Yargı Kararları Işığında Gemilerde Yaşanan İş Kazalarında İzlenmesi Gereken Hukuki Yollar Nelerdir?

Giriş

Gemilerde yaşanan iş kazaları, denizcilik sektörünün kendine özgü çalışma koşulları, farklı hukuki düzenlemelerin kesişim noktasında yer alması ve uluslararası nitelik taşıyabilmesi nedeniyle karmaşık bir hukuki süreç barındırır. Kazaya uğrayan gemi adamı veya hak sahiplerinin haklarını tam ve eksiksiz bir şekilde alabilmesi, doğru hukuki adımların zamanında atılmasına bağlıdır. Bu çalışma, Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemeleri ve İlk Derece Mahkemeleri tarafından verilmiş çeşitli kararları analiz ederek, gemilerdeki iş kazaları sonrasında mağdurların izlemesi gereken hukuki yol haritasını ortaya koymaktadır. Çalışma, olayın tespiti, sorumluların belirlenmesi, dava süreçleri ve tazminat talepleri gibi temel aşamaları, yargı kararlarından önemli alıntılarla destekleyerek kapsamlı bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır.

İncelenen mahkeme kararları, gemilerde yaşanan bir iş kazası sonrasında izlenmesi gereken hukuki sürecin çok aşamalı ve farklı hukuki disiplinleri içeren bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Süreç, temel olarak aşağıdaki adımları içermektedir:

1. Gemide Yaşanan İş Kazasının Tespiti ve Kurumsal Bildirimler

Hukuki sürecin ilk ve en temel adımı, yaşanan olayın hukuken bir “iş kazası” olarak nitelendirilmesidir. Bu tespit, sonraki tüm hak taleplerinin zeminini oluşturur.

SGK Süreci: 5510 sayılı Kanun uyarınca, işverenin kazayı derhal kolluk kuvvetlerine ve en geç üç iş günü içinde Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bildirme yükümlülüğü vardır. SGK’nın olayı iş kazası olarak kabul etmemesi durumunda, mağdurun İş Mahkemesi’nde “iş kazasının tespiti davası” açması gerekir. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin vurguladığı gibi, “Kurumca hak sahiplerine gelir bağlanabilmesi öncelikle zararlandırıcı sigorta olayının iş kazası niteliğinde olduğunun yöntemince saptanmış olmasına bağlıdır. Bu yön davada öncelikle açıklığa kavuşturulması gereken ön sorundur” (Yargıtay-21. HD-2012/8768-2012/8739).

Tespit Davası: İş kazası tespiti davası, SGK’nın yanı sıra işverene karşı da açılır ve bu dava, açılacak tazminat davaları için bekletici mesele yapılabilir.

2. Görevli Mahkeme ve Dava Türleri

Kazanın niteliğine ve talep edilen haklara göre başvurulacak mahkeme ve dava türü değişiklik gösterir.

İş Mahkemeleri: Gemi adamının işverenine karşı açacağı maddi ve manevi tazminat davaları, hizmet akdinden kaynaklandığı için kural olarak İş Mahkemelerinde görülür. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, deniz çalışanları için genel İş Kanunu yerine 854 sayılı Deniz İş Kanunu hükümlerinin uygulanmasıdır. Bu kanun, fazla mesai hesaplaması gibi konularda farklı düzenlemeler içerir (Yargıtay-9. HD-2024/13121-2025/344).

Asliye Ticaret Mahkemeleri: Uyuşmazlık, geminin sigorta poliçesinden kaynaklanıyorsa (örneğin, işveren mali mesuliyet sigortası) veya Türk Ticaret Kanunu (TTK) kapsamında bir deniz kazası (çatma vb.) söz konusu ise görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesi olabilir.

Ceza Mahkemeleri: Kaza, taksirle yaralama veya ölüme sebebiyet verme gibi bir suç teşkil ediyorsa, sorumlular hakkında ceza davası açılır. Ceza davasında verilen karar ve toplanan deliller, özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusundaki tespitler, hukuk mahkemesindeki tazminat davası için güçlü bir delil niteliği taşır (BAM-İstanbul 13. HD-2024/601-2024/1697).

3. Sorumluların Belirlenmesi ve Kusur Oranları

Tazminatın kime yöneltileceği ve miktarının ne olacağı, sorumluların ve kusur oranlarının doğru tespitine bağlıdır.

Sorumlular: Gemi adamının işvereni, gemi donatanı, işleteni ve varsa alt işveren, kazadan dolayı müteselsilen (birlikte) sorumlu olabilirler. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi kararına göre, “Birden çok kimsenin birlikte neden oldukları zarardan sorumluluklarını düzenleyen Borçlar Kanunu’nun 50. maddesi… uyarınca” davacı, zararın tamamını bu sorumlulardan herhangi birinden veya tamamından talep edebilir (Yargıtay-21. HD-2011/9404-2012/18483).

Kusur Tespiti: Mahkemeler, kazanın oluşumunda işverenin iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alıp almadığını, gemi adamının bir kusuru olup olmadığını ve kaçınılmazlık faktörünün etkisini belirlemek için uzman bilirkişi raporlarına başvurur.

4. Talep Edilebilecek Haklar ve Tazminatlar

Maddi Tazminat: Yaralanma halinde tedavi giderleri, geçici ve kalıcı iş göremezlik nedeniyle oluşan kazanç kayıplarını kapsar. Ölüm halinde ise ölenin desteğinden yoksun kalanlar (eş, çocuk, anne-baba) için destekten yoksun kalma tazminatı ve cenaze giderleri talep edilebilir.

Manevi Tazminat: Kazazedenin veya ölüm halinde yakınlarının duyduğu acı, elem ve üzüntüyü hafifletmek amacıyla talep edilir. Hâkim, “ülkenin ekonomik koşulları, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu, olayın ağırlığı” gibi unsurları dikkate alarak hakkaniyete uygun bir miktar belirler (Yargıtay-21. HD-2011/9404-2012/18483).

SGK Tarafından Yapılan Ödemeler: SGK tarafından bağlanan iş göremezlik geliri veya ölüm aylığının ilk peşin sermaye değeri, mükerrer ödemeyi önlemek amacıyla hesaplanan maddi tazminattan düşülür.

Gemi Alacağı ve Kanuni Rehin Hakkı: Deniz İş Kanunu ve TTK uyarınca, iş kazasından kaynaklanan tazminat alacakları “gemi alacağı” niteliğindedir. Bu, alacaklıya gemi üzerinde kanuni rehin hakkı tanır ve alacağın tahsilini güvence altına alan çok önemli bir haktır. Mahkemeden “gemi üzerine davacı lehine kanuni rehin hakkı tanınmasına” karar verilmesi talep edilebilir (Adana BAM-9. HD-2019/1839-2022/615).

5. Dava Sürecindeki Usuli İşlemler

Arabuluculuk: Ticari davalar ve iş davalarından kaynaklanan bazı alacak ve tazminat talepleri için dava açmadan önce arabulucuya başvurmak bir “dava şartıdır”. Arabuluculuk sürecinin tamamlanmaması, davanın usulden reddine neden olur (İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi-2024/230-2024/264).

İstinaf ve Temyiz: İlk derece mahkemesi kararlarına karşı Bölge Adliye Mahkemesi’ne (istinaf) ve oradan da belirli parasal sınırları aşan uyuşmazlıklar için Yargıtay’a (temyiz) başvurulabilir.

İncelenen kararlar, gemi iş kazalarında hukuki sürecin sadece maddi bir tazminat talebinden ibaret olmadığını, aynı zamanda karmaşık bir usul ve ispat prosedürü içerdiğini ortaya koymaktadır.

Hukuki Çerçevenin Çok Katmanlılığı: Bir gemi kazası, aynı anda hem Deniz İş Kanunu (hizmet sözleşmesi), hem Türk Ticaret Kanunu (gemi donatanının sorumluluğu, gemi alacağı), hem Borçlar Kanunu (haksız fiil, manevi tazminat), hem Sosyal Güvenlik Hukuku (iş kazası tespiti, rücu davaları) hem de Ceza Hukukunu (taksirle yaralama/öldürme) ilgilendirebilmektedir. Bu durum, mağdurların haklarını ararken hangi kanuna dayanacaklarını ve hangi mahkemeye başvuracaklarını doğru belirlemelerini zorunlu kılmaktadır.

İspat Yükü ve Bilirkişinin Rolü: Davaların seyrini büyük ölçüde deliller ve özellikle bilirkişi raporları belirlemektedir. İşverenin iş güvenliği yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği, İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında belirtildiği gibi “acil müdahale durumlarında nasıl hareket edileceğinin önceden belirlenmesi, bu kapsamda verilecek eğitimlerin uygun tatbikat senaryoları dahilinde periyodik olarak yaptırılarak… içselleştirilmesinin sağlanması gerektiği” gibi somut kriterlerle denetlenmektedir (ilkDerece-İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi-2015/463-2019/443). Kusur oranlarının, maluliyet derecesinin ve tazminat miktarının hesaplanmasında bilirkişi raporları kilit rol oynamaktadır.

Usul Hukukunun Belirleyiciliği: Davanın esasına girilebilmesi dahi usuli kurallara sıkı sıkıya bağlıdır. Arabuluculuğa başvurulmaması, harçların eksik yatırılması, davanın yanlış mahkemede açılması (görevsizlik) veya davacının talebini aşan bir hüküm kurulması (taleple bağlılık ilkesinin ihlali) gibi usuli hatalar, hak kaybına veya yargılamanın uzamasına neden olabilmektedir.

Sonuç

Gemilerde yaşanan iş kazaları sonrasında izlenmesi gereken hukuki yol, bütüncül bir strateji gerektiren, dikkatli ve bilinçli adımlar atılmasını zorunlu kılan bir süreçtir. Özetle, kazazede veya hak sahipleri şu adımları izlemelidir:

Derhal Tespit ve Bildirim: Kazanın bir “iş kazası” olduğunun SGK nezdinde tespitini sağlamak veya bu mümkün olmazsa mahkemede tespit davası açmak.

Doğru Hukuki Zemin ve Mahkeme Seçimi: Uyuşmazlığın niteliğine göre Deniz İş Kanunu, TTK veya genel hükümlere dayanarak görevli olan İş Mahkemesi veya Ticaret Mahkemesi’nde dava açmak.

Kapsamlı Sorumluluk Tespiti: Sadece işvereni değil, donatan, işleten gibi tüm müteselsil sorumluları davaya dahil etmek.

Tüm Hakların Talep Edilmesi: Maddi ve manevi tazminat, destekten yoksun kalma tazminatı gibi tüm hakları talep ederken, alacağı güvence altına almak için “gemi üzerine kanuni rehin hakkı” tesisini de istemek.

Delillerin Toplanması: Kusur ve maluliyet oranlarını belirleyecek uzman bilirkişi raporları alınmasını sağlamak ve varsa ceza davası dosyasını delil olarak sunmak.

Usuli Yükümlülüklere Riayet: Arabuluculuk, harçlar, dava açma süreleri gibi usuli gerekliliklere titizlikle uymak.

Bu çok aşamalı ve karmaşık süreç, denizcilik hukuku alanında uzman bir hukuki yardım almayı kaçınılmaz kılmaktadır. Yargı kararları, doğru adımlar atıldığında mağdurların haklarını etkin bir şekilde koruyabildiğini, ancak usuli veya esasa ilişkin hataların ciddi hak kayıplarına yol açabildiğini net bir şekilde göstermektedir. Bir makale önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Tuzla, Türkiye’nin en önemli gemi inşa ve bakım-onarım merkezlerinden biri olup, aynı zamanda yoğun deniz trafiğine sahip bölgelerden biridir. Bu nedenle, Tuzla’da görev yapan avukatlar, hem Deniz İş Kanunu hem Türk Ticaret Kanunu hem de uluslararası denizcilik hukuku konularında özel bilgi ve tecrübeye sahiptir. Gemilerde yaşanan iş kazaları, yalnızca iş hukuku perspektifinden değil; deniz ticareti, sigorta, sosyal güvenlik ve ceza hukuku boyutlarıyla birlikte değerlendirilmelidir.

Tuzla’da faaliyet gösteren denizcilik hukuku deneyimli avukatlar:

Bölgedeki tersaneler, gemi işletmeleri ve sigorta şirketleri ile ilgili yerel uygulamaları yakından bilir.

SGK, liman başkanlığı, denizcilik idaresi gibi kurumlarla sürecin hızlı yürütülmesi için doğru iletişim kanallarını kullanır.

“Gemi üzerine kanuni rehin hakkı” gibi denizcilik sektörüne özgü hukuki güvenceleri etkin şekilde uygular.

Hem uluslararası denizcilik sözleşmelerinin hem de yerel mevzuatın kesişim noktasında doğabilecek ihtilafları önceden öngörerek stratejik adımlar atar.

