Sitenin Bahçesindeki Yeni Peyzaj Düzenlemesi ve Bakım Masraflarını Kim Öder: Kiracı mı Kat Maliki mi?

Giriş

Bu çalışma, bir site veya apartmanın ortak alanı olan bahçede yapılan peyzaj işlemleri ve bakım masraflarının kim tarafından karşılanacağı sorusunu, sunulan çeşitli yargı kararları ışığında analiz etmektedir. İncelenen kararlar, konunun tek bir yanıtı olmadığını; sorumluluğun belirlenmesinde yapılan harcamanın niteliği (yenileme/iyileştirme mi, yoksa rutin bakım mı?), Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) hükümleri, site yönetim planı, kat malikleri kurulu kararları ve taraflar arasındaki kira sözleşmesi gibi birçok faktörün etkili olduğunu göstermektedir. Bu çalışma, bu faktörleri ve mahkemelerin yaklaşımlarını bir araya getirerek soruna bütüncül bir yanıt sunmayı amaçlamaktadır.

A. Yeni Peyzaj Düzenlemesi Masraflarından Kim Sorumludur?

Yeni bir peyzaj düzenlemesi yapmak, mevcut durumu iyileştiren, taşınmaza değer katan ve kalıcı bir değişiklik olduğu için “faydalı yenilik ve ilave” veya “esaslı onarım” olarak kabul edilir. Yargı kararları bu tür masrafların sorumluluğunu net bir şekilde kat malikine yüklemektedir.

Yasal Dayanak: Bu tür harcamalar, “taşınmazın ayni ile ilgili” (Yargıtay-18. HD-2014/19385) ve “iyileştirici tadilatlar” (Yargıtay-20. HD-2017/2405) kapsamında görülür. Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 19. maddesi uyarınca “kat malikleri, anagayrimenkulün bakımına ve mimari durumu ile güzelliğini ve sağlamlığını titizlikle korumaya mecburdurlar.” Yeni bir peyzaj düzenlemesi bu “güzelliği koruma ve artırma” yükümlülüğünün bir parçasıdır ve maliyeti kat maliklerine aittir. Kiracının bu tür bir yatırım maliyetine katlanması beklenemez.

B. Mevcut Peyzaj Düzenlemesinin Bakımı Masraflarından Kim Sorumludur?

Mevcut peyzajın sulama, bahçıvan ücreti, budama gibi rutin bakım masrafları, “ortak tesislerin işletme giderleri” veya “yönetime ilişkin giderler” olarak nitelendirilir. Bu konuda sorumluluk daha katmanlıdır:

Asıl Sorumlu: Yasal olarak bu giderlerin de asıl sorumlusu kat malikidir. Site yönetimi, bu giderler için belirlenen aidatı öncelikle kat malikinden talep eder. Nitekim bir kararda “bahçıvan giderleri”nin de kat maliklerinin sorumluluğunda olduğu açıkça belirtilmiştir (Yargıtay-18. HD-2014/20920-2015/9872).

Kiracının Durumu: Kiracı, bu rutin giderlerden doğan aidat borcundan kat maliki ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulabilir. Ancak bu sorumluluk, genellikle ödediği aylık kira bedeliyle sınırlıdır. Kiracı, yönetime yaptığı ödemeyi kira borcundan mahsup etme hakkına sahiptir. Kira sözleşmesinde ortak giderlerin (aidatın) kiracı tarafından ödeneceği kararlaştırılmışsa, kiracı bu bedeli doğrudan yönetime veya mal sahibine ödemekle yükümlü olur.

Ayrımın Önemi: Bir Yargıtay kararı, mahkemenin bu ayrımı netleştirmesi gerektiğini şu sözlerle ifade etmiştir: “…borcun dayanağının aidat borcu olup olmadığı, ortak yerlere ilişkin bakım onarım veya tadilat masraflarını kapsayıp kapsamadığı, söz konusu masrafların bağımsız bölüme yönelik kalıcı masraflardan mı yoksa yalnızca aidat bedellerine mi ilişkin olduğu araştırılıp sonucuna göre hüküm kurulmamış olması doğru görülmemiştir.” (Yargıtay-20. Hukuk Dairesi-2017/2405-2018/2562).

Sonuç

Özetle, incelenen yargı kararlarına göre peyzaj masraflarının sorumluluğu şu şekilde özetlenebilir:

Yeni Peyzaj Düzenlemesi: Ana yapının değerini artıran, kalıcı ve esaslı bir tadilat niteliğinde olduğu için bu masraflardan kesin olarak kat maliki sorumludur. Kiracıdan bu bedel talep edilemez.

Mevcut Peyzajın Bakımı: Bu masraflar, rutin işletme gideri (aidat) kapsamında değerlendirilir. Yasal olarak birincil sorumlu kat malikidir. Ancak kiracı, bu giderlerden doğan aidat borcundan ötürü kat maliki ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulabilir. Kiracının sorumluluğu genellikle aylık kira bedeli ile sınırlıdır ve yaptığı ödemeyi kirasından düşebilir. Kiracı ile kat maliki arasındaki kira sözleşmesi, bu rutin giderlerin kim tarafından ödeneceğini netleştiren en önemli belgedir.getirerek soruna bütüncül bir yanıt sunmayı amaçlamaktadır.

Giderin Niteliğine Göre Sorumluluğun Ayrışması: Kararlar, “yeni peyzaj düzenlemesi” gibi kalıcı ve değer artırıcı harcamalar ile “mevcut peyzajın bakımı” gibi rutin işletme giderleri arasında önemli bir ayrım yapmaktadır.

Kiracının Sınırlı ve Müteselsil Sorumluluğu (KMK Madde 22): Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 22. maddesi, kiracıların da belirli koşullarda ortak giderlerden sorumlu olabileceğini düzenler. Kararlar, kiracının sorumluluğunun “müştereken ve müteselsilen” olduğunu, yani yönetimin borcu hem kat malikinden hem de kiracıdan talep edebileceğini belirtir. Ancak bu sorumluluk sınırsız değildir:

Kiracının sorumluluğu genellikle “ödemekle yükümlü olduğu kira miktarı ile sınırlı olup, yaptığı ödeme kira borcundan düşülür.” (Yargıtay-20. Hukuk Dairesi-2017/4243-2018/213). Bu sorumluluk, genellikle “ortak gider aidatı” kapsamındaki rutin işletme masrafları için geçerlidir, taşınmazın aynına ilişkin büyük yenileme ve tadilat masraflarını kapsamaz.

Kira Sözleşmesi ve Yönetim Planının Rolü: Taraflar arasındaki kira sözleşmesi, kiracı ile kat maliki arasındaki iç ilişkiyi düzenler. Sözleşmede peyzaj masraflarının kiracı tarafından ödeneceği belirtilmişse, malik bu bedeli kiracıdan talep edebilir. Ancak bu durum, “kiraya veren ile kiralayan arasındaki bir iç ilişkiden ibarettir” (Yargıtay-18. Hukuk Dairesi-2015/794-2015/14163) ve kat malikinin site yönetimine karşı olan asli sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Benzer şekilde, site yönetim planı da giderlerin paylaşımına ilişkin özel hükümler içerebilir ve tüm kat maliklerini bağlar.

Nihai olarak, bir uyuşmazlık durumunda harcamanın niteliği, Kat Mülkiyeti Kanunu, yönetim planı ve kira sözleşmesi hükümleri bir bütün olarak değerlendirilerek karar verilecektir.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Site veya apartman yönetimiyle yaşanan peyzaj giderleri uyuşmazlıklarında, masrafın niteliği, Kat Mülkiyeti Kanunu, yönetim planı ve kira sözleşmesi birlikte değerlendirilerek sonuçlandırılır. Ancak bu değerlendirme, hukuki bilgi ve tecrübe gerektiren teknik bir süreçtir. Bu nedenle hem kat malikleri hem de kiracılar açısından hak kaybı yaşamamak için bir gayrimenkul hukuku uzmanına danışmak önemlidir.

Tuzla avukat arayışında olanlar için, Kat Mülkiyeti Kanunu’na hâkim bir hukukçunun desteğiyle süreci baştan sağlıklı yönetmek, ileride çıkabilecek dava ve icra sorunlarını önlemek açısından kritik önem taşır. Aynı şekilde Aydınlı avukat, Orhanlı Avukat, Tepeören Avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat ve Gebze avukat desteği de bölgesel uyuşmazlıklarda etkili bir çözüm sunabilir.

Peyzaj masrafının kiracıya mı yoksa mal sahibine mi ait olduğu gibi karmaşık sorularda; Tuzla kat maliki avukatı, Tuzla kira uyuşmazlığı avukatı, Tuzla site yönetimi avukatı gibi uzmanlık alanlarına sahip bir hukukçudan destek almak, davaya gerek kalmadan çözüm üretmenin en sağlıklı yoludur.

Unutmayın, yanlış yorumlanan bir gider kalemi uzun süren hukuki ihtilaflara neden olabilir. Bu nedenle, Tuzla ve çevresinde gayrimenkul ve kat mülkiyeti konularında uzman bir avukata başvurmanız şiddetle tavsiye edilir.

Read More

Anlaşmalı boşanma davasında nafaka talebinden feragat edilebilir mi, böyle bir feragat geçerli olur mu ve feragat ileride nafaka davası açmaya engel mi?

Bu çalışma anlaşmalı boşanma davaları sırasında tarafların nafaka hakkından feragat edip edemeyeceği, bu feragatin hukuki geçerliliği ve gelecekteki nafaka taleplerine etkisi konusunu, Yargıtay kararları ışığında ele almaktadır. Anlaşmalı boşanma, tarafların boşanma ve boşanmanın mali sonuçları (nafaka, tazminat vb.) üzerinde mutabık kaldığı bir süreçtir. Bu süreçte tarafların yaptığı “feragat” beyanının niteliği ve sonuçları, Yargıtay içtihatlarında farklı boyutlarıyla ele alınmıştır. Çalışma, bu içtihatlardaki ana eğilimleri, farklılıkları ve önemli ayrıntıları ortaya koyarak konuya dair bütüncül bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır.

1. Anlaşmalı Boşanmada Nafakadan Feragatin Hukuki Niteliği ve Geri Alınamazlığı

Yargıtay kararlarının büyük bir çoğunluğu, anlaşmalı boşanma sırasında yapılan nafaka feragatini, davayı sona erdiren kesin bir usul işlemi olarak kabul etmektedir. Bu feragat, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uyarınca kesin hüküm gibi hukuki sonuçlar doğurur.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2014/19891 E. – 2015/4074 K.) kararında, davacının nafaka veya tazminat gibi bir talebimiz yoktur” şeklindeki beyanının “feragat niteliğinde olup feragattan rücu mümkün değildir.” ve bu feragatin o iradenin açıklandığı anda kesin hükmün sonuçlarını doğurduğu” belirtilmiştir. Benzer şekilde, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2014/5574 E. – 2014/13801 K.) kararında, Davadan feragat neticesinde, feragate konu hak tamamen düşer ve artık bir daha dava konusu yapılamaz” denilerek feragatin geri dönülmez niteliği vurgulanmıştır. Bu baskın görüşe göre, açık bir iradeyle yoksulluk nafakasından vazgeçen taraf, sonradan ekonomik koşulları değişse dahi bu hakkını yeniden talep edemez.

