Bina aidatı ödenmezse ne olur? Bu çalışma, aidat borcunun ödenmemesi durumunda kat maliklerinin karşılaşacağı hukuki sonuçları, sunulan yargı kararları ve dokümanlar çerçevesinde analiz etmektedir. İncelemeler, aidat borcunun tahsili için başvurulabilecek yasal yolları, uygulanacak mali yaptırımları ve bu süreçlerde dikkat edilmesi gereken usuli detayları ortaya koymaktadır.
1. Bina aidatı : Yasal Yollara Başvuru, İcra Takibi ve Dava Hakkı
Yargı kararlarının tamamına yakınında ortak olan en temel bulgu, aidat borcunu ödemeyen kat maliki aleyhine yasal yollara başvurulabileceğidir. Bu hak, hem yöneticiye hem de diğer kat maliklerine tanınmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da atıf yapılan KMK’nın 20. maddesi bu hakkın yasal dayanağını oluşturmaktadır: “Gider veya avans payını ödemeyen kat maliki hakkında, diğer kat maliklerinden her biri veya yönetici tarafından, yönetim planına, bu Kanuna ve genel hükümlere göre dava açılabilir, icra takibi yapılabilir.” (AYM – 18/9/2014; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu – 2017/1995)
2. Gecikme Tazminatı ve Faizi Uygulaması
Aidat borcunun zamanında ödenmemesinin en önemli mali sonucu, gecikme tazminatı veya faizi işletilmesidir. Bu konuda kararlar, faiz oranının kaynağına göre bir ayrım yapmaktadır:
Kanuni Oran: KMK’nın 20. maddesi, herhangi bir özel düzenleme bulunmaması halinde uygulanacak standart oranı belirler: “Gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki ödemede geciktiği günler için aylık yüzde beş hesabıyla gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür.” (Yargıtay 20. Hukuk Dairesi – 2018/4842).
Kararlaştırılan Oranlar: Kat malikleri, yönetim planı veya kat malikleri kurulu kararlarıyla kanuni orandan farklı bir gecikme faizi oranı belirleyebilirler. Yargıtay, bu tür özel düzenlemelere öncelik tanımaktadır. Örneğin, Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2017/1685 sayılı kararında, yönetim planında ve genel kurul kararlarında aylık %5 oranında faiz belirlendiği için bu oranın uygulanması gerektiği vurgulanmıştır. Benzer şekilde, kooperatif genel kurullarında alınan kararlarla aylık %1,5 (Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2018/1235) veya aylık %3 (Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2021/228) gibi oranlar belirlenebilmekte ve bu kararlar üyeleri bağlamaktadır. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi’nin 2018/1021 sayılı kararı, bu oranların 6098 sayılı TBK’nın 120/2. maddesindeki sınırı aşmaması gerektiğine dikkat çekmektedir.
3. Gecikme Tazminatının Başlangıç Tarihi
Yargıtay kararları, gecikme tazminatının hangi tarihten itibaren işletileceği konusunda net bir usul belirlemiştir. Bu, borcun muaccel hale geldiği ve borçlunun temerrüde düştüğü anın tespiti açısından kritik öneme sahiptir. Yargıtay 18. ve 20. Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarında bu husus şöyle açıklanmıştır: “…dava konusu ortak giderin dayanağını oluşturan kat malikleri kurulu kararlarına davalılar katılmışsa karar tarihi, kararın alındığı toplantıya katılmamışsa bu kararın kendisine tebliğ edildiği ya da başka bir biçimde borcunu öğrendiği tarih, bu da yoksa hakkında açılan icra takibi nedeniyle ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihin esas alınması...” (Yargıtay 18. Hukuk Dairesi – 2014/22486; Yargıtay 20. Hukuk Dairesi – 2018/3877)
Bu sıralama, adil bir uygulama için borçlunun borçtan haberdar olmasının esas alındığını göstermektedir.
4. Farklı Perspektifler ve Özel Durumlar
Faizden Feragat: Kat malikleri veya kooperatif genel kurulu, gecikme faizi uygulanmamasına da karar verebilir. İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2022/112 sayılı kararında, genel kurulda “gecikme zammı alınmaması konusunda oy birliği ile karar alındığı” için faiz talebinin reddedildiği görülmektedir.
Sorumluluğun Doğmadığı Haller: Aidat borcunun doğabilmesi için ilgili hizmetten yararlanma ve borcun kaynağı olan kararların usulüne uygun olması gerekir. Ankara 13. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2020/340 sayılı kararında, dava konusu konutun üyeye teslim edilmediği gerekçesiyle aidat ve genel gider isteme şartlarının oluşmadığına hükmedilmiştir.
İcra İnkar Tazminatı: Aidat borcunun likit (belirli ve muaccel) olması ve borçlunun takibe haksız itiraz etmesi durumunda, alacaklı lehine asıl alacağın %20’sinden az olmamak kaydıyla icra inkar tazminatına hükmedilebilir (İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2024/97; Yargıtay 23. Hukuk Dairesi – 2011/3860).
Sonuç
Aidat ödeme yükümlülüğünün ihlali, kat malikleri ve kooperatif ortakları için ciddi hukuki ve mali sonuçlar doğuran bir durumdur. Yargı kararları, bu ihlal karşısında alacaklı olan yönetici veya diğer maliklere, icra takibi ve dava açma yoluyla alacaklarını tahsil etme imkanı tanıdığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu süreçte, borca ek olarak KMK, yönetim planı veya genel kurul kararlarıyla belirlenen oranlarda gecikme tazminatı talep edilmesi standart bir uygulamadır. Yargı kararları, faiz oranının belirlenmesinden faizin başlangıç tarihine kadar sürecin usuli ayrıntılarını netleştirmiş olup, her davanın kendi özel koşulları (kararların tebliği, borçlunun durumu vb.) içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bir yazı önerisi.
Bu çalışma, “Yönetim planı olmadan kat mülkiyeti kurulabilir mi?” sorusuna ilişkin olarak sunulan Yargıtay, Danıştay, Uyuşmazlık Mahkemesi ve ilk derece mahkemesi kararlarının analiziyle hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, sorunun yanıtının tek ve kesin olmadığını, konunun yasal düzenlemeler, fiili durumlar ve yargısal yorumlar çerçevesinde farklılıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır. Çalışma, bu farklı perspektifleri bir araya getirerek sorunun hukuki boyutlarını aydınlatmayı amaçlamaktadır.
1. Yönetim Planının Kurucu Unsur Olarak Yasal Dayanağı
Kat Mülkiyeti Kanunu, yönetim planını kat mülkiyetinin kurulması için gerekli temel belgelerden biri olarak saymaktadır. Yargıtay ve Danıştay kararları bu yasal zorunluluğu sıklıkla teyit etmektedir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2013/15750 E. sayılı kararında bu durum net bir şekilde ifade edilmiştir: “Bağımsız bölümlerin kullanılış tarzına, birden çok yapının varlığı halinde bu yapıların özelliğine göre 28 inci maddedeki esaslar çerçevesinde hazırlanmış, kat mülkiyetini kuran malik veya malikler tarafından imzalanmış bir yönetim plânı.”
Benzer şekilde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2023/572 E. sayılı kararında, özellikle toplu yapılar için yönetim planının birleştirici ve zorunlu niteliği vurgulanmıştır: “Toplu yapı kapsamındaki yapı ve yerler için tamamını kapsayan bir tek yönetim plânı düzenlenir. Yönetim plânı, toplu yapı kapsamındaki bütün kat maliklerini bağlar.”
Bu kararlar, yasal düzenlemenin kat mülkiyeti rejiminin temelini oluşturan ve tüm malikleri bağlayan bir “sözleşme” olarak yönetim planını zorunlu kıldığını göstermektedir.
2. Yasal Zorunluluğun Aşıldığı Durumlar ve Yargısal Yorumlar
Yasal kuralın katılığına rağmen, yargı kararları hakkaniyet ve pratik gereklilikler doğrultusunda esneklik göstermektedir.
Mahkeme Kararıyla “İmzalanmış Sayılma”: Malikler arasında anlaşmazlık olması ve bazılarının yönetim planını imzalamaktan imtina etmesi, kat mülkiyeti kurma hakkını ortadan kaldırmamalıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/2000 E. sayılı kararında bu duruma çözüm getirilmiştir. Kararda, KMK’nın 12. maddesinde sayılan belgelerin (proje, yapı kullanma belgesi ve yönetim planı) tamamlattırılması gerektiği, ancak “Yönetim planının paydaşlar tarafından imzalanmaktan kaçınılması halinde ise imzalanmış sayılması suretiyle” kat mülkiyetine geçişin mümkün olduğu belirtilmiştir. Bu yorum, kötü niyetli engellemelerin önüne geçmeyi amaçlamaktadır.
Kat İrtifakından Kat Mülkiyetine Geçiş: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2019/363 E. sayılı kararı, önemli bir istisnayı ortaya koymaktadır. KMK’nın 14. maddesine atıf yapan karar, kat irtifakı kurulurken yönetim planı verilmişse, “Kat mülkiyetine geçişte ayrıca yönetim plânı istenmez” hükmünü hatırlatır. Bu, sürecin başında verilen bir planın yeterli görüldüğünü ve mükerrer bir işlemden kaçınıldığını gösterir.
Fiilen Yönetim Plansız veya Ayrı Planlarla Var Olan Kat Mülkiyeti: Özellikle birden fazla parseli kapsayan sitelerde, yasal anlamda “toplu yapı” yönetimine geçilmemişse, her parselin kendi kat mülkiyeti ve kendi yönetim planı ile varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 2024/8460 E. sayılı kararı bu durumu örneklendirir:”…taraflar arasında her iki parseli kapsayan bir yönetim planı bulunmadığı gibi 634 sayılı Kanun kapsamında toplu yapı yönetim planı da her iki parsel için kat malikleri kurulunca kabul edilerek tapu kütüğüne tescil edilmediği…”
Bu gibi durumlarda, kat mülkiyeti mevcuttur ancak parseller arası ilişkiler ve ortak giderlere ilişkin uyuşmazlıklar KMK yerine genel hükümlere (Türk Medeni Kanunu, Borçlar Kanunu) göre çözümlenir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2018/3771 E. sayılı kararında belirtildiği gibi, toplu yapı yönetimine geçilmediyse “uyuşmazlıkta Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinin değil, genel hükümlerin uygulanması gerekmektedir.”
Sonuç
Sonuç olarak, “Yönetim planı olmadan kat mülkiyeti kurulabilir mi?” sorusuna verilecek yanıt, hukuki ve fiili duruma göre değişmektedir:
Hukuken (De Jure): Hayır, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca, yönetim planı kat mülkiyetinin kurulması için zorunlu bir kurucu belgedir. Tapu siciline tescil için sunulması gerekir.
Yargısal Uygulamada ve Fiiliyatta (De Facto): Evet, belirli koşullar altında yönetim planı olmadan da kat mülkiyeti kurulabilir veya varlığını sürdürebilir.
Maliklerin imzadan kaçınması halinde mahkeme kararıyla planın “imzalanmış sayılması” mümkündür.
Kat irtifakı aşamasında sunulan bir yönetim planı, kat mülkiyetine geçiş için yeterlidir.
