışları yaygın olduğundan, kapora uyuşmazlıkları sık görülmekte ve “kapora mı – cayma akçesi mi – cezai şart mı?” ayrımının doğru yapılması büyük önem taşımaktadır. Özellikle taşınmaz veya araç satışı gibi geçersiz sözleşmelerde kapora iadesinin zorunlu olduğu yönündeki Yargıtay uygulaması, sürecin usulüne uygun yürütülmesini gerektirir.

Bu nedenle 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kapora iadesi, cayma akçesi değerlendirmesi, geçersiz sözleşmelerde sebepsiz zenginleşme talepleri, ticari protokollerde cayma hükümleri ve ispat yükü gibi karmaşık alanlarda profesyonel hukuki destek sunar. Uzman avukat desteği, sözleşmenin niteliğinin doğru belirlenmesi, kaporanın hukuki statüsünün tespiti ve iade–tazminat taleplerinin doğru mahkemede ve doğru hukuki dayanaklarla ileri sürülmesi açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Alım Satımlarda Verilen Kapora İade Edilir mi?

1. Kaporanın Tanımı ve Hukuki Niteliği 

Alım Satımlarda Verilen Kapora İade Edilir mi? İncelenen yargı kararlarına göre kapora, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 177. maddesi kapsamında “bağlanma parası” (pey akçesi) olarak tanımlanmaktadır. Hukuki niteliği ve işlevleri şu şekildedir:

Bağlanma Parası Olarak Asli Nitelik: Kapora, sözleşme yapılırken bir tarafın diğerine verdiği, cayma parası olarak değil, sözleşmenin kurulduğuna kanıt olarak verilen paradır. Aksine bir sözleşme veya yerel adet olmadıkça, verilen kapora esas alacaktan düşülür (Konya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, İst. Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi, Sakarya BAM).

Cayma Parası Ayrımı: Kapora, açıkça “cayma parası” (cayma tazminatı) olarak kararlaştırılmadıkça bu niteliği taşımaz. Cayma parası, sözleşmeden dönülmesi halinde parayı verenin vazgeçerse parayı bırakması, alanın vazgeçerse iki katını iade etmesi (TBK m. 178) sonucunu doğururken; bağlanma parası olan kapora, sözleşmenin yapıldığının ispatı içindir.

Fer’i Nitelik: Kapora, asıl borcu kuvvetlendirmeye yarayan fer’i (yan) bir şarttır. Bu nedenle asıl sözleşmenin geçerliliğine bağlıdır (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – 2015/16368, Yargıtay 13. Hukuk Dairesi – 2010/16031).

2. Geçerlilik Şartları 

Kaporanın ve buna bağlı cezai şartların geçerliliği, temel alım satım sözleşmesinin kanuni şekil şartlarına uygun yapılıp yapılmadığına bağlıdır:

Taşınmaz Satışlarında: Tapulu taşınmazların satışına ilişkin sözleşmelerin resmi şekilde (tapu memuru veya noter huzurunda) yapılması zorunludur (TMK m.706, TBK m.237, Tapu Kanunu m.26). Adi yazılı (harici) şekilde yapılan taşınmaz satış sözleşmeleri geçersizdir. Sözleşme geçersiz olduğu için, bu sözleşmede yer alan kapora veya cezai şart hükümleri de geçersiz kabul edilir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – 2015/6478, İst. 10. Asliye Ticaret Mahkemesi, Konya 3. Asliye Ticaret Mahkemesi).

Araç Satışlarında: Trafikte tescilli araçların mülkiyetini devreden sözleşmelerin noterde yapılması zorunludur (2918 sayılı KTK m.20/d). Noter dışında yapılan harici araç alım satım sözleşmeleri ve bu sözleşmelere dayalı cezai şartlar hukuken geçersizdir (Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – 2015/12032, Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi).

İstisnai Durumlar: Taşınmaz satış vaadi içermeyen, sadece kaporanın miktarı ve iade şartlarını belirleyen protokollerin geçerlilik şekline tabi olmadığı yönünde değerlendirmeler de mevcuttur (İst. Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi). Ayrıca ticari mal alımlarında (örneğin iş makinesi) şifahi anlaşmalar dahi kaporanın varlığı için zemin oluşturabilir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi).

3. İade Şartları 

Kaporanın iadesi, sözleşmenin geçerliliği, tarafların kusuru ve sözleşme hükümlerine göre değişiklik göstermektedir:

Geçersiz Sözleşmelerde İade (Sebepsiz Zenginleşme): Resmi şekil şartına uyulmadığı için geçersiz sayılan (taşınmaz veya araç) sözleşmelerde, taraflar hak ve borç altına girmez. Bu durumda ödenen kapora, “sebepsiz zenginleşme” (haksız iktisap) hükümleri gereğince iade edilmelidir. Sözleşmede “vazgeçen kaporayı yakar” gibi hükümler olsa dahi, sözleşme geçersiz olduğu için bu hükümler uygulanamaz ve kapora iade edilir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi – 2016/476, Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, Adana BAM).

Sözleşmenin Kurulmaması veya İfa Edilmemesi:

Satışın gerçekleşmemesi veya satıcının malı teslim etmemesi durumunda, alınan kapora iade edilmelidir (Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, İst. Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2021/307K, İst. BAM 43. HD).

Satıcı, mal bedelini veya sözleşme şartlarını kanıtlayamazsa ve sözleşme geçersiz hale gelirse kapora iade edilir (Yargıtay 19. Hukuk Dairesi).

Cayma ve Sözleşme Hükümleri:

Alıcının Cayması: Geçerli bir sözleşmede, taraflar “alıcının vazgeçmesi halinde kaporanın iade edilmeyeceğini” kararlaştırmışsa, bu hüküm bağlayıcıdır ve iade yapılmaz (İst. Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2021/152, İst. BAM 12. Hukuk Dairesi).

Satıcının Cayması: Sözleşmede satıcının vazgeçmesi halinde kaporayı iade edeceği veya tazminat ödeyeceği kararlaştırılmışsa, satıcı caydığında iade yükümlülüğü doğar (İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, İst. 10. Asliye Ticaret Mahkemesi).

Anlaşmalı Fesih (İkale) ve İbra: Taraflar sözleşmeyi karşılıklı anlaşarak sona erdirirse veya belirli bir miktar üzerinden ibraleşirse, bu anlaşma esas alınır. Örneğin, kaporanın yarısının iadesi konusunda anlaşıldıysa bakiye talep edilemez (İst. BAM 3. Hukuk Dairesi, İst. BAM 43. Hukuk Dairesi). Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir? (İstanbul – Ankara – İzmir Uygulamaları Işığında)

Kapora, cayma parası ve taşınmaz/araç satış sözleşmeleri gibi teknik konular; hem Türk Borçlar Kanunu, hem de şekil şartlarına ilişkin özel mevzuat nedeniyle uygulamada ciddi karışıklıklara yol açabilmektedir. Özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde mahkemeler arasında dahi farklı değerlendirmeler görülebildiğinden, sürecin uzman bir hukukçu tarafından yönetilmesi baştan sona büyük önem taşır.