2. Nafakada Feragat Beyanının “Açık ve Kesin Olma” Şartı

Feragatin bu denli kesin sonuçlar doğurması, beyanın niteliği konusunda bir hassasiyeti de beraberinde getirmiştir. Yargıtay, her istemiyorum” beyanını geleceğe yönelik bir feragat olarak yorumlamamaktadır. Feragat iradesi şüpheye yer bırakmamalıdır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2014/1689 E. – 2014/10977 K.) kararında, “Haktan feragat beyanının, kesin ve duraksamaya yer bırakmayacak şekilde açık olması lazımdır.” ilkesi vurgulanmış ve başka bir talebin bulunmadığı” yönündeki genel bir ifadenin, nafaka hakkından “ilanihaye (sonsuza dek) vazgeçildiği anlamına gelmeyeceği belirtilmiştir. Buna karşın, karşı oy yazılarında ise boşanmak istiyorum, başka bir talebim yoktur” gibi kayıt ve şartsız beyanların, boşanmanın eki niteliğindeki nafaka ve tazminatlardan da feragat anlamına geldiği savunulmuştur. Bu durum, feragat metninin hazırlanmasında son derece dikkatli olunması gerektiğini göstermektedir.

3. Nafaka Türlerine Göre Ayrım: Yoksulluk, İştirak ve Tedbir Nafakası

Feragatin sonuçları, talep edilen nafakanın türüne göre farklılık arz eder:

Yoksulluk Nafakası: Eşin kendisi için talep ettiği nafakadır. Yukarıda belirtildiği gibi, açık bir beyanla yoksulluk nafakasından feragat edilmesi halinde, bu feragat genellikle kesin ve bağlayıcıdır.

İştirak Nafakası (Çocuk Nafakası): Bu nafaka, çocuğun hakkıdır ve kamu düzenine ilişkindir. Ebeveynlerden birinin, çocuğun bu hakkından feragat etmesi hukuken mümkün değildir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2013/22012 E. sayılı kararındaki karşı oyda belirtildiği gibi, Velayet kendisine bırakılan annenin, küçüğün menfaatine aykırı olarak çocuk için tayin edilen nafakadan feragat etme hakkı yoktur.” Bu nedenle, boşanma protokolünde iştirak nafakası istenmediği belirtilse bile, çocuk için ileride nafaka davası açılmasına bir engel yoktur.

Tedbir Nafakası: Dava süresince eşin ve çocukların geçimi için bağlanan geçici bir nafakadır. Feragat beyanı genellikle feragat tarihinden önceki döneme ilişkin tedbir nafakasını kapsar. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2012/3490 E. – 2012/22653 K.) kararında belirtildiği gibi, feragat ileriye dönük sonuç doğurmaz ve “sonraki bir tarihte koşulları varsa yeniden tedbir nafakası istenmesi mümkündür.”

4. Nafakada Farklı Perspektifler ve İstisnalar

Baskın görüş feragatin kesinliği yönünde olsa da, bazı Yargıtay kararları farklı bir bakış açısı sunmaktadır:

“Doğmamış Haktan Feragat Edilemez” İlkesi: Bazı kararlarda, yoksulluk nafakası hakkının boşanma kararının kesinleşmesiyle doğduğu, bu nedenle boşanma davası sırasında henüz doğmamış olan bu haktan feragatin geçersiz olduğu savunulmuştur. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2012/23009 E. – 2013/1638 K.) kararında bu ilke şu şekilde ifade edilmiştir: …doğmamış bulunan bir haktan feragat mümkün olmadığından, koşulları oluştuğu takdirde, davacının karşı taraftan yoksulluk nafakası talep etmesi mümkündür.” Bu görüş, feragatin kesinliğine önemli bir istisna getirme potansiyeli taşımaktadır.

İrade Bozukluğu Halleri: Feragat beyanı, hata, hile veya tehdit gibi iradeyi sakatlayan bir nedenle yapılmışsa, feragatin iptali istenebilir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2015/23479 E. – 2017/4466 K.) kararında bu durum, “irade bozukluğu hallerinde, feragatin iptali istenebilir (HMK m. 311)” şeklinde ifade edilmiştir.

Anlaşmalı Boşanmanın Çekişmeliye Dönmesi: Anlaşmalı boşanma protokolüyle yapılan feragat, ancak boşanmanın anlaşmalı olarak sonuçlanması halinde geçerlidir. Dava çekişmeliye dönerse, bu protokole dayalı feragat beyanları da geçersiz hale gelir. (Bkz: Yargıtay 2. HD, 2011/2011 E. – 2011/22275 K.)

Sonuç

İncelenen Yargıtay kararları doğrultusunda, anlaşmalı boşanma davasında nafaka talebinden feragat edilip edilemeyeceği sorusuna verilecek yanıt evettir. Ancak bu “evet”in ardında önemli şartlar ve istisnalar bulunmaktadır. Bir eşin, kendi adına olan yoksulluk nafakasından feragat etmesi mümkündür. Bu feragat, irade bozukluğu olmadan, açık ve kesin bir dille yapılmışsa hukuken geçerlidir, geri alınamaz ve ileride yoksulluk nafakası davası açılmasına engel teşkil eder.

Buna karşılık, çocuğun iştirak nafakasından feragat edilemez. Bu yöndeki bir beyan geçersiz olup, çocuğun menfaati gerektirdiğinde her zaman iştirak nafakası davası açılabilir.

Feragat beyanının muğlak olması, “doğmamış haktan feragat edilemeyeceği” ilkesinin benimsenmesi veya feragatin irade bozukluğu altında yapıldığının ispatlanması gibi durumlarda, feragatin bağlayıcılığı ortadan kalkabilir.

Neticede, nafaka feragati son derece ciddi hukuki sonuçları olan bir işlemdir. Tarafların, bu beyanda bulunmadan önce sonuçlarını tam olarak anlaması ve feragat metninin, ileride bir hak kaybına yol açmayacak şekilde özenle hazırlanması kritik öneme sahiptir. Bu konuyla ilgili bir makale önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Anlaşmalı boşanma protokolünde yer alan nafaka, tazminat veya mal paylaşımı gibi maddi sonuçlar, taraflar açısından ciddi ve geri dönülmez sonuçlar doğurabilir. Özellikle nafaka feragati gibi beyanların, ileride yeniden talepte bulunma hakkını tamamen ortadan kaldırabileceği dikkate alındığında, protokolün eksiksiz ve hukuka uygun şekilde düzenlenmesi hayati önem taşır.

Tuzla avukat desteği almak, bu noktada büyük bir fark yaratır. Çünkü uzman bir aile hukuku avukatı; protokolde kullanılan ifadelerin bağlayıcılığını değerlendirir, feragat beyanlarının geçerliliğini denetler ve tarafların hak kaybına uğramasını önler.

Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Aydınlı avukat, Tepeören avukat, Orhanlı Avukat ve çevresinde faaliyet gösteren deneyimli boşanma avukatları, bölgedeki mahkemelerin uygulama alışkanlıklarına hâkimdir. Bu da hem protokolün eksiksiz hazırlanması, hem de ileride doğabilecek olası dava süreçlerinin önceden öngörülmesi açısından büyük avantaj sağlar.

Tarafların “nafaka istemiyorum” gibi kısa ve genel beyanlar nedeniyle yıllar sonra ciddi mağduriyet yaşamamaları için, sürecin başında bir Tuzla boşanma avukatı ile çalışmaları tavsiye edilir. Profesyonel destek almak, sadece mevcut hakları değil, gelecekteki olası hak taleplerini de güvence altına alır.

Read More

Güzellik Hizmeti Mağduriyetleri: Yanık, Kesi, Kalıcı İz veya Hatalı İşlemlerde Geri Ödeme ve Tazminat Hakkı

Giriş

Güzellik merkezlerinde yapılan güzellik hizmeti işlemler bazen istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Özellikle tüy alma, lazer epilasyon veya cilt bakımı gibi işlemler sırasında ciltte kesikler, yanıklar ya da kalıcı izler oluşması durumunda mağdur olan kişinin hukuki haklarını bilmesi büyük önem taşır. Bu makalede, güzellik merkezinde işlem yaptırırken cildinde kesi oluşan bir kişinin hangi hukuki yollara başvurabileceği ve ödediği ücretin tazminat olarak geri alınıp alınamayacağı ayrıntılı şekilde ele alınmaktadır.

 Sunulan çok sayıda Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi kararı analiz edilerek, mağdurun hangi davaları açabileceği, bu davalarda hangi hukuki dayanakları kullanabileceği, ispat yükümlülükleri ve en önemlisi, ödediği işlem bedelini ve diğer zararlarını tazminat olarak talep edip edemeyeceği konuları bütüncül bir yaklaşımla ele alınmıştır.

A) Güzellik Hizmetinde Hukuki İlişkinin Tanımlanması ve Görevli Mahkeme

Yargı kararları, güzellik merkezinde sunulan hizmetin hukuki niteliğini iki ana eksende ele almaktadır. Bu ayrım, davanın hangi mahkemede görüleceği açısından kritik öneme sahiptir.

Eser Sözleşmesi Yaklaşımı: Birçok Yargıtay kararı, estetik amaçlı bu tür işlemleri Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen “eser sözleşmesi” olarak nitelendirmektedir. Bu yaklaşıma göre güzellik merkezi (yüklenici), belirli bir sonucu (estetik görünüm) taahhüt etmektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu durum şöyle ifade edilmiştir: “Bu tür durumlar ‘TBK’nın 470 (BK. m. 355) ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklanmaktadır’. Bu durumda güzellik merkezi ‘yüklenici’ konumundadır ve ‘yapımını yüklendiği işi, özen borcu gereği olarak fen ve sanat kurallarına, sözleşme hükümlerine, kendisine duyulan güvene ve beklenen amaca uygun şekilde yapmakla ödevlidir.'” (Yargıtay 3. HD, 2015/10634 E.). İşlem sonucunda ciltte kesikler, yanıklar, kalıcı izler oluşması, eserin “ayıplı” (kusurlu) olduğu anlamına gelir.

Tüketici İşlemi Yaklaşımı: Diğer ve daha yaygın olan yaklaşım ise bu ilişkiyi Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamında bir tüketici işlemi” olarak görmektir. Güzellik merkezi ticari amaçla hizmet sunan bir “sağlayıcı”, işlemi yaptıran kişi ise “tüketici” konumundadır. Nitekim Yargıtay 13. Hukuk Dairesi bir kararında, ‘4077 Sayılı yasanın 23. maddesi, bu kanunun uygulanması ile ilgili her türlü ihtilafa tüketici mahkemelerinde bakılacağını öngörmüştür.'” (Yargıtay 13. HD, 2015/36944 E.) diyerek görevli mahkemenin Tüketici Mahkemesi olduğunu netleştirmiştir.

Bu iki yaklaşım birbiriyle çelişmez. Modern hukuk uygulamasında, taraflardan birinin tüketici olduğu eser sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklara da Tüketici Mahkemeleri bakmaktadır. Bu nedenle, cildinde kesikler oluşan kişi, davasını büyük olasılıkla Tüketici Mahkemesi’nde açmalıdır.