Bu nedenle, gemilerde yaşanan iş kazaları sonrasında hak kaybı yaşamamak ve süreci en kısa sürede sonuçlandırmak için, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde Tuzla’da denizcilik hukuku alanında uzman bir avukattan profesyonel destek almak büyük önem taşır.

Read More

Hakkında İcra Takibi Başlatılan Kişi Ne Yapmalıdır?

Giriş

Bu yazı, aleyhine icra takibi başlatılan bir kişinin “Ne yapmalıyım?” ve “Mallarıma hemen el konur mu?” sorularına, sunulan çeşitli yargı kararları ışığında kapsamlı bir yanıt sunmak amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları, icra takibi sürecinin belirli aşamalardan oluştuğunu ve borçlunun haklarını kullanması için çeşitli yasal mekanizmaların bulunduğunu ortaya koymaktadır. Yazı, bu sürecin nasıl işlediğini, mallara el konulmasının (haciz) hangi koşullara bağlı olduğunu ve borçlunun atabileceği adımları ana bulgular, inceleme ve sonuç bölümleri altında detaylandırmaktadır.

İncelenen mahkeme kararları, icra takibi sürecine ve haciz işlemlerine ilişkin temel prensipleri ve borçlu haklarını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Temel bulgular aşağıdaki gibi özetlenebilir:

İcra Takibi Haciz İşlemi Anında Gerçekleşmez, Süreç Aşamalıdır

 Kararların ezici bir çoğunluğu, icra takibi başlar başlamaz mallara el konulmasının standart bir uygulama olmadığını vurgulamaktadır. Süreç, borçluya bir ödeme veya icra emri tebliğ edilmesiyle başlar. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bir kararında belirtildiği gibi, ödeme emrinde belirtilen ödeme süresi geçmedikçe, alacaklı tarafça haciz istenemeyeceği gibi, bu koşullar oluşmadan önce konulan hacizler de geçersizdir” (Yargıtay-12. HD-2016/21549). Bu, borçluya ödeme yapması veya itiraz etmesi için yasal bir süre tanındığını gösterir.

Takibin “Kesinleşmesi” Haciz İçin Bir Ön Koşuldur

Birçok kararda haciz işleminin temel şartı olarak takibin kesinleşmesi gösterilmektedir. Kesinleşme, borçlunun yasal süresi içinde ödeme emrine itiraz etmemesi veya yaptığı itirazın mahkeme tarafından kaldırılmasıyla gerçekleşir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin belirttiği gibi, Haciz, kesinleşmiş icra takibinin konusu olan bir alacağın ödenmesini teminen borçluya ait ve haczi kabil bulunan mallara… el koyması işlemidir” (Yargıtay-14. HD-2020/2095). Takip kesinleşmeden yapılan hacizler usulsüzdür ve şikâyet üzerine kaldırılabilir (Yargıtay-12. HD-2013/12198).

Borçlunun Aktif Olarak Kullanabileceği Hakları Vardır:

İtiraz Hakkı: Borçlu, ödeme emrinin tebliğinden itibaren yasal süre içinde (genellikle 7 gün) icra dairesine itirazda bulunabilir. Süresinde yapılan bir itiraz, takibi durdurur. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, “borçlu süresinde ve usule uygun olarak itiraz etmiş ise İİK’nın 66. maddesi gereğince anılan takip duracağından, durma kararı sonrası itirazın iptali veya itirazın kaldırılmasına karar verilmeden takip dosyasında hiçbir işlem yapılamayacağı” (Yargıtay-12. HD-2022/10504) belirtilmiştir.

Menfi Tespit Davası: Borçlu olmadığını düşünen kişi, borçlu olmadığının tespiti için mahkemede dava açabilir. Bu dava, takibi kendiliğinden durdurmaz ancak mahkemeden teminat karşılığında ihtiyati tedbir talep edilebilir. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi kararında, borçlunun “…alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere göstereceği teminat karşılığında, mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyle icra veznesindeki paranın alacaklıya verilmemesini isteyebilir” hükmü yer almaktadır (Gaziantep BAM-2022/619).

Şikâyet Hakkı: Borçlu, icra dairesinin usulsüz işlemlerine karşı icra mahkemesine şikâyette bulunabilir. Örneğin, tebligatın usulsüz yapılması veya takip kesinleşmeden haciz uygulanması gibi durumlar şikâyet konusudur (Yargıtay-12. HD-2018/4071).

İhtiyati Haciz ve Kesin Haciz Farkı: Bazı durumlarda, alacaklı, alacağını güvence altına almak için takipten önce veya takip sırasında mahkemeden “ihtiyati haciz” kararı alabilir. Ancak bu, geçici bir tedbirdir. Denizli Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararında vurgulandığı gibi, “ihtiyati haczin kesin (icrai) bir etkisi yoktur. Alacaklı, ihtiyati haciz kesinleşmeden…ihtiyaten haczedilmiş olan malların satılmasını isteyemez” (Denizli BAM-2025/209). İhtiyati haciz, malların satılmasına imkân tanımaz, sadece alacağı güvenceye alır.

Haczedilemeyecek Mallar ve Hacizde Sınırlar: Kanunlar, borçlunun ve ailesinin yaşamını sürdürmesi için gerekli olan bazı malların haczedilemeyeceğini belirtir. Örneğin, borçlunun onayı olmadan emekli maaşı haczedilemez (Yargıtay HGK-2013/2274). Ayrıca, yapılan haczin borç miktarını aşmaması gerekir. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, borcu aşan haczin “haksız haciz niteliğinde” olacağını belirtmiştir (Yargıtay-10. HD-2013/24713).

İnceleme ve Değerlendirme

İncelenen kararlar bütünüyle değerlendirildiğinde, Türk icra hukukunun borçluyu tamamen korumasız bırakmadığı, aksine süreci belirli kurallara ve aşamalara bağladığı görülmektedir. “İcra takibi başlatıldı” ifadesi, sürecin sonu değil, başlangıcıdır. Bu başlangıç, borçluya savunma ve itiraz haklarını kullanma fırsatı tanır.

Kararlar arasındaki tutarlılık, temel prensiplerin (tebligat, itiraz süresi, kesinleşme) tüm yargı kademelerince benimsendiğini göstermektedir. Farklılıklar ise davanın özel koşullarından (kambiyo senedi takibi, konkordato, ilamın niteliği, üçüncü kişi olma durumu vb.) kaynaklanmaktadır. Örneğin, kambiyo senedine dayalı bir takipte borca itirazın takibi durdurmaması (İstanbul BAM-2022/1298), genel haciz yolundan farklı bir durum yaratır. Benzer şekilde, konkordato mühleti içinde olan bir borçluya karşı takip yapılamaması (Yargıtay-12. HD-2022/8534), borçluya önemli bir koruma sağlar.

Bu perspektiften bakıldığında, borçlunun pasif kalmaması kritik öneme sahiptir. Yasal sürelerin kaçırılması (örneğin ödeme emrine itiraz süresinin geçirilmesi), takibin kesinleşmesine ve haciz aşamasına hızla geçilmesine neden olur. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, “takibe karşı süresinde borçlu vekili tarafından itiraz edilmeyerek takibin […] tarihinde kesinleştiği” (Yargıtay-12. HD-2008/15643) belirtilerek, itiraz edilmemesinin sonuçları vurgulanmıştır. Dolayısıyla, borçlunun en doğru adımı, tebligatı alır almaz durumu hukuki açıdan değerlendirmektir.

Sonuç

Mallarınıza Hemen El Konulur mu? Hayır, icra takibinin başlatılması, mallarınıza derhal el konulacağı anlamına gelmez. Haciz işlemi, ancak size usulüne uygun bir ödeme/icra emri tebliğ edildikten, yasal itiraz ve ödeme süreleri geçtikten ve takip “kesinleştikten” sonra yapılabilir. İhtiyati haciz gibi istisnai durumlarda geçici bir tedbir uygulanabilse de bu, malların satılmasına imkân tanımaz.

Ne Yapmalıyım?

Panik Yapmayın: Sürecin aşamalardan oluştuğunu ve yasal haklarınız olduğunu unutmayın.

Tebligatı Dikkatlice İnceleyin: Size ulaşan ödeme emrini veya icra emrini dikkatle okuyun. Borcun kaynağını, miktarını ve itiraz sürelerini kontrol edin.

Sürelere Dikkat Edin: İtiraz ve diğer yasal hakların kullanımı için kanunda belirtilen süreler (genellikle 7 gün) çok önemlidir. Bu süreleri kaçırmamak kritik rol oynar.

Profesyonel Hukuki Destek Alın: İncelenen tüm kararlar, icra hukukunun teknik ve karmaşık bir alan olduğunu göstermektedir. Durumunuzun özelliklerine (takibin türü, borcun dayanağı vb.) göre en doğru stratejiyi belirlemek, haklarınızı eksiksiz ve zamanında kullanmak için mutlaka bir avukata danışmanız tavsiye edilir. Bir avukat, takibe itiraz etmek, menfi tespit davası açmak veya usulsüz işlemlere karşı şikâyette bulunmak gibi en uygun adımları atmanıza yardımcı olacaktır. Bir yazı önerisi

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

İcra takibi başlatılması, mallarınıza hemen el konulacağı anlamına gelmez. Haciz işlemleri, borçluya usulüne uygun ödeme veya icra emri tebliğ edilmesi, yasal itiraz/ödeme süresinin geçmesi ve takibin kesinleşmesi aşamalarından sonra yapılabilir. Bu süreçte borçlunun itiraz hakkı, menfi tespit davası açma imkânı, şikâyet hakkı gibi yasal yolları vardır. Ayrıca kanun, bazı malların (ör. emekli maaşı) haczine izin vermez.

Ancak, sürelerin kaçırılması halinde haciz aşamasına hızla geçilir. Bu nedenle Tuzla avukat desteği, hak kayıplarını önlemek açısından kritik önemdedir. Tİstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde icra hukuku tecrübesine sahip bir Tuzla avukat; tebligatın incelenmesinden sürelere uygun itirazın yapılmasına, usulsüz işlemlere karşı şikâyete kadar tüm adımları zamanında ve doğru şekilde yürütebilir.

İcra süreci teknik ve karmaşık olduğundan, Tuzla avukat ile çalışmak hem mallarınızın haksız yere haczini engelleyebilir hem de süreci sizin adınıza etkin biçimde takip ederek ekonomik ve hukuki güvenliğinizi korur.

Read More

Miras nasıl paylaşılır; reddi miras nedir ve nasıl yapılır?

Bu çalışma, “Miras nasıl paylaşılır; reddi miras nedir ve nasıl yapılır?” sorusuna yanıt olarak sunulan yargı kararı özetlerinin analiziyle hazırlanmıştır. Çalışma, Türk Medeni Kanunu (TMK) çerçevesinde mirasın paylaşımının temel prensiplerini, mirasın reddi (reddi miras) müessesesinin tanımını, türlerini, hukuki sonuçlarını ve usulünü Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları ışığında detaylı bir şekilde incelemektedir. Analiz, özellikle mirasın reddinin miras paylarına etkisi ve bu durumun mirasçılık belgesine yansıtılması gerekliliği üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Mirasın Paylaşımı: Mirasın paylaşımı, TMK’da belirtilen yasal mirasçılar arasında, mirasbırakanın ölüme bağlı tasarrufları da dikkate alınarak yapılır. Paylaşımın temel belgesi, aksi ispatlanana kadar geçerli bir karine teşkil eden mirasçılık belgesidir (veraset ilamı). Mirasçıların tamamının katılımıyla yapılacak rızai paylaşım esastır; aksi takdirde yargısal taksim yoluna gidilir.

Reddi Mirasın Tanımı ve Türleri: Reddi miras, yasal veya atanmış mirasçının, kendisine kalan mirası kabul etmeme yönündeki tek taraflı irade beyanıdır. İncelenen kararlarda iki tür reddi miras öne çıkmaktadır:

Gerçek Ret (TMK m. 609): Mirasçının, yasal süre içinde sulh hukuk mahkemesine yapacağı sözlü veya yazılı, kayıtsız ve şartsız beyanla mirası reddetmesidir.

Hükmen Ret (TMK m. 605/2): Mirasbırakanın ölüm tarihinde terekesinin borca batık (ödemeden aciz) olduğunun açıkça belli veya resmen tespit edilmiş olması halinde mirasın kendiliğinden reddedilmiş sayılmasıdır. Bu tür ret için kanunda belirtilen 3 aylık süre işlemez.

Reddi Mirasın En Önemli Hukuki Sonucu: Yargı kararlarında en çok vurgulanan ve TMK m. 611’de düzenlenen sonuç, mirası reddeden yasal mirasçının payının, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi diğer hak sahiplerine geçmesidir. Bu, reddedenin payının kendi altsoyuna (çocukları ve torunlarına) intikal etmesi anlamına gelir.