Bu alanda deneyimli bir avukatın desteği gereklidir; çünkü:

Şekil şartı – geçersizlik – sebepsiz zenginleşme ilişkisinin doğru kurulması, davanın kaderini belirler.

Kaporanın bağlanma parası mı yoksa cayma parası mı olduğu çoğu zaman belgelerin yorumuna bağlıdır; uzmanlık gerektirir.

Taşınmaz satış vaadi, araç satış sözleşmesi, ticari mal alımı gibi her senaryoda geçerlilik şartları farklıdır.

Yanlış hukuki nitelendirme, davayı tamamen kaybetmeye veya gereksiz tazminat riskleriyle karşılaşmaya neden olabilir.

Yargıtay’ın güncel içtihatlarının doğru takibi, özellikle kapora–cezai şart ayrımında sonuç değiştirici rol oynar.

Taraflarca imzalanan protokol, sözleşme veya ibra metinlerinin geçerliliği–bağlayıcılığı–yorumlanması avukatlık uzmanlığı gerektiren bir alandır.

Bu nedenle, kapora alacakları, cezai şart talepleri veya geçersiz sözleşmeden kaynaklanan iade davalarında 2M Hukuk Ofisi bünyesinde görev yapan deneyimli avukatların sağladığı hukuki destek, sürecin doğru yönetilmesi ve hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Read More

Belirsiz alacak davasında bedel artırım dilekçesinde artırılan kısıma dava tarihinden itibaren faiz işletilmesi talep edilebilir mi?

İncelenen yargı kararları ışığında; belirsiz alacak davasında bedel artırım dilekçesi ile artırılan kısıma dava tarihinden itibaren faiz işletilip işletilemeyeceği hususu, davanın nitelendirilmesi (belirsiz alacak davası mı yoksa kısmi dava mı olduğu) ve Yargıtay dairelerinin dönemsel içtihat değişikliklerine göre farklılık göstermekle birlikte, güncel ve ağırlıklı görüşün “dava tarihinden itibaren faiz işletilmesi” yönünde olduğu tespit edilmiştir.

1. Genel Kural: Belirsiz Alacak Davasında Faiz Başlangıcı Dava Tarihidir 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve birçok Yargıtay dairesi ile Bölge Adliye Mahkemeleri, davanın HMK m. 107 kapsamında usulüne uygun açılmış bir belirsiz alacak davası olması halinde, bedel artırım dilekçesi ile artırılan kısım dahil olmak üzere alacağın tamamına dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiğine hükmetmiştir.

Hukuki Gerekçe: Belirsiz alacak davasında, dava tarihinden önce gerçekleşen bir temerrüt olgusunun bulunmadığı durumlarda, alacağın tamamı için temerrüt davanın açıldığı tarihte gerçekleşmiş sayılır. Bedel artırımı, ıslah olmayıp HMK 107. madde kapsamında bir tamamlama işlemidir ve zamanaşımını kesen etki dava tarihinde başlar.

Destekleyen Kararlar:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2021/931): Belirsiz alacak davasında miktarı tam ve kesin olarak belirlenen alacağın tümü için temerrüdün dava tarihinde gerçekleştiğini, bu nedenle talep artırım dilekçesi ile artırılan miktarlar dahil tüm alacağa dava tarihinden itibaren faiz işletilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2017/2320, 2024/2568, 2025/1964): Artırılan bedel yönünden faiz başlangıç tarihinin belirtilmemesini veya ıslah tarihi olarak belirlenmesini hatalı bulmuş; artırılan kısım için de dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2014/13803, 2014/18603K, 2015/24933, 2016/12588K): Talep artırım dilekçesinin ıslah olarak değerlendirilip faizin artırım tarihinden başlatılmasını bozma nedeni saymış, tüm alacağa dava tarihinden faiz yürütülmesi gerektiğini belirtmiştir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2016/5952): Artırımın ıslah olmadığını belirterek, artırılan kısım için de dava tarihinden faize hükmolunması gerektiğini karara bağlamıştır.

Bölge Adliye Mahkemeleri (İzmir BAM 11. HD, İzmir BAM 20. HD, İstanbul BAM 12. HD, Adana BAM 3. HD): İstinaf incelemelerinde, artırılan kısma ıslah/artırım tarihinden faiz işleten yerel mahkeme kararlarını kaldırarak veya düzelterek, faiz başlangıcını dava tarihi (veya temerrüt tarihi) olarak belirlemişlerdir.

2. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin Görüş Değişikliği ve Farklı Uygulamalar Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin kararlarında zaman içinde bir içtihat değişikliği veya ikili bir ayrım göze çarpmaktadır.

Güncel Yaklaşım (Dava Tarihi): Dairenin 2024 yılına ait kararlarında (2024/9907, 2024/13609), belirsiz alacak davasında artırılan kısımlara artırım tarihinden faiz uygulanmasının hatalı olduğu, alacağın tamamına dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir.

Eski/Farklı Yaklaşım (Artırım Tarihi): Dairenin 2019 ve 2020 yıllarına ait bazı kararlarında (2019/2925, 2020/2920K, 2020/5759), belirsiz alacak davası (özellikle kısmi eda külli tespit talepli olanlar) olsa dahi, faiz uygulamasının kısmi dava esaslarına göre yapılması gerektiği ve artırılan kısma talep artırım tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği savunulmuştur. Ancak 2024 tarihli kararlar, bu görüşün terk edildiğini veya güncel uygulamada dava tarihinin esas alındığını göstermektedir.

3. Davanın “Kısmi Dava” Olarak Nitelendirilmesi Durumu Mahkemeler, davanın adı “belirsiz alacak davası” olsa bile, niteliği itibarıyla şartları taşımadığına ve aslında bir “kısmi dava” olduğuna kanaat getirirse, faiz başlangıcı konusunda farklı bir hüküm kurmaktadır.

Uygulama: Eğer dava kısmi dava olarak kabul edilirse, dava dilekçesindeki miktara dava tarihinden, artırılan (ıslah edilen) kısma ise ıslah/artırım tarihinden itibaren faiz işletilmektedir.

İlgili Kararlar:

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (2025/1855): Davanın belirsiz alacak davası olarak açılmasına rağmen kısmi dava niteliğinde olduğunu kabul ederek, artırılan kısma ıslah tarihinden faiz işletilmesini onamıştır.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2018/1007): Fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması ve artırımın ıslah yoluyla yapılması nedeniyle davayı kısmi dava saymış, artırılan kısma ıslah tarihinden faiz yürütülmesi gerektiğini belirtmiştir.

İzmir 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (2022/579K): Davanın ıslah ile belirsiz alacak davasına dönüştürüldüğü gerekçesiyle, artırılan kısma ıslah tarihinden faiz işletmiştir.

4. Faiz Talebinin Usulü ve Zamanlaması Faizin başlangıç tarihi, faiz talebinin ne zaman ve nasıl yapıldığına göre de değişkenlik gösterebilmektedir.

Dava Dilekçesinde Faiz İstenmemişse: Yargıtay 7. HD (2016/11619) kararında, dava dilekçesinde faiz talep edilmemişse, artırım dilekçesi ile faiz talep edilemeyeceği belirtilmiştir. Ancak İstanbul 2. ATM (2022/691K) kararında, dava dilekçesinde istenmeyip ilk kez bedel artırım dilekçesinde istenen faizin, dava tarihinden değil, artırım dilekçesi tarihinden itibaren başlayacağı kabul edilmiştir.