B) Başvurulabilecek Hukuksal Yollar ve Tazminat Çeşitleri

Mağdurun başvurabileceği yollar ve talep edebileceği tazminatlar şunlardır:

Hukuk Davası (Tazminat Talebi): Bu en temel ve yaygın yoldur. Kişi, Tüketici Mahkemesi’ne başvurarak şunları talep edebilir:

İşlem Bedelinin İadesi (Maddi Tazminat): İncelenen kararlar, kusurlu hizmet nedeniyle ödenen bedelin iade edilebileceğini açıkça göstermektedir. Bakırköy 10. Tüketici Mahkemesi’nin bir kararında “davacının davalıya ödenen bedelin iadesi isteminin de kabulü gerektiği” (2021/755 E.) belirtilmiştir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi de “sözleşme bedelinin iadesi” (2021/188 E.) talebini meşru bulmuştur.

Diğer Maddi Tazminatlar: Oluşan kesiklerin tedavisi için yapılan doktor, hastane ve ilaç masrafları gibi tüm giderler bu kapsamda talep edilebilir.

Manevi Tazminat: Ciltteki kesiklerin yol açtığı fiziksel acı, elem, ızdırap, estetik kaygı ve sosyal hayattaki olumsuz etkiler nedeniyle manevi tazminat talep edilebilir. Yargıtay, hatalı ağda sonrası yırtık oluşan bir olayda, “davacının ruh ve beden huzurunun bozulmadığını düşünmek kabil değildir (Yargıtay 13. HD, 2010/13173 E.) diyerek manevi tazminata hükmedilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Ceza Hukuku Yolu (Şikayet): Meydana gelen yaralanma, Türk Ceza Kanunu kapsamında Taksirle Yaralama” suçunu oluşturabilir. Kişi, işlemi yapan personel ve sorumlu yöneticiler hakkında savcılığa şikayette bulunabilir. Ancak ceza hukuku yolu daha meşakkatlidir. Bazı kararlarda, Adli Tıp Kurumu’nun yaralanmayı “herhangi bir tıbbi kusur ya da ihmale izafe edilemeyen klinik tablonun doğal bir seyri olarak nitelendirildiği” (Yargıtay 12. CD, 2019/9780 E.) ve bu nedenle sanıkların beraat ettiği görülmektedir. Buna karşın, başka bir ceza davasında yaralanmanın lazer epilasyon aleti kullanım ve uygulama hatasından kaynaklandığı” (Yargıtay 12. CD, 2016/11766 E.) tespit edilerek sorumlular kusurlu bulunmuştur. Dolayısıyla ceza davasının sonucu, ihmalin net bir şekilde ispatlanıp ispatlanamadığına bağlıdır.

C) Davanın Kazanılmasındaki Kilit Unsurlar

Bir tazminat davasının başarıya ulaşması için aşağıdaki hususların kanıtlanması kritik öneme sahiptir:

Kusurun Varlığı: Davanın temelini, güzellik merkezinin veya çalışanının kusurlu (hatalı, özensiz, ihmalkâr) davrandığının ispatı oluşturur. İşlemin standartlara aykırı yapılması, hijyen kurallarına uyulmaması, yanlış cihaz veya teknik kullanılması gibi durumlar kusur teşkil eder.

Bilirkişi Raporu: Mahkemeler, bu tür teknik konularda karar vermeden önce mutlaka uzman bilirkişi raporu almaktadır. Rapor, genellikle dermatoloji ve güzellik uzmanlarından oluşan bir heyet tarafından hazırlanır. Yargıtay’ın vurguladığı gibi, mahkeme “Güzellik Uzmanı ile Dermatoloji uzmanının da bulunduğu bilirkişi heyeti oluşturularak, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine açık, ayrıntılı ve gerekçeli rapor tanzim edilmesini” (Yargıtay 13. HD, 2015/5821 E.) istemelidir. Davanın kaderi büyük ölçüde bu rapora bağlıdır.

Aydınlatma Yükümlülüğünün İhlali: Güzellik merkezinin, işlem öncesinde olası riskler ve komplikasyonlar hakkında müşteriyi bilgilendirmesi ve “aydınlatılmış onam” alması bir zorunluluktur. Yargıtay bu hususu şöyle belirtir: “...uygulama öncesi muhtemelen hasıl olabilecek sonuç ve komplikasyonlar hakkında iş sahibini bilgilendirmesi bir zorunluluktur.” (Yargıtay 3. HD, 2015/10634 E.). Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi, merkezin sorumluluğunu ağırlaştıran bir faktördür.

Sonuç

Güzellik merkezinde bir işlem sırasında cildinde kesikler, yanıklar veya kalıcı izler oluşan kişi, çok yönlü hukuki haklara sahiptir. İncelenen yargı kararları, bu kişinin Tüketici Mahkemesi’ne başvurarak hem ödediği işlem bedelinin iadesini hem de tedavi masrafları gibi diğer maddi zararlarını ve çektiği acı için manevi tazminat talep edebileceğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu sürecin başarısı, güzellik merkezinin kusurlu hizmet verdiğinin, özellikle de alanında uzman bilirkişilerden alınacak raporlarla ispatlanmasına bağlıdır. Merkezin işlem öncesi riskler hakkında yeterli bilgilendirme yapmamış olması da davacının elini güçlendirecektir. Olayın niteliğine göre taksirle yaralama suçundan dolayı ayrıca bir ceza şikayetinde bulunmak da mümkündür. Sonuç olarak, hukuki süreç doğru adımlarla yönetildiği takdirde, mağdurun uğradığı zararın tazmin edilmesi ve ödediği ücreti geri alması kuvvetle muhtemeldir.

Neden Uzman Tuzla Avukat Desteği Gereklidir?

Güzellik merkezinde hatalı işlem sonucu oluşan yanık, kesik, iz gibi zararlarda tazminat süreci, teknik bilgi, sağlık hukuku bilgisi ve Yargıtay kararlarının yorumlanmasını gerektirir. Dava sürecinde bilirkişi raporları, tanık beyanları, hastane belgeleri ve sözleşme incelenmesi gibi birçok detay önem kazanır.

Bu nedenle mağdurların, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Tepeören avukat, Orhanlı avukat, Aydınlı avukat ve Çayırova avukat gibi bölgesel ve tüketici hukuku alanında deneyimli avukatlardan destek alması, hem maddi hem de manevi hak kayıplarının önüne geçmek açısından çok önemlidir.

Uzman bir Tuzla avukat; hangi mahkemede dava açılacağını, nasıl delil toplanması gerektiğini, hangi Yargıtay kararlarının örnek gösterilebileceğini bilir ve tazminat miktarının artırılması için stratejik katkı sağlar.

Read More

Anlaşmalı boşanma protokolünde velayet hakkından feragat edilir mi, ederse ileride dava açabilir mi?

Bu çalışmada Anlaşmalı boşanma protokolünde velayet hakkından feragat edilir mi, ederse ileride dava açabilir mi? anlaşmalı boşanma sürecinde taraflardan birinin velayet hakkından feragat etmesinin hukuki geçerliliğini ve bu feragatin gelecekte velayet davası açma hakkına etkisini analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. Sunulan Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında, velayet hakkının niteliği, bu haktan feragatin mümkün olup olmadığı ve en önemlisi, çocuğun üstün yararı ilkesinin bu sürece nasıl yön verdiği incelenmiştir.

A. Anlaşmalı Boşanma Protokolünde Velayet Düzenlemesi ve “Feragat” Kavramı

Anlaşmalı boşanma protokolünde taraflar, müşterek çocuğun velayetinin kimde kalacağı konusunda bir düzenleme yapabilirler. Yargıtay kararlarında bu durum, sıklıkla bir tarafın velayet talebinden feragat etmesi” olarak nitelendirilmektedir. Örneğin, bir kararda tarafların protokol ile kadının velayet… taleplerinden feragat ettiğini” bildirebileceği ve mahkemenin bu beyanı “feragat niteliğinde” kabul edeceği belirtilmiştir (Yargıtay 2. HD, 2018/6126). Bu, pratikte velayetin anlaşma yoluyla diğer eşe bırakılmasının mümkün olduğunu göstermektedir.

Ancak, bu “feragat” kavramı, velayet hakkının temel niteliğiyle çelişiyor gibi görünebilir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, velayetin temel bir hak olduğunu ve devredilemeyeceğini vurgulamıştır: Velayet, kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak niteliğindedir. Bu nedenle başkasına devredilemez, miras yoluyla geçmez ve bu haktan vazgeçilemez. Bu hak başkasına devredilemediği gibi bu haktan feragat da edilememektedir.” (AYM, 2010/119)

Bu iki farklı yaklaşım, “feragat” kelimesinin kullanımındaki ayrımdan kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesi, velayet hakkının kendisinden soyut bir vazgeçmenin imkansızlığını belirtirken; Yargıtay, boşanma anındaki somut duruma ilişkin olarak velayetin kullanımının diğer ebeveyne bırakılması yönündeki irade beyanını “feragat” olarak adlandırmaktadır. Hatta daha güncel bir Yargıtay kararı, bu kavramsal karmaşayı ortadan kaldıracak şekilde, velayetin kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle feragat beyanının anlamsız olduğunu ve mahkemenin her durumda çocuğun yararını gözeterek karar vereceğini belirtmiştir (Yargıtay 2. HD, 2024/4464).

B. Velayetten Feragat Edilse Dahi İleride Dava Açma Hakkı

İncelenen kararların tamamında ortak olan en net bulgu, anlaşmalı boşanma protokolü ile yapılan velayet düzenlemesinin kesin ve geri dönülemez olmadığıdır. Velayet hakkından feragat eden veya velayetin diğer eşe bırakılmasını kabul eden taraf, ileride belirli şartların oluşması halinde velayetin değiştirilmesi için dava açma hakkını kaybetmez. Bu hakkın kullanılabilmesi için temel koşul, çocuğun üstün yararı ve durum ve koşullarda esaslı bir değişiklik olmasıdır. Yargıtay, bu durumu şu şekilde özetlemektedir: “boşanma kararının kesinleşmesinden sonra durum ve koşullarda velayet sahibinin değiştirilmesini gerektirecek bir değişiklik husule geldiği kanıtlanamadığı gibi, küçüğün menfaatinin de böyle bir değişikliği gerektirdiğine ilişkin bir sebep de ortaya konulamamıştır” (Yargıtay 2. HD, 2009/2481). Bu ifade, koşulların değiştiği ve çocuğun menfaatinin gerektirdiği kanıtlandığı takdirde velayet davası açılabileceğini ve başarılı olabileceğini göstermektedir. Nitekim bir başka kararda, velayeti alan babanın görevini ihmal etmesi ve çocuğun anneyle yaşamak istemesi gibi nedenlerle velayetin annenin talebi üzerine değiştirilmesine hükmedilmiştir (Yargıtay 2. HD, 2011/17064).

Belirleyici İlke: Çocuğun Üstün Yararı: Tarafların anlaşması ne yönde olursa olsun, hakim bu anlaşmayı çocuğun menfaatine uygun bulmak zorundadır. Yargıtay’ın da vurguladığı gibi, “Velâyet kamu düzenine ilişkin olup, re’sen araştırma ilkesi geçerlidir. Bu nedenle yargılama sırasında meydana gelen gelişmelerin dahi göz önünde tutulması gerekir.” (Yargıtay 2. HD, 2023/5735). Bu ilke, mahkemenin sadece tarafların beyanlarıyla bağlı kalmayıp, gerekirse sosyal inceleme raporları, uzman görüşleri ve çocuğun idrak yaşındaysa beyanını alarak en doğru kararı vermesini gerektirir.