Mirasçılık Belgesinin Rolü: Yargıtay, mirasçılık belgelerinde mirası reddeden kişiye işaret etmekle yetinilmesini yeterli görmemektedir. Kararlarda istikrarlı bir şekilde, “mirası ret nedeniyle, mirasçılık sıfatını kaybedenlerin ve bunların payının akıbetinin (kime kalacağının)’da gösterilmesi gerekir” ilkesi vurgulanmaktadır. Bu detayın eksikliği, kararlar için bir bozma nedeni sayılmaktadır.

Tüm Mirasçıların Reddi: En yakın yasal mirasçıların tamamının mirası reddetmesi halinde, tereke iflas hükümlerine göre tasfiye edilir (TMK m. 612). Bu durumda sulh hukuk mahkemesi resen tasfiye sürecini başlatır ve bir tereke temsilcisi atar.

A. Mirasın Paylaşımı

İncelenen yargı kararları, mirasın paylaşımının usulünden çok, paylaşımı etkileyen özel bir durum olan reddi miras üzerinde durmaktadır. Ancak kararlardan süzülen temel prensipler şunlardır:

Yasal Dayanak ve Mirasçılık Belgesi: Miras paylaşımının hukuki çerçevesini TMK m. 495-501 arasındaki yasal mirasçılığa ilişkin hükümler oluşturur. Paylaşımın başlangıç noktası, TMK m. 598 uyarınca düzenlenen ve “aksi ispat edilinceye kadar adına düzenlenmiş bulunan kişi ve kişilerin mirasçılığı lehine bir karine oluşturan” mirasçılık belgesidir (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2015/2235 E., 2015/11024 K.).

Paylaşım Yöntemi: Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin bir kararında (2018/582 E., 2019/1125 K.) vurgulandığı üzere, usulüne uygun bir paylaşımdan söz edebilmek için “tüm mirasçıların bir araya gelerek, terekeyi iradeleri ile pay etmeleri” gerekmektedir. Bu, rızai taksimin önceliğini göstermektedir.

B. Reddi Miras (Mirasın Reddi)

Yargı kararları, reddi miras kurumunu ve sonuçlarını detaylı olarak ele almaktadır.

Reddi Mirasın Yapılışı ve Türleri

Gerçek Ret: Mirasçının mirası açıkça reddetmesidir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2016/5412 E., 2017/4279 K. sayılı kararında bu tür, “mirasçıların sulh mahkemesine sözlü veya yazılı beyanı ile yapılır (TMK m. 609)” şeklinde tanımlanmıştır. Bu beyanın yasal süre içinde ve kayıtsız şartsız olması zorunludur.

Hükmen Ret: Terekenin borca batık olması durumunda ortaya çıkar. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2017/402 E., 2020/8602 K. sayılı kararında belirtildiği gibi, ölüm tarihinde miras bırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır” (TMK m. 605/2). Bu durumda mirasçılar, tereke işlerine karışmamış olmak kaydıyla, süreye bağlı olmaksızın her zaman terekenin borca batık olduğunun tespitini isteyebilirler. Bu dava, tereke alacaklılarına karşı açılır.

2. Reddi Mirasın Hukuki Sonuçları ve Payların İntikali

Kararlarda en çok üzerinde durulan konu, reddin hukuki sonuçlarıdır. Neredeyse tüm ilgili kararlarda TMK m. 611’e atıf yapılmaktadır: “Yasal mirasçılardan biri mirası reddederse onun payı, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi hak sahiplerine geçer.” (Örn: Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 2015/2136 E., 2015/6793 K.; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2010/9891 E., 2011/451 K.)

Bu hükmün pratikteki anlamı, mirası reddeden kişinin payının diğer mirasçılara değil, doğrudan kendi altsoyuna (çocuklarına) geçmesidir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi bu durumu, “mirası red eden… kişilerin mirası red etmekle miras kendileri sağ değilmiş gibi mirasçılarına geçeceği nazara alınarak muris …’ye ait yeni bir veraset ilamı alınıp, alınan mirasçılık belgesinde mirası red edenlerin kanuni mirasçıları varsa onlarında davaya dahil edilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken…” ifadeleriyle açıklamış ve bu usulün takip edilmemesini bir bozma nedeni saymıştır.

3. Tüm Mirasçıların Mirası Reddetmesi

En yakın yasal mirasçıların tamamı mirası reddederse, miras ikinci derece mirasçılara geçmez. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2015/1822 E., 2015/5797 K. sayılı kararında bu durum net bir şekilde ifade edilmiştir:“TMK’nın 612. maddesinde yer alan ‘En yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından reddedilen miras sulh hukuk mahkemesince iflas hükümlerine göre tasfiye edilir’ hükmüne göre miras reddedilmiş olmakla tasfiyeye tabi tutulacağından takip murisin ikinci derece mirasçılarına yöneltilemez.”Bu durumda mahkeme, talebe bağlı olmaksızın resen tasfiye işlemlerini başlatmalıdır (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2014/12820 E., 2015/1155 K.).

4. Reddi Mirasın Yargılamaya ve Mirasçılık Belgesine Etkisi

Yargıtay, mirasın reddi olgusunun hukuki sonuçlarının sadece terekenin paylaşımı aşamasına bırakılmasını hatalı bulmaktadır. Mirasçılık belgesi düzenlenirken bu durumun net bir şekilde yansıtılması gerektiği birçok kararda tekrarlanmıştır. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2015/1986 E., 2015/6329 K. sayılı kararında olduğu gibi, mahkemelerden beklenen; **”mirası ret nedeniyle, mirasçılık sıfatını kaybedenlerin ve bunların payının akıbetinin de (kime kalacağının) gösterilmesi”**dir. Aksi halde düzenlenen belge, infaz kabiliyetinden yoksun ve kafa karıştırıcı olacaktır.

Sonuç

İncelenen yargı kararları, mirasın paylaşımı ve reddi müesseselerine ilişkin kapsamlı bir hukuki çerçeve sunmaktadır. Mirasın paylaşımı yasal ve iradi mirasçılık kurallarına göre yapılırken, reddi miras kurumu bu paylaşımı doğrudan etkileyen önemli bir mekanizmadır. Yüksek Mahkeme kararları, özellikle TMK m. 611’in uygulanmasında titizlik gösterilmesini talep etmektedir. Buna göre, mirası reddeden bir kişinin payının kime ve nasıl geçeceği, düzenlenecek mirasçılık belgesinde hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça belirtilmelidir. Mirasçıların tamamının mirası reddetmesi halinde ise terekenin iflas hükümlerine göre tasfiye edileceği unutulmamalıdır. Bu çalışma, avukatların reddi miras içeren dosyalarda izlemesi gereken usulü ve dikkat etmesi gereken kritik noktaları yargı içtihatları temelinde ortaya koymaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Mirasın paylaşımı ve reddi miras, ilk bakışta basit görünse de uygulamada oldukça karmaşık hukuki sonuçlar doğurabilmektedir. Özellikle mirasçılık belgesinin düzenlenmesi, reddin miras paylarına etkisi ve terekenin tasfiye süreci, hem usul hem de esas açısından dikkat gerektirmektedir. Yanlış veya eksik işlem yapılması, mirasçıların hak kaybına uğramasına ve uzun yargılama süreçlerine yol açabilmektedir.

Tuzla’da yaşayan mirasçılar açısından uzman bir avukat desteği;

Mirasçılık belgesinin doğru şekilde düzenlenmesini,

Reddi miras işlemlerinin süresinde ve usule uygun yapılmasını,

Mirasın paylaşımında rızai taksimin sağlıklı yürütülmesini,

Tüm mirasçıların reddi halinde terekenin tasfiyesi sürecinde hakların korunmasını,

Yargıtay içtihatları doğrultusunda hak kaybına yol açabilecek hataların önlenmesini sağlar.

Bu nedenle, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Gebze avukat, Çayırova avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat gibi bölgelerdemirasın paylaşımı veya reddi miras süreçlerinde Tuzla’da uzman bir avukatla çalışmak, hem hukuki güvenlik hem de mirasçıların menfaatlerinin korunması açısından büyük önem taşır.

Read More

Eşin Kredi Borcundan Diğer Eş Sorumlu Olur Mu?

Giriş

Eşin Kredi Borcundan Diğer Eş Sorumlu Olur Mu? çokça sorulan sorular arasında yer almaktadır. Evlilik birliği içerisinde eşlerden birinin bankalardan veya diğer finans kuruluşlarından çektiği kredi borçlarının, diğer eşin hukuki ve mali durumunu ne şekilde etkilediği, sıkça karşılaşılan ve önemli hukuki sonuçlar doğuran bir sorundur. Türk hukuk sisteminde, eşlerin borçlarından sorumluluğu konusunda mutlak bir kural bulunmamakla birlikte, temel ilke borçların şahsiliğidir; yani kural olarak herkes kendi borcundan şahsen sorumludur. Ancak, evlilik birliğinin getirdiği hukuki statü, eşlerin birlikte veya birbirleri adına yaptıkları işlemler, aralarındaki mal rejimi ve özellikle kredi sözleşmelerine eklenen ek taahhütler bu temel ilkeye önemli istisnalar getirmektedir. Bu çalışma, sunulan Yargı Kararları ışığında, bir eşin kredi borcundan diğer eşin hangi şartlar altında sorumlu tutulabileceğini, bu sorumluluğun sınırlarını ve konuyla ilgili farklı hukuki perspektifleri inceleyerek kapsamlı bir analiz sunmayı amaçlamaktadır.

1. Eşin Kredi Borcunda Borçların Şahsiliği İlkesi ve Sözleşmeye Taraf Olma Zorunluluğu

Eşler arasındaki borç sorumluluğunda temel prensip, borcun kişisel olmasıdır. Bir eşin, diğerinin borcundan sorumlu tutulabilmesi için o borç ilişkisine hukuken dahil olması gerekir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin bir kararı bu ilkeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kararda, davalı eşin ortak hesap sözleşmesinde imzası olmasına rağmen, kredili hale getirilen ve borcun kaynağı olan Kredili Mevduat Hesabı Sözleşmesi’nde imzası bulunmadığı için sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir: “Ortak Hesap Sözleşmesinin 8. maddesindeki müteselsil sorumluluk ilkesinin Kredili Mevduat Hesabı Sözleşmesinde imzası bulunmayan davalı [eş]’e uygulanamayacağı” (Yargıtay 19. HD, 2013/9161). Bu karar, borcun kaynağı olan asıl sözleşmeye taraf olmayan eşin, sırf evli olması veya başka bir ilişkili sözleşmede imzasının bulunması nedeniyle sorumlu tutulamayacağını göstermektedir.

2. Kefalet: En Yaygın Sorumluluk Nedeni ve Eş Rızası Şartı

Kararların büyük bir çoğunluğu, eşin sorumluluğunun “kefalet” ilişkisinden doğduğunu göstermektedir. Ancak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 584. maddesi, kefalet sözleşmesinin geçerliliği için kritik bir şart getirmiştir: Eş Rızası. Konya Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararında bu kural açıkça vurgulanmıştır:“…eşlerden biri mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı olmadıkça veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı doğmadıkça, ancak diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabilir.” (Konya BAM 6. HD, 2024/1039). Eş rızasının sonradan tamamlanabilecek bir eksiklik olmadığı, sözleşmenin en başında bulunması gereken bir geçerlilik şartı olduğu da İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

“Türk Borçlar Kanunu’nun 584/1 inci maddesine göre rıza sonradan verilecek icazet ile tamamlanmadığından, eşin izni tamamlayıcı unsur değil geçerlilik unsurudur.” (İstanbul BAM 12. HD, 2018/1047). Bu doğrultuda, eş rızası usulüne uygun alınmamışsa veya sahte ise, kefalet sözleşmesi geçersiz sayılmakta ve kefil olan eş borçtan sorumlu tutulmamaktadır (Bakırköy 2. Asliye Tic. Mah., 2017/236; İstanbul 5. Asliye Tic. Mah., 2021/835).

3. Eş Rızası Kuralının İstisnaları: Ticari Krediler

Kanun koyucu, ticari hayatın akıcılığını korumak amacıyla eş rızası kuralına önemli istisnalar getirmiştir. Eğer kefalet, bir ticari işletme veya şirketle ilgili olarak veriliyorsa ve kefil olan eş o şirketin ortağı veya yöneticisi ise, eş rızası aranmaz. Bu durum, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararında netleştirilmiştir: “daval… gerçek kişilerin diğer davalı…borçlu şirketin yöneticileri olduğu anlaşılmakla 6098 sayılı Kanun’ un 584/3. maddesi uyarınca da eşlerinin ticari krediye kefalete rızaları gerekmemektedir.” (İstanbul BAM 13. HD, 2018/239). Bu istisna, özellikle şirketler lehine çekilen kredilerde kefil olan eşlerin sorumluluğu açısından kritik bir ayrım yaratmaktadır.