Dava Dilekçesinde İstenmişse: Konya 2. ATM (2024/690K) kararında, bedel artırım dilekçesinde açıkça faiz yazılmasa bile, dava dilekçesindeki faiz talebinin ve davanın belirsiz alacak davası niteliğinin, artırılan kısma da dava tarihinden faiz işletilmesi için yeterli olduğu belirtilmiştir.

Sonuç Sunulan yargı kararları analiz edildiğinde;

Davanın usulüne uygun bir belirsiz alacak davası olması kaydıyla, bedel artırım dilekçesinde artırılan kısma dava tarihinden itibaren faiz işletilmesinin talep edilebileceği ve mahkemelerin (özellikle güncel Yargıtay ve BAM kararları ile HGK kararı doğrultusunda) bu yönde hüküm kurduğu görülmektedir.

Ancak mahkemenin davayı kısmi dava olarak nitelendirmesi durumunda, artırılan kısma sadece artırım (ıslah) tarihinden itibaren faiz işletileceği unutulmamalıdır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Belirsiz alacak davasında bedel artırım dilekçesi, faiz başlangıç tarihi, davanın kısmi dava mı yoksa HMK m.107 kapsamında belirsiz alacak davası mı olduğu gibi teknik ayrımlar; Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemelerinin güncel içtihatlarının yakından takibini zorunlu kılmaktadır. Uygulamada faiz başlangıç tarihinin belirlenmesi, davanın nitelendirilmesi, temerrüt değerlendirmesi, talep artırımının usulü ve faiz talebinin hangi aşamada geçerli olacağı gibi noktalar, davanın sonucunu doğrudan etkileyen kritik unsurlardır.

İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun iş hukuku uyuşmazlıklarının yaşandığı bölgelerde, işçilik alacaklarına ilişkin davalarda yapılan küçük bir usul hatası bile alacağın önemli bir kısmının kaybına veya faizin eksik işletilmesine yol açabilmektedir. Özellikle Yargıtay 9. HD’nin dönemsel içtihat değişiklikleri, 22. HD’nin kısmi dava yaklaşımları ve HGK’nın bağlayıcı nitelikteki kararları birlikte değerlendirildiğinde, bu sürecin uzmanlık gerektirdiği açıktır.

Bu nedenle 2M Hukuk Avukatlık Ofisi, işçilik alacakları, belirsiz alacak davaları, talep artırım, faiz başlangıcı, tespit–eda ayrımı gibi teknik konularda profesyonel hukuki destek sağlayarak, müvekkillerinin hak kaybı yaşamadan alacaklarına en etkin şekilde kavuşmalarını amaçlamaktadır. Uzman bir avukat desteği, davanın doğru nitelenmesi, HMK 107 şartlarının sağlanıp sağlanmadığının tespiti, faiz taleplerinin usulüne uygun yapılması ve Yargıtay içtihatlarına uygun stratejinin belirlenmesi açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Konkordato İlan Eden Şirketten İşçilik Alacakları Nasıl Tahsil Edilebilir?

Giriş

Konkordato İlan Eden Şirketten İşçilik Alacakları Nasıl Tahsil Edilebilir? Bu çalışma, konkordato sürecindeki bir şirketten işçilik alacaklarının nasıl tahsil edileceğine ilişkin yargı kararlarının analizini sunmaktadır. İcra ve İflas Kanunu (İİK) hükümleri çerçevesinde şekillenen tahsilat süreci, konkordatonun tasdik edilip edilmemesi, tasdik edilen projenin uygulanması veya sürecin iflasla sonuçlanması gibi farklı senaryolara göre değişiklik göstermektedir. Çalışma, bu senaryoları Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları ışığında inceleyerek işçilik alacaklıları için mevcut hukuki yolları ve bu yolların işleyişini detaylandırmaktadır.

Yargı kararlarının incelenmesi neticesinde işçilik alacaklarının tahsiline ilişkin temel bulgular şunlardır:

İmtiyazlı Alacak Statüsü: İşçilik alacakları, İİK m. 206/1 uyarınca birinci sıra imtiyazlı alacak olarak kabul edilmektedir. Bu statü, alacaklara konkordato sürecinde özel bir koruma sağlamaktadır.

Tasdik Şartı Olarak Ödeme veya Teminat: Konkordato projesinin mahkemece tasdik edilebilmesi için imtiyazlı işçilik alacaklarının tam olarak ödenmesi veya alacaklı açıkça feragat etmedikçe yeterli bir teminata bağlanması zorunludur (İİK m. 305/1-d). Bu şartın yerine getirilmemesi, konkordato talebinin reddi için tek başına yeterli bir sebeptir.

Konkordatonun Reddi ve İflas: Şirketin işçilik alacaklarını ödeyememesi veya teminata bağlayamaması, projenin başarıya ulaşamayacağına dair güçlü bir kanıt olarak kabul edilmekte ve genellikle konkordato talebinin reddedilerek şirketin iflasına karar verilmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu durumda alacaklar, iflas masasından öncelikli olarak tahsil edilir.

Tasdik Edilen Projeye Uyulmaması: Konkordato tasdik edildikten sonra şirket, proje kapsamındaki ödeme planına uymazsa, alacaklı işçi İİK m. 308/e uyarınca konkordatoyu kendisi yönünden feshettirme hakkına sahiptir. Fesih kararı ile alacaklı, konkordato projesinin getirdiği kısıtlamalardan kurtularak alacağının tamamı için icra takibi başlatma hakkını yeniden kazanır.

Çekişmeli Alacaklar: Borçlu şirket tarafından itiraz edilen işçilik alacakları “çekişmeli alacak” haline gelir. Alacaklı, bu durumda alacağının tespiti için İİK m. 308/b uyarınca tasdik kararının ilanından itibaren bir ay içinde dava açarak alacağını konkordato projesine dahil ettirebilir.

A. Konkordato Sürecinde ve Tasdik Aşamasında Tahsilat

İşçilik alacaklarının imtiyazlı niteliği, en belirgin korumayı tasdik aşamasında sağlamaktadır. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu durum açıkça ifade edilmiştir: “alacaklı … alacağının iş mahkemesi kararına dayalı işçi alacağı olduğunu ileri sürdüğüne göre mahkemece İcra ve İflas Kanunu’nun 206 ncı maddesinde belirtilen imtiyazlı alacaklı bulunup bulunmadığı hususunda inceleme yapılarak, imtiyazlı alacaklarla ilgili İcra ve İflas Kanunu’nun 305/1-d maddesi gereğince işlem yapılması gerektiği” (Yargıtay 6. HD, 2024/390 E., 2024/895 K.).