Feragat”in Hukuki Anlamı: Protokoldeki feragat” ifadesi, velayet hakkının kökünden yok edilmesi değil, o anki koşullar altında velayetin kullanımının diğer ebeveyne bırakılmasına rıza göstermek anlamına gelir. Bu rıza, mutlak ve süresiz değildir. Velayeti devralan ebeveynin görevini ihmal etmesi, çocuğun fiziksel veya ruhsal gelişiminin tehlikeye girmesi gibi yeni durumlar, eski anlaşmayı geçersiz kılar ve mahkemenin müdahalesini zorunlu hale getirir.

Dava Açma Şartları: İleride açılacak bir velayetin değiştirilmesi davasının başarılı olması için, sadece ebeveynin fikrini değiştirmiş olması yeterli değildir. Boşanma kararının kesinleşmesinden sonra ortaya çıkan, velayet sahibinin görevini gereği gibi yapamadığını veya çocuğun menfaatinin değişikliği gerektirdiğini gösteren somut ve ciddi olguların delilleriyle birlikte mahkemeye sunulması gerekir.

Sonuç

Anlaşmalı boşanma protokolünde bir taraf, velayetin diğer tarafa bırakılmasını kabul edebilir. Bu durum, Yargıtay içtihatlarında zaman zaman “velayetten feragat” olarak adlandırılsa da, bu, velayet hakkından mutlak ve geri dönülemez bir şekilde vazgeçildiği anlamına gelmez. Velayet kamu düzenine ilişkin olduğundan, tarafların anlaşması her zaman hakimin onayına ve çocuğun üstün yararı ilkesine tabidir.

Evet, velayetin diğer eşe bırakılmasını kabul eden taraf ileride dava açabilir. Bu feragat, gelecekte dava açma hakkını ortadan kaldırmaz. Ancak bu davanın kabulü için; boşanma sonrası koşullarda çocuğun menfaatini etkileyen ciddi ve esaslı bir değişiklik yaşandığının (örneğin velayet sahibi ebeveynin ihmali, çocuğun istismarı, sağlık veya eğitim koşullarındaki olumsuzluklar vb.) somut delillerle ispatlanması zorunludur. Mahkeme, her durumda çocuğun güncel yararını gözeterek yeni bir velayet düzenlemesi yapma yetkisine sahiptir. Bir makale önerisi.

Velayet Hakkında Feragat ve İleride Dava Açma Durumu Neden Uzman Tuzla Avukat Desteği Gerektirir?

Boşanma sürecinde, özellikle anlaşmalı boşanma protokolünde velayet hakkının nasıl düzenleneceği önemli bir konudur. Taraflar, velayetin diğer ebeveyne bırakılmasını kabul edebilir, ancak bu durum velayet hakkından mutlak ve geri dönülemez bir feragat anlamına gelmez. Bu nedenle, velayet konusunda yapılacak anlaşmaların hukuki geçerliliği ve olası ilerideki hak talepleri uzman bir avukat desteğiyle doğru şekilde değerlendirilmelidir. Aksi takdirde, çocuğun menfaati tehlikeye girebilir veya taraflar ileride haklarını kaybedebilir.

Tuzla avukat, Orhanlı avukat, Aydınlı avukat, Tepeören avukat, Gebze avukat, Çayırova avukat ve Şekerpınar avukat arayışında olan kişiler için, yerel hukuk bilgisi ve bölge adliyelerinde edinilmiş tecrübe kritik bir avantaj sağlar. Her mahkemenin işleyişi ve uygulamaları farklı olabileceğinden, bölgesel dinamikleri bilen ve aile hukuku alanında uzmanlaşmış bir avukatla çalışmak, sürecin doğru yönetilmesini sağlar.

İşte bu noktada, alanında uzman bir avukat ile çalışmak, olası hukuki riskleri önceden tespit edip, en uygun stratejiyi belirlemede kritik rol oynar. Ayrıca, velayetle ilgili olası değişikliklerde, yeni durumların nasıl değerlendirilmesi gerektiği ve hangi koşullarda dava açılabileceği konusunda doğru yönlendirme almanızı sağlar. Bu sayede, hem çocuk hem de taraflar açısından en doğru ve hukuka uygun kararlar alınabilir.

Read More

Boşanma Davasında Daha Önce Affedilen Davranışlar Kusur Olarak İleri Sürülür mü?

Bu çalışmada, Boşanma davasında daha önce affedilen davranışların kusur olarak ileri sürülüp sürülemeyeceği” sorusunu, sunulan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kararları ışığında incelenecektir. Türk Medeni Kanunu uyarınca boşanma davalarında “kusur” kavramı, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olayların değerlendirilmesinde ve boşanmanın mali sonuçlarının (tazminat, nafaka vb.) belirlenmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. İncelenen kararlar, Yargıtay’ın bu konudaki yerleşik ve tutarlı içtihadını ortaya koymakta, “af” veya “hoşgörü” olgusunun hukuki sonuçlarını detaylandırmaktadır.

1. Temel Kural Boşanma Davasında Affedilen veya Hoş Görülen Davranışlar Kusur Olarak Yüklenemez

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, istikrarlı bir şekilde, eşlerin evlilik birliği devam ederken sergiledikleri affedici veya hoşgörülü tutumun, boşanma davasında aleyhlerine kullanılamayacağını vurgulamaktadır. Bu ilke, birçok kararda şu şekilde formüle edilmiştir: “Affedilen ya da hoşgörüyle karşılanan davranışlar boşanma davasında diğer tarafa kusur olarak yüklenemez ve buna dayanılarak boşanma kararı verilmez.” (Yargıtay 2. HD, 2015/8160 E., 2015/22652 K.) Bu kural, evlilik birliğini sürdürme çabasının ve tarafların barışma iradesinin korunması amacını taşır. Eşlerin, sorunları aşarak birliğe devam etme kararı almaları, geçmişteki olayları hukuken “etkisizhale getirmektedir.

2. Affın veya Hoşgörünün Göstergeleri

Mahkemeler, affın varlığını veya hoşgörünün gösterildiğini çeşitli somut durumlardan yola çıkarak tespit etmektedir. İncelenen kararlara göre affın en yaygın göstergeleri şunlardır:

-Kusurlu davranıştan sonra tarafların barışarak birlikte yaşamaya devam etmeleri.

-Daha önce açılmış bir boşanma davasından feragat edilmesi.

-Tarafların kusurlu davranışın gerçekleşmesinden sonra uzun bir süre evlilik birliğini devam ettirmeleri.

-Dava açıldıktan sonra dahi olsa tarafların bir araya gelip evlilik birliğini sürdürmeleri (cinsel birliktelik yaşanması dahil).

Örneğin, bir kararda “davalı kadına kusur olarak yüklenen davranışlardan sonra, taraflarca evlilik birliğinin devam ettirildiği; böylece bu kusurlu davranışlarının davacı koca tarafından affedildiği, en azından hoşgörü ile karşılandığı anlaşılmaktadır” (Yargıtay 2. HD, 2009/17411 E., 2010/21061 K.) denilerek, birlikte yaşamaya devam etme olgusu af için yeterli görülmüştür.

3. Kuralın Hukuki Sonuçları

Affedilmiş olayların kusur olarak kabul edilmemesi, davanın esası ve sonuçları üzerinde doğrudan etkilidir:

Davanın Reddi: Eğer davacının dayandığı tüm kusur iddiaları, davalı tarafından affedilmiş veya hoş görülmüş olaylardan ibaretse ve yeni bir kusurlu davranış ispatlanamamışsa, boşanma davasının reddedilmesi gerekmektedir.

Tazminat Taleplerinin Etkilenmesi: Kusur, maddi ve manevi tazminat taleplerinin temelini oluşturur. Affedilmiş davranışlar nedeniyle bir eş kusurlu bulunamazsa, diğer eşin tazminat talepleri de dayanaksız kalacaktır. Nitekim bir kararda, “davalı erkeğin kusurlu davranışı ispatlanamamıştır. Bu nedenle davalı erkek aleyhine maddi ve manevi tazminata hükmedilemez. (Yargıtay 2. HD, 2016/15574 E., 2018/2038 K.) denilerek bu bağlantı net bir şekilde kurulmuştur.

Yargıtay kararları genel bir ilke ortaya koysa da, bu ilkenin uygulanışında dikkate alınması gereken önemli detaylar ve farklı perspektifler mevcuttur.

4. Affedilen Olaylardan Sonra Yeni Kusurlu Davranışların Varlığı

Af veya hoşgörü, gelecekteki kusurlu davranışlar için bir “açık çek” niteliği taşımaz. Affın kapsamı, yalnızca affedilen veya hoş görülen olaylarla sınırlıdır. Eğer bu olaylardan sonra evlilik birliğini temelinden sarsan yeni bir kusurlu davranış meydana gelirse, bu yeni davranış boşanma davasında pekâlâ kusur olarak ileri sürülebilir. Birçok kararda bu husus şu ifadeyle vurgulanmıştır: Tarafların bir araya gelmesinden sonra ise tarafların boşanmayı gerektirir herhangi bir kusurlu davranışı kanıtlanamamıştır. (Yargıtay 2. HD, 2016/16616 E., 2018/5060 K.) Bu ifade, “eğer kanıtlansaydı durum farklı olurdu” imasını taşımaktadır. Dolayısıyla, davada belirleyici olan, affedilen olaylardan sonra taraflara yüklenebilecek yeni ve ispatlanmış bir kusurun olup olmadığıdır.

5. Affın Kapsamı: Her Davranış Affedilir mi?

Yargıtay kararlarında fiziksel şiddet, sadakatsizlik, hakaret gibi ağır kusurlar dahi, sonrasında evlilik birliğinin devam etmesi halinde af kapsamında değerlendirilmiştir. Örneğin, sadakatsizlik vakasından dört yıl sonra açılan bir davada Yargıtay, “erkeğin kadına kusur olarak atfedilen vakıayı affettiği en azından hoşgörü ile karşıladığının kabulü gerektiği ve kadına kusur olarak yüklenemeyeceği” (Yargıtay 2. HD, 2020/3214 E., 2020/5462 K.) sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, bir kararda (Yargıtay 2. HD, 2024/3464 E., 2025/538 K.) affedilen davranışların kusur olarak sayılmamasına rağmen, davalının diğer kusurlu davranışları nedeniyle “yine de tam kusurlu” kabul edilebildiği görülmektedir. Bu, affın yalnızca belirli olayları kapsadığını, diğer kusurların varlığını ortadan kaldırmadığını gösteren önemli bir ayrıntıdır.

Sonuç

Sunulan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kararlarının analizi sonucunda, “boşanma davasında daha önce affedilen davranışların kusur olarak ileri sürülemeyeceği” konusunda yerleşik ve güçlü bir içtihat bulunduğu net bir şekilde görülmektedir. Eşlerin barışarak evlilik birliğini devam ettirmeleri, daha önce açılan bir davadan feragat etmeleri veya kusurlu davranışa rağmen birlikte yaşamayı sürdürmeleri, hukuken “af” veya “hoşgörü” olarak kabul edilmekte ve bu olayların boşanma davasında kusur olarak değerlendirilmesini engellemektedir.