Birden çok parselden oluşan yapılarda, tüm parselleri kapsayan birleşik bir “toplu yapı yönetim planı” olmasa dahi, her parsel kendi içinde kat mülkiyetli olarak var olabilir. Bu durumda, parsellerin ortak yönetimine ilişkin uyuşmazlıklar KMK yerine genel hükümlere tabi olur.
Dolayısıyla, yönetim planının yokluğu kat mülkiyetinin kurulmasına mutlak bir engel teşkil etmemekle birlikte, bu eksiklik anagayrimenkulün yönetimi ve ortaya çıkacak uyuşmazlıklarda uygulanacak hukuk kurallarının niteliğini temelden değiştiren önemli bir hukuki sonuç doğurmaktadır. Bir yazı önerisi.
Yönetim Planı Olmadan Kat Mülkiyeti Kurulabilir mi?
“Yönetim planı olmadan kat mülkiyeti kurulabilir mi?” sorusu, özellikle site yönetimleri, toplu yapılar ve büyük konut projeleri bakımından uygulamada sıkça gündeme gelmektedir. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca yönetim planı, kat mülkiyetinin kurulması için kural olarak zorunlu ve kurucu bir belgedir. Yargıtay ve Danıştay kararlarında yönetim planı, tüm kat maliklerini bağlayan ve kat mülkiyeti rejiminin temelini oluşturan bir “sözleşme” olarak kabul edilmektedir.
Bununla birlikte yargısal uygulamada, katı yasal düzenlemeye istisnalar getirildiği görülmektedir. Maliklerin yönetim planını imzalamaktan kaçınması hâlinde, mahkeme kararıyla yönetim planının imzalanmış sayılması suretiyle kat mülkiyetine geçiş mümkün olabilmektedir. Ayrıca kat irtifakı kurulurken yönetim planı sunulmuşsa, kat mülkiyetine geçiş aşamasında yeniden plan aranmadığı Yargıtay içtihatlarıyla kabul edilmiştir.
Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi çok parselden oluşan sitelerde, tüm parselleri kapsayan bir toplu yapı yönetim planı bulunmasa dahi, her parsel kendi içinde kat mülkiyetli olarak varlığını sürdürebilmektedir. Bu durumda parseller arası uyuşmazlıklar Kat Mülkiyeti Kanunu yerine Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine göre çözümlenmektedir.
Sonuç olarak, yönetim planı hukuken zorunlu olmakla birlikte, fiiliyatta planın yokluğu kat mülkiyetinin varlığını her durumda ortadan kaldırmamaktadır. Ancak bu eksiklik, yönetim, temsil ve gider paylaşımı gibi konularda ciddi hukuki riskler doğurmaktadır. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kat mülkiyeti ve site yönetimi uyuşmazlıklarında Yargıtay uygulamasına uygun, etkin hukuki danışmanlık sunmaktadır.
Bu çalışma, “konkordato projesinde olması gerekenler” sorusuna yanıt olarak, sunulan yargı kararları analizlerinden derlenmiştir. Çalışma, İcra ve İflas Kanunu (İİK) çerçevesinde bir konkordato projesinin taşıması gereken yasal, maddi ve usuli unsurları, mahkemelerin ret ve tasdik kararlarında öne çıkan gerekçeler ışığında incelemektedir. Analiz, projenin hem şekli zorunluluklarını hem de başarıya ulaşması için gereken içeriksel niteliklerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
İncelenen yargı kararları, başarılı bir konkordato projesinin temel niteliklerine ilişkin tutarlı bir çerçeve sunmaktadır. Ana bulgular şu şekilde özetlenebilir:
Yasal Çerçeveye Tam Uyum (İİK m. 286): Konkordato projesi, İİK m. 286/1-a’da belirtilen tüm unsurları eksiksiz içermelidir. Bu unsurlar; borçların hangi oran veya vadede ödeneceği, alacaklıların alacaklarından ne oranda feragat edeceği, mevcut malların satılıp satılmayacağı ve faaliyetin devamı için gerekli mali kaynağın nasıl sağlanacağıdır.
Bağımsızlık ve Özgünlük İlkesi: Yargı kararlarında en sık vurgulanan ret gerekçelerinden biri, projenin bağımsız olmamasıdır. Özellikle şirket ortağı veya kefili olan gerçek kişilerin sunduğu projelerin, şirketin konkordato projesine bağımlı kılınması kabul edilmemektedir. Proje, her borçlu için “kendine özgü hiçbir konkordato tedbiri ve hedefi içermediği” takdirde reddedilmektedir.
Somutluk, Gerçekçilik ve Uygulanabilirlik: Proje, “soyut dilek ve temenniler” içermemeli; somut, gerçekçi ve uygulanabilir bir mali iyileştirme planı sunmalıdır. Mali kaynağın nasıl sağlanacağı (sermaye artırımı, kredi, malvarlığı satışı vb.) net bir şekilde açıklanmalı ve projenin başarı şansı objektif verilere dayandırılmalıdır.
Tasdik Koşullarına Uygunluk (İİK m. 305): Projenin nihai olarak tasdik edilebilmesi için İİK m. 305’te belirtilen kümülatif şartları sağlaması gerekir. Bunlar arasında; teklifin borçlunun iflası halinde alacaklıların eline geçecek miktardan fazla olması, teklifin borçlunun kaynaklarıyla orantılı olması ve alacaklılar toplantısında gerekli çoğunlukla kabul edilmesi gibi temel koşullar bulunmaktadır.
1. Konkordato Ön Projesinin Yasal Çerçevesi ve Zorunlu İçeriği
Yargı kararları, konkordato talebinin temelini oluşturan ön projenin İİK m. 286’da sayılan unsurları eksiksiz olarak içermesi gerektiğini oybirliğiyle vurgulamaktadır. Kanun metni, birçok kararda doğrudan alıntılanmıştır: “borçlunun borçlarını hangi oranda veya vadede ödeyeceğini, bu kapsamda alacaklıların alacaklarından hangi oranda vazgeçmiş olacaklarını, ödemelerin yapılması için borçlunun mevcut mallarını satıp satmayacağını, borçlunun faaliyetine devam edebilmesi ve alacaklılarına ödemelerini yapabilmesi için gerekli mali kaynağın sermaye artırımı veya kredi temini yoluyla yahut başka bir yöntem kullanarak sağlanacağını gösteren konkordato ön projesi” (Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/20).
Bu temel içeriğe ek olarak, projenin dava dilekçesi ekinde sunulması gereken diğer belgeler de talebin geçerliliği için kritik öneme sahiptir. Bunlar arasında; borçlunun malvarlığını gösterir belgeler (bilanço, gelir tablosu, nakit akım tablosu),alacaklıları ve alacak miktarlarını gösteren liste, iflas haliyle karşılaştırmalı tablo ve teklifin gerçekleşeceğine dair makul güvence veren bağımsız denetim raporu bulunmaktadır (İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2024/175; Kayseri 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/324). Bu belgelerin eksikliği, davanın usulden reddine dahi sebep olabilmektedir.
2. Projenin Bağımsız ve Özgün Olma Zorunluluğu
İncelenen kararlarda en sık karşılaşılan ret nedeni, özellikle gerçek kişi borçluların (genellikle şirket kefilleri) sunduğu projelerin, asıl borçlu şirketin projesine bağımlı olmasıdır. Mahkemeler, her borçlunun mali durumunun ve tasdik koşullarının bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini kesin bir dille ifade etmektedir.
Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin bir kararında bu ilke net bir şekilde ortaya konulmuştur: “Davacının konkordato talep ve projelerinin, şirketin konkordato talep ve projesinden bağımsız olması ve konkordato tasdik koşullarının bağımsız bir şekilde değerlendirilmesi gerekmekte iken, borçlu şirketten bağımsız bir konkordato projesinin bulunmadığı, projenin kendine özgü hiçbir konkordato tedbiri ve hedefi içermediği, tamamen borçlu şirketin ön projesi üzerine temellendirildiği.” (Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/220).
Bu kapsamda, kefil konumundaki borçlunun, “kefalet borcunu hangi oranda veya vadede ödeyeceğini, ödemelerin yapılması için mevcut mallarını satıp satmayacağını, kefalet borcu ödemesini yapabilmek için gerekli mâli kaynağı nasıl sağlayacağını açıkça belirtmesi” zorunludur (İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/810). Projenin başarısını başka bir borçlunun projesinin başarısına bağlamak, konkordato müessesesinin amacına aykırı bulunmakta ve talebin reddine yol açmaktadır.
3. Projenin Gerçekçi, Somut ve Uygulanabilir Olması
Mahkemeler, konkordato talebinin yalnızca borçluya zaman kazandırmaya veya icra takiplerinden kurtulmaya yönelik bir araç olarak kullanılmasını engellemek amacıyla projenin içeriğini titizlikle incelemektedir. Projenin “sürekli ve kalıcı bir iyileşme olasılığını konkordato projesi yardımıyla inanılır kılması” gerektiği vurgulanmaktadır (Kayseri 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/91).
Bu nedenle, projede sunulan mali kaynakların somut ve ulaşılabilir olması şarttır. Kararlarda, mali kaynak yaratma yöntemleri olarak “ortakların yeni sermaye getirmeleri, kişisel malvarlıklarını paraya çevirerek şirkete getirmeleri, sermaye artırımı yaparak yeni ortak almaları, işletmenin bir bankadan kredi bulması” gibi somut adımlar örnek gösterilmiştir (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi, 2025/840). Projenin başarı şansı, borçlunun malvarlığı, gelirleri ve taahhütleri gibi objektif verilere göre değerlendirilir. Komiser raporları, projenin gerçekçiliğinin ve uygulanabilirliğinin denetlenmesinde kilit rol oynamaktadır. Gerçekçi olmayan kar tahminleri, piyasa koşullarıyla uyumsuz faiz oranları veya belirsiz kaynaklara dayanan projeler, başarı şansı düşük bulunarak reddedilmektedir (Kayseri 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/250).
4. Tasdik Aşaması ve İİK m. 305 Koşulları
Bir projenin yasal unsurları taşıması ve alacaklılar tarafından kabul edilmesi, tasdik için tek başına yeterli değildir. Mahkeme, İİK m. 305’te sayılan şartların varlığını re’sen araştırmakla yükümlüdür. İncelenen kararlarda bu şartlar sıklıkla yinelenmiştir:
Teklif edilen tutarın, borçlunun iflası halinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktardan fazla olması.
Teklif edilen tutarın borçlunun kaynaklarıyla orantılı olması.
Projenin İİK m. 302’de öngörülen çoğunlukla kabul edilmiş olması.
İmtiyazlı alacakların tam olarak ödenmesinin veya teminata bağlanmasının sağlanması.
Yargılama giderleri ile tasdik harcının depo edilmesi.
Bu şartların tamamının bir arada bulunması zorunludur. Örneğin, teklifin borçlunun kaynaklarıyla orantılı olmaması veya iflasa göre daha avantajlı bir durum sunmaması, diğer koşullar sağlansa bile projenin tasdikine engel teşkil etmektedir (İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi, 2021/2403). Bir yazı önerisi.
Sonuç
Yargı kararlarının analizi, konkordato projesinin hazırlanmasının çok yönlü ve titizlik gerektiren bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Başarılı bir proje, yalnızca İİK m. 286’da belirtilen şekli unsurları yerine getiren bir belge değil, aynı zamanda borçlunun mali durumunu somut verilere dayanarak analiz eden, gerçekçi ve uygulanabilir bir iyileştirme planıdır.