Uygulamada mahkemeler bu kuralı titizlikle uygulamaktadır. Örneğin, İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, imtiyazlı işçilik alacaklarının teminata bağlanmaması nedeniyle konkordato talebini doğrudan reddetmiştir (2024/435 E., 2025/581 K.). Karşıyaka Asliye Ticaret Mahkemesi ise, kalan işçilik alacağı için şirketin bir torna makinesini teminat göstermesini yeterli bularak tasdik kararı vermiştir (2021/143 E., 2021/222 K.). Birçok kararda, şirketlerin tasdik öncesinde işçilik borçlarını tamamen ödediklerini dekontlarla ispatladıkları görülmektedir (İzmir 1. ATM, 2021/314 E., 2021/498 K.; Kayseri 1. ATM, 2020/609 E., 2022/177 K.).

Ayrıca, imtiyazlı alacaklar için konulan hacizler, konkordato tasdikiyle birlikte düşmez. Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin kararında bu istisna, “geçici mühlet kararından önce başlatılmış takiplerde konulan ve henüz paraya çevrilmemiş hacizlerin (206/1 maddesindeki imtiyazlı alacaklılar… için konulan hacizler istisna olmak üzere) DÜŞMESİNE” şeklinde hükme bağlanmıştır (2018/426 E., 2020/447 K.).

B. Konkordato Talebinin Reddi ve İflas Halinde Tahsilat

Şirketin mali yapısının işçilik alacaklarını dahi karşılayamaması, konkordatonun başarı şansının olmadığının en önemli göstergesidir. Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi, bir kararında bu durumu net bir şekilde ortaya koymuştur: “2023 yılı 1,2,3,5,6 ve 7.aylarındaki işçi maaşlarını ödeyemediği… şirketin olağan masraflarını dahi ödemeyen şirketin konkordato müessesinden faydalanması mümkün olmadığı” (2023/2492 E., 2024/270 K.). Bu gibi durumlarda mahkemeler, İİK m. 292 uyarınca konkordato talebini reddederek şirketin iflasına karar vermektedir.

İflas kararı sonrası işçilik alacakları, iflas masasına kaydedilir. Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında görüldüğü gibi, alacaklar iflas masasına kayıt ve kabul talebiyle bildirilir ve İİK m. 206’daki sıraya göre öncelikli olarak ödenir (2021/66 E., 2024/353 K.). İflas içi konkordato gibi özel durumlarda ise, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararında olduğu gibi, projenin tasdikini takiben iflas dosyasındaki paranın serbest bırakılarak bir hafta içinde işçilik alacaklarının defaten ödenmesine karar verilebilmektedir (2024/74 E., 2024/513 K.).

C. Tasdik Edilen Konkordatonun İhlali Halinde Tahsilat

Konkordato tasdik edilse dahi, borçlu şirket ödeme planına uymadığı takdirde alacaklı işçi için yeni bir hukuki yol açılır. İİK m. 308/e, bu durumu düzenlemektedir. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararında bu hüküm şöyle alıntılanmıştır: “Kendisine karşı konkordato projesi uyarınca ifada bulunulmayan her alacaklı konkordato uyarınca kazanmış olduğu yeni hakları muhafaza etmekle birlikte konkordatoyu tasdik eden mahkemeye başvurarak kendisi hakkında konkordatoyu feshettirebilir.” (2024/49 E., 2024/266 K.).

Fesih kararı, alacaklıyı konkordato projesinin bağlayıcılığından kurtarır ve alacağının tamamı için icra takibi yapma imkânı tanır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin belirttiği gibi, “Konkordatonun kısmen feshi ile birlikte alacaklı artık projenin mecburiliğinden kurtulmakta adeta eski hale dönerek tüm alacağına geri kavuşmaktadır” (45. HD, 2023/1015 E., 2024/1334 K.). Ancak, Ankara Batı Asliye Ticaret Mahkemesi’nin bir kararında dikkat çekildiği üzere, fesih davası açmadan önce alacaklının borçluya bir ihtar göndererek temerrüde düşürmesi gerekebilir (2018/395 E., 2019/298 K.).

Sonuç

Yargı kararları ışığında, konkordato ilan eden bir şirketten işçilik alacaklarının tahsili için kanun koyucunun güçlü koruma mekanizmaları öngördüğü anlaşılmaktadır. İşçilik alacaklarının İİK m. 206 uyarınca “imtiyazlı alacak” sayılması, bu korumanın temelini oluşturmaktadır.

Tahsilat süreci özetle şu şekilde işlemektedir

Tasdik Öncesi: Alacaklar ya doğrudan ödenir ya da konkordatonun tasdiki için yeterli teminata bağlanır. Bu şart sağlanmazsa konkordato talebi reddedilir.

Konkordatonun Reddi: Sürecin başarısız olması halinde şirket iflas eder ve işçilik alacakları iflas masasından öncelikli olarak tahsil edilir.

Tasdik Sonrası: Projeye uyulmaması durumunda, alacaklı işçi konkordatoyu kendisi yönünden feshettirerek alacağının tamamı için genel hükümlere göre icra takibi başlatabilir.

Bu yollar, işçilik alacaklılarının haklarını konkordato sürecinin her aşamasında etkin bir şekilde korumayı amaçlamaktadır. Bir makale önerisi.

Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gereklidir?

Konkordato süreci, işçilik alacakları bakımından son derece teknik, çok aşamalı ve her safhası farklı hukuki sonuçlar doğuran bir mekanizmadır. İşçilik alacaklarının İİK m. 206 gereğince imtiyazlı olması alacaklıya önemli bir koruma sağlasa da; bu korumanın fiilen kullanılabilmesi, konkordatonun tasdik aşamasındaki teminat şartlarının doğru değerlendirilmesi, tasdik edilen projeye uyulmaması halinde izlenecek yolun doğru tespit edilmesi ve çekişmeli alacak süreçlerinin zamanında işletilmesi gibi yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren adımların eksiksiz takibiyle mümkündür. Yargı kararlarının her birinde görüldüğü üzere, mahkemeler konkordato kriterlerini oldukça hassas uygulamakta; özellikle işçilik alacaklarına ilişkin eksik ödeme, yetersiz teminat veya gecikmenin konkordatonun reddine veya iflasa yol açabildiği pek çok karar bulunmaktadır. Bu nedenle alacaklının haklarını koruyabilmesi, sürecin niteliğini ve zamanlamasını doğru yönetmesine bağlıdır.

Konkordato tasdiki, reddi, iflas kararı sonrası işlem, konkordatonun feshi veya çekişmeli alacak davası gibi birbirinden tamamen farklı hukuki mekanizmaların her birinin kendine özgü süreleri, usulleri ve ispat koşulları vardır. Hatalı bir işlem veya gecikme, işçilik alacağının konkordato kapsamı dışında kalmasına, feshin yapılamamasına, verilen teminatların yeterli görülmemesine veya iflas masasına yanlış sıradan kaydedilmesine neden olabilmektedir. Özellikle tasdik sonrası ödeme planına aykırılıkta yapılacak ihtar, süre hesaplaması ve fesih başvurusu teknik detaylar içerdiğinden, bir işçinin tek başına tüm süreci doğru yönetmesi çoğu zaman mümkün olmamaktadır. İşçilik alacaklarının çok önemli bir kısmı, sürecin yanlış yürütülmesi nedeniyle tahsil edilemeden kaybedilebilmektedir.