Bununla birlikte, bu kural mutlak değildir. Kuralın en önemli istisnası, affedilen olaylardan sonra evlilik birliğini temelinden sarsan yeni ve ispatlanmış kusurlu davranışların ortaya çıkmasıdır. Böyle bir durumda, bu yeni olaylar boşanma sebebi ve kusur belirlemesinde esas alınabilir. Sonuç olarak, her dava kendi özel koşulları içinde değerlendirilmeli; affın varlığı, kapsamı ve affedilen olaylardan sonra yeni kusurların işlenip işlenmediği dikkatlice incelenmelidir. Bir makale önerisi.

Neden Uzman Tuzla Avukat Desteği Gereklidir?

Boşanma süreci, yalnızca duygusal bir ayrılıkla sınırlı olmayıp, maddi ve hukuki açıdan da ciddi sonuçlar doğuran bir süreçtir. Özellikle kusur, nafaka, tazminat gibi önemli konularda doğru adımlar atılmadığında, geri dönüşü zor hak kayıpları yaşanabilir. Bu nedenle, boşanma davası sürecinde uzman bir avukat desteği almak, haklarınızı korumak açısından büyük önem taşır.

Tuzla avukat, Orhanlı avukat, Aydınlı avukat, Tepeören avukat, Gebze avukat, Çayırova avukat ve Şekerpınar avukat arayışında olan kişiler için, yerel hukuk bilgisi ve bölge adliyelerinde edinilmiş tecrübe kritik bir avantaj sağlar. Her mahkemenin işleyişi ve hakimlerin uygulamaları farklı olabileceğinden, bölgesel dinamikleri bilen ve aile hukuku alanında uzmanlaşmış bir avukatla çalışmak, sürecin sağlıklı yönetilmesini sağlar.

Affedilen Davranışlar ve Hukuki Strateji: Uzman Avukatın Rolü

Boşanma davasında daha önce affedilen ya da hoşgörü ile karşılanan davranışların kusur olarak ileri sürülemeyeceği, Yargıtay kararlarıyla netleşmiş bir ilkedir. Ancak bu kuralın uygulanması dava dosyasının içeriğine, delillere ve olayların zamanlamasına bağlı olarak farklılık gösterebilir. İşte bu noktada, bölgenizde faaliyet gösteren bir Tuzla boşanma avukatı veya Gebze aile hukuku avukatı, hukuki analiz yaparak en uygun stratejiyi belirleyebilir.

Read More

Anlaşmalı Boşanmada Maddi ve Manevi Tazminattan Feragat Geçerli midir?

Anlaşmalı Boşanmada  Maddi ve Manevi Tazminat Taleplerinden Feragat Geçerli Olur Mu? Bu yazı, anlaşmalı boşanma sürecinde tarafların maddi ve manevi tazminat taleplerinden vazgeçip geçemeyeceği, bu vazgeçmenin hukuki bağlayıcılığı ve feragat eden tarafın ileride aynı konuda dava açma hakkının bulunup bulunmadığı sorularını, sunulan çeşitli Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları ışığında analiz etmektedir. İncelenen kararlar, bu konuda yerleşik bir içtihat bulunduğunu göstermekle birlikte, feragatin geçerliliği ve sonuçları açısından dikkat edilmesi gereken önemli detayları ve istisnai durumları da ortaya koymaktadır.

Yargıtay anlaşmalı boşanma sürecinde tarafların maddi ve manevi tazminat taleplerinden karşılıklı veya tek taraflı olarak vazgeçebileceği konusunda hemfikirdir. Bu hukuki işlem, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) “feragat” olarak tanımlanmaktadır. Yargı kararlarında altı çizilen temel ilke, usulüne uygun yapılan bir feragatin taraflar için kesin ve bağlayıcı sonuçlar doğurmasıdır.

Yargıtay’ın istikrarlı uygulamasına göre feragat, tek taraflı bir irade beyanı olup geçerliliği karşı tarafın veya mahkemenin onayına bağlı değildir. En önemlisi, HMK’nın 311. maddesi uyarınca feragat, kesin hükmün hukuki sonuçlarını doğurur. Bu durum, birçok kararda şu ifadelerle vurgulanmıştır: “Feragat niteliğinde olup feragatten rücu mümkün değildir.” (Yargıtay 2. HD – 2009/20500) “Feragat, o iradenin açıklandığı anda kesin hükmün sonuçlarını doğurur.” (Yargıtay 2. HD – 2014/19891)

Bu ilkenin doğal sonucu olarak, anlaşmalı boşanma protokolünde veya dava sürecinde tazminat haklarından geçerli bir şekilde feragat eden bir taraf, bu kararından daha sonra dönemez ve aynı taleplerle yeni bir dava açamaz. Mahkemeler, yapılmış olan geçerli bir feragate rağmen açılan tazminat davalarını veya ileri sürülen talepleri reddetmekle yükümlüdür. Nitekim Yargıtay, feragat beyanına rağmen tazminata hükmedilmesini “usul ve yasaya aykırı” bularak bozma nedeni saymaktadır (Yargıtay 2. HD – 2011/7336, Yargıtay 2. HD – 2018/7462).

Anlaşmalı boşanmada Feragatin Geçerlilik Şartları ve İstisnaları

Ana kural feragatin kesin ve bağlayıcı olduğu yönünde olsa da, kararlar feragatin geçerliliği ve kapsamı açısından dikkat edilmesi gereken önemli hususları ortaya koymaktadır. Bu detaylar, feragatin bağlayıcılığını etkileyebilir ve bazı durumlarda tarafa yeniden dava açma hakkı tanıyabilir.

a) Feragat Beyanının Açıklığı ve Kesinliği: Feragatin bağlayıcı olabilmesi için irade beyanının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık, net ve koşulsuz olması gerekir. Genel ve muğlak ifadeler, Yargıtay tarafından feragat olarak yorumlanmamaktadır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, davacının “hiç bir talebinin olmadığı” yönündeki genel beyanının feragat sayılmayacağı, “kadının bu beyanının feragat kabul edilebilmesi için hangi haktan vazgeçtiğinin açıkça belirtilmesi gerektiği” vurgulanmıştır (2018/2762-2019/801).

Benzer şekilde, bir başka kararda, feragat beyanının şarta bağlı olması veya belirsizlik içermesi durumunda “kayıtsız ve şartsız olma niteliğinden yoksun” kabul edileceği ve bu nedenle geçerli bir feragat olarak değerlendirilemeyeceği belirtilmiştir (Yargıtay 2. HD – 2022/11414).

b) Anlaşmalı Boşanmanın Çekişmeliye Dönmesi Durumu: Anlaşmalı boşanma protokolü kapsamında yapılan feragat beyanları, boşanmanın “anlaşmalı” olarak sonuçlanması koşuluna bağlıdır. Eğer taraflar duruşmada anlaşamaz ve dava çekişmeli boşanmaya dönerse, başlangıçta yapılan feragat beyanları geçerliliğini yitirir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi bu durumu, “tarafların dava dilekçesindeki boşanmanın mali sonuçlarına ilişkin beyanları bu taleplerinden feragat olarak değerlendirilemez” şeklinde açıklamıştır (2011/2011-2011/22275). Bu durumda mahkemenin, tarafların kusur durumunu ve taleplerini yeniden değerlendirmesi gerekir.

c) Feragatin Kapsamı ve İrade Sakatlığı: Feragat, yalnızca açıkça vazgeçilen hakları kapsar. Örneğin, sadece maddi tazminattan feragat edilmesi, manevi tazminat hakkını ortadan kaldırmaz. Ayrıca, HMK uyarınca feragat kesin hüküm gibi sonuç doğursa da, bu durum mutlak değildir. Feragat beyanının hata, hile veya tehdit gibi iradeyi sakatlayan nedenlerle yapıldığı ispatlanırsa, feragatin iptali için dava açılabilir.

d) “Doğmamış Haktan Feragat Olmaz” İlkesi: Özellikle mal rejiminin tasfiyesine ilişkin alacaklar gibi, boşanma davası sonuçlanmadan ve hak tam olarak doğmadan yapılan genel feragat beyanlarının geçerliliği tartışmalıdır. Yargıtay, “doğmamış haktan feragat olmaz” ilkesini benimsemektedir. Bu ilke, boşanmanın fer’i niteliğindeki tazminatlardan (TMK md. 174) ziyade, mal rejiminden kaynaklanan alacaklar (katılma alacağı vb.) için daha sık gündeme gelmektedir.

Sonuç

Anlaşmalı boşanmada taraflar, boşanma protokolünde veya dava sırasındaki beyanlarıyla maddi ve manevi tazminat taleplerinden vazgeçebilirler. Vazgeçme Bağlayıcıdır. Usulüne uygun olarak, açık, net ve koşulsuz bir şekilde yapılan feragat beyanı, HMK uyarınca kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. Bu feragatten geri dönülemez ve tarafları bağlar. Geçerli bir feragat beyanında bulunan taraf, daha sonra aynı hukuki sebebe dayanarak tazminat talebiyle yeni bir dava açamaz. Mahkemeler bu tür davaları “feragat nedeniyle” reddedecektir. Ancak bu kuralın bağlayıcılığı; feragat iradesinin açık ve kesin olmasına, davanın anlaşmalı olarak sonuçlanmasına ve feragat beyanının irade sakatlığı hallerinden ari olmasına bağlıdır. Tarafların, anlaşmalı boşanma protokolü hazırlarken vazgeçtikleri hakların kapsamını net bir şekilde belirlemeleri, gelecekte ortaya çıkabilecek hukuki uyuşmazlıkları önlemek adına kritik öneme sahiptir. Bir makale önerisi.

Neden Uzman Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Anlaşmalı boşanma sürecinde maddi ve manevi tazminat gibi haklardan feragat etmek, telafisi güç sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle tarafların, sürecin her aşamasında hak kaybına uğramamaları için hukuki destek alması son derece önemlidir.

Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Tepeören avukat, Orhanlı avukat, Aydınlı Avukat ve Çayırova avukat gibi bölgesel olarak aile hukuku ve özellikle kat mülkiyeti, boşanma ve tazminat alanında uzmanlaşmış hukukçulardan profesyonel destek alınması; protokolün doğru düzenlenmesi, geçerli feragatlerin tespiti ve olası uyuşmazlıkların önlenmesi açısından büyük avantaj sağlar.

Read More

Toplu Yapılarda Aidat Toplama Yetkisi Kime Aittir? Toplu Yapı Yönetimine mi, Ada/Blok Yönetimine mi?

Giriş

Kat Mülkiyeti Kanunu (“KMK”) ile yönetim planları, apartman ve site yaşamında aidat toplama yetkisinin hangi yönetim birimine ait olduğunu belirleyen temel hukuki düzenlemeleri oluşturur. Ancak uygulamada sıkça karşılaşılan sorunlardan biri, aidat toplama yetkisinin toplu yapı yönetimine mi yoksa ada/blok/parsel yönetimlerine mi ait olduğuna ilişkin ortaya çıkan yetki ihtilaflarıdır. Bu bağlamda, Yargıtay kararları da söz konusu yetkinin belirlenmesinde hem KMK hükümlerini hem de yönetim planlarının bağlayıcılığını esas alır.