Mahkemeler, özellikle projenin her bir borçlu için bağımsız ve özgün olmasını, somut mali kaynaklara dayanmasını ve kalıcı bir iyileşme ihtimali sunmasını aramaktadır. Şirket konkordatosuna dayandırılan, soyut vaatler içeren ve sadece icra takiplerini durdurma amacı güden projeler istikrarlı bir şekilde reddedilmektedir. Bu nedenle, konkordato başvurusunda bulunan borçluların, yasal zorunluluklara tam uyumun yanı sıra, projenin içeriksel kalitesine ve inandırıcılığına azami özeni göstermesi, sürecin başarısı için hayati önem taşımaktadır.
Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gereklidir?
Konkordato projesinin hazırlanması; mali analiz, borç yönetimi, hukuki zorunluluklar ve mahkemelerin aradığı teknik kriterler açısından son derece karmaşık ve uzmanlık gerektiren bir süreçtir. Yargı kararlarının tamamı, hatalı hazırlanmış projelerin, eksik belgelerin, şirket projesine bağımlı şahıs projelerinin, gerçek olmayan mali kaynakların veya İİK m. 286–305 hükümlerine aykırılıkların doğrudan reddedilme nedeni olduğu konusunda istikrarlıdır. Bu nedenle konkordato başvurusunun başarıya ulaşabilmesi, ancak sürecin uzman bir konkordato avukatı tarafından yürütülmesiyle mümkündür.
Uzman bir konkordato avukatı:
Projenin İİK m. 286’daki zorunlu unsurları eksiksiz taşımasını,
Borçluya özgü bağımsız ve özgün bir proje oluşturulmasını,
Sermaye, kredi, varlık satışı gibi mali kaynakların somut ve belgeli şekilde sunulmasını,
Komiser ve bilirkişi sürecinin doğru yönlendirilmesini,
Alacaklı çoğunluğunun sağlanmasına yönelik stratejik planlamayı,
Tasdik aşamasında mahkemenin re’sen araştırdığı kriterlerin tamamının karşılanmasını sağlar.
Bu teknik sürecin profesyonel şekilde yürütülmemesi; konkordatonun reddine, mühletin kaldırılmasına ve borçlunun doğrudan iflasına kadar varabilen ağır sonuçlar doğurabilir.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul–Tuzla merkezli olup Pendik, Kartal, Maltepe, Ataşehir, Kadıköy, Darıca, Gebze, Dilovası, Çayırova, Şekerpınar ve Tepeören bölgelerinde konkordato projesi hazırlığı, başvuru, geçici/kesin mühlet ve tasdik süreçlerinde uzman konkordato avukatlarıyla profesyonel destek sunmaktadır.
Kapora yanar mı? Yargı kararlarında hakim olan genel görüş, kaporanın kural olarak “yanmayacağı” ve sözleşmenin ifa edilmemesi veya geçersiz olması durumunda iade edilmesi gerektiği yönündedir.
A. Genel Kural: Bağlanma Parası Olarak Kabul (TBK m. 177) Türk Borçlar Kanunu’nun 177. maddesi uyarınca, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilen “bağlanma parası” sayılır.
İade Zorunluluğu: Mahkemeler, açıkça “cayma tazminatı” olduğu şart edilmedikçe, kaporanın akdi bozmakta haklı olsun olmasın veren tarafça geri istenebileceğine hükmetmiştir. Kaporanın amacı sözleşmenin kurulduğuna delil olmaktır; cezai şart değildir (İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2022/229; Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2018/18K 58).
İspat Yükü: Verilen paranın cayma parası olduğunu (yani yanacağını) iddia eden taraf, bu iddiasını yazılı delille ispatlamak zorundadır. İspat edilemezse para bağlanma parası sayılır ve iadesi gerekir (Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/1000; BAM İstanbul 13. Hukuk Dairesi, 2020/747).
B. Geçersiz Sözleşmelerde Durum (Sebepsiz Zenginleşme)
Özellikle taşınmaz satışlarında sıkça görülen “harici” (noter/tapu dışı) sözleşmelerde kapora kesinlikle yanmaz.
Fer’i Şart İlkesi: Kapora, asıl sözleşmeye bağlı fer’i (yan) bir şarttır. Asıl sözleşme (örneğin taşınmaz satışı) resmi şekil şartına uyulmadığı için geçersizse, kaporaya ilişkin hükümler de geçersizdir.
Sonuç: Taraflar geçersiz sözleşme nedeniyle aldıklarını “sebepsiz zenginleşme” hükümleri çerçevesinde iade etmekle yükümlüdür. Sözleşmede “kapora iade edilmez” yazsa dahi, sözleşme geçersiz olduğu için bu madde hüküm doğurmaz (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2018/3077; Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2022/552; İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/608).
C. İstisnai Durumlar ve Cayma Parası
Kaporanın “yanması” (satıcıda kalması), ancak geçerli bir sözleşmede açıkça “cayma parası” (TBK m. 178) olarak kararlaştırılması veya ticari bir hüküm bulunması halinde mümkündür.
Geçerli Sözleşme Şartı: İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesi (2024/66), geçerli kabul edilen bir sözleşmede alıcının vazgeçmesi halinde kaporanın iade edilmeyeceğine dair hükmü dikkate almıştır.
Proforma Fatura/Ticari İlişki: İstanbul Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesi (2021/152), proforma faturada “vazgeçme halinde iade edilmeyeceği”nin açıkça yazılması ve alıcının tacir olması durumunda, kaporanın iade edilmemesini hukuka uygun bulmuştur. Ancak Konya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi (2020/321), sözleşmede “iade edilmez” yazmasına rağmen, TBK 177 karinesini esas alarak paranın bağlanma parası olduğunu ve iade edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu konuda somut olayın özellikleri belirleyicidir.
2. Kaporanın Geçerlilik Şartları
Kaporanın hukuken geçerli bir “cayma akçesi” veya sözleşme delili sayılabilmesi için belirli şartlar aranmaktadır.
A. Şekil Şartı ve Asıl Sözleşmeye Bağlılık
Resmi Şekil: Taşınmaz satışlarında kaporanın geçerliliği, asıl satış sözleşmesinin resmi şekilde (tapu veya noter) yapılmasına bağlıdır. Adi yazılı veya sözlü yapılan taşınmaz satışlarında kapora anlaşması geçersizdir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/1137; BAM İstanbul 3. Hukuk Dairesi, 2025/183).
Yazılı Delil: Kaporanın “cayma parası” olarak nitelendirilebilmesi (yani yanabilmesi) için bu hususun açıkça kararlaştırılması ve tercihen yazılı olması gerekir. Aksi halde TBK 177 gereği bağlanma parası sayılır (BAM İstanbul 13. Hukuk Dairesi, 2020/747).
B. İspat Araçları
Dekont Açıklaması: Banka dekontunda “kapora”, “bağlanma parası” veya “araç satış kaporası” gibi açıklamaların bulunması, paranın kapora olarak verildiğinin ispatı için yeterli görülmektedir (BAM İstanbul 43. Hukuk Dairesi, 2020/613k; Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/189).
Ticari Defterler: Ticari uyuşmazlıklarda tarafların ticari defterlerindeki kayıtlar kaporanın varlığını ispatlayabilir (İzmir 6. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2018/338).
3. Sektörel ve Özel Değerlendirmeler
Araç Satışları: Araç satışlarında noter satışı öncesi verilen kaporalar, satış gerçekleşmezse genellikle iade edilir. Satıcı, alıcının vazgeçmesi durumunda zarara uğradığını ispatlayamazsa kaporayı tutamaz (İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/307; BAM İstanbul 12. Hukuk Dairesi, 2022/1246).
Şarta Bağlı Kapora: Kaporanın iadesi veya yanması belirli bir şarta (örneğin kredi çıkması, lokasyon onayı) bağlanmışsa ve bu şart gerçekleşmezse kapora iade edilir (İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2016/1154K; Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, 2011/226K).
Fiyat Garantisi: Bir kararda, kaporanın sadece rezervasyon için olduğu, fiyat garantisi sağlamadığı ve nihai faturadan düşüleceği belirtilmiştir (İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/602
Sonuç Olarak: Türk hukuk uygulamasında kapora (bağlanma parası), sözleşmenin kurulduğuna dair bir kanıttır ve kural olarak “yanmaz”. Satışın gerçekleşmemesi halinde iadesi esastır. Kaporanın satıcıda kalabilmesi (yanması) için; sözleşmenin geçerli olması (resmi şekil şartı varsa uyulması) ve paranın “cayma parası” olduğunun açıkça kararlaştırılmış olması gerekmektedir. Geçersiz sözleşmelerde kapora her halükarda iade edilir.
Kapora Yanması Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Kaporanın yanıp yanmayacağı; verilen paranın bağlanma parası mı yoksa cayma parası mı olduğu, asıl sözleşmenin geçerli olup olmadığı, resmi şekil şartına uyulup uyulmadığı ve tarafların tacir olup olmadığı gibi birçok hukuki kriterin birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Uygulamada en sık yapılan hata, sözleşmede “iade edilmez” ibaresi bulunmasının kaporanın otomatik olarak yanacağı düşüncesidir. Oysa Yargıtay içtihatları bu konuda son derece teknik ve sınırlayıcıdır.
Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi taşınmaz ve araç satışlarının yoğun olduğu bölgelerde kapora uyuşmazlıkları sıkça dava konusu olmaktadır. Yanlış hukuki değerlendirme, iade edilmesi gereken bir kaporanın kaybedilmesine veya haksız yere dava açılmasına yol açabilmektedir.
Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kaporanın hukuki niteliği, cayma parası–bağlanma parası ayrımı ve sebepsiz zenginleşmeden doğan iade davaları konusunda Yargıtay uygulamasına hâkim, sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması için uzman avukat desteği büyük önem taşır.
I. Divan Kurulunun Seçimine İlişkin Temel Kurallar
1)Divan kurulu seçimi, toplantı yeter sayısının (nisabın) sağlandığının tespit edilmesinden ve genel kurulun açılmasından sonra yapılmalıdır.
Bu sıra emredici niteliktedir; aksi hâlde genel kurul yok hükmünde sayılabilir. (Dernekler Yön. m.15; Meslek Birlikleri ve Federasyonları Tüzüğü m.25; Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)
3) Uygulamada divan seçimi, gündemin ikinci veya üçüncü maddesi olarak yapılabilir; ancak mutlaka açılış ve yoklamadan sonra olmalıdır.(Ankara 9. ATM, 2020/637 E., 2021/478 K.; Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)
4) Divan kurulu üyeleri, genel kurula katılanların oylarıyla seçilir; aday listeleri veya önergeler oylanır. (İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)
5) Divan seçimine ilişkin karar nisabı, hazirun cetvelindeki toplam sayı değil, oylamaya katılanların sayısı esas alınarak belirlenir.(Yargıtay 23. HD, 2015/6627 E., 2015/— K.)
7) Genel kurul toplantı başkanı ve divan kurulu (heyet) toplantıya katılanlar arasından seçilir. Divan başkanı ve üyelerinin kat maliki olma zorunluluğu yoktur.
8)Kat Mülkiyeti Kanunu’nda divan heyetine ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığından, öncelikle yönetim planındaki hükümler uygulanır. Yönetim planında divan heyetine ilişkin bir düzenleme varsa bu hüküm bağlayıcıdır.