Bu sebeple konkordato sürecinde hak arayan işçilerin, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun ticari hareketin bulunduğu bölgelerde faaliyet gösteren şirketlere karşı alacak takibi yapanların, konkordato ve iflas hukuku konusunda uzman bir avukattan destek alması kritik öneme sahiptir. Uzman konkordato avukatları; teminat değerlendirmesi, tasdik aşamasında itiraz, fesih başvurusu, çekişmeli alacak davaları ve iflas masasına kayıt süreçlerinin tamamını profesyonel biçimde yöneterek alacağın kayba uğramaması için gerekli tüm hukuki adımları atar. Bu sayede işçilik alacaklıları, konkordato sürecinin karmaşıklığı karşısında hak kaybına uğramadan, en etkin hukuki yoldan alacaklarına kavuşabilme imkânına sahip olur.

Read More

Mobbing ile Kötü Yönetim Arasındaki Farklar Nelerdir?

Mobbing ile Kötü Yönetim Arasındaki Farklar Nelerdir? İncelenen Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları doğrultusunda; mobbing (psikolojik taciz) ile kötü yönetim, işyeri kabalığı ve stres faktörleri arasındaki temel farklar, “hedef alma”, “süreklilik/sistematiklik”, “kasıt” ve “yönetim hakkı” unsurları üzerinden ayrışmaktadır.

1. Hedef Alma ve Kişisellik Unsuru Yargı kararlarında mobbing ile kötü yönetim arasındaki en belirgin fark, eylemin yöneldiği özne ve amaçta ortaya çıkmaktadır.

Mobbing: Yargıtay 9. ve 22. Hukuk Daireleri kararlarına göre mobbingi diğer olgulardan ayıran temel husus; “belli bir kişinin, belli bir amaca yönelik olarak hedef alınmasıdır”. Eylemlerin mağdurun şeref, kişilik ve karakterine yönelik “topluca bir saldırı” niteliği taşıması gerekir.

Kötü Yönetim: Eğer işyerindeki olumsuz davranışlar (bağırma, kaba söz, sert tutum) salt davacıya yönelik değil de, işverenin “genel yönetim anlayışından” kaynaklanıyorsa ve diğer çalışanlara da uygulanıyorsa, bu durum mobbing olarak kabul edilmemektedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2017/16925), davranışların “bireysel ve sistematik bir hedefleme içermemesi” durumunda, genel yönetim anlayışına dayalı uygulamaların mobbing sayılamayacağını belirtmiştir.

2. Süreklilik ve Sistematiklik Unsuru Mobbingin varlığı için eylemlerin bir süreç arz etmesi zorunluyken, kötü yönetim anlık veya düzensiz olabilir

Mobbing: Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında mobbing, “belirli bir süre sistematik biçimde devam eden”, “yıldırma, pasifize etme amacı taşıyan” bir süreç olarak tanımlanır.

Kötü Yönetim/İşyeri Kabalığı: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2013/11788) ve İstanbul 24. İş Mahkemesi kararlarına göre; “süreklilik göstermeyen, belli aralıklarla sık sık tekrarlanmayan, haksız, kaba, nezaketsiz veya etik dışı davranışlar” mobbing olarak nitelendirilemez. İşyerinde yaşanan genel stres, örgütsel iletişimin kötü olması veya “nezaket ve saygının yokluğu olan işyeri kabalığı”, çalışanları mutsuz etse dahi, sistematiklik unsuru yoksa mobbingden ayrılır ve kötü yönetim/stres kapsamında değerlendirilir.

3. Yönetim Hakkı ve Otoriter Yönetim İşverenin yönetim yetkisini kullanma biçimi, mobbing ile karıştırılmamalıdır.

Yönetim Hakkı: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2016/1427) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2015/8730) kararlarına göre; yöneticinin işin gereğini yerine getirmek, işleyişi sağlamak amacıyla “otoriter olması”, talimatlar vermesi, mesai saatlerini denetlemesi veya uyarıda bulunması mobbing değildir. Bu eylemler “işverenin yönetim hak ve yetkisi kapsamında” değerlendirilir.

Ayrım Noktası: Anayasa Mahkemesi (5/12/2017), işverenin performans değerlendirmesi veya görev değişikliği gibi tasarruflarının, sistematik ve kasıtlı bir yıldırma amacı taşımadığı sürece, hatalı olsalar bile (kötü yönetim sayılabilecek nitelikte olsalar da) psikolojik taciz kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir.

4. İdari Yargı Perspektifi: Hizmet Kusuru ve Kasıt İdari yargı kararlarında “kötü yönetim”, idarenin hizmet kusuru veya yasal yükümlülüklerini yerine getirmemesi ile ilişkilendirilirken, mobbing “kasıt” unsuru ile ayrılır.

Hizmet Kusuru/Kötü Yönetim: Danıştay 8. Daire ve Anayasa Mahkemesi (10/3/2016) kararlarına göre; idarenin mevzuata uygun yürüttüğü işlemler, soruşturmalar veya takdir yetkisi kullanımları, “hizmet kusuru” veya “kötü yönetim” olarak nitelendirilse dahi, “kasıtlı yıldırma amacı” ve “sistematik taciz” içermediği sürece mobbing değildir.

Mobbing: İdari eylemlerin mobbing sayılabilmesi için, idarenin çalışanı sindirmek maksadıyla “kasıtlı ve sistematik” hareket etmesi şarttır. Rutin soruşturmalar veya idari eksiklikler bu kapsama girmez.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 2014/2157 esas sayılı kararında, bir banka şube müdürünün çalışana yönelik “tehditkâr tavırla istifa beklemesi”, anket sonuçlarını ifşa etmesi gibi eylemleri mobbing olarak kabul edilmiştir. Bu kararda kötü yönetim ile mobbing arasındaki fark net bir teorik çerçeveye oturtulmamış olsa da; yöneticinin eylemlerinin “bilinçli, sistematik ve sürekli” şekilde çalışanı işten ayrılmaya zorlaması durumunda, olayın basit bir yönetim hatası veya yetersizliği (kötü yönetim) sınırını aşarak mobbinge dönüştüğü dolaylı olarak ortaya konulmuştur. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman avukat desteği gerekli?

Mobbing ile kötü yönetim arasındaki fark, yargı kararlarında özellikle hedef alma, kasıt, süreklilik ve sistematiklik unsurları üzerinden belirginleşmektedir. Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında; mobbingin belirli bir kişiye yönelmiş, kasıtlı ve süreklilik arz eden bir psikolojik taciz süreci olduğu; buna karşılık kötü yönetimin genel bir sert tutum, işyeri kabalığı veya örgütsel iletişim bozukluğu şeklinde tüm çalışanları etkileyebilecek türde yapısal sorunlar olarak değerlendirildiği vurgulanmaktadır. Yönetim hakkının kullanımı kapsamında yapılan hatalı işlemler dahi, kasıtlı yıldırma amacı bulunmadıkça mobbing olarak kabul edilmez. Bu ayrım, uygulamada sıkça karıştırıldığı için hem çalışanlar hem işverenler açısından önemli hukuki sonuçlar doğurmaktadır.