1. Sorun : Aidat Toplama Yetkisinde Yetki Karmaşası

Aidat toplama yetkisine ilişkin uyuşmazlıklar, genellikle yönetim planının yorumlanması ve KMK hükümleriyle olan ilişkisi bağlamında ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Yargıtay 5. Hukuk Dairesi 2020/12058 E. sayılı kararında, aidat toplama yetkisinin “toplu yapı yönetiminde mi yoksa ada yönetiminde mi olduğu” yönünde çıkan ihtilafın çözümü talep edilmiştir. Kararda, davacı tarafın, aidat toplama yetkisinin münhasıran toplu yapı yönetimine ait olduğunun tespitini talep ettiği, davalı ada yönetiminin ise yetkisiz aidat topladığı ileri sürülmüştür. (Yarg. 5. HD, 2020/12058 E.)

Benzer bir şekilde Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, 2017/2312 E. sayılı kararında, yönetim planı uyarınca belirli bir blok yönetiminin, başka bir bloktan aidat toplama yetkisi bulunmadığını ifade etmiş ve yetkinin yalnızca ilgili blok yönetiminde olduğuna hükmetmiştir (Yarg. 20. HD, 2017/2312 E.). Yine Yargıtay 18. Hukuk Dairesi 2015/2716 E. sayılı kararında, toplu yapı yönetiminin parsel maliklerinden aidat toplama yetkisine sahip olmadığı, bu yetkinin parsel yönetimlerine ait olduğu açıkça belirtilmiştir (Yarg. 18. HD, 2015/2716 E.).

2. Çözüm: Yetki Dağılımının Yönetim Planı ve KMK’ya Göre Tespiti

Aidat toplama yetkisinin tespitinde öncelikli olarak yönetim planı esas alınmalıdır. Zira yönetim planı, Kat Mülkiyeti rejiminde normlar hiyerarşisinde kanundan sonra gelen, bağlayıcı ve düzenleyici bir belgedir. Yönetim planı ile açıkça toplu yapı yönetimine yahut alt yönetim birimlerine (örneğin ada, blok ya da parsel yöneticisine) aidat toplama yetkisi verilmişse, bu düzenlemeye riayet edilmesi zorunludur.

Bu bağlamda Yargıtay 18. Hukuk Dairesi 2013/7471 E. sayılı kararında, aidat toplama işlemlerinde yönetim planına uygun hareket edilmesini ve bu planın kat maliklerinin haklarını gözeterek adil bir şekilde uygulanmasını gerektiğini ifade etmiştir (Yarg. 18. HD, 2013/7471 E.).

Sonuç

Aidat toplama yetkisine dair uyuşmazlıklarda çözüm, KMK hükümleri ve yönetim planının birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Yetkinin hangi yönetim birimine ait olduğunun belirlenmesinde; Yönetim planında açık hüküm bulunup bulunmadığı, Yönetim planının KMK m. 28’e uygun şekilde değiştirilip değiştirilmediği, söz konusu yönetim biriminin, ilgili bağımsız bölüm maliklerini temsil etme niteliğine sahip olup olmadığı hususları belirleyici olmaktadır.

Yönetim planında bu yetkinin hangi birime verildiği açıkça belirlenmişse, bu plana aykırı aidat toplama girişimleri yetkisizlik teşkil eder. Öte yandan, planın belirsizliği veya eksikliği hâlinde, yargı mercileri aidat toplama yetkisinin niteliğini KMK hükümleri çerçevesinde yorumlayarak belirlemektedir.

Neden Uzman Avukat Görüşü Gerekli? | Tuzla Avukat

Aidat toplama yetkisine ilişkin uyuşmazlıklar, özellikle Tuzla, Pendik ve Kartal gibi çok bloklu yapılaşmanın yoğun olduğu bölgelerde sıkça ortaya çıkmaktadır. Yönetim planındaki eksiklikler, kanuna aykırı uygulamalar ve yetki karmaşaları, hak kaybına neden olabilecek ciddi sorunlardır.

Bu nedenle Yönetim planının hukuka uygunluğu, Aidat toplama yetkisinin kimde olduğu, Yetkisiz tahsilatın nasıl engelleneceği gibi konularda Tuzla’da kat mülkiyeti alanında uzman bir avukatın görüşü, doğru çözüm yollarını belirlemek açısından büyük önem taşır. Yerel uygulamalara ve mahkeme kararlarına hâkim uzman bir avukat, haklarınızı korumanıza yardımcı olur. Bu konuda bir makale önerisi.

Read More

Serbest Bölgede Faaliyet Ruhsatı Almanın ve Yer Kiralamanın Şartları ve Usulü

1. Giriş

Bu çalışma, Türkiye’deki serbest bölgelerde faaliyette bulunmak isteyen yerli ve yabancı yatırımcıların izlemesi gereken hukuki prosedürleri ele almaktadır. Çalışmanın temel amacı, 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu ve ilgili mevzuat çerçevesinde, “faaliyet ruhsatı” almanın ve bu faaliyetler için gerekli olan “işyeri temini (kiralama, irtifak hakkı vb.)” sürecinin şartlarını ve usulünü açıklamaktır. Serbest bölgeler, “ihracata yönelik yatırım ve üretimi teşvik etmek, doğrudan yabancı yatırımları ve teknoloji girişini hızlandırmak” gibi stratejik hedeflerle kurulmuş özel ekonomik alanlardır. Bu hedeflere ulaşmak için kurulan sistemin temel taşları olan ruhsatlandırma ve yer tahsisi, belirli bir idari sürece tabidir. Bu çalışma, söz konusu sürecin adımlarını, ilgili kurumları ve tarafların hak ve yükümlülüklerini ortaya koymaktadır.

2. Faaliyet Ruhsatı Alma Usulü

Faaliyet ruhsatı, bir yatırımcının serbest bölgedeki teşviklerden yararlanabilmesi ve yasal olarak faaliyette bulunabilmesi için zorunlu bir izin belgesidir. Süreç, çok aşamalı bir idari prosedürü içermektedir.

Başvuru Mercii ve Başvuru Sahipleri: Süreç, yatırımcının başvurusu ile başlar. Başvuru yapabilecek kişiler, kanunda açıkça belirtilmiştir: “yerli ya da yabancı gerçek ya da tüzel kişiler Ticaret Bakanlığından ruhsat almak kaydıyla serbest bölgelerde faaliyette bulunabileceklerdir”. Başvurunun ilk adresi ise ilgili bölgenin Serbest Bölge Müdürlüğü’dür.

Değerlendirme Süreci: Başvuru, tek bir merci tarafından sonuçlandırılmaz. Serbest Bölge Müdürlüğü, başvuruyu aldıktan sonra, “serbest bölge işleticisi ile bölge kurucu ve işleticisinin görüşünü aldıktan sonra, başvuruyu kendi görüşünü de ekleyerek Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğüne gönderir”. Bu, sürecin yerel ve merkezi otoriteler arasında bir koordinasyon gerektirdiğini göstermektedir. Nihai karar mercii Ticaret Bakanlığı’na bağlı Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü’dür.

Başvurunun Sonuçlanması: Genel Müdürlük tarafından yapılan değerlendirme sonucunda iki ihtimal ortaya çıkar:

Reddedilme: “Başvuru uygun bulunmazsa bu durum başvurucuya yazılı olarak bildirilir ve başvuru ücreti iade edilir”.

Ön Kabul ve Yer Temini Şartı: “Başvuru uygun görülürse, bu durum başvurucuya yazılı olarak bildirilir ve kendisine faaliyetini sürdüreceği işyerinin teminine yönelik olarak yapılacak sözleşmenin bir örneği ile gerekli diğer belgeleri Genel Müdürlüğe iletmesi için otuz günlük süre verilir. Bu bulgu, faaliyet ruhsatının nihai olarak verilmesinin, yatırımcının bölgede bir işyeri temin ettiğini kanıtlaması şartına bağlı olduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Nihai Ruhsatlandırma: Yatırımcı, verilen 30 günlük süre içinde kira sözleşmesi gibi belgeleri sunarsa, başvurucuya faaliyet ruhsatı verilir. Bu ruhsatı alan kişi, kanunen “kullanıcı” statüsünü kazanır. Süreye uyulmaması halinde ise “dosya işlemden kaldırılır ve başvuru ücreti irat olarak kaydedilir.

3. Serbest Bölgede Yer Kiralama ve Tahsis Şartları

Faaliyet ruhsatı sürecinin ayrılmaz bir parçası olan yer temini, yatırımcıya farklı seçenekler sunan esnek bir yapıya sahiptir. Yatırımcılar, faaliyet gösterecekleri işyerini farklı hukuki yöntemlerle temin edebilirler. En sık uygulanan yöntemler kiralama ve irtifak hakkı tesisidir.

Sözleşmelerin Onayı: Yatırımcının bölge işleticisi veya kurucu/işleticisi ile yaptığı kira veya satış sözleşmeleri de idari bir onaya tabidir. Serbest Bölge Müdürlüğü’nün görevleri arasında, “faaliyet ruhsatı müracaatı uygun görülen kişilerin yapmış olduğu kira ve satış sözleşmelerini onaylamak” da bulunmaktadır.

Bölge İşleticisinin Rolü: Özel sektör tarafından işletilen serbest bölgelerde (yap-işlet-devret veya işletme sözleşmesi modelleri), bölge işleticisi yer temininde kilit bir rol oynar. İşletici, “serbest bölge arazi, bina ve tesislerinin kiralanması veya sair suretle kullanıma verilmesi ile yıkım ve yeniden inşasına ilişkin usul ve esasları belirlemek ve uygulamak” yetkisine sahiptir. Kiralamaya ilişkin özel şartlar ve tarifeler, idare ile işletici arasında yapılan ana sözleşmede belirlenir.

4. Diğer Değerlendirmeler

Ruhsatın Hukuki Niteliği: Faaliyet ruhsatı, basit bir izin belgesinden öte, bir “şartlı ruhsat” veya “şartnameli ruhsat” niteliğindedir. Bu, ruhsatın sahibine belirli haklar (teşviklerden yararlanma vb.) tanımasının yanı sıra, uyması gereken yükümlülükler de getirdiği anlamına gelir. Hiçbir gerçek veya tüzelkişi faaliyet ruhsatı almaksızın serbest bölge teşviklerinden yararlanamaz. Bu, ruhsatın bölgedeki ekonomik faaliyetin anahtarı olduğunu gösterir.

İdari Sürecin Bütünlüğü: Faaliyet ruhsatı alma ve yer kiralama, birbirinden bağımsız düşünülemeyecek, birbirini şart koşan iki süreçtir. Yatırımcı, ruhsat başvurusunun ön onayını almadan anlamlı bir kira sözleşmesi yapamaz; aynı şekilde, onaylanmış bir kira sözleşmesi sunmadan da nihai ruhsatı alamaz. Bu yapı, bölgeye yalnızca ciddi ve faaliyete geçmeye hazır yatırımcıların girmesini sağlamayı amaçlayan bir kontrol mekanizmasıdır.

Esnek Tahsis Modelleri: Kanun koyucunun yatırımcılara kiralama, 49 yıla varan irtifak hakkı ve yap-işlet-devret gibi farklı modeller sunması, serbest bölgelerin yatırımcı dostu bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Bu esneklik, farklı sermaye ve proje büyüklüklerine sahip yerli ve yabancı yatırımcıları çekmeyi hedeflemektedir.