4. Diğer Sorumluluk Halleri

Müşterek Borçluluk: Eğer bir eş kredi sözleşmesini kefil olarak değil de “müşterek borçlu” olarak imzalarsa, borcun tamamından asıl borçlu gibi sorumlu olur (Yargıtay 13. HD, 2014/43722).

İpotek Verme: Bir eş, diğer eşin kredi borcuna karşılık kendi adına kayıtlı bir taşınmazı ipotek olarak gösterebilir. Bu durumda eş, borçtan şahsen sorumlu olmasa da, alacaklı banka borç ödenmediğinde ipotekli taşınmazın satılmasını talep edebilir. Bu halde sorumluluk, ipotek verilen malın değeri ile sınırlıdır (İzmir 3. Asliye Tic. Mah., 2021/227).

Mal Rejiminin Tasfiyesi: Yasal mal rejimi olan “edinilmiş mallara katılma” rejiminde, evlilik birliği içinde bir malın edinilmesi için çekilen kredi borcu, o malın borcu olarak kabul edilir. Boşanma halinde malın değerinden bu borç düşüldükten sonra kalan “artık değer” paylaşıma tabi tutulur (Yargıtay 8. HD, 2012/13656). Bu durum, borçtan dolaylı bir etkilenme ve sorumluluk anlamına gelir.

Sonuç

İncelenen yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde, “bir eşin kredi borcundan diğer eş sorumlu olur mu?” sorusunun cevabının, her somut olayın kendi özel koşullarına göre değiştiği sonucuna varılmaktadır. Hukuki olarak temel ilke, borçların şahsiliği ve her eşin kendi borcundan sorumlu olmasıdır. Ancak bu ilke, eşin borca açık bir hukuki işlemle dahil olmasıyla ortadan kalkmaktadır.Bir eşin diğer eşin kredi borcundan sorumlu tutulabilmesi için;

Kredi sözleşmesini “müşterek borçlu” veya “müteselsil kefil” olarak imzalamış olması,

Kefalet durumunda, kanunun aradığı istisnai haller (ticari kredi vb.) dışında, diğer eşin geçerli ve yazılı rızasının alınmış olması,

Diğer eşin borcu için kendi malvarlığı üzerinde ipotek gibi bir ayni teminat tesis etmiş olması

gibi koşullardan en az birinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Eşler arasında geçerli bir hukuki taahhüt olmaksızın, sırf evlilik birliği nedeniyle bir borç sorumluluğu doğmamaktadır. Bu nedenle, kredi sözleşmeleri gibi mali yükümlülük altına girilirken, atılan imzaların ve üstlenilen sıfatların (kefil, müşterek borçlu vb.) hukuki sonuçları hakkında bilinçli olunması büyük önem taşımaktadır. Bir makale önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Eşler arasındaki borç sorumluluğu, hem Türk Borçlar Kanunu hem de aile hukuku ve ticaret hukuku düzenlemelerinin kesiştiği, karmaşık yorum ve uygulama sorunları barındıran bir alandır. Özellikle kefalet sözleşmelerinde eş rızası, ticari kredi istisnaları, müşterek borçluluk ve ipotek gibi farklı sorumluluk halleri, çoğu zaman taraflarca imza anında tam olarak kavranamamaktadır.

Tuzla’da faaliyet gösteren avukatlar;

Bölgedeki bankacılık ve finans kurumlarının uygulamalarını ve sözleşme standartlarını yakından bilir.

Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi içtihatlarını güncel olarak takip ederek, müvekkil lehine kullanılabilecek emsal kararları davalara entegre eder.

Kefalet, müşterek borçluluk veya ipotek gibi durumlarda imzanın hukuki niteliğini ve bunun doğuracağı sorumluluğu, işlem öncesinde net şekilde açıklar.

Geçersiz kefalet veya usulüne aykırı eş rızası gibi durumlarda borçtan kurtulma yollarını etkin biçimde uygular.

Bu nedenle, eşler arasında borç sorumluluğu tartışmalı olan durumlarda, hem hak kaybını önlemek hem de yanlış taahhütlerin altına imza atmamak için, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde Tuzla’da borçlar hukuku ve ticaret hukuku alanında deneyimli bir avukattan destek almak kritik öneme sahiptir.

Read More

Nafaka kim alır, ne miktarda ve hangi sürelerde verilir?

Giriş

Bu çalışma “Nafaka kim alır, ne miktarda ve hangi sürelerde verilir?” sorusuna, Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları özetleri temel alınarak, Türk hukuk sisteminde “nafaka” kurumunun kime, ne kadar ve ne kadar süreyle verildiğini analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, nafakanın farklı türleri olan yoksulluk, iştirak, tedbir ve yardım nafakası arasındaki ayrımları, bu nafakalara hükmedilirken gözetilen ilkeleri ve uygulamadaki önemli usuli detayları ortaya koymaktadır. Çalışma, bu kararlardan elde edilen bulguları sistematik bir şekilde sunarak konuya ilişkin kapsamlı bir hukuki perspektif sağlamayı hedeflemektedir.

1. Nafaka Türleri ve Kapsamı

İncelenen kararlar, nafakanın dört temel türüne odaklanmaktadır:

Yoksulluk Nafakası: Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf lehine hükmedilir. Genellikle boşanmada daha az kusurlu olan eşe, diğer eşin mali gücü oranında bağlanır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2025/4959 sayılı kararında, yoksulluk nafakasının aylık irat şeklinde süresiz olabileceği gibi, toptan ödeme şeklinde de kararlaştırılabileceği belirtilmiştir. Ancak aynı kararda, toptan ödemeye karar verilirken nafakanın “iki yıllık süre” gibi bir zaman dilimiyle sınırlandırılmasının kanuna uygun olmadığı, miktar belirlendikten sonra süresiz ve bir defaya mahsus olarak hükmedilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

İştirak Nafakası: Velayet hakkı kendisine verilmeyen eşin, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmasıdır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2012/3553 sayılı kararında önemli bir ayrıma dikkat çekilmiştir: Bu nafakanın alacaklısı müşterek çocuk değil, velayet hakkı kendisine verilen eştir.” Nafaka miktarı belirlenirken, Hukuk Genel Kurulu’nun 2020/133 sayılı kararında belirtildiği gibi, çocuğun yiyecek, giyecek, barınma, sağlık, eğitim ve harçlık gibi tüm giderleri dikkate alınır. Kural olarak çocuğun ergin olmasıyla sona erer (Gaziantep BAM 2. HD, 2017/515).

Tedbir Nafakası: Boşanma davası açılınca hâkimin, davanın devamı süresince eşlerin ve çocukların geçim ve barınma gibi ihtiyaçları için kendiliğinden alması gereken bir önlemdir (Yargıtay 2. HD, 2012/30839). Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2014/8660 sayılı kararında, bu nafakanın niteliği net bir şekilde ortaya konulmuştur: “evlilik birliği devam ederken davacı eş için hükmedilecek nafaka, tedbir nafakası niteliğindedir.” Bu nafaka, davanın açıldığı tarihten hükmün kesinleşmesine kadar devam eder.

Yardım Nafakası: Türk Medeni Kanunu’nun 364. maddesi uyarınca, “herkes yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan alt soyuna” nafaka vermekle yükümlüdür (Yargıtay 3. HD, 2015/9650). Kararlarda bu nafaka türü, özellikle eğitimi devam eden ergin çocuklar için gündeme gelmektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2015/5976 sayılı kararında, “çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa ana ve baba, durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdür” denilerek nafakanın süresi eğitim hayatıyla ilişkilendirilmiştir.

2. Nafaka Miktarının Belirlenmesi ve Usuli Konular

Belirleme Kriterleri: Hâkim, nafaka miktarını belirlerken keyfi davranamaz. Yargıtay kararları istikrarlı bir şekilde, çocuğun yaşı, eğitim durumu, ihtiyaçları, paranın satın alma gücü, anne ve babanın hayat koşulları ve ödeme güçlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır (Yargıtay 3. HD, 2014/14520; Yargıtay HGK, 2014/101).

Başlangıç Tarihi: Yargıtay, nafaka davalarının “kanundan doğan bir alacağın tespiti ve tahsili niteliğinde” olduğunu ve bu nedenle “davanın açıldığı tarihten itibaren hüküm ifade edeceğini” belirtmektedir (Yargıtay 3. HD, 2015/2242; Yargıtay 3. HD, 2015/2540). Mahkemelerin bu kurala aykırı olarak daha ileri bir tarih belirlemesi, bozma veya düzeltilerek onama sebebi sayılmaktadır.

Ödemelerin Mahsubu: Kararlarda sıkça karşılaşılan bir diğer konu, nafaka borçlusunun yaptığı ödemelerin borçtan düşülüp düşülmeyeceğidir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihadına göre, ödeme belgesinde “nafaka” açıklaması olmasa dahi, işleyen bir nafaka borcu olan borçlunun yaptığı ödemelerin öncelikle nafaka borcuna mahsup edilmesi gerekir. Aksi bir yorum, Yargıtay’a göre “aşırı şekilcilik olup hak kaybına neden olmaktadır” (Yargıtay 12. HD, 2011/29416; Yargıtay 12. HD, 2012/3901). Bu ilke, hakkaniyet gereği borçluyu korumayı amaçlamaktadır.

Sonuç

İncelenen yargı kararları, nafaka kurumunun tek bir tanımdan ibaret olmadığını; yoksulluk, iştirak, tedbir ve yardım nafakası olmak üzere farklı amaçlara hizmet eden türleri bulunduğunu göstermektedir. Nafakanın kime verileceği, hangi tür nafakanın talep edildiğine bağlıdır. Miktar ve süre ise kanunda belirtilen genel ilkeler (ihtiyaç, ödeme gücü, hakkaniyet) çerçevesinde, her davanın kendi özel koşulları içinde hâkim tarafından takdir edilmektedir. Yargı kararları, nafakanın statik bir borç olmadığını, değişen yaşam koşullarına paralel olarak miktarının yeniden belirlenebileceğini ve ödemelerin başlangıcı ile mahsubu gibi usuli konularda hakkaniyeti gözeten yerleşik içtihatların bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Nafaka davaları, yalnızca miktarın belirlenmesi değil, aynı zamanda nafaka türünün doğru tespiti, süresinin belirlenmesi, başlangıç tarihinin hukuka uygun şekilde saptanması ve yapılan ödemelerin doğru şekilde mahsubu gibi birçok usuli ve maddi hukuk konusunu içerir. Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları incelendiğinde, küçük bir usul hatasının bile hakkın kaybına veya davanın reddine yol açabildiği görülmektedir.

Tuzla’da faaliyet gösteren bir avukattan profesyonel hukuki destek almak, şu açılardan büyük önem taşır:

Doğru Nafaka Türünün Belirlenmesi: Hangi nafaka türüne (yoksulluk, iştirak, tedbir veya yardım) hak kazanılabileceğinin doğru tespiti, dava dilekçesinin bu çerçevede hazırlanması gerekir. Yanlış nafaka türü üzerinden dava açılması, talebin reddine sebep olabilir.

Miktar ve Süre Hesaplamalarında Hakkaniyet: Avukat, Yargıtay içtihatları ışığında nafaka miktarının adil ve hukuka uygun şekilde belirlenmesi için gerekli delilleri toplar ve sunar.

Usul Hatalarının Önlenmesi: Başlangıç tarihi, ödeme belgelerinin mahsubu, süre kısıtlamalarının kanuna uygunluğu gibi konularda yapılacak bir hata, hak kaybına neden olabilir.

İtiraz ve Temyiz Süreçleri: İlk derece mahkemesi kararına karşı istinaf veya temyiz başvurularının süresi ve gerekçeleri, uzman bir avukat tarafından titizlikle hazırlanmalıdır.

Yerel Uygulama Bilgisi: Tuzla’daki mahkemelerin uygulama pratiğini bilen bir avukat, davanın daha etkin ve hızlı yürütülmesini sağlayabilir.

Kısacası, nafaka davaları teknik bilgi, dikkatli usul takibi ve güçlü delil yönetimi gerektirir. Bu nedenle, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde sürecin başından itibaren alanında tecrübeli bir Tuzla avukat ile çalışmak, hem hak kayıplarının önüne geçmek hem de en iyi sonuca ulaşmak açısından kritik öneme sahiptir.

Read More

Hatır Senedi İcraya Konulur Mu?