Bu ayrımın ispatı, özellikle iş hukuku ve idare hukuku bakımından son derece teknik bir süreçtir. Mobbing iddiasının kabul görmesi için eylemlerin zaman içindeki tekrar sıklığı, hedef alma niteliği, kasıt unsuru, mağdur üzerindeki etkisi ve delillerin niteliği titizlikle ortaya konulmalıdır. Ancak stresli iş ortamı, yüksek iş yükü veya yöneticinin otoriter tavrı gibi durumların mobbingden ayrılması çoğu zaman uzmanlık gerektirmektedir. Yargı mercileri, tekil veya düzensiz olumsuz davranışları mobbing saymazken; sistematik baskıyı ise açık şekilde psikolojik taciz olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla yanlış hukuki değerlendirme, iddiaların reddine veya süreçlerin gereksiz yere uzamasına sebep olabilir.

Bu nedenle mobbing şüphesi bulunan veya kötü yönetim iddialarıyla karşı karşıya kalan çalışan ve işverenlerin 2M Hukuk Avukatlık Bürosu gibi alanında uzman avukatlardan profesyonel destek alması büyük önem taşır. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun çalışma hayatının bulunduğu bölgelerde, mobbing dosyalarının doğru sınıflandırılması, delillerin hukuka uygun şekilde toplanması ve yargısal süreçlerin doğru yönetilmesi ciddi tecrübe gerektirir. Uzman avukat desteği, hem hak kayıplarını önler hem de sürecin doğru hukuki zeminde ilerlemesini sağlayarak sonucun çalışan lehine şekillenme ihtimalini güçlendirir.

Read More

Konkordato Kaç Ay Sürer? Geçici ve Kesin Mühlet Aşamaları Nedir?

Giriş

Konkordato Kaç Ay Sürer? Geçici ve Kesin Mühlet Aşamaları Nedir? Bu çalışma, konkordato sürecinin süresi ve aşamalarına ilişkin olarak sunulan yargı kararları analiz yanıtlarının incelenmesiyle hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, İcra ve İflas Kanunu (İİK) çerçevesinde konkordato sürecinin geçici mühlet, kesin mühlet ve tasdik yargılaması olmak üzere üç temel aşamadan oluştuğunu ve her aşamanın kanunla belirlenmiş sürelere ve uzatma imkanlarına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma, bu aşamaları, sürelerini ve süreçteki esneklikleri yargı kararlarından alıntılarla detaylandırmaktadır.

Yargı kararları, konkordato sürecinin sürelerini ve aşamalarını tutarlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Süreç, borçlunun mahkemeye başvurusu ile başlamakta ve belirli mühletler (süreler) içerisinde yürütülmektedir.

1. Geçici Mühlet Aşaması Konkordato sürecinin ilk adımı, mahkemenin borçluya tanıdığı geçici mühlettir. İncelenen tüm kararlarda bu aşamanın varlığı teyit edilmektedir.

Başlangıç Süresi: Geçici mühletin başlangıç süresi üç aydır. Bu durum, birçok ilk derece mahkemesi kararında standart bir uygulama olarak görülmektedir: “03/10/2018 tarihinden başlamak üzere konkordato talep eden şirkete 3 aylık geçici mühlet verilmesine karar verilmiştir” (ilkDerece-İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi-2018/878-2020/759-24.12.2020).

Uzatma Süresi: Bu üç aylık süre, mahkeme tarafından en fazla iki ay daha uzatılabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bir kararında bu husus net bir şekilde ifade edilmiştir: “geçici mühleti en fazla iki ay daha uzatarak, geçici mühlet süresini beş aya yükseltebilir.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2023/486-2023/705-05.07.2023).

Toplam Süre: Böylece geçici mühlet aşamasının toplam süresi azami beş aydır. Bu sürenin yasal bir sınır olduğu İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi kararında şöyle vurgulanmıştır: “zira geçici mühletin yasal beş ay olduğu uzatılmasının mümkün olmadığı” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2019/2024-2020/980-04.06.2020).

2. Kesin Mühlet Aşaması Geçici mühletin ardından, konkordato komiserinin raporu doğrultusunda konkordatonun başarıya ulaşma ihtimalinin görülmesi halinde kesin mühlet aşamasına geçilir.

Başlangıç Süresi: Kesin mühletin temel süresi bir yıldır. Bu süre, kanuni bir düzenleme olup kararlarda sıklıkla atıf yapılan bir kuraldır: “İİK ‘nun 289/3. fıkrasında, konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olduğunun anlaşılması halinde bir yıllık kesin mühlet verileceği belirtilmiştir.” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2019/2024-2020/980-04.06.2020).

Uzatma Süresi: “Güçlük arz eden özel durumlar”da, komiserin gerekçeli raporu ve talebi üzerine bu bir yıllık süre altı aya kadar uzatılabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Güçlük arz eden özel durumlarda kesin mühlet, komiserin bu durumu açıklayan gerekçeli raporu ve talebi üzerine mahkemece altı ay daha uzatılabilir.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2023/239-2023/187-08.03.2023).

Toplam Süre: Bu durumda kesin mühlet, uzatma ile birlikte toplamda on sekiz aya ulaşabilmektedir.

3. Tasdik Yargılaması İçin Ek Süre Kural olarak mahkemenin konkordato projesinin tasdikine ilişkin kararını kesin mühlet içerisinde vermesi gerekmektedir. Ancak yargılamanın bu süre içinde tamamlanamayacağının anlaşılması halinde, mühletin sağladığı korumanın devamı için ek bir süre tanınmıştır.

Ek Süre: Mahkeme, karar verilinceye kadar mühlet hükümlerinin devamına karar verebilir ve bu ek süre altı aydan fazla olamaz. Bu önemli detay, Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında İİK m. 304’e atıfla şöyle belirtilmiştir: “Konkordato hakkında yapılan yargılamada kesin mühlet içinde bir karar verilemeyeceği anlaşılırsa; mahkeme, gerekli görürse komiserden gerekçeli bir rapor da alarak, karar verilinceye kadar mühlet hükümlerinin devamına karar verebilir. Bu süre altı aydan fazla olamaz.” (Yargıtay-Hukuk Genel Kurulu-2022/671-2022/1463-09.11.2022).

İncelenen kararlar, konkordato sürecinin kanunla belirlenmiş, yapılandırılmış ancak esnekliğe de sahip bir süreç olduğunu göstermektedir. Sürecin aşamaları ve süreleri şu şekilde özetlenebilir:

Başvuru ve Geçici Mühlet: Borçlunun talebiyle başlayan ve azami 5 ay süren bu dönem, borçlunun malvarlığının korunması ve ön incelemenin yapılması amacını taşır.

Kesin Mühlet: Konkordatonun başarı ihtimali üzerine verilen ve azami 18 ay sürebilen bu ana aşamada, alacaklılar ile müzakereler yürütülür ve konkordato projesi nihai hale getirilir.

Tasdik Yargılaması: Kesin mühletin sonunda başlayan bu aşamada mahkeme projeyi hukuki yönden inceler. Yargılamanın uzaması halinde, borçluyu koruyan mühlet hükümleri 6 aya kadar daha uzatılabilir.