9)Yönetim planında yasaklama yoksa divan kurulu; kat malikleri veya vekilleri arasından, malik olsun veya olmasın yönetim kurulu üyeleri arasından, profesyonel site yöneticileri, danışmanlar, avukatlar veya mevzuata hâkim üçüncü kişiler arasından seçilebilir.
10)Yönetim kurulu üyelerinin divan heyetinde yer alması, tek başına hukuka aykırılık oluşturmaz. Yönetim planında açık yasak yoksa mümkündür.
11)Kat Mülkiyeti Kanunu’nda divan kurulunun kaç kişiden oluşacağına ilişkin açık ve emredici bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle divan kurulunun üye sayısı, öncelikle tapu sicilinde kayıtlı yönetim planındaki hükümlere, yönetim planında da bir düzenleme yoksa genel kurulun iradesine göre belirlenir. Uygulamada ve yerleşik içtihatlarda özellikle çok sayıda bağımsız bölümü bulunan sitelerde divan kurulunun; en az üç kişiden (bir divan başkanı, bir kâtip üye ve bir sayman üye) oluşturulması gerektiği kabul edilmektedir.
II. Divan Kurulunun Genel Kurulu Yönetmesine İlişkin Kurallar
1)Divan kurulu seçildikten sonra genel kurulun sevk ve idaresini tamamen üstlenir. (Antalya 1. ATM, 2023/255 E., 2024/331 K.)
2) Divan; gündem maddelerini sırayla görüşmeye açar, söz taleplerini yönetir, önergeleri oylamaya sunar ve sonuçları tespit eder. (Antalya 1. ATM, 2023/255 E., 2024/331 K.)
3) Genel kurul kararları, kural olarak toplantıya katılanların oy çokluğu ile alınır. (Kayseri 2. ATM, 2023/610 E., 2025/500 K.)
4)Divan, oylamaların sağlıklı yapılması için kimlik, yaka kartı ve katılım kontrolü gibi tedbirleri alabilir. (İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)
5) Açık oylama esastır; ancak katılanların yarıdan fazlasının talebiyle gizli oylamaya geçilebilir. (İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)
6) Oylama sonucuna itiraz edilmesi hâlinde divan oyları yeniden sayabilir; tekrar sayım yapılması usule aykırılık oluşturmaz. (Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)
7) Divan kurulunun en önemli görevlerinden biri, toplantı tutanağının gerçeği yansıtacak şekilde düzenlenmesini sağlamaktır. (Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)
8) Tutanakta; görüşmelerin, oylamaların ve kabul–ret oy sayılarının açıkça gösterilmemesi, genel kurulun yokluğuna yol açabilir. (Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)
9)Divanın, söz hakkı vermemesi veya sayım taleplerini keyfî biçimde reddetmesi, iptal davalarında hukuka aykırılık iddiasına konu olabilir. (İstanbul BAM 17. HD, 2021/1484 E., 2025/832 K.)
III. İtirazlar ve Muhalefet Şerhine İlişkin Kurallar
1)Genel kurul kararlarının iptali için kural olarak muhalefet şerhinin tutanağa geçirilmiş olması gerekir. (1163 sayılı KK m.53/1)
2)Toplantıya katıldığı hâlde muhalefet şerhi koymayan ortakların iptal davası açma hakkı bulunmaz. (Bakırköy 4. ATM, 2021/1039 E., 2022/635 K.; Kayseri 2. ATM, 2021/671 E., 2022/756 K.)
3)Divan başkanı, her gündem maddesinden sonra veya toplantı sonunda itiraz ve şerh olup olmadığını sormalıdır. (Bakırköy 4. ATM, 2021/1039 E., 2022/635 K.; Antalya 1. ATM, 2021/412 E., 2023/66 K.)
4)Toplantıya katılmaması gereken kişilerin oylamaya katılması ve bunun sonuca etkili olması hâlinde, muhalefet şerhi şartı aranmayabilir. (Yargıtay 23. HD, 2015/6627 E., 2015/— K.)
5)Divanın itirazları dinlemediği veya tutanağa geçirmediği iddiaları, tanık ve kamera kayıtları gibi delillerle ispatlanmalıdır. (Kayseri BAM 6. HD, 2022/2750 E., 2022/2729 K.)
IV. Vekâletle Oy Kullanımına ve Denetime İlişkin Kurallar
1)Kat malikleri, genel kurulda oylarını yetkili bir vekil aracılığıyla serbestçe kullanabilir. Divan kurulu, vekâletnamelerin geçerliliğini denetlemekle yükümlüdür; ancak bu denetim yetkisi toplantı sırasında ibraz edilen vekâletlerle sınırlıdır. Bu hak, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu ile tanınmış temel bir katılım ve temsil hakkı olup, özüne dokunulamaz niteliktedir. (634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu m.31)
Divanın görevi; vekâletnamenin toplantı anında sunulup sunulmadığını, temsil edilen kat maliki adına düzenlenip düzenlenmediğini ve açık bir sahtecilik bulunup bulunmadığını şekli olarak kontrol etmektir. (Kayseri 2. ATM, 2023/610 E., 2025/500 K.)
2)Divan kurulunun vekâletnameleri denetleme yetkisi, “toplantı anı” ile sınırlıdır. Toplantıdan günler önce vekâletname toplanması, yönetim ofisine teslim edilmesi, onaylatılması veya ön incelemeye tabi tutulması divanın yetki alanında değildir. Bu tür uygulamalar, divanı kanunda öngörülmeyen şekilde idari ve yargısal bir merci haline getirir.
3)Usulsüz veya mükerrer vekâletlerin tespiti hâlinde, divan bu oyları hesaptan düşerek sonucu yeniden değerlendirebilir. Ancak bu değerlendirme, yalnızca toplantı sırasında somut ve açık şekilde tespit edilebilen durumlarla sınırlıdır. (Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)
4)Geçersiz vekâletler toplantı veya karar nisabını düşürüyorsa, alınan kararlar yoklukla malul olabilir veya iptal yaptırımına tabi tutulabilir. Bu hâlde hukuki sonuç, vekâletin geçersizliğinin karar sonucuna etkisine göre belirlenir. (Yargıtay 11. HD, 2009/3958 E., 2010/10323 K.; Yargıtay 20. HD, 2017/2634 E., 2018/1986 K.)
5)Divan heyeti üyeleri, başka kat maliklerinden aldıkları vekâletler kapsamında, vekil oldukları maliklerin oylarını kendi ibralarında dahi kullanabilirler. 6)Vekâlet belgelerinin oy kullanımı sırasında divana ibraz edilmemesi, hukuka aykırılık iddiasına konu olabilir. Bu durum, divanın toplantı anındaki denetim yükümlülüğü kapsamında değerlendirilir. (Yargıtay 20. HD, 2017/4740 E., 2017/10436 K.)
7)Divanın toplantı başında vekâletle oy kullanma kurallarını açıklaması, iyi ve hukuka uygun bir uygulamadır. Ancak bu açıklama, kanunda öngörülmeyen yeni şartlar ihdas etme veya temsil hakkını sınırlama sonucunu doğuramaz. (İstanbul BAM 17. HD, 2021/1484 E., 2025/832 K.)
8)Kat Mülkiyeti Kanunu, vekâletin nasıl verileceğine, hangi şekil şartlarını taşıyacağına veya önceden bildirilmesine ilişkin herhangi bir sınırlama öngörmemiştir. Kanun koyucu, vekâletle temsil hakkının serbestçe kullanılabilmesini amaçlamış; bu alanı bilinçli olarak şekil serbestisine bırakmıştır. (KMK m.31 – lafız ve amaçsal yorum)
9)Vekâlet sözleşmeleri kural olarak şekle tabi değildir. Yazılı şekil, noter onayı, önceden bildirim veya herhangi bir idari prosedür aranmaz; taraf iradelerinin uyuşmasıyla geçerli şekilde kurulmuş olur. (6098 sayılı TBK m.502 vd.; Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)
10)Kat mülkiyeti ilişkilerinde vekâlet sözleşmesine ilişkin Borçlar Kanunu hükümleri aynen uygulanır. Kat mülkiyeti mevzuatında bu serbestliği ortadan kaldıran veya sınırlayan bir istisna bulunmamaktadır. (Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)
11)Bir kat malikini temsilen toplantıya katılan kişinin yazılı vekâletnamesi bulunmasa dahi, temsil edilen malik tarafından itiraz edilmedikçe temsil geçerlidir. Temsilin hukuki varlığı şekle değil, iradeye dayanır. (Yargıtay 18. HD, 2007/10272 E., 2007/10513 K.)
12)Vekâlet ilişkisinin geçerliliği için noter onayı, önceden bildirim veya yönetim tarafından yapılacak bir “ön onay” şartı aranamaz. Bu tür şartlar kanunda öngörülmemiş olup, temsil hakkını kısıtlayıcı niteliktedir. (Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)
13)Yönetim planı ile vekâletnamenin toplantıdan en az 7 gün önce yönetim ofisine teslim edilmesi ve onaylatılması şartının getirilmesi gibi sınırlamalar, kanunda karşılığı olmayan bir sınırlamalardır. (KMK m.31; TBK m.502 vd.)
14) “Teyit edilmemiş, onay kaşesiz vekâletlerin toplantı günü dikkate alınmayacağı” gibi yönetim planında hüküm konulması, kat malikinin iradesini bertaraf eden niteliktedir ve yok hükmündedir.
15) Kanunla tanınan temsil hakkını zorlaştıran, şekle bağlayan ve özünü ortadan kaldıran bu tür düzenlemeler hukuki sonuç doğurmaz; yok hükmünde kabul edilmelidir.(kat, mülkiyeti ile ilgili yazılar.
Anne-baba hayattayken miras paylaşımı olabilir mi? Yargıtay kararlarına göre, anne-baba (mirasbırakan) hayattayken miras paylaşımı yapılması belirli hukuki koşullar altında mümkündür. Yargı içtihatları bu konuda iki temel yöntem belirlemiştir: mirasçıların mirasbırakanın katılımıyla yaptığı resmi paylaşma sözleşmesi ve mirasbırakanın sağlığında malvarlığını fiilen paylaştırması (özgülemesi).
1. Mirasbırakanın Katılımıyla Yapılan Paylaşma Sözleşmesi (TMK m. 678)
Türk Medeni Kanunu’nun 678. maddesi, mirasın açılmasından önce mirasçılar arasında yapılacak paylaşma sözleşmelerinin geçerliliğini, mirasbırakanın sözleşmeye katılmasına veya izin vermesine bağlamıştır. Yargıtay, bu hükmü esas alarak, mirasbırakanın sağlığında ve onun katılımıyla yapılan yazılı paylaşma sözleşmelerini hukuken geçerli kabul etmektedir.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2013/705 E., 2013/3498 K.), mirasbırakanın sağlığında, tüm mirasçıların ve mirasbırakanın katılımıyla yapılan 15.12.1973 tarihli paylaşma sözleşmesinin TMK m. 676 ve 678 uyarınca hukuken geçerli olduğuna hükmederek yerel mahkeme kararını bozmuştur.