Giriş

Bu çalışma, “hatır senedi” olarak bilinen, genellikle bir borç ilişkisine dayanmaksızın, hatır veya teminat amacıyla düzenlenen ve sonradan doldurulan kambiyo senetlerinin hukuki akıbetini analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen çok sayıda bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay kararından elde edilen bulgular doğrultusunda, hatır senetlerinin icra yoluyla tahsil edilip edilemeyeceği, bu senetlere karşı başvurulabilecek hukuki yollar, zamanaşımı süreleri ve en sık karşılaşılan uyuşmazlık konuları etraflıca ele alınmıştır. Çalışma, bu senetleri düzenleyen veya elinde bulunduran taraflar için bir hukuki çerçeve sunmayı amaçlamaktadır.

İncelenen yargı kararları ışığında, kullanıcı sorusuna ilişkin temel bulgular şu şekildedir:

Hatır Senedi İcra Yoluyla Tahsil Edilebilir mi? Evet, hatır senedi sonradan doldurulsa dahi icra yoluyla tahsile konulabilir. Bunun temel nedeni, Türk Ticaret Kanunu uyarınca kambiyo senetlerinin (bono, poliçe, çek) “soyut borç ikrarı” niteliğinde olmasıdır. Bu senetler, düzenlenme nedeninden (illetten) mücerret kabul edilir ve alacaklının, alacağının temelindeki sebebi ispatlama zorunluluğu yoktur.

Hatır Senetlerine Karşı Ne Yapılabilir?

Menfi Tespit Davası: Borçlu, senedin hatır senedi olduğunu ve dolayısıyla borcu bulunmadığını ispatlamak amacıyla menfi tespit davası açabilir.

Yazılı Delil ile İspat: Hatır senedi iddiası, kural olarak yazılı delil ile ispatlanmalıdır. “Senede karşı senetle ispat” kuralı gereği, borçlunun iddiasını güçlü bir yazılı belge (protokol, sözleşme, ibraname vb.) ile desteklemesi kritiktir.

Kötü Niyetin İspatı: Senet bir üçüncü kişiye ciro edilmişse, borçlu bu kişinin senedi “bile bile borçlunun zararına hareket ederek” iktisap ettiğini, yani kötü niyetli olduğunu ispatlarsa, hatır senedi savunmasını bu kişiye karşı da ileri sürebilir.

Cezai Soruşturma: Senedin rıza dışı veya anlaşmaya aykırı doldurulması, “açığa imzanın kötüye kullanılması” veya “dolandırıcılık” gibi suçları oluşturabileceğinden, ceza davası açılması ve bu davanın sonucunun hukuk davasında delil olarak kullanılması mümkündür.

Zamanaşımı Süresi Ne Kadardır? İncelenen kararların büyük çoğunluğunda bonolar için genel zamanaşımı sürelerine değinilmemiştir. Ancak bazı kararlarda spesifik durumlara ilişkin süreler öne çıkmaktadır: Çekler İçin: Bir kararda, çeklerde ibraz süresinin bitiminden itibaren zamanaşımı süresinin 3 yıl olduğu belirtilmiştir (Ankara 14. Asliye Ticaret Mahkemesi). İtiraz Süresi: Kambiyo senetlerine özgü haciz yolunda, ödeme emrinin tebliğinden itibaren icra mahkemesine yapılacak itiraz ve şikayetler için yasal sürenin 5 gün olduğu vurgulanmıştır (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi). Bu süre, borcun esasına ilişkin zamanaşımı süresi değil, takibe itiraz için kritik bir usuli süredir.

En Çok Dava Konusu Olan Durumlar Nelerdir?

İspat Yükümlülüğü: Uyuşmazlıkların merkezinde, hatır senedi iddiasını ispatlama yükümlülüğünün kimde olduğu ve bu ispatın nasıl yapılacağı yer almaktadır. Kural olarak ispat yükü, senedin hatır senedi olduğunu iddia eden borçlu (keşideci) üzerindedir.

Bedelsizlik ve Anlaşmaya Aykırı Doldurma: Davaların en temel konusunu, senedin gerçek bir borç ilişkisine dayanmadığı (bedelsizlik) ve taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı olarak sonradan doldurulduğu iddiaları oluşturmaktadır.

Yazılı Delil Eksikliği: Borçluların, hatır senedi iddialarını destekleyecek yazılı delil sunamamaları, davaların reddedilmesindeki en yaygın nedendir.

Ticari Defter Kayıtları: Tarafların ticari defterlerinde senede ilişkin bir alacak veya borç kaydının bulunup bulunmaması, önemli bir delil olarak değerlendirilmektedir.

İncelenen kararlar, hatır senetlerinin hukuki statüsüne dair birkaç temel ilkeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır.

1. Kambiyo Senetlerinin Soyutluğu ve İcra Takibi 

Mahkemeler, kambiyo senetlerinin “soyut borç ikrarı” niteliğini istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır. İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin kararında bu ilke, “kambiyo senetlerinin soyut borç ikrarını içeren senetler olduğu” şeklinde ifade edilmiştir. Bu, senedi elinde bulunduran meşru hamilin, takibe geçtiğinde alacağın nedenini açıklamak zorunda olmadığı, borçlunun ise borçlu olmadığını kendisinin ispatlaması gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla, bir senedin “hatır senedi” olması, tek başına icra takibine engel teşkil etmez.

2. İspat Yükü ve Yazılı Delil Zorunluluğu 

Kararlarda en sık tekrarlanan ve davaların sonucunu belirleyen unsur, ispat yükü ve delillerin niteliğidir. Borçlunun hatır senedi iddiası, kural olarak “yazılı delil” ile kanıtlanmak zorundadır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi’nin belirttiği gibi, “gerek hatır senedi iddiası ve gerekse taraf muvazaasına ilişkin iddiaların yazılı delille ispatı zorunludur.” Birçok Yargıtay kararında, davacının iddiasını yazılı delille ispatlayamadığı için davasının reddedildiği görülmektedir (Yargıtay 19. HD – 2016/3216, Yargıtay 11. HD – 2021/7368). İmzanın atıldığı ancak diğer kısımların boş bırakıldığı senetlerde, bu boşluğun anlaşmaya aykırı doldurulduğu iddiası da yine yazılı delil gerektirir. Zira İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin kararında belirtildiği gibi, “bir kimseye güvenilerek imzalanan ve verilen imzalı boş bir kağıdın…bu durumdan doğacak riskin göze alınmış olduğunu ve karşı tarafa güvenildiğini göstermektedir.”

3. Hukuki Savunma Mekanizmaları ve İstisnalar

 Borçlu için en temel hukuki yol menfi tespit davası açmaktır. Ancak bu davalarda başarı, güçlü delillere bağlıdır. Bazı durumlarda yazılı delil kuralının istisnaları gündeme gelebilir:

Alacaklının İkrarı: Alacaklı, senedin hatır senedi olduğunu kabul ederse, bu durum borçlu lehine en güçlü delildir. Bakırköy 4. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında, “Dava ve takip konusu bu bonoların hatır senedi olarak davalıya verildiği hususu davalı tarafından ikrar edilmiştir” ifadesiyle davanın kabul edildiği görülmektedir.

Ticari İlişkinin İncelenmesi: Mahkemeler, taraflar arasında senedi haklı kılacak bir ticari ilişki olup olmadığını inceleyebilir. Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesi, bilirkişi raporuna dayanarak “taraflar arasında 31/05/2018 tarihinden sonra ticari ilişki olmadığı” gerekçesiyle menfi tespit talebini kabul etmiştir.

Kötü Niyetli İktisap: Senet ciro yoluyla üçüncü bir kişiye geçtiğinde, borçlu bu kişinin senedi alırken kötü niyetli olduğunu ispatlarsa savunmasını ona karşı da ileri sürebilir. İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin de atıf yaptığı TTK 687. maddeye göre, hamil, poliçeyi iktisap ederken bile bile borçlunun zararına hareket etmiş olmasını istisna tutmuştur.”

Cezai Sorumluluk: Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin bir kararı, senedin hukuka aykırı doldurulmasının “dolandırıcılık suçunun hile unsurunu” veya “açığa imzanın kötüye kullanılması” suçunu oluşturabileceğini belirtmektedir. Bu durum, borçluya hukuki savunmasının yanı sıra cezai bir yol da açmaktadır.

Sonuç

İncelenen yargı kararları bütününde, hatır senedi düzenlemenin hukuken son derece riskli bir eylem olduğu açıkça görülmektedir. Kambiyo senetlerinin soyutluğu ilkesi gereği, bu senetler kolaylıkla icra takibine konu edilebilmektedir. Senedin hatır amacıyla verildiğini ve bedelsiz olduğunu ispatlama yükümlülüğü, neredeyse tamamen bu iddiayı ileri süren borçlunun üzerindedir.

Borçlunun bu iddialarını ispatlayabilmesi için en etkili yol, senedin neden verildiğini açıklayan bir protokol gibi yazılı bir delile sahip olmasıdır. Yazılı delil olmaksızın açılan menfi tespit davalarının büyük çoğunluğu reddedilmektedir. Alacaklının kötü niyetli olduğunun veya senedin anlaşmaya aykırı doldurulduğunun ispatı gibi diğer hukuki yollar mevcut olsa da, bunların kanıtlanması da oldukça zordur. Bu nedenle, hatır senedi ilişkilerinde en güvenli yol, ya bu tür senetleri hiç düzenlememek ya da senedin teminat veya hatır amacıyla verildiğini açıkça belirten yazılı bir anlaşmayı karşı taraftan almaktır. Bir makale önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Borçlunun, menfi tespit davasında veya hatır senedi ilişkilerinde iddialarını ispatlayabilmesi için en etkili yol, senedin neden verildiğini açıklayan yazılı ve hukuki geçerliliği olan bir protokole sahip olmasıdır. Yazılı delil olmadan açılan davaların reddedilme olasılığı yüksektir. Ayrıca, alacaklının kötü niyetli olduğunun veya senedin anlaşmaya aykırı doldurulduğunun kanıtlanması da oldukça zor hukuki süreçler gerektirir. Bu nedenle, bu tür senetlerle ilgili uyuşmazlıklarda Tuzla avukat desteği almak, hukuki haklarınızı etkin şekilde korumanız açısından büyük önem taşır.

Tuzla başta olmak üzere; Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Çayırova avukat, Orhanlı avukat, Aydınlı avukat ve Tepeören avukat olarak bölgedeki uzman kadromuz, senetlerin düzenlenmesi, hukuki protokollerin hazırlanması ve menfi tespit davalarında müvekkillerimizi etkin bir şekilde temsil etmektedir. Böylece, hem hak kayıplarının önüne geçilir hem de olası riskler minimuma indirilir.

Read More

Eşin Evi Terk Etmesi Durumunda Boşanma Davası Açmanın Şartları Nelerdir?

Giriş

Bu çalışma, eşin evi terk etmesi durumunda diğer eşin tek taraflı boşanma davası açıp açamayacağı ve bu davanın hukuki dayanaklarının neler olduğu sorusunu, sunulan Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları çerçevesinde yanıtlamak amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, boşanma talebinin hangi koşullarda ve hangi hukuki gerekçelerle ileri sürülebileceğine dair önemli ilkeler ve ayrıntılar içermektedir. Çalışma, bu kararlardan elde edilen bulguları sentezleyerek, konuya ilişkin bütüncül bir bakış açısı sunmayı hedeflemektedir.

1.Eşin Evi Terkinde Dava Hakkı ve “Terk Etmeye Zorlama” İlkesi

İncelenen kararların ezici çoğunluğu, terke dayalı boşanma davası açma hakkının münhasıran “terk edilen” eşe ait olduğunu vurgulamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/2727 E., 2020/846 K. sayılı kararında bu ilke net bir şekilde ifade edilmiştir: “…diğer eşi ortak konutu terke zorlayan veya ortak konuta dönmesini engelleyen eşin terk eden eş konumunda olması nedeniyle terke dayalı boşanma davası açma hakkı bulunmamaktadır.”

Örneğin, bir kararda (Yargıtay 2. HD, 2015/14545 E., 2016/5851 K.), eşine fiziksel şiddet uygulayan ve bu sebeple kadının evi terk etmesine neden olan erkeğin, terke dayalı boşanma davası açma hakkının bulunmadığına hükmedilmiştir. Benzer şekilde, eşini ailesinin yanına gönderip “kızını istemiyorum” diyen ve ihtiyaçlarını karşılamayan erkeğin de terke zorlayan eş konumunda olduğu kabul edilmiştir (Yargıtay 2. HD, 2019/5550 E., 2019/9240 K.). Bu kararlar, mahkemelerin terk eyleminin arkasındaki nedenleri ve eşlerin kusur durumunu titizlikle incelediğini göstermektedir.