Devletin ve Özel Sektörün Rol Dağılımı: Serbest bölgelerin kuruluş ve işletilmesinde farklı modellerin (devlet tarafından, özel sektör tarafından, yap-işlet-devret) uygulanmaktadır. Bu durum, yer kiralama sürecindeki muhatabın (doğrudan idare veya bölge işleticisi) ve kira şartlarının değişmesine neden olabilir. Ancak her durumda, nihai denetim ve onay yetkisi Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü ve Serbest Bölge Müdürlüğü gibi kamu otoritelerindedir.

Neden Uzman Avukat Görüşü Gerekli?

Serbest bölgede faaliyet ruhsatı almak ve yer kiralamak, basit bir kira sözleşmesi süreci değildir. Hem ruhsatlandırma hem de yer tahsisi aşamaları, idari usuller, süreli başvurular, kamu-özel sektör işbirliği sözleşmeleri gibi teknik konuları içerdiğinden, bu işlemler mutlaka deneyimli bir hukukçu gözetiminde yürütülmelidir. Yanlış ya da eksik yapılan başvurular, yatırımın reddedilmesine veya ciddi gecikmelere yol açabilir. Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze, Tepeören, Orhanlı ve Çayırova gibi sanayi ve ticaretin yoğun olduğu bölgelerde serbest bölge yatırımı planlayan kişi ve kurumların, serbest bölge ve yatırım hukuku konusunda uzman bir Tuzla avukatından profesyonel danışmanlık alması hak ve menfaat kaybını önlemek açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Anlaşmalı Boşanma Protokolü Hazırlarken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Nelerdir? – Tuzla Avukat Rehberi

Anlaşmalı boşanma protokolü hazırlarken dikkat edilmesi gereken en önemli unsurları ve bu protokollerde mal paylaşımı, nafaka ödenmesi ile çocukların velayeti konularında sıklıkla karşılaşılan sorunlar, Yargıtay kararları ışığında incelemektedir. Anlaşmalı boşanma, evlilik birliğini sonlandırmak isteyen eşlerin, boşanmanın tüm sonuçları üzerinde mutabakata vararak mahkemeye başvurmaları esasına dayanır. Ancak bu sürecin sorunsuz ilerlemesi ve gelecekte yeni hukuki ihtilaflara yol açmaması için protokolün titizlikle hazırlanması büyük önem taşımaktadır.

1. Anlaşmalı Boşanma Protokolün Kapsamı ve Açıklığı

 Protokol, boşanmanın mali sonuçları (mal paylaşımı, maddi-manevi tazminat, yoksulluk nafakası) ve çocukların durumu (velayet, kişisel ilişki, iştirak nafakası) gibi tüm fer’i konularda tarafların tam ve açık anlaşmasını içermelidir. Ayrıca, mal rejiminin tasfiyesi kapsamında yahut bundan bağımsız olarak bir kısım gayrimenkulün yahut sicile kayıtlı olan menkullerin tescili, menkullerin teslimi, bir miktar paranın ödenmesi, hisse devri ve bunun gibi bir çok hususu anlaşma boşanma protokolüne derc edebilirler.

Protokolde yer alan “herhangi bir mal paylaşımı ile ilgili bir isteğim yoktur” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesi-2013/827-2013/12674) veya “Evlilik birliğinde edinmiş olduğumuz eşyaları rızaen paylaştık, sonradan her iki taraf da bir talepte bulunmayacaktır” (Yargıtay 8. Hukuk Dairesi-2013/9389-2014/4769) gibi genel ifadeler, mal rejiminin tasfiyesini kapsamayabilir ve sonradan dava konusu olabilir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2013/827-2013/12674) bu konuda, “düzenlemenin mal rejiminin tasfiyesine ilişkin olduğunun duraksamaya yer vermeyecek şekilde tek tek ve ismen sayılmak suretiyle açıkça belirlemiş olmaları gerekir” vurgusunu yapar.

Protokol Hükümlerinin Karara Eksik Yansıtılması: Mahkemenin, protokolde anlaşılan tüm hususları kararın hüküm fıkrasına açıkça ve eksiksiz geçirmesi zorunludur. Aksi takdirde “infazda tereddüt” yaşanabilir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2012/25949-2013/11249) “protokole atıf yapılmakla yetinilmemesi, anlaşılan bütün hususlara ayrıca kararın hüküm fıkrasında da yer verilmesi gerekir” demektedir. Benzer şekilde, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2023/28-2023/3252) “protokolde taraflarca kararlaştırılan iştirak nafakasının hükümde açıkça yazılmaması… kararın icrasında tereddüt uyandırmaktadır” tespitinde bulunmuştur. Protokol maddelerinin eksik veya değiştirilerek hükme geçirilmesi (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi-2024/2311-2024/2340) de ciddi sorunlara yol açar.

2. Anlaşmalı Boşanmada Tarafların İradesi ve Hakimin Rolü:

Tarafların protokolü özgür iradeleriyle imzalamış olmaları ve hakimin bu iradelerin serbestçe açıklandığına kanaat getirerek protokolü uygun bulması şarttır. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2013/827-2013/12674) “Hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek protokolü uygun bulması şarttır” ilkesini hatırlatır. Tarafların duruşmada bizzat beyanlarının alınması bu sebeple önemlidir (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi-2024/5860-2024/8178).

İradeden Dönme: Anlaşmalı boşanma kararı kesinleşinceye kadar taraflar irade beyanlarından dönebilirler. Bu durumda dava çekişmeli boşanmaya dönüşür (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi-2024/2108-2024/1835, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi-2023/4736-2024/3599). Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2024/1117-2024/8212) “Anlaşmalı boşanma yönünden oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici bir hüküm bulunmamaktadır” der.

Zorla İmzalatma İddiaları: Protokolün zorla imzalatıldığı iddiası, anlaşmalı boşanmanın geçersizliğine yol açabilir (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi-2006/16394-2007/5066).

Hakimin Taleple Bağlılığı ve İstisnaları: Hakim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır (HMK md. 26/1). Ancak iştirak nafakası gibi kamu düzenine ilişkin konularda veya çocuğun üstün yararı gerektirdiğinde resen hareket edebilir veya düzenlemede değişiklik yapabilir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu-2017/1894-2019/918). Ancak bu, “talep olmadığı halde yılda bir kereye mahsus olmak üzere müşterek çocuk için ayrıca 6000 TL’ye hükmedilmesi” gibi talep dışı kalemlere hükmedileceği anlamına gelmez.

3. Mal Paylaşımı (Mal Rejiminin Tasfiyesi):

 Mal rejiminin tasfiyesine ilişkin anlaşmaların protokolde açıkça yer alması, hangi malların kime kalacağının belirtilmesi önemlidir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2012/4834-2012/5060) boşanma protokolündeki genel beyanların “mal rejimini kapsamamaktadır” diyerek bu ayrımı vurgular.

Mal Rejiminin Kapsanmaması: Protokolde mal rejiminin tasfiyesine ilişkin açık bir düzenleme yoksa, boşanmanın fer’ilerine (nafaka, tazminat) ilişkin genel feragat beyanları mal rejiminden kaynaklanan alacakları (katılma alacağı, katkı payı vb.) kapsamaz ve bu konuda ayrıca dava açılabilir (Yargıtay 8. Hukuk Dairesi-2012/4834-2012/5060, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi-2014/12747-2015/1086).

Doğmayan Haktan Feragat Olmaz” İlkesi: Özellikle mal rejiminden kaynaklanan alacaklar boşanma kararı kesinleşmeden tam olarak doğmadığından, bu haklardan peşinen yapılan genel feragatlerin geçerliliği tartışmalıdır. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2014/5316-2014/11905) “boşanma davasında, tazminat ve nafaka talebinden vazgeçildiğine ilişkin beyan, hakkın doğumundan önce feragat mümkün olmadığından geçerli değildir” şeklinde önemli bir tespitte bulunur.

İyi Niyet ve Sözleşmeye Bağlılık: Tarafların protokolde mal paylaşımına ilişkin açık beyanlarda bulunup sonradan dava açmaları iyi niyet kurallarına aykırı bulunabilir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2022/9961-2023/1778) davacının “bilerek ve isteyerek protokolle karşı tarafa bir takım maddî olanaklar sağlayan” bir kişi olarak, boşanma sonrası bu olanakları geri istemesinin kabul edilemez olduğunu vurgulamıştır.

Kişisel Mallar ve Edinilmiş Mallar Ayrımı: Protokolde paylaşımı kararlaştırılan malların niteliği (kişisel mal/edinilmiş mal) önemlidir. Davalının kişisel malı niteliğindeki bir pay üzerinde diğer eşin alacak hakkı bulunmayabilir (Yargıtay 8. Hukuk Dairesi-2014/16757-2015/4903).

4. Nafaka (Yoksulluk ve İştirak):

Nafaka miktarı, artış oranı ve süresi protokolde net bir şekilde belirtilmelidir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2024/1343-2024/8709) kararında “… iştirak nafakasına, nafakaların gelecek yıllarda memur maaş zam oranında artırılmasına” şeklinde bir düzenlemeden bahsedilmektedir

Miktarın Belirsizliği veya Eksikliği: Protokolde nafaka konusunda hüküm bulunmaması veya miktarın hükme geçirilmemesi sorun yaratır.

Artış Şartlarının Uygulanabilirliği: Artış oranlarının net olmaması gelecekte ihtilafa neden olabilir.

Mali Durumun Değişmesi: Protokolle belirlenen nafaka kesinleşse dahi, TMK m. 176/4 uyarınca “Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde iradın arttırılması veya azaltılmasına karar verilebilir.” (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi-2015/19705-2016/2083).

5. Çocukların Velayeti ve Kişisel İlişki:

Çocuğun üstün yararı gözetilerek velayetin kime verileceği ve diğer ebeveynle kişisel ilişkinin nasıl kurulacağı ayrıntılı olarak düzenlenmelidir. Tarafların anlaştığı velayet düzenlemesi çocuğun menfaatine aykırı ise hakim müdahale edebilir. Kişisel ilişkinin günleri, saatleri, özel günler gibi detayların belirsiz olması uygulamada sorun yaratır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2009/17648-2010/19842) kararında “velayeti anneye verilen çocukla baba arasındaki kişisel ilişkinin protokole uygun düzenlenmemesi” bir eksiklik olarak belirtilmiştir.

Sonuç

Anlaşmalı boşanma protokolleri, evlilik birliğini sonlandırmanın en barışçıl ve hızlı yollarından biri olmasına rağmen, içeriğinin titizlikle hazırlanmaması durumunda yeni ve karmaşık hukuki sorunlara yol açabilmektedir. Bu nedenle, protokol hazırlanırken:

Açıklık ve Kesinlik: Tüm mali sonuçlar (mal paylaşımı, nafakalar, tazminatlar) ve çocuklarla ilgili düzenlemeler (velayet, kişisel ilişki) hiçbir yoruma veya belirsizliğe yer vermeyecek şekilde açık ve ayrıntılı olarak belirtilmelidir.