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2010/3254 E., 2010/6326 K.)K, muris hayattayken mirasçılar arasında yapılan harici taksimin geçerli olması için murisin sözleşmeye katılması gerektiğini (TMK m. 678) vurgulamış, davacıların “murisin iştiraki ile yapılmış böyle yazılı bir sözleşmenin varlığını iddia ve ispat edemediği” gerekçesiyle davanın reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Yargıtay kararlarında sıklıkla karşılaşılan bir diğer durum, mirasbırakanın malvarlığını hayattayken mirasçıları arasında fiilen paylaştırması ve zilyetliklerini devretmesidir. Bu tür paylaştırmalar, genellikle “bağış” veya “özgüleme” olarak nitelendirilmekte ve belirli şartlar altında geçerli kabul edilmektedir.
Geçerli Kabul Edilen Fiili Paylaştırmalar:
Mirasbırakanın sağlığında taşınmazlarını yer göstererek ve kura çekerek erkek evlatlarına özgüleyip teslim etmesi (Yargıtay 8. HD, 2012/14922 E., 2013/17276 K.).
Mirasbırakanın sağlığında taşınmazlarını paylaştırarak mirasçılarına vermesi ve zilyetliği devretmesi (Yargıtay 1. HD, 2023/392 E., 2024/1852 K.; Yargıtay 1. HD, 2022/6368 E., 2024/155 K.).
Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımın keşif, tanık ve yerel bilirkişi beyanlarıyla sabit olması (Yargıtay 7. HD, 2011/5604 E., 2012/3464 K.).
Mirasbırakanın intifa hakkını üzerinde tutarak taşınmazlarının çıplak mülkiyetini mirasçılarına devretmesi ve bu işlemin paylaştırma amacıyla yapıldığının kabul edilmesi (Yargıtay 1. HD, 2024/2041 E., 2025/2359 K.)K.
Tapusuz taşınmazlarda zilyetliğin devri suretiyle yapılan elden bağışlama niteliğindeki paylaştırmalar, şekil koşuluna bağlı olmaksızın geçerli sayılmıştır (Yargıtay 1. HD, 2021/6036 E., 2023/2496 K.; Yargıtay 8. HD, 2012/517 E., 2012/8265 K.).
Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımın köy karar defterine kaydedilmesi ve bu beyanın esas alınması (Yargıtay 8. HD, 2012/13495 E., 2013/6427 K.)K
Paylaştırmanın Geçerlilik Koşulları ve Sınırları:
Tüm Mirasçıların Katılımı: Mirasbırakan hayattayken yapılan paylaşımın hukuken geçerli sayılabilmesi için kural olarak tüm mirasçıların bu sürece dahil edilmesi veya pay alması gerekmektedir. Sadece belirli mirasçılar (örneğin sadece erkek çocuklar) arasında yapılan paylaştırmalar, diğer mirasçıların hakkını ihlal ettiği için geçersiz kabul edilmektedir (Yargıtay 8. HD, 2011/3703 E., 2012/664 K.; Yargıtay 8. HD, 2011/4701 E., 2011/5281 K.)K. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin bir kararındaki karşı oyda da, tüm mirasçılara az veya çok bir şey verilmemişse geçerli bir taksimden bahsedilemeyeceği vurgulanmıştır (2018/3404 E., 2021/1672 K.)K.
İspat Yükü: Paylaşıma dayanan taraf, bu iddiasını (tanık, bilirkişi, yazılı belge vb. delillerle) ispat etmekle yükümlüdür (Yargıtay 1. HD, 2024/3005 E., 2024/4772 K.)K. Mahkemeler, bu iddianın araştırılması için keşif yapılması, tanık ve yerel bilirkişi dinlenmesi gibi yöntemlere başvurmaktadır (Yargıtay 8. HD, 2021/3392 E., 2022/7979 K.K; Yargıtay 1. HD, 2022/5615 E., 2023/2928 K.).
Paylaştırma Amacı ve Muvazaa:Yapılan devirlerin gerçek bir paylaştırma amacı taşıması gerekir. Eğer amaç, diğer mirasçılardan mal kaçırmak ise işlem muvazaa nedeniyle iptal edilebilir. Ancak, mirasbırakanın hak dengesini gözeten bir paylaştırma yaptığı anlaşılırsa, mal kaçırma kastının olmadığı kabul edilerek dava reddedilebilir (Yargıtay 1. HD, 2017/1119 E., 2020/2321 K.). Paylaştırma savunması, kural olarak sadece mirasçılar arasında ileri sürülebilir; mirasçı olmayan bir kişiye yapılan devrin paylaştırma olarak savunulması kabul görmemiştir (Yargıtay HGK, 2022/21 E., 2023/861 K.).
Eşitlik Zorunluluğu: Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımda veya mirasçılar arasında yapılan taksimde her mirasçının matematiksel olarak eşit değerde mal alması zorunlu değildir. Tarafların rızalarının uyuşması yeterlidir (Yargıtay 1. HD, 2024/3005 E., 2024/4772 K.; Yargıtay 8. HD, 2012/11576 E., 2013/10370 K.).
Özetle: Anne-baba hayattayken miras paylaşımı, TMK m. 678 uyarınca mirasbırakanın katıldığı yazılı bir sözleşmeyle veya mirasbırakanın sağlığında malvarlığını tüm mirasçılarını gözetecek şekilde fiilen paylaştırıp zilyetliklerini devretmesi yoluyla mümkündür. Her iki durumda da paylaşımın varlığı ve geçerliliği, somut olayın özelliklerine, delillere ve tüm mirasçıların haklarının gözetilip gözetilmediğine göre mahkemelerce değerlendirilmektedir.
Anne-Baba Hayattayken Miras Paylaşımında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Anne-baba hayattayken yapılan miras paylaşımları, uygulamada en fazla uyuşmazlığa, iptal davasına ve yıllar sonra açılan miras davalarına konu olan işlemler arasındadır. Her ne kadar Türk Medeni Kanunu m. 678 ve Yargıtay içtihatları, belirli koşullar altında bu tür paylaşımlara imkân tanısa da; paylaşımın hukuken geçerli sayılması, son derece teknik şartlara bağlıdır.
Özellikle;
Paylaşmanın TMK m. 678’e uygun şekilde mirasbırakanın katılımıyla yapılıp yapılmadığı,
Fiili paylaştırmanın gerçekten özgüleme (paylaştırma) amacıyla mı, yoksa muris muvazaası niteliğinde mi olduğu,
Tüm mirasçıların bu paylaşımda haklarının gözetilip gözetilmediği,
Paylaştırmanın ispatının mümkün olup olmadığı (tanık, bilirkişi, keşif, yazılı belge),
Yapılan devirlerin ileride tenkis veya tapu iptal ve tescil davasına konu edilip edilemeyeceği
ancak uzman bir miras hukuku avukatının hukuki değerlendirmesiyle sağlıklı şekilde belirlenebilir.
Uygulamada sıkça görüldüğü üzere; mirasbırakan hayattayken yapılan sözlü paylaşımlar, eksik katılımlı taksimler veya sadece bazı mirasçıları kapsayan devirler, mirasbırakanın vefatından sonra geçersiz sayılmakta ve ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır. Nitekim Yargıtay kararlarında da, paylaşımın tüm mirasçıları kapsamadığı veya paylaştırma amacının ispatlanamadığı durumlarda işlemlerin iptaline karar verildiği görülmektedir.
Bu nedenle, anne-baba hayattayken yapılacak miras paylaşımlarının;
hukuki sonuçları öngörülerek,
ileride dava konusu olmayacak şekilde,
Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu biçimde
uzman avukat desteğiyle planlanması ve yürütülmesi zorunludur. Aksi hâlde, “paylaştırma” amacıyla yapılan işlemler, yıllar sonra mirasçılar arasında ciddi uyuşmazlıklara ve uzun süren davalara dönüşebilmektedir.
1. Genel İlkeler ve Hakkaniyet İndiriminin Dayanağı
İşçinin Fazla Mesai Alacağında %30 Hakkaniyet İndirimi Yapılır mı? Yargıtay Uygulaması Yargıtay’ın istikrar kazanmış uygulamalarına göre, fazla çalışma alacağının uzun bir süre için hesaplanması ve ispatının tanık beyanları gibi takdiri delillere dayanması durumunda, işçinin hastalık, izin, mazeret gibi nedenlerle çalışmadığı günlerin olabileceği kabul edilerek hakkaniyet indirimi yapılması gerekmektedir. Ancak, fazla çalışmanın yazılı belgelere ve işveren kayıtlarına (puantaj, giriş-çıkış kayıtları vb.) dayanması durumunda bu indirime gidilmemektedir. Yapılacak indirim, işçinin çalışma şekli, işin düzenlenmesi ve hesaplanan fazla çalışma miktarına göre takdir edilmeli ve hakkın özünü ortadan kaldıracak oranda olmamalıdır (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2014/12587 E., 2014/22867 K.K; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2012/23673 E., 2013/13020 K.)K.
Yargı kararlarında, fazla mesai alacağından %30 oranında hakkaniyet indirimi yapılması genel olarak makul ve yerleşik bir uygulama olarak kabul edilmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bir kararında, tanık beyanlarına dayalı olarak hesaplanan fazla çalışma alacağından mahkemece uygulanan ve yaklaşık 1/3 oranına denk gelen %30 oranındaki indirimin makul olduğunu, Özel Daire’nin bu indirimi az bularak verdiği bozma kararının yerinde olmadığını belirterek direnme kararını onamıştır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/3411 E., 2019/590 K.)K.
İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi, ilk derece mahkemesinin %30 oranında yaptığı hakkaniyet indiriminin, işçinin çalışma şekline, işin düzenlenmesine ve ortaya çıkan fazla çalışma alacağının miktarına uygun olduğuna karar vermiştir. Bu kararda davacı vekili de ıslah dilekçesinde %30 indirimi kendisi talep etmiştir (BAM İzmir 9. Hukuk Dairesi, 2017/436 E., 2017/815 K.).
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, bir başka kararında, mahkemenin %30 oranında hakkaniyet indirimi yapmasını onayan direnme kararını, delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmediği gerekçesiyle onamıştır (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2014/6709 E., 2014/9930 K.)K.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, Bölge Adliye Mahkemesi’nin %30 hakkaniyet indiriminin Yargıtay içtihatlarına ve dosyadaki delil durumuna uygun olduğu yönündeki kanaatini, temyiz itirazlarını bu yönden reddederek zımnen onamıştır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2022/10795 E., 2022/12289 K.).
İstanbul 26. İş Mahkemesi, tanık anlatımlarına dayanarak hesaplanan fazla mesai alacağından takdiren %30 hakkaniyet indirimi yaparak hüküm kurmuştur (İstanbul 26. İş Mahkemesi, 2019/65 E., 2021/111 K.)
b) Daha Düşük Oranları Yetersiz Bularak %30 Oranını İşaret Eden Kararlar
Yargıtay, daha düşük oranlarda yapılan indirimleri yetersiz bularak, %30 oranının uygulanması gerektiğine hükmettiği kararlar vermiştir.
Bir kararda, mahkemenin uyguladığı %5 indirim oranı yeterli bulunmamış ve “%30 oranında indirim yapılması dosya içeriğine ve hakkaniyete uygun olacaktır” denilerek karar bozulmuştur (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/18120 E., 2013/17201 K.)