2. Terk İhtarı ve Usul Şartları

Terke dayalı boşanma davasının en önemli prosedürel adımı “ihtar” sürecidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/2717 E., 2021/939 K. sayılı kararında belirtildiği gibi, bu tür davalar “çok sıkı maddi ve şekli şartlara bağlanmış olup titizlikle inceleme gerektirmektedir.” İhtarın usulüne uygun olması kritik öneme sahiptir. Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararında (2017/3 E., 2017/14 K.) bu usul detaylandırılmıştır: “ihtar isteminde bulunan eş, eşini eve davet ederken yeterli miktardaki yol giderlerini karşılamak zorundadır. (…) ihtar eden eş, eşini davet ettiği müşterek konutun anahtarının nerede bulunduğu ve nasıl temin edileceğini de gönderilen ihtarda göstermelidir.” Bu gibi usuli eksiklikler, davanın esasına girilmeden reddedilmesine neden olabilir. Ayrıca, ihtar talebinin samimi bir eve dönüş arzusunu yansıtması gerekir. İhtar tebliğinden çok uzun bir süre sonra (örneğin 3 yıl) dava açılması, bu samimiyetin sorgulanmasına yol açabilir (Yargıtay 2. HD, 2012/22203 E., 2013/7818 K.).

3. Dönmemekte Haklı Sebep

Terk eden eşin, ihtara rağmen ortak konuta dönmemekte haklı bir sebebi varsa, dava yine reddedilir. Yargıtay kararlarında, eşin şiddete uğraması (Yargıtay 2. HD, 2022/5445 E., 2023/870 K.) veya davet edildiği konutun “manevi yönden bağımsız” olmaması (Yargıtay 2. HD, 2015/4852 E., 2015/19203 K.) gibi durumlar haklı sebep olarak kabul edilmiştir. Buna karşın, davet edilen konutun üst katında eşin ailesinin oturuyor olması, fiziken bağımsız olan konutun manevi bağımsızlığını ortadan kaldıran bir sebep olarak görülmemiştir (Yargıtay 2. HD, 2013/23842 E., 2014/8506 K.). Bu noktada mahkeme, somut olayın özelliklerine göre bir değerlendirme yapmaktadır.

4. Terk Olgusunun “Evlilik Birliğinin Sarsılması” Davasındaki Rolü

Birden fazla karar, ihtar şartı yerine getirilmeden açılan bir davanın terk sebebine (TMK m. 164) dayandırılamayacağını, ancak evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK m. 166) kapsamında değerlendirileceğini belirtmektedir (Yargıtay 2. HD, 2011/18998 E., 2012/15133 K.). Bu durumda, terk eylemi, evliliğin çekilmez hale geldiğini gösteren bir vakıa olarak ileri sürülür. Ancak bu yola başvurulduğunda, davacının, davalı eşin de kusurlu olduğunu ispat etmesi gerekir. Eğer evliliğin sarsılmasına tamamen davacı sebep olmuşsa, davası reddedilecektir (Yargıtay 2. HD, 2015/15112 E., 2016/6431 K.).

Sonuç

Eşinizin evi terk etmesi durumunda tek taraflı boşanma davası açmanız mümkündür, ancak bu hakkın kullanımı belirli koşullara ve hukuki dayanaklara bağlıdır:

Terke Dayalı Boşanma (TMK m. 164): Bu yolu seçerseniz, eşinizi evi terk etmeye sizin zorlamadığınızdan veya eve dönmesini engellemediğinizden emin olmalısınız. Aksi halde, hukuken “terk eden” siz sayılırsınız ve dava hakkınız olmaz. Bu dava için, terk eyleminin üzerinden en az 6 ay geçmesi ve bu süreçte usulüne uygun bir “eve dön” ihtarının sonuçsuz kalması zorunludur.

Evlilik Birliğinin Sarsılmasına Dayalı Boşanma (TMK m. 166): Eğer terke dayalı davanın sıkı şartlarını yerine getiremiyorsanız, eşinizin evi terk etmesini evlilik birliğinin temelinden sarsıldığının bir kanıtı olarak sunarak dava açabilirsiniz. Bu durumda, terk eyleminin yanı sıra, evliliğin devamının beklenemeyecek derecede çekilmez hale geldiğini ve bu durumda eşinizin de kusurlu olduğunu ispatlamanız gerekecektir.

Her iki durumda da, terk eyleminin arkasındaki nedenler, eşlerin kusur durumu ve olayın somut özellikleri mahkeme tarafından titizlikle değerlendirilecektir. Sunulan yargı kararları, bu tür davaların oldukça teknik ve detaya dayalı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, hak kaybı yaşamamak ve süreci doğru yönetmek adına bir avukattan hukuki destek almanız şiddetle tavsiye edilir.

Boşanma Davası Açma Hakkı: Eşin evi terk etmesi durumunda, terk edilen eşin tek taraflı boşanma davası açma hakkı bulunmaktadır. Bu hak, temel olarak Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 164. maddesinde düzenlenen “terk” sebebine dayanmaktadır.

“Terk Eden” ve “Terk Edilen” Ayrımı: Yargı kararlarında en sık vurgulanan ve en kritik nokta, “terk eden” ve “terk edilen” eşin kim olduğunun doğru tespitidir. Neredeyse tüm kararlarda alıntılanan TMK m. 164’teki şu hüküm esastır: “Diğerini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.” Bu ilke uyarınca, eşini evden kovan, şiddet uygulayarak gitmesine sebep olan veya eve dönmesini engelleyen eş, hukuken “terk eden” konumundadır ve bu sebebe dayanarak boşanma davası açamaz.

Terke Dayalı Davanın Şartları: Terk sebebine dayalı bir boşanma davasının kabulü için sıkı maddi ve şekli şartlar aranmaktadır. Bu şartlar şunlardır:

Terk eylemi, evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri yerine getirmemek amacıyla yapılmalıdır.

Ayrılık en az altı ay sürmüş ve devam ediyor olmalıdır.

Terk edilen eşin talebi üzerine, hâkim veya noter tarafından terk eden eşe “eve dön” ihtarında bulunulmalı ve bu ihtar sonuçsuz kalmalıdır.

İhtar, terk tarihinden itibaren dördüncü ay bittikten sonra istenebilir ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.

“Haklı Sebep” Kavramı: Terk eden eş, evi terk etmekte veya yapılan ihtara rağmen eve dönmemekte “haklı bir sebebe” sahipse, terk nedenine dayalı boşanma davası reddedilir. Şiddet görmek, hakarete uğramak, oturulan konutun bağımsız veya yaşanılabilir olmaması gibi durumlar haklı sebep olarak kabul edilebilir.

Alternatif Boşanma Sebebi: Eğer terke dayalı boşanma davasının (TMK m. 164) şartları oluşmamışsa veya bu yola başvurulmak istenmiyorsa, eşin evi terk etmesi “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” (TMK m. 166/1) sebebine dayalı bir boşanma davasında delil olarak kullanılabilir. Ancak bu durumda, birçok kararda belirtildiği gibi, “Fiili ayrılık tek başına boşanma sebebi değildir.” Evlilik birliğinin ortak hayatı sürdürmenin beklenemeyeceği derecede sarsıldığının ve bu sarsılmada davalı eşin de kusurlu olduğunun kanıtlanması gerekir. Bir makale önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Evlilik birliğinde eşler arasında yaşanan sorunlarda, özellikle fiziksel şiddet veya psikolojik baskı gibi ciddi sebeplerle evin terk edilmesi durumunda, terk eyleminin hukuki sonuçları tarafların kusur durumuna göre değişmektedir. Örneğin, bir Yargıtay kararında (Yargıtay 2. HD, 2015/14545 E., 2016/5851 K.), fiziksel şiddet nedeniyle evi terk eden kadının bu davranışının haklı görüldüğü, şiddet uygulayan erkeğin ise terke dayalı boşanma davası açma hakkının bulunmadığı belirtilmiştir. Benzer şekilde, eşini ailesinin yanına gönderip “kızını istemiyorum” diyerek ihtiyaçlarını karşılamayan erkeğin de terke zorlayan taraf olduğu kabul edilmiştir (Yargıtay 2. HD, 2019/5550 E., 2019/9240 K.). Bu gibi kararlar, mahkemelerin yalnızca evin terk edilip edilmediğine değil, terk eyleminin arkasındaki gerekçelere ve tarafların davranışlarına dikkat ettiğini ortaya koymaktadır.

İşte bu nedenle Tuzla avukat desteği büyük önem taşır. Terke dayalı boşanma davası açmayı düşünen kişilerin, kendi eylemlerinin ve karşı tarafın davranışlarının hukuki açıdan nasıl değerlendirileceğini önceden bilmesi gerekir. Bir Tuzla boşanma avukatı, hem boşanma sürecinde doğru adımların atılmasını sağlar hem de mahkemenin hangi durumları haklı terk olarak kabul ettiğini somut olayınıza göre yorumlayarak sizi yönlendirir. Özellikle (Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze, Çayırova, Tepeören, Orhanlı, Aydınlı, Tuzla gibi bölgelerde) evin terk edilip edilmediği, bunun haklı sebebe dayanıp dayanmadığı gibi konularda yapılan yanlış beyanlar veya eksik iddialar, davanın kaybedilmesine neden olabilir. Bu nedenle Tuzla ve çevresinde yaşayanların, böyle karmaşık ve kritik hukuki süreçlerde profesyonel avukat desteğine başvurması büyük önem arz eder.

Read More

Site sakini sezonluk olarak işe alınan bir havuz görevlisinin ücretine katılmak zorunda mıdır?

Giriş

Bu çalışma, bir site sakininin, işletme bütçesinde yer almayan ve sezonluk olarak işe alınan bir havuz görevlisinin ücretine katılma zorunluluğuna ilişkin sorusu üzerine hazırlanmıştır. Site sakini, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun (KMK) 43. maddesi ve bu maddeye atıf yapan bir Yargıtay kararına dayanarak bu gideri ödememe hakkı olduğunu düşünmektedir. Çalışma, sunulan yargı kararları özetleri ışığında, ortak giderlere katılma yükümlülüğünün genel prensiplerini, KMK m. 43’ün uygulama alanını ve bu tür bir uyuşmazlıkta dikkate alınması gereken diğer hukuki faktörleri analiz etmektedir.

1. Site sakininin Ortak Giderlere Katılma Yükümlülüğü (Genel Kural – KMK m. 20)

Kat Mülkiyeti Hukukunun temel prensibi, kat maliklerinin ortak alanların giderlerine katılma zorunluluğudur. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları bu yöndedir. Özellikle, bir hizmetten faydalanmama iddiası, ödeme yükümlülüğünü tek başına ortadan kaldırmaz. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu ilke net bir şekilde ifade edilmiştir: “…kat maliklerinin ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürerek bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamayacağı belirtilmiştir. Kararda, davalının kendi iradesi ile söz konusu hizmetlerden yararlanmamış olmasının, bu hizmetler için yapılan harcamalardan payına düşeni ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığı vurgulanmıştır.” (Yargıtay 18. HD-2014/10598-2014/11446)

Bu genel kural çerçevesinde, havuzun ortak alan olduğu ve görevlinin ücretinin de bu ortak alanın işletme gideri sayıldığı durumda, kat malikinin “havuzu kullanmıyorum” savunması tek başına yeterli olmayacaktır.

2. Çok Masraflı ve Lüks İlaveler (İstisnai Durum – KMK m. 43)

Site sakininin sorusunun temelini oluşturan KMK m. 43, genel kurala önemli bir istisna getirmektedir. Ancak bu istisnanın şartları dardır. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu maddenin kapsamı şöyle çizilmiştir: “Yapılması arzu edilen yenilik ve ilaveler çok masraflı ise veya yapının özel durumuna göre lüks bir nitelik taşıyorsa veya anagayrimenkulün bütün kat malikleri tarafından kullanılması mutlaka gerekli olan yerlerinde veya geçitlerinde bulunmıyorsa, bunlardan faydalanmak istemiyen kat maliki, gidere katılmak zorunda değildir…” (Yargıtay 20. HD-2017/4411-2018/7960)

Buradaki kritik nokta, havuz görevlisi istihdamının bir “yenilik ve ilave” olup olmadığıdır. Yargıtay, aynı kararda bu konuya ilişkin önemli bir yorum getirmiştir: “…havuz görevlisi ücreti bu kapsamda değerlendirilmeyebilir, zira bu bir yenilik veya ilave değil, mevcut bir hizmetin devamlılığı için yapılan bir giderdir.” (Yargıtay 20. HD-2017/4411-2018/7960)

Bu yorum, site sakininin KMK m. 43’e dayanarak ödemeden kaçınma argümanını zayıflatmaktadır. Havuzun kendisinin yapılması bir “ilave” iken, mevcut havuzun güvenli ve hijyenik kullanımı için bir görevlinin çalıştırılması “işletme gideri” olarak kabul edilme eğilimindedir. Yargıtay’ın “havuz bölgesine vitamin bar ve müzik sistemi kurulması” gibi giderleri zorunlu bulmadığı kararı (Yargıtay 20. HD-2017/6353-2019/771), “ilave” kavramının fiziksel bir eklentiye işaret ettiğini göstermektedir.