    Bu üç aşamanın sürelerinin tamamının kullanılması durumunda, borçlunun konkordato mühletlerinden yararlanabileceği toplam süre 29 aya ulaşmaktadır. Bu durum bir Bölge Adliye Mahkemesi kararında açıkça hesaplanmıştır: “Yasada belirtilen tüm sürelerden yararlanan borçlu şirketin yararlanması gereken toplam mühlet 29 ay olacaktır.” (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi-2022/648-2022/740-09.06.2022).

    Kararlarda ayrıca, Covid-19 salgını gibi olağanüstü durumlar nedeniyle yasal düzenlemelerle bu sürelere ek durma sürelerinin eklendiği de görülmektedir. Bu, sürecin dışsal faktörlere göre de esneyebildiğini göstermektedir.

    Önemli bir ayrım ise, mühlet süreleri ile konkordato projesinin tasdikinden sonra başlayan ödeme süresinin farklı olduğudur. Mühletler, projenin hazırlanması ve tasdiki için tanınan yasal koruma süreleriyken; ödeme süresi, tasdik edilen projenin vadesini ifade eder. Örneğin bir kararda, “konkordato kararının tasdikinin kesinleşmesinden sonra 12 ay ödemesiz dönemden sonra 60 ay içerisinde eşit taksitler halinde… adi alacaklarının ödeneceği” belirtilerek tasdik sonrası ödeme planının süresine işaret edilmiştir (bam-İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi-2022/528-2022/477-20.04.2022). Bir yazı önerisi.

    Sonuç

    Yargı kararlarının analizi neticesinde, konkordatonun süresinin İcra ve İflas Kanunu’nda açıkça düzenlenmiş, aşamalı bir yapıya sahip olduğu tespit edilmiştir. Süreç;

    Azami 5 ay sürebilen Geçici Mühlet,

    Azami 18 ay sürebilen Kesin Mühlet,

    Ve yargılamanın uzaması halinde azami 6 ay ek süre tanınabilen Tasdik Yargılaması aşamalarından oluşmaktadır.

    Bu doğrultuda, bir borçlunun konkordato mühletlerinin sağladığı korumadan yararlanabileceği toplam azami süre 29 aydır. Sürelerin uzatılması, “güçlük arz eden özel durumlar” ve komiser raporu gibi objektif koşullara bağlanmış olup, mahkemenin takdir yetkisi de bulunmaktadır. Bu yapı, borçluya mali durumunu düzeltmesi için yeterli zaman tanırken, sürecin alacaklılar aleyhine keyfi olarak uzatılmasını da engellemeyi amaçlamaktadır.

    Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gereklidir?

    Konkordato süreci, İcra ve İflas Kanunu’nda sıkı sürelerle düzenlenmiş, teknik ve çok aşamalı bir hukuki mekanizmadır. Geçici mühlet, kesin mühlet, komiser raporları, alacaklı sınıfları, tasdik yargılaması ve borç-alacak dengesi gibi her biri ayrı uzmanlık gerektiren unsurlar; sürecin küçük bir hatada dahi riske girmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle konkordato sürecinin, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze ve Dilovası gibi ticari hacmi yoğun bölgelerde faaliyet gösteren şirketler açısından, uzman bir konkordato avukatının yönetiminde yürütülmesi hayati önem taşır.

    Konkordato başvurusunda sunulacak belgelerin hatasız hazırlanması, mali analizlerin hukuka uygun şekilde raporlanması, komiser ile etkin iletişim kurulması ve alacaklılarla müzakere süreçlerinin doğru yönetilmesi, ancak profesyonel bir ekip tarafından sağlanabilir. Aksi halde;

    Mühlet talebinin reddi,

    Komiser raporunda olumsuz değerlendirme,

    Tasdik aşamasında projenin kabul edilmemesi,

    Şirket yönetiminin kontrolünün kaybedilmesi

    gibi geri dönülmez sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

    Bu nedenle konkordato sürecinin, ticari işletme hukuku, icra-iflas uygulamaları ve konkordato dosya yönetimi konusunda uzman bir hukuk bürosu tarafından yürütülmesi gerekmektedir.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu olarak, Tuzla merkezli ekibimizle; konkordato başvurusu hazırlığı, mali analizlerin denetimi, komiser süreci yönetimi, alacaklılarla uzlaşma, tasdik yargılaması ve tasdik sonrası ödeme planlarının oluşturulması dahil tüm süreçlerde profesyonel ve titiz bir hukuki destek sunuyoruz.

    SEO açısından kullanıcıların sıklıkla arama yaptığı konular olan “konkordato kaç ay sürer, konkordato süresi, İstanbul konkordato avukatı, Tuzla konkordato avukatı” gibi anahtar kelimeler metin içinde doğal olarak yer almakta olup, bilgi arayan hedef kitleye ulaşılmasını sağlar.

    Read More

    Mobbing (Psikolojik Taciz) İddialarının İspatında Tutanak, E-Posta (Mail) ve Mesajların Delil Niteliği

    Mobbing (Psikolojik Taciz) İddialarının İspatında Tutanak, E-Posta (Mail) ve Mesajların Delil Niteliği. İncelenen yargı kararları ışığında; mobbing iddialarının ispatında kesin ve şüpheden uzak deliller aranmamakta, “yaklaşık ispat” ilkesi geçerli kabul edilmektedir. Bu kapsamda tutanak, e-posta ve mesajlar, sistematik bir baskı ve yıldırma politikasını ortaya koydukları ölçüde delil olarak kabul edilmektedir. Ancak bu belgelerin tek başına varlığı yeterli olmayıp, içerikleri ve süreklilikleri belirleyicidir.

    1. Mobbing (Psikolojik taciz) E-Posta (Mail) Yazışmalarının Delil Niteliği

    Yargı kararlarında e-postalar, içeriğine ve gönderilme biçimine göre mobbingin en güçlü delilleri arasında sayılabilmektedir.

    Delil Olarak Kabul Edildiği Durumlar:

    Hakaret ve Nezaketsizlik: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (HGK) 2015/2274 sayılı kararında, çalışana hitaben “densiz” denilmesi ve emir içeren ifadeler kullanılması mobbing göstergesi sayılmıştır. Benzer şekilde Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2013/693), şube içi yazışmalarda nezaket sınırlarının aşılmasını delil kabul etmiştir

    Sistematik Baskı ve Dışlanma: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2021/12218), davacının başarısız gösterilmesi ve dışlanmasına ilişkin yöneticilere gönderdiği detaylı “bilgilendirme” e-postalarını, tanık beyanlarıyla birlikte mobbingin ispatında geçerli delil saymıştır.

    Olumsuz İstihbarat: Yargıtay HGK (2017/3017), yöneticiler arasında geçen ve davacı hakkında olumsuz istihbarat içeren e-postaları sistematik baskının kanıtı olarak değerlendirmiştir.

    Delil Olarak Yetersiz Görüldüğü Durumlar:

    Toplu Gönderimler: Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2014/1345), şahsa özel olmayan, tüm çalışanlara gönderilen toplu e-maillerin mobbing delili teşkil etmeyeceğine hükmetmiştir.