Benzer şekilde, 1/4 oranındaki indirim yetersiz görülerek, “%30 oranında indirim yapılması dosya içeriğine ve hakkaniyete uygun olacaktır” şeklinde hüküm kurulmuştur (Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, 2012/8032 E., 2012/13729 K.; Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2012/8032 E., 2012/13729 K.)K
Yargıtay, bazı kararlarında %30 oranını asgari bir sınır olarak belirlemiştir. Örneğin, bir kararda “%30’undan aşağı olmamak üzere hakkaniyet indirimi yapılması gerekirken” indirim yapılmaması (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/17137 E., 2014/35416 K.) ve bir diğerinde “% 20 oranda hakkaniyet indirimi” yapılmasının yetersiz olduğu belirtilerek “1/3 ten az olmamak üzere hakkaniyet indirimi” yapılması gerektiği (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/9994 E., 2014/10261 K.) ifade edilmiştir.
c) Daha Yüksek Oranları Fazla Bularak %30 Oranını İşaret Eden Kararlar
Yargıtay, %30’dan daha yüksek oranlarda yapılan indirimleri “hakkın özünü zedeleyici” bularak bozmuş ve daha makul oranlar önermiştir.
Bir uyuşmazlıkta, mahkemenin uyguladığı %45 oranındaki hakkaniyet indirimi yüksek bulunmuş ve “alacak miktarı ve belirlenen çalışma düzenine göre %30 oranında hakkaniyet indirimi uygulanması dosya kapsamına ve hakkın özüne daha uygun olacaktır” denilerek karar bozulmuştur (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2013/19372 E., 2014/4795 K.)
Başka bir kararda, mahkemenin uyguladığı %50 oranındaki takdiri indirim fazla bulunmuş ve “%30 takdiri indirim yapılması dosya kapsamına daha uygun olacağından” bu oranın uygulanması gerektiği belirtilmiştir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2014/1374 E., 2015/12303 K.).
d) %30 Oranından Daha Yüksek İndirim Gerektiğine Hükmedilen İstisnai Durumlar
%30 oranı genel kabul görmekle birlikte, dosyanın özel koşulları (tanık beyanlarındaki çelişkiler, işin niteliği vb.) daha yüksek bir indirimi gerektirebilir.
Bir kararda, tanık beyanları arasındaki farklılıklar ve işin niteliği dikkate alındığında, hesaplanan fazla mesai alacağından “% 50 den az olmamak üzere hakkaniyet indirimi yapılması gerekirken, daha düşük oranda indirim yapılması hatalı olmuştur” denilerek %30 indirimli karar bozulmuştur (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2013/25037 E., 2013/21337 K.)
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bir başka kararında, tanık beyanları arasındaki çelişkiler ve işin niteliği nedeniyle %50’den az olmamak üzere indirim yapılması gerektiği yönündeki Özel Daire bozma kararını, %30 indirimde direnen yerel mahkeme kararını bozarak benimsemiştir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2015/1616 E., 2016/128 K.)
Benzer şekilde, tanık anlatımları ve dosya içeriği dikkate alındığında mahkemece yapılan indirimin yetersiz olduğu belirtilerek, “% 50 oranından aşağı olmamak üzere hakkaniyet indirimi” yapılması gerektiği ifade edilmiştir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2012/23673 E., 2013/13020 K.).
3. Hakkaniyet İndiriminde Sık Yapılan Usuli Hatalar
Mükerrer (Çifte) İndirim: Bilirkişi raporunda hakkaniyet indirimi yapılmış bir tutar üzerinden mahkemenin yeniden indirim uygulaması, hakkın özünü zedeleyen bir uygulama olarak kabul edilmekte ve bozma nedeni sayılmaktadır (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2014/12587 E., 2014/22867 K.
Bilirkişinin Takdir Yetkisini Kullanması: Takdiri indirim yapma yetkisi ve görevi hakime aittir. Bilirkişinin bu yetkiyi kullanarak raporunda indirim oranı belirlemesi hatalı bir uygulamadır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2017/14326 E., 2019/22728 K.)
Gerekçe ve Hüküm Çelişkisi: Mahkeme kararının gerekçesinde %30 indirim yapılacağı belirtilip hüküm fıkrasında farklı bir oranda (%25 veya %50 gibi) indirim uygulanması, HMK 298/2. maddesine aykırılık teşkil eden bir bozma nedenidir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2017/14326 E., 2019/22728 K.; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2014/8979 E., 2015/22118 K.)
Usuli Kazanılmış Hakkın İhlali: Bozma kararına uyulmasıyla davalı lehine hakkaniyet indirimi yönünden oluşan usuli kazanılmış hakka rağmen, bozma sonrası alınan yeni rapordaki alacağa indirim uygulanmaması da bir bozma nedenidir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, 2018/16450 E., 2019/1380 K.).
SONUÇ:
Mevcut yargı kararları incelendiğinde, fazla mesai alacağının tanık beyanlarına dayalı olarak hesaplandığı durumlarda, bilirkişi raporu üzerinden %30 oranında hakkaniyet indirimi yapılması Yargıtay tarafından genel olarak makul, hakkaniyete uygun ve yerleşik bir uygulama olarak kabul edilmektedir. Bu oran, birçok kararda alt ve üst sınırları belirleyen bir referans noktası olarak kullanılmaktadır. %30’dan önemli ölçüde düşük (%5, %20 gibi) veya yüksek (%45, %50, %60 gibi) oranlar, dosyanın özel koşulları tarafından haklı gösterilmedikçe, genellikle bozma nedeni yapılmaktadır. Ancak, tanık beyanlarındaki çelişkiler veya işin niteliği gibi istisnai durumlarda %30’dan daha yüksek bir indirim oranının da uygulanabileceği görülmektedir.
Fazla Mesai Alacağı Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Fazla mesai alacağı davaları, yüzeyde basit bir alacak davası gibi görünmekle birlikte, hakkaniyet indirimi, delillerin değerlendirilmesi, tanık beyanlarının ispat gücü ve Yargıtay içtihatlarının doğru uygulanması bakımından yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren dava türlerindendir. Özellikle fazla mesai alacağından yapılacak %30 hakkaniyet indirimi, davanın sonucunu doğrudan etkileyen kritik bir aşamadır.
Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere; Yargıtay uygulamasında %30 oranı genel kabul görmekle birlikte, dosyanın özelliklerine göre daha düşük veya daha yüksek oranlar bozma sebebi yapılabilmekte, hatta bazı durumlarda %50’den az olmamak üzere indirim yapılması gerektiği kabul edilmektedir. Bu noktada;
Tanık beyanlarının çelişkili olup olmadığı,
Fazla çalışmanın yazılı delillerle mi yoksa takdiri delillerle mi ispatlandığı,
Bilirkişi raporunun usule uygun düzenlenip düzenlenmediği,
Mükerrer (çifte) indirim yapılıp yapılmadığı,
Gerekçe ile hüküm fıkrası arasında çelişki bulunup bulunmadığı
gibi hususlar, uzman bir iş hukuku avukatı tarafından titizlikle değerlendirilmelidir.
Uygulamada sıkça karşılaşılan hatalardan biri; bilirkişi raporunda zaten indirim yapılmışken mahkemece yeniden indirim uygulanması veya bilirkişinin hâkime ait olan takdir yetkisini kullanmasıdır. Bu tür usuli hatalar, davanın Yargıtay’dan bozulmasına, dolayısıyla sürecin uzamasına ve hak kaybına yol açabilmektedir.
Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çevresinde Uzman Hukuki Destek
İstanbul Anadolu Yakası ve Kocaeli bölgesinde, özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi sanayi ve işçi yoğunluğunun yüksek olduğu bölgelerde fazla mesai alacağı davaları uygulamada oldukça yaygındır. Bu bölgelerde görülen davalarda, yerleşik Yargıtay içtihatlarına hâkim, iş hukuku alanında uzmanlaşmış bir avukatla çalışmak büyük önem taşır.
Bu kapsamda, 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, fazla mesai alacağı, işçilik alacakları ve iş hukuku uyuşmazlıklarında;
Güncel Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarını esas alan,
yaklaşımıyla müvekkillerine etkin ve güvenilir hukuki destek sunmaktadır.
Sonuç olarak; fazla mesai alacağında %30 hakkaniyet indirimi gibi teknik ve yoruma açık konular, ancak alanında uzman bir avukatın hukuki stratejisiyle doğru şekilde yönetilebilir. Aksi hâlde, hatalı indirim oranları veya usuli eksiklikler nedeniyle ciddi hak kayıpları yaşanması kaçınılmazdır.
Kiracı Erken Tahliye Ederse Kalan Kira Bedelini Ödemek Zorunda mı? Örneğin 1 yıllık kira sözleşmesini kiracı erken evi tahliye ederse kiraya veren tazminat isteyebilir mi?
Yargı kararları, kiracının belirli süreli (örneğin 1 yıllık) bir kira sözleşmesini süresi dolmadan ve haklı bir neden olmaksızın tek taraflı olarak feshederek kiralananı tahliye etmesi durumunda, kiraya verenin tazminat talep etme hakkı bulunduğunu istikrarlı bir şekilde kabul etmektedir. Bu hak, “sözleşmeye bağlılık (ahde vefa)” ilkesine dayanmaktadır. Yargıtay’a göre, “Haklı neden olmadıkça ve usulüne uygun feshedilmedikçe kiracı, sözleşme süresi ile bağlı olup sözleşmenin süresinden önce ve haksız olarak feshi kiracı yönünden tazminat sorumluluğunu gerektirir” (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2013/14113 E., 2013/16209 K., 03.12.2013 T.; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/5409 E., 2019/1651 K., 27.02.2019 T.). Kiracının bu eylemi, sözleşmeye aykırı bir davranış (haksız fesih) olarak nitelendirilmekte ve kiraya verenin bu yüzden uğradığı zararı tazmin etme yükümlülüğü doğurmaktadır (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/7258 E., 2019/3203 K.K, 10.04.2019 T.; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2012/2359 E., 2012/5896 K., 12.04.2012 T.)
Erken Tahliye Tazminatın Kapsamı ve Sınırları
Kiracının tazminat sorumluluğu, kural olarak sözleşmenin kalan süresinin tamamını kapsamaz. Yargıtay, bu sorumluluğu Türk Borçlar Kanunu’nun 325. maddesi çerçevesinde sınırlandırmaktadır. Anılan maddeye göre, “Kiracı, sözleşme süresine veya fesih dönemine uymaksızın kiralananı geri verdiği takdirde, kira sözleşmesinden doğan borçları, kiralananın benzer koşullarla kiraya verilebileceği makul bir süre için devam eder” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/8877 E., 2019/5230 K., 10.06.2019 T.). Bu durumda kiraya verenin zararı, “tahliye tarihinden kiralananın aynı koşullarla yeniden kiraya verilebileceği tarihe kadar boş kaldığı süreye ilişkin kira parasından ibarettir” (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2010/12759 E., 2011/4683 K., 13.04.2011 T.).
Bu “makul süre”nin belirlenmesi, somut olayın koşullarına bağlıdır ve genellikle mahkeme tarafından bilirkişi incelemesi ve mahallinde keşif yapılarak tespit edilir (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2016/5372 E., 2016/4145 K.K, 26.05.2016 T.; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/4429 E., 2019/3552 K., 18.04.2019 T.). Örneğin, bir kararda bu süre 3 ay (İstanbul Anadolu 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/250 E., 2025/457 K., 29.05.2025 T.), başka bir kararda ise 2 ay olarak belirlenmiştir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/8877 E., 2019/5230 K., 10.06.2019 T.).