3. Yönetim Planı ve İşletme Projesinin Önemi

İncelenen kararların birçoğu, uyuşmazlığın çözümünde yönetim planına atıf yapmaktadır. Yönetim planı, kanunun genel hükümlerini değiştiren veya detaylandıran özel hükümler içerebilir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin belirttiği gibi, “…yönetim planının tüm kat maliklerini bağlayan bir sözleşme niteliğinde olduğu ve işletme projesinde yer alan giderlerden, genel kurul kararları iptal edilmediği sürece kat maliklerinin sorumlu olduğu vurgulanmaktadır.” (Yargıtay 18. HD-2015/12001-2016/4233).

Kullanıcının durumunda, havuz görevlisi ücretinin işletme bütçesinde (projesinde) yer almaması önemli bir dayanaktır. Bütçe dışı bir harcama için kat malikleri kurulunun ayrıca ve usulüne uygun bir karar alması gerekir. Yönetim planında havuz giderlerinin paylaşımına ilişkin özel bir madde (örneğin sadece kullananların ödeyeceği veya giderin nasıl paylaşılacağı gibi) olup olmadığı mutlaka incelenmelidir.

4. Karar Alma Süreçlerinin Denetimi

İşletme projesi dışında bir giderin talep edilebilmesi için, bu konuda alınmış geçerli bir kat malikleri kurulu kararı şarttır. Yargıtay, karar alma süreçlerindeki usul eksikliklerine büyük önem vermektedir. Örneğin, bir kararda toplantı çağrısının yasal sürelere uygun yapılmaması, kararın iptali için yeterli görülmüştür: “…çağrının yukarıda açıklanan 15 gün önceden bildirim süre şartına uyulmadığı böylelikle yasanın öngördüğü koşulların yerine getirilmediği anlaşıldığından, mahkemece… toplantının… iptaline karar verilmesi gerekirken, yerinde görülmeyen gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi” (Yargıtay 18. HD-2014/5650-2014/6793)

Bu nedenle, havuz görevlisinin işe alınmasına ilişkin bir karar alınmışsa bile, bu kararın alındığı toplantının usulüne uygun yapılıp yapılmadığı (çağrı, gündem, toplantı ve karar yeter sayıları) denetlenmelidir. Geçerli bir karar olmadan yapılan harcama, kat maliklerinden talep edilemez.

Sonuç

Site sakininin, “havuzdan faydalanmadığı için KMK m. 43 uyarınca havuz görevlisi ücretini ödememe hakkı olduğu” yönündeki ilk değerlendirmesi, Yargıtay içtihatları karşısında zayıf kalmaktadır. Havuz görevlisi ücretinin “lüks bir ilave” yerine, mevcut bir tesisin “işletme gideri” olarak kabul edilmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu durumda, KMK m. 20’deki genel katılma yükümlülüğü devreye girecektir. Ancak bu, site sakininin bu ücreti mutlaka ödemek zorunda olduğu anlamına gelmez. Kullanıcının hukuki argümanı KMK m. 43’ten ziyade şu noktalara odaklanmalıdır:

Genel Kural ve İstisna Ayrımı: Yargı kararları, KMK m. 20 uyarınca kat maliklerinin ortak yer ve tesislere ilişkin işletme giderlerine katılmasının temel bir yükümlülük olduğunu ortaya koymaktadır. Bir tesisten kişisel olarak faydalanmıyor olmak, genel kural olarak ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Kullanıcının dayandığı KMK m. 43 ise bu genel kuralın bir istisnasıdır ve “çok masraflı veya lüks nitelikteki yenilik ve ilaveler” için geçerlidir.

“Yenilik ve İlave” ile “İşletme Gideri” Farkı: Yargıtay, mevcut bir tesisin (havuz) işlerliğinin devamı için yapılan bir harcamanın (havuz görevlisi ücreti), KMK m. 43 kapsamında bir “yenilik veya ilave” olarak değil, KMK m. 20 kapsamında bir “işletme gideri” olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu ayrım, kullanıcının dayandığı hukuki temelin zayıf olabileceğini göstermektedir.

Yönetim Planının Bağlayıcılığı: İncelenen kararlar, site yönetim planının tüm kat maliklerini bağlayan bir sözleşme niteliğinde olduğunu ve gider paylaşımına ilişkin özel hükümler içerebileceğini sıklıkla vurgulamaktadır. Yönetim planında havuz gibi özel nitelikli ortak alanların giderlerinin nasıl karşılanacağına dair bir düzenleme olup olmadığı, uyuşmazlığın çözümünde kilit rol oynar.

Karar Alma Süreçlerinin Geçerliliği: Bir giderin kat maliklerinden talep edilebilmesi için, bu giderin ya işletme projesinde yer alması ya da usulüne uygun olarak toplanmış bir kat malikleri kurulunda alınan geçerli bir karara dayanması gerekmektedir. Toplantı çağrısındaki usulsüzlükler veya karar yeter sayılarının sağlanamaması, alınan kararı ve dolayısıyla gidere katılma yükümlülüğünü geçersiz kılabilir.

Kararın Yokluğu veya Geçersizliği: Talep edilen gider, onaylanmış bir işletme projesinde yer almamaktadır. Bu harcama için usulüne uygun toplanmış bir kat malikleri kurulunda alınmış geçerli bir karar mevcut mudur? Karar yoksa veya toplantı usulsüz ise, bu gider talep edilemez.

Yönetim Planı Hükümleri: Sitenin yönetim planında havuz gibi tesislere ilişkin giderlerin paylaşımı hakkında özel bir hüküm var mıdır? Yönetim planı, genel kuralın aksine bir düzenleme getirmiş olabilir.

Nihai olarak, kullanıcının yanılıp yanılmadığı sorusunun cevabı; sitenin yönetim planı, ilgili kat malikleri kurulu kararının varlığı ve geçerliliği gibi somut olayın özelliklerine bağlıdır. En sağlam hukuki yol, KMK m. 43’teki “lüks masraf” argümanından ziyade, harcamanın hukuki dayanağının (geçerli bir işletme projesi veya kurul kararı) bulunup bulunmadığını sorgulamaktır. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Avukatı Desteği Gereklidir?

Site yönetimi, ortak alan giderleri ve aidat ihtilafları, Kat Mülkiyeti Kanunu’na ve Yargıtay içtihatlarına dayanan teknik hukuki değerlendirmeler gerektirir. Özellikle Tuzla gibi çok sayıda site yerleşiminin bulunduğu bölgelerde: Yönetim planlarının detayları farklılık gösterebilir. Usulsüz alınan kararlar yaygın şikâyet konusudur. Kat maliklerinin hak ve yükümlülükleri somut olaya özel olarak incelenmelidir.

Bu nedenle, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Kartal avukat, Maltepe avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat, Orhanlı avukat, Tepeören avukat, Darıca avukat, Bayramoğlu avukat veya Çayırova avukat, Şekerpınar avukat, Güzelyalı avukat gibi bölgelerde bir Tuzla avukatı ile çalışmak, hem hak kaybı yaşamamak hem de dava veya itiraz süreçlerinde etkili bir yol izlemek adına önemlidir. Profesyonel bir destekle, ödemeden kaçınmak mı yoksa ödemeyi kabul etmek mi daha avantajlıdır, net şekilde belirlenebilir.

Read More

Yurtdışında yaşayan biri Türkiye’de dava açabilir mi?

Giriş

Bu yazı, “Yurtdışında yaşayan birinin Türkiye’de dava açıp açamayacağı” sorusunu, sunulan Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları ışığında analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, bu sorunun yanıtının kesin bir “evet” olduğunu, ancak bu hakkın kullanımının davanın türüne, tarafların vatandaşlık durumuna ve Türkiye ile olan bağlarına göre değişen usul ve yetki kurallarına tabi olduğunu göstermektedir. Yazı, bu konudaki temel yasal dayanakları, yetkili mahkemenin nasıl belirlendiğini, farklı dava türleri için öngörülen özel durumları ve uygulamadaki önemli detayları ortaya koymaktadır.

İncelenen tüm yargı kararları, yurtdışında yaşayan bir kişinin Türkiye’de dava açmasının mümkün olduğu konusunda hemfikirdir. Bu hakkın yasal çerçevesi ve uygulanışına dair temel bulgular şunlardır:

Temel Yasal Dayanak: MÖHUK Madde 41 

Neredeyse tüm kararlarda atıf yapılan temel düzenleme, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un (MÖHUK) 41. maddesidir. Bu madde, özellikle yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının “kişi hâlleri” (nüfus kaydının düzeltilmesi, vesayet, vb.) davaları için bir yetki hiyerarşisi belirlemektedir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 2023/8479 E. sayılı kararında da vurgulandığı gibi bu kural şu şekildedir:“Türk vatandaşlarının kişi hâllerine ilişkin davaları, yabancı ülke mahkemelerinde açılmadığı veya açılamadığı takdirde Türkiye’de yer itibariyle yetkili mahkemede, bulunmaması hâlinde ilgilinin sâkin olduğu yer, Türkiye’de sâkin değilse Türkiye’deki son yerleşim yeri mahkemesinde, o da bulunmadığı takdirde Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinde görülür.”

Genel Yetki ve “Mutad Mesken” Kavramı

 Kişi hâlleri dışındaki davalarda, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisi, iç hukukun genel yetki kurallarına göre belirlenir (MÖHUK m. 40). Bu noktada, Türkiye’de resmi bir yerleşim yeri olmayan ancak düzenli olarak kaldığı bir adresi (“mutad mesken”) bulunan kişiler için bu adresin bulunduğu yer mahkemesi yetkili olabilmektedir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 2022/2347 E. sayılı kararı, “Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayanlar hakkında genel yetkili mahkeme davalının Türkiye’de mutad meskeninin bulunduğu yer mahkemesidir” diyerek bu ilkeyi açıkça belirtmiştir.

Tanıma ve Tenfiz Davaları 

Yurtdışında yaşayan kişiler, yabancı bir mahkemeden aldıkları kararın Türkiye’de icra edilmesi için “tanıma ve tenfiz” davası açabilirler. Bu, kişinin doğrudan yeni bir dava açması yerine, mevcut bir kararı Türkiye’de geçerli kılmasıdır. MÖHUK’un 51. maddesi uyarınca bu davalarda yetki, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin (davalının) Türkiye’deki yerleşim yeri, yoksa sakin olduğu yer, o da yoksa Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerindedir (Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, 2024/10633 E.).

Yabancılar ve Mavi Kartlılar 

Bu hak sadece Türk vatandaşlarına özgü değildir. Mavi Kartlılar Kütüğüne kayıtlı olup Türk vatandaşlığını kaybeden kişiler, “Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam edecekleri” için dava açma hakkına sahiptir (Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, 2020/429 E.). Yabancı uyruklu kişiler de Türkiye’de dava açabilirler, ancak mahkemenin yetkili olması ve bazı durumlarda (uluslararası anlaşmalarla muafiyet yoksa) teminat göstermeleri gerekebilir (İstanbul 7. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2022/808 E.).

Farklı Dava Türlerine Göre Değerlendirme

Yurtdışında yaşayan birinin dava açma hakkı genel olarak mevcut olsa da, yetkili mahkemenin belirlenmesi ve uygulanacak özel kurallar davanın konusuna göre farklılık gösterir.

Kişi Hâlleri Davaları (Nüfus, Vesayet vb.): Bu tür davalar, MÖHUK m. 41’in en sık uygulandığı alandır. Kararlar, nüfus kaydının düzeltilmesi (Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, 2023/10303 E.) veya kısıtlı adayı için vesayet (Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, 2014/19503 E.) gibi davalarda, kişinin Türkiye’deki son yerleşim yeri veya sakin olduğu yerin tespitinin önemini vurgulamaktadır.

Miras Davaları: Miras davalarında yetki, MÖHUK m. 41’den farklı olarak, 43. maddede özel olarak düzenlenmiştir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2019/1831 E. sayılı kararında belirtildiği gibi:“Mirasa ilişkin davalar ölenin Türkiye’deki son yerleşim yerindeki mahkemesinde, son yerleşim yerinin Türkiye’de olmaması halinde terekeye dahil malların bulunduğu yer mahkemesinde görülür.” Bu kural, miras bırakanın (muris) Türkiye ile olan bağlantısını esas alır.

Boşanma Davaları: Boşanma davalarında yetki, MÖHUK’un genel düzenlemesinden ziyade Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesine göre belirlenir. Bu maddeye göre yetkili mahkeme, “eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2008/8999 E.).