    İşin Gereği Olan Talimatlar: Yargıtay HGK (2016/1427) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2010/38293), nezaketli bir dille yazılan, işin işleyişi ve görevlendirme kapsamındaki talimatları içeren e-postaların mobbing ispatı için yeterli olmadığına karar vermiştir.

    2. Mobbing Mesajların (SMS, WhatsApp) Delil Niteliği

    Elektronik iletişim araçları üzerinden gönderilen mesajlar, özellikle sistematik taciz ve çalışma koşullarının ispatında yargı tarafından dikkate alınmaktadır.

    Delil Olarak Kabul Edildiği Durumlar:

    Grup Yazışmaları: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/14206), çalışanların WhatsApp grubunda yöneticilerin tutumları ve olumsuz çalışma koşulları hakkında yaptıkları yazışmaları, mobbing niteliğindeki tutumların tespiti açısından delil olarak değerlendirmiştir.

    Süreklilik ve Taciz: Yargıtay HGK (2019/683), işverenin bir kadın işçiye ısrarlı şekilde, gece saatlerinde gönderdiği ve cinsel temele dayalı mesajları, kişilik haklarına saldırı ve psikolojik taciz kapsamında delil kabul etmiştir. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2012/6291) de SMS yoluyla yapılan aşağılama ve hakaretleri feshin haklılığı noktasında somut delil saymıştır.

    İkrar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/4922), davalı tarafça içeriği kabul edilen (ikrar edilen) WhatsApp ve e-posta yazışmalarının mobbingin varlığını kanıtladığına hükmetmiştir.

    Delil Olarak Yetersiz Görüldüğü Durumlar:

    İşveren Dahli Olmayan Kişisel Yazışmalar: Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/23374), işçinin başka bir çalışanla yaptığı özel mesajlaşmaların, işverenin emri veya dahli ispatlanamadığı sürece mobbing bağlamında işveren aleyhine delil oluşturmayacağını belirtmiştir.

    3. Tutanakların Delil Niteliği

    Tutanaklar, mobbing davalarında iki farklı şekilde ele alınmaktadır: Ya mobbingin bir aracı (haksız tutanak tutulması) ya da olayların belgelenmesi aracı olarak.

    Mobbing Aracı Olarak Tutanaklar (Lehe Delil):

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/31457), işçiye kısa süre içinde kılık kıyafet gibi nedenlerle üst üste tutulan asılsız ve haksız tutanakları, “planlı ve sistemli mobbing”in bir parçası ve delili olarak kabul etmiştir.

    Yargıtay HGK (2017/3017), işçinin masasının aranması sonucu tutulan tutanağı, sistematik tacizin bir göstergesi olarak değerlendirmiştir.

    Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/14587), hakaret olayına ilişkin tutulan tutanakları, tanık beyanlarıyla doğrulandığı takdirde psikolojik tacizin ispatı için yeterli görmüştür.

    İspat İçin Yetersiz Görülen Tutanaklar:

    Denizli Bölge İdare Mahkemesi (2013/158), idarenin devamsızlık nedeniyle tuttuğu tutanakların mobbing iddiasını ispatlamadığını, aksine idarenin savunmasını desteklediğini belirtmiştir.

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesi (2016/23374), işin işleyişindeki aksaklıklar (kargo almama vb.) nedeniyle tutulan tutanakların ve alınan savunmaların, tek başına mobbing uygulandığını kabule yeterli olmadığını vurgulamıştır.

    4. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Bulgular

    Aşağıdaki kararlar, doğrudan iş hukuku kapsamındaki mobbing davaları olmamakla birlikte veya ikincil bağlamda, delil niteliğine dair ek perspektif sunmaktadır:

    Hukuka Aykırı Delil Sorunu: Anayasa Mahkemesi (25/2/2021), işverenin çalışanın özel mesajlarını (WhatsApp vb.) izinsiz ele geçirerek fesih gerekçesi yapmasını özel hayatın gizliliğinin ihlali saymıştır. Bu durum, mobbing ispatında kullanılacak mesajların elde ediliş yönteminin hukuka uygun olması gerektiğini göstermektedir.

    Ceza Yargılamasında Mesajlar: Yargıtay 4. Ceza Dairesi (2021/30760) ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi (2021/12444), hakaret ve taciz suçlarında WhatsApp mesaj dökümlerini ve HTS kayıtlarını hükme esas alınacak geçerli deliller olarak kabul etmiştir. Bu, mobbingin ceza hukuku boyutunda (hakaret, tehdit) mesajların güçlü delil olduğunu destekler.

    Ticari Davalarda Yazışmalar: İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi (2020/609), sözleşme feshi bağlamındaki mobbing iddialarında e-posta ve bilgisayar kayıtlarının HMK 193. madde kapsamında delil teşkil ettiğini belirtmiştir.

    Sonuç: Yargı kararlarına göre; tutanak, e-posta ve mesajlar mobbing için delil sayılmaktadır. Ancak bu belgelerin delil değeri; sistematiklikiçeriğin niteliği (hakaret, aşağılama, haksız isnat), hukuka uygun elde edilme ve diğer delillerle (tanık, sağlık raporu) desteklenme durumuna göre mahkemelerce takdir edilmektedir. Soyut iddialar veya işin gereği olan yazışmalar mobbing delili olarak kabul edilmemektedir. Bir yazı önerisi.

    Mobbing Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir? – 2M Hukuk Avukatlık Bürosu

    Mobbing iddialarında e-postalar, WhatsApp mesajları ve tutanaklar gibi elektronik veya yazılı deliller “yaklaşık ispat” ilkesi kapsamında mahkemeler tarafından dikkate alınsa da, bu belgelerin tek başına sunulması yeterli değildir; içerikleri, süreklilikleri, sistematik baskıyı ortaya koyma güçleri ve hukuka uygun elde edilip edilmedikleri son derece kritiktir. Yargıtay’ın hakaret içerikli mesajları delil saydığı, ancak işin gereği olan talimatları mobbing kabul etmediği kararlar; delil değerlendirmesinin ne kadar teknik olduğunu göstermektedir.

    Bu nedenle mobbing davalarında, delillerin doğru ayrıştırılması, hukuka aykırı elde edilmiş verilerin ayıklanması, tutanakların işveren lehine mi aleyhine mi sonuç doğuracağını belirleme, tanık anlatılarının delillerle güçlendirilmesi ve psikolojik taciz kriterlerinin Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu şekilde sunulması için uzman bir avukatla çalışmak zorunlu hale gelir. Özellikle İstanbul Anadolu Yakası’nın yoğun iş merkezlerinde (Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye) ve Gebze bölgesinde görülen mobbing davalarında, yerel mahkeme uygulamalarına hâkimiyet sürecin başarılı yönetilmesi açısından belirleyicidir.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing delillerinin teknik analizi, işveren–çalışan yazışmalarının hukuki nitelendirilmesi, psikolojik taciz unsurlarının ispatı ve iş sözleşmesinin feshinin sonuçlarının doğru değerlendirilmesi konularında profesyonel destek sunmaktadır. Uzman avukat desteği, hem hak kaybını önler hem de davanın stratejik olarak güçlendirilmesini sağlar.

    Read More