Ayrıca, kiraya verenin de TBK m. 114 ve m. 52 (eski BK m. 98 ve m. 44) uyarınca zararın artmasını önleme yükümlülüğü bulunmaktadır. Kiraya veren, “kiralananı aynı koşullarla yeniden kiraya vermek konusunda gereken çabayı göstermeli ve böylece zararın artmasına sebebiyet vermemelidir” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2019/3039 E., 2019/5566 K.Kaynak, 19.06.2019 T.).
Sözleşmesel Düzenlemelerin Etkisi
Taraflar arasındaki kira sözleşmesinde yer alan özel hükümler, tazminatın kapsamını doğrudan etkileyebilir:
Erken Fesih Hakkı ve İhbar Süresi: Sözleşme, kiracıya belirli bir ihbar süresine uymak kaydıyla erken fesih hakkı tanıyorsa ve kiracı bu şarta uygun hareket etmişse, kiracının tazminat yükümlülüğü ortadan kalkar (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2013/14113 E., 2013/16209 K., 03.12.2013 T.; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2012/6219 E., 2012/12827 K., 04.10.2012 T.). Eğer sözleşmede bir ihbar süresi (örneğin 1 ay veya 30 gün) kararlaştırılmışsa, mahkemeler genellikle bu süreyi “makul süre” olarak kabul etmekte ve kiracının sorumluluğunu bu süreyle sınırlamaktadır (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2015/8453 E., 2016/2625 K., 31.03.2016 T.; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/15931 E., 2019/6901 K., 19.09.2019 T.).
Cezai Şart ve Tazminat Miktarı: Sözleşmede, erken tahliye durumunda belirli bir miktarda “cezai şart” veya “erken tahliye tazminatı” ödeneceği kararlaştırılmışsa, bu hüküm geçerlidir ve tarafları bağlar. Bu durumda kiraya veren, genellikle makul süre tazminatı yerine sözleşmede belirtilen bu bedeli talep edebilir (İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2019/539 E., 2020/129 K., 20.02.2020 T.; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2013/4786 E., 2013/15765 K., 21.11.2013 T.). Yargıtay, tacirler arasında kararlaştırılan bu tür cezai şartların geçerli olduğunu ve kiracının tazminat sorumluluğunun bu miktar kadar olduğunu kabul etmektedir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/12073 E., 2018/2698 K., 20.03.2018 T.). Ancak, sözleşmede kalan tüm kira bedellerinin muaccel olacağına dair hükümler, cezai şart olarak değil, TBK m. 325 kapsamında makul süre tazminatı olarak değerlendirilmektedir (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2016/9799 E., 2016/6337 K., 02.11.2016 T.). Hakim, aşırı gördüğü cezai şartı TBK m. 182/3 uyarınca indirebilir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2018/4453 E., 2018/9630 K., 08.10.2018 T.).
Sonuç: Kiracının 1 yıllık kira sözleşmesini süresinden önce haklı bir nedeni olmaksızın sonlandırması halinde, kiraya veren tazminat talep edebilir. Bu tazminat, genel kural olarak kiralananın benzer koşullarla yeniden kiraya verilebileceği “makul süre” kadar kira bedelinden ibarettir. Ancak, kira sözleşmesinde erken tahliyeye ilişkin bir ihbar süresi, cezai şart veya özel bir tazminat hükmü varsa, kiracının sorumluluğu bu sözleşmesel düzenlemelere göre belirlenir. Her durumda kiraya verenin, zararı azaltmak için taşınmazı yeniden kiraya verme yönünde çaba göstermesi beklenir. Bir yazı önerisi.
Kiracı Erken Tahliye ve Kira Tazminatı Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Kiracının erken tahliyesi halinde tazminat talep edilip edilemeyeceği, edilecekse hangi süre ve hangi tutar üzerinden talep edileceği; Türk Borçlar Kanunu, Yargıtay içtihatları ve kira sözleşmesindeki özel düzenlemelerin birlikte değerlendirilmesini gerektiren teknik ve uzmanlık isteyen bir alandır.
Uygulamada en sık yapılan hatalar şunlardır:
Kalan tüm kira bedelinin otomatik olarak talep edilebileceğinin sanılması
TBK m. 325 kapsamında “makul süre”nin yanlış belirlenmesi
Kiraya verenin zararı azaltma yükümlülüğünün göz ardı edilmesi
Sözleşmedeki cezai şart hükümlerinin geçerliliğinin ve indirime tabi olup olmadığının değerlendirilmemesi
Yanlış hukuki nitelendirme nedeniyle davanın eksik veya hatalı talep ile açılması
Bu tür hatalar, davanın reddine, tazminatın önemli ölçüde düşmesine veya uzun yargılama süreçlerine yol açabilmektedir.
Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi kira sirkülasyonunun yüksek olduğu bölgelerde, mahkemeler “makul süre” tespitini taşınmazın konumu, kira piyasası, benzer taşınmazların kiraya verilebilirlik süresi gibi unsurları dikkate alarak yapmaktadır. Bu nedenle bölgesel piyasa bilgisine sahip, Yargıtay uygulamasını yakından takip eden bir avukatla çalışmak büyük önem taşır.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu ile Profesyonel Hukuki Destek
İstanbul Anadolu Yakası başta olmak üzere Tuzla ve çevre ilçelerde kira hukuku alanında yoğun uygulama tecrübesine sahip olan 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kiracının erken tahliyesinden kaynaklanan:
Erken tahliye tazminatı davaları
Makul süreye ilişkin kira alacağı talepleri
Cezai şart ve sözleşmesel tazminat uyuşmazlıkları
Kiraya verenin zararı azaltma yükümlülüğüne ilişkin savunmalar
konularında Yargıtay içtihatlarına uygun, stratejik ve sonuç odaklı hukuki hizmet sunmaktadır.
Kiracı veya kiraya veren konumunda olunmasına göre doğru hukuki yolun belirlenmesi, hak kaybı yaşanmaması ve sürecin etkin şekilde yürütülmesi açısından uzman avukat desteği hayati öneme sahiptir.
İş Sözleşmesinde Hüküm Bulunmaması Halinde İşverenin Yol Ücreti ve Servis Sağlama Yükümlülüğü Var Mıdır? İncelenen yargı kararları ve dokümanlar ışığında; iş sözleşmesinde yol ücreti veya servis imkanına dair bir düzenleme bulunmaması durumunda işverenin yükümlülükleri ve feragat durumu aşağıda detaylandırılmıştır.
1. Yol ücreti/ Servis Sağlama : Yasal Zorunluluk ve İşverenin Yönetim Hakkı
4857 sayılı İş Kanunu kapsamında işverenin çalışanlarına yemek veya yol ücreti ödemesi ya da servisle taşıma yapması gerektiğine dair yasal bir zorunluluk bulunmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili daire kararlarında, bu tür sosyal yardımların işverenin inisiyatifinde olduğu ve yönetim yetkisi kapsamında değerlendirildiği açıkça belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2021/518, 2021/515, İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi (2023/744).
2. Sözleşmede Hüküm Bulunmaması Halinde Yükümlülük Durumu
İş sözleşmesinde yol ücretine veya servis hizmetine dair açık bir ibare yoksa, kural olarak işverenin çalışanı iş yerine getirme veya yol ücreti ödeme zorunluluğu ortadan kalkmaktadır.
Talebin Reddi: Bireysel iş sözleşmesinde yol parası verileceği veya ayni olarak karşılanacağına dair düzenleme yoksa ve işyeri uygulaması ispatlanamıyorsa, yol ücreti talepleri mahkemelerce reddedilmektedir.
Örnek Karar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2014/14050), sözleşmede hüküm bulunmadığı için yerel mahkemenin kabul kararını hatalı bulmuştur.
Feragat ve Yeni Sözleşme: Taraflar arasında imzalanan yeni bir sözleşmede yol ücretine dair hüküm yer almıyorsa, işçi daha önce bu hakkı alıyor olsa bile, yeni sözleşmedeki sessizlik işverenin bu ödemeden feragat edebileceği veya yükümlülüğün kalktığı şeklinde yorumlanabilmektedir.
Örnek Karar: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2022/4958K), yeni sözleşmede düzenleme olmamasını davanın reddi için gerekçe saymıştır.
3. İstisna: İşyeri Uygulaması ve Çalışma Koşullarında Esaslı Değişiklik
Sözleşmede yazılı bir hüküm bulunmasa dahi, yol ücreti ödenmesi veya servis sağlanması “işyeri uygulaması” haline gelmişse, işveren bu uygulamayı tek taraflı olarak kaldıramaz.
Esaslı Değişiklik İlkesi: İşyeri uygulaması haline gelen yol yardımı, çalışma koşulu niteliği kazanır. İşveren, bu koşulu ancak İş Kanunu’nun 22. maddesi uyarınca işçiye yazılı bildirim yaparak ve işçinin altı iş günü içinde yazılı kabulünü alarak değiştirebilir veya kaldırabilir.
Tek Taraflı Kaldırma Yasağı: İşçinin yazılı onayı alınmadan yapılan değişiklikler (yol ücretinin kesilmesi veya servisin kaldırılması) işçiyi bağlamaz ve sözleşmede hüküm olmasa bile işveren eski şartlarla devam etmekle yükümlü sayılır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/3063, 2015/3056).
4. İspat Yükümlülüğü
Yol ücreti veya servis hakkının varlığını ispat yükü işçidedir. Sözleşmede hüküm yoksa, işçi bu durumun işyeri uygulaması olduğunu veya kendisine taahhüt edildiğini “her türlü şüpheden uzak” delillerle kanıtlamalıdır.
Tanık Beyanlarının Yetersizliği: Sadece tanıkların “yol ücreti ödeneceği söylendi” şeklindeki beyanları, bu vaadi veren kişinin yetkisi belirsizse veya bordrolarla desteklenmiyorsa yeterli görülmemektedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2024/3287, 2016/21511), Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2017/23173).
Kamu İhaleleri ve Şartnameler: Alt işveren işçileri için ihale şartnamelerinde yol giderinin yükleniciye ait olduğuna dair hüküm yoksa, yükleniciden bu gideri karşılaması istenemez. KİK Kararı (2024/UH.II-1287).
Sonuç: İş sözleşmesinde yol ve ücretine dair bir ibare yoksa ve bu durum istikrarlı bir işyeri uygulaması haline gelmemişse, işverenin çalışanı iş yerine getirme veya yol ücreti ödeme zorunluluğu bulunmamaktadır. İşveren, sözleşmesel bir dayanak veya yerleşmiş bir uygulama (kazanılmış hak) yoksa bu ödemeyi yapmaktan imtina edebilir. Bir yazı önerisi.
Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
İş sözleşmesinde yol ücreti veya servis imkânına ilişkin hükmün bulunmaması, ilk bakışta basit bir yorum meselesi olarak görülse de, Yargıtay içtihatlarının çeşitliliği nedeniyle oldukça teknik ve uzmanlık gerektiren bir hukuk alanı hâline gelmiştir. Yol ücreti talebinin sözleşmeye dayalı olup olmadığı, işyeri uygulaması sayılıp sayılmayacağı, çalışma koşullarında esaslı değişiklik yapılıp yapılmadığı, işçinin feragatinin geçerliliği ve ispat yükünün nasıl karşılanacağı gibi hususlar, yanlış yorumlandığında işçi veya işveren açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir. Özellikle işyeri uygulamasının oluşup oluşmadığına ilişkin değerlendirme, bordro incelemesi, tanık beyanlarının ağırlığı, işveren yetkilisinin taahhüdünün geçerliliği gibi karmaşık ispat meseleleri içerdiğinden profesyonel hukuki destek gerektirir.