Haksız Fiil Davaları: İnternet üzerinden kişilik haklarına saldırı gibi haksız fiillerde, davacıya seçimlik bir hak tanınmıştır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2015/3017 E. sayılı kararında, zarar görenin (davacının), haksız fiilin işlendiği yer, zararın meydana geldiği yer veya kendi yerleşim yeri mahkemesinde dava açabileceği belirtilmiştir. Bu durum, yurtdışında yaşayan birinin, Türkiye’de zarara uğradığını iddia ederek dava açmasını kolaylaştırır.

İcra ve İflas Hukukuna İlişkin Özel Durumlar: Bazı dava türleri özel usul şartları gerektirebilir. Örneğin, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2019/305 E. sayılı kararına göre, ihalenin feshi davası açan borçlunun “yurt içinde bir adres göstermek koşuluyla” dava açabileceği belirtilmiştir. Bu, kanunun kötü niyetli taleplerin önüne geçmek için getirdiği özel bir zorunluluktur.

Sonuç

İncelenen yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde, yurtdışında yaşayan bir kişinin Türkiye’de dava açmasının hukuken mümkün olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Türk hukuku, vatandaşlarının ve belirli koşullar altında yabancıların, yurtdışında ikamet etseler dahi Türkiye’deki mahkemelere erişimini güvence altına almıştır.

Bu hakkın kullanılmasında kilit nokta, yetkili mahkemenin doğru tespit edilmesidir. Bu tespit;

Türk vatandaşlarının kişi hâlleri davalarında MÖHUK m. 41’deki hiyerarşiye,

Miras davalarında MÖHUK m. 43’e,

Boşanma davalarında TMK m. 168’e,

Diğer davalarda ise iç hukukun genel (HMK m. 6, 9) ve özel (HMK m. 10, 16) yetki kurallarına göre yapılmaktadır.

Kişinin Türkiye’deki “son yerleşim yeri”, “sakin olduğu yer” veya “mutad meskeni” gibi bağları, yetkili mahkemenin belirlenmesinde kritik rol oynamaktadır. Bu bağlantıların hiçbiri yoksa, MÖHUK, son çare olarak Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerini yetkili kılmaktadır. Dolayısıyla, yurtdışında yaşayan bir birey, dava konusuna uygun yasal düzenlemeleri takip ederek Türk mahkemelerinde hak arama imkanına sahiptir. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Yurtdışında yaşayan kişilerin Türkiye’de dava açması hukuken mümkündür; ancak bu süreç, davanın türüne göre değişen yetki kuralları, özel usuller ve teknik detaylar içerir. Örneğin, kişi hâlleri davalarında son yerleşim yeri tespiti, miras davalarında terekenin bulunduğu yer, boşanma davalarında eşlerin son birlikte yaşadığı adres gibi kriterler davanın yönünü doğrudan etkiler.

Ayrıca tanıma-tenfiz gibi özel dava türlerinde usul hataları, davanın reddine yol açabilir. Türkiye’de mutad mesken, sakinlik, yerleşim yeri gibi kavramların doğru yorumlanması da uzmanlık gerektirir.

Tüm bu teknik süreçlerde Tuzla’da yer alan uzman bir avukat, davanın doğru mahkemede açılmasını sağlar, gerekli belgeleri eksiksiz hazırlar ve süreci hızlandırır. Özellikle yurtdışında ikamet eden bireyler için bir yerel avukatın desteği, hem zaman kaybını önler hem de hak kaybı riskini en aza indirir. Bu nedenle, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Maltepe avukat, Kartal avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat ve Orhanlı avukat, Tepeören Avukat, Darıca Avukat, Bayramoğlu avukat, Çayırova avukat gibi yerlerde hukuki sürecin sağlıklı ilerlemesi ve hakların etkin şekilde korunması için Tuzla uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Kira sözleşmesi bitmeden ev sahibi evi satarsa yeni ev sahibi kiracıyı çıkartabilir mi?

Giriş

Bu yazı, “Kira sözleşmesi bitmeden ev sahibi evi satarsa yeni ev sahibi kiracıyı çıkartabilir mi?” sorusuna, sunulan Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları ışığında kapsamlı bir yanıt sunmak amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, konunun tek bir “evet” ya da “hayır” cevabı olmadığını, Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) ilgili maddeleri çerçevesinde şekillenen bir genel kural ve bu kuralın önemli istisnaları olduğunu ortaya koymaktadır. Yazı, yeni malikin ve kiracının hak ve yükümlülüklerini, tahliye sürecinin şartlarını ve sözleşmesel unsurların bu sürece etkisini detaylı bir şekilde ele almaktadır

1. Ev sahibi evi satarsa”Satım Kirayı Bozmaz” İlkesi ve Sonuçları (TBK Madde 310)

İncelenen kararların ezici çoğunluğu, TBK’nın 310. maddesini temel almaktadır. Bu madde, “Sözleşmenin kurulmasından sonra kiralanan herhangi bir sebeple el değiştirirse, yeni malik kira sözleşmesinin tarafı olur” hükmüyle, kiracının haklarını koruma altına alır. Bu durumun pratik sonuçları şunlardır:

Yeni Malik Sözleşmeyle Bağlıdır: Yeni ev sahibi, eski sözleşmedeki kira bedeli, süre ve diğer tüm şartlarla bağlıdır (Yargıtay 3. HD, 2023/4843 K.).

Haksız İşgal İddiası Geçersizdir: Kiracı, geçerli bir kira sözleşmesine dayanarak mülkte oturduğundan, yeni malik tarafından “haksız işgalci” olarak nitelendirilemez (Yargıtay 8. HD, 2021/803 K.).

Dava Yolu Değişir: Yeni malik, kiracıyı tahliye etmek için mülkiyet hakkına dayanarak doğrudan “elatmanın önlenmesi” davası açamaz. Bunun yerine, kira hukukundan kaynaklanan tahliye sebeplerine dayanarak (örneğin, ihtiyaç veya temerrüt) dava açmalıdır (Yargıtay 8. HD, 2021/2791 K.).

2. Evin satılması sonrasında İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Prosedürü ve Şartları (TBK Madde 351)

Yeni malikin en sık başvurduğu tahliye yolu olan ihtiyaç iddiası, katı usul kurallarına bağlanmıştır.

Sürelere Sıkı Sıkıya Uyma Zorunluluğu: Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi (2017/292 K.) kararında vurgulandığı gibi, “edinmeyi izleyen 1 ay içerisinde bildirimin tebliği zorunlu olup bunun sonradan giderilmesi mümkün değildir.” Bu sürenin kaçırılması, bu yola başvurma hakkını ortadan kaldırır. Dava ise, satın alma tarihinden en erken altı ay sonra açılabilir.

İhtiyacın Niteliği: Yargıtay kararları, ihtiyacın niteliği konusunda oldukça hassastır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2021/878 K.), bu konuda standartları belirlemiştir:”Devamlılık arz etmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir.”

İhtiyaç Sahibinin Kapsamı: İhtiyaç, sadece yeni malikin kendisi için değil; eşi, altsoyu (çocukları, torunları), üstsoyu (anne-babası, dedesi) veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu kişiler için de ileri sürülebilir. Ancak Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2018/5424 K.) kararında belirtildiği gibi, bir şirketin ihtiyacı, bu kişisel ihtiyaç kapsamına girmez.

3. Sözleşmesel ve Tapu Kaydına Dayalı Korumalar

Tapuya Şerh: Kira sözleşmesi tapuya şerh edilmişse, bu durum kiracıya en güçlü korumayı sağlar. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi (2009/10532 K.) kararında belirtildiği gibi, şerh ile kişisel hak, ayni hakka dönüşür ve taşınmazı sonradan devralan herkes bu sözleşmeyle bağlı olur.

Sözleşmedeki Özel Hükümler: Kira sözleşmesinde yer alan özel maddeler de durumu etkileyebilir. Örneğin, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (2017/1757 K.) kararında, sözleşmede yer alan “taşınmazın 3. kişiye satılması durumunda kiracının sözleşme süresince tahliye edilmeyeceği” hükmü nedeniyle yeni malikin kiracıyı çıkaramayacağı belirtilmiştir. Tersine, sözleşmede satış durumunda fesih hakkı tanıyan bir madde varsa, bu da yeni malik lehine bir durum yaratabilir (Yargıtay 8. HD, 2018/8231 K.).

Sonuç

Sunulan yargı kararları ışığında, “Kira sözleşmesi bitmeden ev sahibi evi satarsa yeni ev sahibi kiracıyı çıkartabilir mi?” sorusunun yanıtı şu şekilde özetlenebilir:

Hayır, kural olarak çıkartamaz. Evin satılması kira sözleşmesini sona erdirmez. Türk Borçlar Kanunu’nun 310. maddesi uyarınca, yeni malik mevcut kira sözleşmesinin tarafı olur ve sözleşme şartlarıyla bağlıdır.

Evet, istisnai olarak çıkartabilir. Yeni malik, kendisinin veya kanunda sayılan yakınlarının konut/işyeri ihtiyacının “gerçek, samimi ve zorunlu” olduğunu ispatlarsa, TBK 351. maddedeki yasal sürelere (satın aldıktan sonra 1 ay içinde ihtar, 6 ay sonra dava) uyarak kiracının tahliyesini talep edebilir.

Genel Kural: Kira Sözleşmesi Devam Eder. Evin satılması, kira sözleşmesini otomatik olarak sona erdirmez. Neredeyse tüm kararlarda atıf yapılan Türk Borçlar Kanunu’nun 310. maddesi uyarınca, yeni ev sahibi (yeni malik), mevcut kira sözleşmesinin tarafı haline gelir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin (2018/364 K.) belirttiği gibi, “kiralananın el değiştirmesi akdi sona erdirmez.” Bu ilke, kiracının temel güvencesidir.

Temel İstisna: Yeni Malikin İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Hakkı. Yeni malik, belirli şartlar altında kiracıyı tahliye etme hakkına sahiptir. TBK’nın 351. maddesi, yeni malike bu hakkı tanır. Buna göre yeni malik, “kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa,” evi satın aldığı tarihten itibaren bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, altı ay sonra tahliye davası açabilir.

Tahliye Şartı: İhtiyacın “Gerçek, Samimi ve Zorunlu” Olması. Mahkemeler, yeni malikin ihtiyaç iddiasını keyfi olarak kabul etmemektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (2021/878 K.) altını çizdiği üzere, tahliye kararı verilebilmesi için “ihtiyacın gerçek, samimi ve zorunlu olduğunun kanıtlanması gerekir.” Geçici veya henüz doğmamış ihtiyaçlar, tahliye için yeterli bir sebep olarak kabul edilmez.

Kiracının Korunmasını Güçlendiren Faktörler. Kiracının durumu, kira sözleşmesinin içeriğine ve tapu sicilindeki duruma göre daha da güçlenebilir. Özellikle kira sözleşmesinin tapuya şerh edilmesi, Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin (2009/10532 K.) ifadesiyle, hakkı “eşyaya bağlı borç haline” getirir ve yeni maliki her durumda bağlar. Nihayetinde, kiracının durumu büyük ölçüde kanunla korunmakla birlikte, yeni malikin de yasal hakları mevcuttur. Sonucu, büyük oranda yeni malikin ihtiyacının niteliği, yasal prosedürlere uyup uymadığı, kira sözleşmesinin özel hükümleri ve sözleşmenin tapuya şerh edilip edilmediği gibi faktörler belirleyecektir. Bir yazı önerisi.

Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

Kira sözleşmesine konu taşınmazın satılması durumunda kiracının tahliyesiyle ilgili hukuki süreçler, sadece Türk Borçlar Kanunu hükümlerine değil, aynı zamanda Yargıtay içtihatlarına ve özel durumlara da dayanmaktadır. Yukarıda özetlenen kararlar, yeni malikin kiracıyı tahliye edebilmesi için çok sayıda şartın sağlanması gerektiğini, bu şartlardan birinin eksik olması halinde davanın reddedileceğini göstermektedir. Sürelerin kaçırılması, bildirimin usule uygun yapılmaması veya ihtiyacın hukuken kabul edilemez türden olması durumunda davacı yeni malik hak kaybına uğrayabilir; davalı kiracı ise gereksiz bir tahliye baskısı altında kalabilir.

Bu nedenle, İstanbul, Tuzla avukat, Pendik avukat, Maltepe avukat, Kartal avukat, Gebze avukat, Aydınlı avukat ve Orhanlı avukat, Tepeören Avukat, Darıca Avukat, Bayramoğlu avukat, Çayırova avukat gibi yerel mahkeme uygulamaları konusunda deneyimli bir Tuzla avukat ile çalışmak, davanın seyrini doğrudan etkileyebilecek önemli bir avantaj sağlar.

Read More