Mal Rejiminin Tasfiyesi: Mal paylaşımına ilişkin hususlar, hangi malların kime ait olacağı, mal rejiminden kaynaklanan alacaklardan (katılma alacağı, katkı payı, değer artış payı) feragat ediliyorsa bunun açıkça yazılması kritik öneme sahiptir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin (2013/827-2013/12674) vurguladığı gibi, malların “tek tek ve ismen sayılmak suretiyle açıkça” belirlenmesi idealdir.

Özgür İrade ve Bilgilendirme: Tarafların protokolün tüm maddelerini anladıklarından ve özgür iradeleriyle kabul ettiklerinden emin olunmalıdır.

Hukuki Destek: Protokolün hazırlanması aşamasında uzman bir hukukçudan destek almak, olası hak kayıplarının ve gelecekteki ihtilafların önlenmesi açısından büyük fayda sağlayacaktır. Bu unsurlara dikkat edilmesi, anlaşmalı boşanma sürecinin amacına uygun olarak, tarafların haklarını koruyarak ve adil bir şekilde sonuçlanmasını temin edecektir. Diğer makalelerimiz

Neden Uzman Avukat Görüşü Gerekli? | Tuzla Avukat

Anlaşmalı boşanma süreci basit gibi görünse de, protokolde yapılacak küçük bir eksiklik bile ileride mal paylaşımı, nafaka veya çocukların velayeti gibi konularda dava açılmasına yol açabilir. Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal gibi yoğun nüfuslu ve artan boşanma oranlarına sahip ilçelerde, yerel mahkemelerin uygulamaları ve Yargıtay kararları konusunda bilgi sahibi olmak büyük avantaj sağlar.

✅ Mal rejiminin doğru biçimde protokole aktarılması,
✅ Nafaka artışları ve süresi gibi detayların net yazılması,
✅ Velayet ve kişisel ilişki düzenlemelerinin çocuğun menfaatine uygun planlanması gibi konularda,
Tuzla’da boşanma hukuku alanında uzman bir avukatla çalışmak, hem hak kayıplarını önler hem de protokolün mahkeme tarafından kabul edilme şansını artırır. Uzman avukat desteğiyle hazırlanan bir protokol, sizi yıllar sürecek ihtilaflardan korur ve sürecin kısa sürede, huzurla tamamlanmasını sağlar. Bu konuda yazı önerisi

Read More

Çekin Keşideciye Geri Ciro Edilmesi ve Önceki Cirantaların Sorumluluğu – Yargıtay Kararları Işığında

Çekin keşideciye geri ciro edilmesi, kambiyo senetleri uygulamasında sık karşılaşılan ancak hukuki sonuçları açısından tartışmalı bir konudur. Bu durumda önceki cirantaların sorumluluğu devam eder mi? Yoksa keşidecinin yeniden ciro ettiği senette yeni bir sorumluluk silsilesi mi başlar? Bu yazıda, Yargıtay’ın farklı dairelerine ait kararlar ışığında bu soruya yanıt aranmakta ve iki temel yaklaşım açıklanmaktadır.

A. Yaygın Görüş: Keşideciye Geri Ciro Edilen Çekte Önceki Cirantaların Sorumluluğu Kalkar

Yaygın görüş : Önceki cirantaların sorumluluğu kalkar : Yaygın görüş sorumluluk kalkacağı yönündedir. Yargıtay uygulamasının büyük çoğunluğu çekin keşideciye geri ciro edilmesi ve keşideci tarafından yeniden tedavüle sokulması halinde, “ikinci tedavül” olarak adlandırılan bu işlemden önceki lehtar ve cirantaların sorumluluğunun ortadan kalktığı yönündedir. Bu görüş, özellikle Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihatları tarafından şekillendirilmiş ve çok sayıda ilk derece ve bölge adliye mahkemesi tarafından benimsenmiştir.

Bu görüşün temel dayanağı, keşidecinin çeki geri almasıyla birlikte, sanki o çeki hiç düzenlememiş gibi ilk baştaki konumuna geri döndüğü varsayımıdır. Dolayısıyla, yeni bir tedavül süreci başlar ve sorumluluk zinciri bu yeni süreçte oluşur.

B. Karşı Görüş: Önceki Cirantaların Sorumluluğu Devam Eder

Karşı Görüş: Sorumluluk Devam Eder  : Azınlıkta olmakla birlikte, özellikle Yargıtay 11. ve 19. Hukuk Daireleri’nin kararlarında, çekin keşideciye geri ciro edilmesinin önceki cirantaların sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı belirtilmektedir. Bu görüş, kambiyo senetlerinin temel prensibi olan “cirantaların müteselsil sorumluluğu” ve “imzaların bağımsızlığı” ilkelerine dayanır. Buna göre, bir cirantanın imzası senet üzerinde bulunduğu ve çizilmediği müddetçe, senedin meşru hamiline karşı sorumluluğu devam eder.

Sorumluluğun Kalktığı Görüşünün Hukuki Dayanakları

Bu görüşü savunan kararlar, neredeyse standartlaşmış bir gerekçeye dayanmaktadır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin birçok kararında tekrarlandığı gibi:Çek, keşideci tarafından lehtar lehine düzenlenip, keşide edildikten sonra, lehtar tarafından tekrar keşideciye ciro edilmesi halinde, keşidecinin 6102 sayılı TTK’nun 788. maddesi koşullarında yeniden çeki tedavüle çıkararak ciro etmesi durumunda, ikinci tedavülden önceki lehtarın sorumluluğu kalmadığından, lehtar hakkında takip yapılamaz.” (Bkz. Yargıtay 12. HD – 2013/12196 E.; Yargıtay 12. HD – 2019/477 E.; Yargıtay 12. HD – 2020/1441 E. ve çok sayıda benzer karar).

Bu yaklaşımın temel mantığı şu şekilde özetlenebilir: Keşidecinin Baştaki Durumuna Dönmesi: Keşideci, çeki geri ciro yoluyla devraldığında, çeki hiç tedavüle çıkarmamış gibi kabul edilir. Keşideci “çeki keşide etmeden önceki durumuna dönmüştür”.

Alacaklı ve Borçlu Sıfatlarının Birleşmesi: Çekin borçlusu konumundaki keşideciye geri dönmesiyle, alacak ve borç ilişkisi sona erer. Lehdar çeki keşideciye ciro etmesiyle davacı (lehtar ve ilk ciranta) ile keşideci arasındaki alacak borç ilişkisi son bulmuştur.

Keşidecinin çeki yeniden tedavüle sokması, yeni bir sorumluluk zinciri başlatır. Bu durumda sorumluluk, sadece “keşideci ile takip alacaklısı hamil arasında” kalır (Bkz. Yargıtay 12. HD – 2020/4150 E.).

Sorumluluğun Devam Ettiği Görüşünün Hukuki Dayanakları

Bu görüşü benimseyen Yargıtay 11. ve 19. Hukuk Daireleri, kambiyo senetlerinin tedavül güvenliğini ve hamillerin haklarını korumayı önceler. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin “sorumluluk kalkar” yönündeki kararını bozarken şu gerekçeyi sunmuştur: “keşidecinin yeniden ciro etmek suretiyle çeki tedavüle sürmesi sonucu hamil pozisyonuna gelen davalı …’ne karşı, çekte imzası bulunan keşideci-lehdar ve cirantaların müşterek müteselsil sorumlu oldukları” (Yargıtay 11. HD – 2020/6363 E.).

Bu yaklaşımın temel mantığı ise şöyledir: Müteselsil Sorumluluk İlkesi: Çekte imzası bulunan herkes (keşideci, lehtar, cirantalar), hamile karşı müteselsilen sorumludur. Hamil, dilediği borçluya veya hepsine birden başvurabilir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin (2015/12521) belirttiği gibi, “Ciro silsilesi içinde yer alan kişiler hamile karşı müteselsil borçlu sıfatıyla mesul olup, hamil bunların sıraları ile bağlı olmaksızın her birine… müracaat edebilir.”

Geriye Cironun Sorumluluğu Kaldırmaması: TTK, çekin borçlu olanlardan birine (keşideci dahil) ciro edilmesini ve bu kişinin çeki yeniden ciro etmesini yasaklamamıştır. Ancak bu durum, önceki cirantaların sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

İmzaların Bağımsızlığı: Lehtarın veya cirantanın cirosu çizilmediği sürece, senet üzerindeki imzası geçerliliğini korur ve bu imza, son hamile karşı bir taahhüt niteliğindedir.

Sonuç

Sunulan yargı kararları ışığında, çekin keşideciye geri ciro edilmesi durumunda önceki cirantaların sorumluluğunun kalkıp kalkmayacağı konusunda net ve birleşik bir içtihat bulunmamaktadır. Ancak şu sonuçlara varılabilir. Yaygın Uygulama Sorumluluğun Kalktığı Yönündedir: Özellikle Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin istikrarlı kararları, çok sayıda alt derece mahkemesi tarafından benimsenmekte ve uygulamada bu görüşün daha yaygın olduğu gözlemlenmektedir. Bu görüşe göre, keşideciye dönen çekle birlikte eski sorumluluk zinciri kopar ve yeni bir süreç başlar.

Neden Tuzla ve Çevresinde Uzman Avukat Görüşü Gereklidir?

Çekin keşideciye geri ciro edilmesi gibi teknik ve ayrıntılı bir senet işlemi, ilk bakışta basit bir hukuki işlem gibi görünse de; eksik yorumlandığında veya yanlış uygulandığında ciddi riskler doğurabilir. Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze, Çayırova ve Tepeören gibi ticari hareketliliğin yüksek olduğu bölgelerde faaliyet gösteren şirketler açısından bu tür ciro işlemleri, yüksek tutarlı çek ve bonolarla doğrudan ilgilidir.

Bu bölgelerdeki ticari ilişkilerde;

  • Yanlış ciro nedeniyle sorumluluğu olmayan kişilere karşı takip yapılması,
  • Haksız tahsilat iddialarıyla dava açılması,
  • Cirantaların sorumluluğunun yanlış yorumlanması,
  • Veya keşideciye dönen çekin yeniden tedavüle sokulmasında hukuka aykırı bir süreç izlenmesi gibi durumlar, hem alacaklıyı hem de borçluyu ciddi hukuki süreçlerle karşı karşıya bırakabilir. Bu nedenle Tuzla’da faaliyet gösteren bir kambiyo hukuku avukatı, bölgenin ticari yapısını bilen, Yargıtay’ın güncel içtihatlarına hâkim ve senet uygulamalarındaki hata risklerini önceden tespit edebilecek deneyime sahip olmalıdır. Aynı şekilde Kartal, Maltepe, Pendik, Çayırova, Tepeören ve Gebze gibi bölgelerde faaliyet gösteren işletmelerin, çek cirosu gibi karmaşık işlemlerde yerel uygulamayı bilen bir hukukçudan destek almaları, ileride yaşanabilecek çek iptali, takip iptali ya da haksız sorumluluk gibi riskleri önemli ölçüde azaltır. Sonuç olarak, çekin keşideciye geri ciro edilmesi durumunda önceki cirantaların sorumluluğu devam eder mi? sorusuna verilecek cevap olayın detayına ve doğru hukuki değerlendirmeye bağlıdır. Bu nedenle, özellikle Tuzla ve çevresindeki işletmelerin senet hukuku alanında uzman bir avukat ile çalışmaları büyük önem taşır.
Read More