İş Kanunu m. 22’de düzenlenen “çalışma koşullarında esaslı değişiklik” kavramının yanlış uygulanması, işveren açısından geçersiz işlem, işçi açısından ise haklı nedenle fesih veya alacak taleplerinin reddi gibi sonuçlar doğurabilir. Yargıtay’ın aynı konuya ilişkin farklı yıllardaki kararları bile uygulamada önemli yorum farklılıkları yaratmakta; bu durum sürecin uzman bir avukat tarafından yönetilmesini zorunlu kılmaktadır. Özellikle servis kaldırılması, yol yardımının durdurulması veya sözleşmede hüküm olmamasına rağmen uygulama iddiası gibi durumlarda, dosyanın doğru şekilde hazırlanması ve delillerin stratejik bir sırayla sunulması son derece kritik öneme sahiptir.
Bu nedenle, yol ücreti, servis hakkı, çalışma koşullarında değişiklik, işyeri uygulaması veya feragat gibi uyuşmazlıklarla karşılaşan işçi ve işverenlerin; Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası, Çayırova ve İstanbul genelinde hizmet veren 2M Hukuk Avukatlık Bürosugibi iş hukuku alanında deneyimli bir ekiple çalışması hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Uzman avukat desteği; doğru delil stratejisinin kurulmasını, Yargıtay içtihatlarının dosyaya uygun şekilde uygulanmasını ve uyuşmazlığın en hızlı ve etkin biçimde çözüme kavuşmasını sağlar.
1. Kapora, Bağlanma Parası, Pey Akçesi ve Cayma Parası Kavramları ve Farkları
Yargı kararlarında kapora; bağlanma parası ve pey akçesi kavramlarıyla eş anlamlı olarak, cayma parası ve cezai şarttan ise hukuki niteliği itibarıyla farklı şekilde tanımlanmıştır.
Kapora / Bağlanma Parası / Pey Akçesi: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 177. maddesine göre, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” olarak değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilen “bağlanma parası” (pey akçesi) sayılır. Bu paranın temel işlevi sözleşmenin kurulduğunu kanıtlamak ve ispat kolaylığı sağlamaktır. Aksine bir sözleşme veya yerel adet yoksa, bu tutar esas alacaktan düşülür (mahsup edilir).
Cayma Parası (Cayma Akçesi): TBK’nın 178. maddesinde düzenlenmiştir. Eğer verilen para “cayma parası” olarak kararlaştırılmışsa, taraflar sözleşmeden cayma hakkına sahip olur. Bu durumda parayı veren cayarsa verdiğini bırakır; parayı alan cayarsa aldığının iki katını geri verir. Yargı kararlarına göre, bir ödemenin cayma parası sayılabilmesi için bu hususun açıkça kararlaştırılmış olması veya ispat edilmesi gerekir; aksi halde verilen para bağlanma parası kabul edilir.
Cezai Şart: Borcu kuvvetlendirmeye yarayan fer’i (yan) bir şarttır. Kapora veya cayma akçesi de cezai şart gibi fer’i niteliktedir. Ancak cezai şart, genellikle sözleşmeye aykırılık durumunda ödenmesi gereken bir bedel iken, kapora sözleşme kurulurken verilir.
Temel Farklar:
İade Yükümlülüğü: Açıkça “cayma tazminatı/parası” olduğu şart edilmedikçe; kapora veya pey akçesi, sözleşmeyi bozan taraf haklı olsun veya olmasın, veren tarafça geri istenebilir (istirdada yetkilidir). Cayma parası ise cayan tarafın katlanması gereken bir bedeldir.
İspat Yükü: Verilen paranın cayma parası olduğunu iddia eden taraf (genellikle satıcı/alan), bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Aksi halde para, iadesi gereken bağlanma parası sayılır.
Geçerlilik:Cezai şart ve cayma parası gibi fer’i şartların geçerliliği, asıl sözleşmenin geçerliliğine bağlıdır. Asıl sözleşme geçersizse (örneğin resmi şekil eksikliği), bu şartlar da geçersizdir.
2. Geçerli Olduğu Sözleşme Türleri ve Şekil Şartları
Yargı kararları, kaporanın hukuki sonuçlarını sözleşmenin türüne ve geçerlilik şartlarına göre değerlendirmiştir:
Taşınmaz (Gayrimenkul) Satış Sözleşmeleri: Türk Medeni Kanunu m. 706, TBK m. 237, Tapu Kanunu m. 26 ve Noterlik Kanunu m. 60 gereğince resmi şekilde (tapu memuru veya noter huzurunda) yapılması zorunludur. Adi yazılı veya sözlü yapılan taşınmaz satış sözleşmeleri hukuken geçersizdir (hükümsüzdür). Sözleşme geçersiz olduğu için, buna bağlı kapora, cayma akçesi veya cezai şart hükümleri de geçersiz sayılır.
Araç Satış Sözleşmeleri: Karayolları Trafik Kanunu m. 20 gereğince noter huzurunda resmi şekilde yapılması geçerlilik koşuludur. Haricen (noter dışı) yapılan araç satış sözleşmeleri geçersizdir ve taraflara hak/borç doğurmaz.
Ticari Satım ve Diğer Sözleşmeler:
Limited Şirket Hisse Devri: TTK m. 595 uyarınca yazılı şekilde yapılması ve noter onayı şarttır. Bu şarta uyulmayan harici anlaşmalar geçersizdir.
Leasing (Finansal Kiralama): Leasing onayına bağlı sözleşmelerde, leasing onaylanmazsa sözleşme iptal olmuş sayılır.
Menkul (Taşınır) Satışı: Pizza restoranı devri veya makine satışı gibi durumlarda, devir gerçekleşmemişse ve aksi kararlaştırılmamışsa kapora iadeye tabidir.
3. İptal ve İade Koşulları
Kapora iadesi, sözleşmenin geçerliliği ve iptal nedenlerine göre şu koşullarda gerçekleşir:
Geçersiz Sözleşmelerde İade (Sebepsiz Zenginleşme): Resmi şekil şartına uyulmadığı için geçersiz olan (taşınmaz veya araç satışı gibi) sözleşmelerde, taraflar verdiklerini “sebepsiz zenginleşme” hükümleri gereğince geri isteme hakkına sahiptir. Sözleşme geçersiz olduğundan, satıcı “cayma parası” veya “cezai şart” savunmasıyla kaporayı elinde tutamaz.
Sözleşmenin Kurulmaması veya İfa Edilmemesi: Sözleşme kurulurken verilen para (bağlanma parası), sözleşme ifa edilmezse veya satış gerçekleşmezse iade edilmelidir. Yargıtay kararlarına göre, açıkça cayma parası olduğu kararlaştırılmadıkça, sözleşmeyi bozan taraf kusurlu olsa dahi kaporayı geri isteyebilir.
Tarafların Anlaşması (İkale): Sözleşme tarafların karşılıklı anlaşmasıyla sona erdirilirse, alınan kapora iade edilmelidir.
Satıcının Temerrüdü: Satıcının malı teslim etmemesi veya taahhüt edilen sürede teslimata hazır hale getirmemesi durumunda, alıcı sözleşmeden dönerek kaporayı faiziyle birlikte geri isteyebilir.
İadenin Reddedildiği İstisnai Durumlar:
Ticari nitelikteki geçerli ön protokollerde, “her ne suretle olursa olsun iade edilmeyeceği” veya “cayma akçesi olduğu” açıkça yazılıp imza altına alınmışsa ve alıcı haksız yere caymışsa iade talebi reddedilebilir (Örn: İstanbul 7. Asliye Ticaret Mahkemesi kararı). Ancak bu durum, resmi şekil şartı eksikliği bulunan geçersiz sözleşmeleri kapsamaz.
İkincil Kaynaklardan Edinilen Ek Bilgiler
Aşağıdaki bilgiler, karar metinlerinde yer alan ikincil nitelikteki detaylar ve spesifik durumları içermektedir:
İspat Sorunu: Banka dekontlarında “nakit borç” ibaresi yer alması durumunda, parayı alan taraf bunun kapora veya komisyon olduğunu ispatlayamazsa, ödeme borç olarak kabul edilir ve iadesi gerekir. Dekontta “kapora” yazması, paranın bağlanma parası olduğuna karine teşkil eder.
Ardiye Masrafı Mahsubu: Ticari satımlarda (örneğin makine ithalatı), sözleşme gerçekleşmese bile satıcı, malı beklettiği süre için oluşan ardiye masraflarını kaporadan mahsup etmeyi talep edebilir. Ancak proforma faturada “ardiye masrafı yansıtılmayacağı” notu varsa bu kesinti yapılamaz.
Görevli Mahkeme: Tüketici işlemi niteliğindeki (örneğin hususi araç alımı) uyuşmazlıklarda kapora iadesi davaları Tüketici Mahkemelerinde görülmelidir. Tacir olmayan kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda ise Asliye Hukuk Mahkemeleri görevlidir.
Franchising Sözleşmeleri: Marka lisansı içeren franchising sözleşmelerinin yazılı yapılması zorunludur (Sınai Mülkiyet Kanunu). Yazılı olmayan sözleşmelerde ödenen kapora, sebepsiz zenginleşme kapsamında değerlendirilir. Bir yazı önerisi.
Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Kapora, bağlanma parası, pey akçesi, cayma akçesi ve cezai şart kavramları arasındaki hukuki farklar; taşınmaz satış sözleşmelerindeki resmi şekil şartları, araç satışının noter zorunluluğu, limited şirket hisse devri, ticari protokoller, leasing sözleşmeleri ve sözleşmenin geçersizliğinde sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gibi konular teknik ve uzmanlık gerektiren alanlardır. Yargıtay’ın kaporanın iadesi, cayma parası olup olmadığı, geçersiz sözleşmelerde satıcının parayı elinde tutup tutamayacağı, ardiye masrafı mahsup edilebilmesi gibi konulardaki kararları oldukça ayrıntılıdır ve tek bir hata dahi hak kaybına yol açabilmektedir.
İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi bölgelerde taşınmaz ve araç satışları yaygın olduğundan, kapora uyuşmazlıkları sık görülmekte ve “kapora mı – cayma akçesi mi – cezai şart mı?” ayrımının doğru yapılması büyük önem taşımaktadır. Özellikle taşınmaz veya araç satışı gibi geçersiz sözleşmelerde kapora iadesinin zorunlu olduğu yönündeki Yargıtay uygulaması, sürecin usulüne uygun yürütülmesini gerektirir.
Bu nedenle 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kapora iadesi, cayma akçesi değerlendirmesi, geçersiz sözleşmelerde sebepsiz zenginleşme talepleri, ticari protokollerde cayma hükümleri ve ispat yükü gibi karmaşık alanlarda profesyonel hukuki destek sunar. Uzman avukat desteği, sözleşmenin niteliğinin doğru belirlenmesi, kaporanın hukuki statüsünün tespiti ve iade–tazminat taleplerinin doğru mahkemede ve doğru hukuki dayanaklarla ileri sürülmesi açısından kritik öneme sahiptir.