Boşanmada kusurlu eş nafaka alabilir mi? Yargı Kararları Işığında Yoksulluk Nafakasının Şartları

Giriş

Boşanmada kusurlu eş nafaka alabilir mi? Bu çalışma, yoksulluk nafakasının şartlarını Türk Medeni Kanunu (TMK) ve Yargıtay’ın yerleşik içtihatları çerçevesinde analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. İncelenen yargı kararları, yoksulluk nafakasının yasal dayanağını, “yoksulluk” kavramının yargısal yorumunu, kusur durumunun etkisini, asgari ücret gibi gelirlerin nafaka hakkına tesirini ve nafakanın amacını detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır. Çalışma, bu unsurları sistematik bir biçimde ele alarak konuya ilişkin bütüncül bir perspektif sunmaktadır.

1. Nafaka Yasal Şartlar ve Yargısal Uygulama

İncelenen tüm kararlarda yoksulluk nafakasının temel çerçevesi TMK’nın 175. maddesiyle çizilmektedir: “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” (Yargıtay HGK, 2022/150 E., 2023/406 K.). Yargı kararları bu maddenin uygulanmasında dört temel unsurun varlığını aramaktadır:

Talep: Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için mutlaka bir talep bulunmalıdır (Yargıtay HGK, 2003/280 E., 2003/274 K.).

Boşanma Yüzünden Yoksulluğa Düşme: Nafaka talep eden tarafın, boşanma olmasaydı düşmeyeceği bir yoksulluk durumuna boşanma nedeniyle düşmesi veya düşme tehlikesiyle karşılaşması gerekir. Bu şart, nafakanın en temel unsurudur. Mahkemeler, bu durumu tespit etmek için tarafların gelir ve malvarlıklarına ilişkin kapsamlı bir araştırma yapmak zorundadır (Yargıtay 2. HD, 2024/252 E., 2024/1159 K.). Yoksulluk durumunun değerlendirilmesi, boşanma kararının kesinleştiği an itibarıyla yapılır (Yargıtay 2. HD, 2023/9137 E., 2023/6314 K.).

Kusurun Daha Ağır Olmaması: Talep eden tarafın boşanmaya neden olan olaylarda kusursuz olması veya kusurunun diğer eşten daha ağır olmaması şarttır. Eşit kusur halinde dahi yoksulluk nafakasına hükmedilebilir. Ancak boşanmada tam veya ağır kusurlu olan taraf, diğer şartlar oluşsa bile yoksulluk nafakası alamaz (Yargıtay HGK, 2017/1006 E., 2019/1132 K.).

Nafaka Yükümlüsünün Mali Gücü: Nafaka, yükümlünün mali gücü oranında belirlenir. Bu nedenle, nafaka ödeyecek tarafın da bu nafakayı karşılayabilecek ekonomik güce sahip olması gerekir (Yargıtay HGK, 2020/28 E., 2022/1392 K.).

2. “Yoksulluk” Kavramının Değerlendirilmesi ve Gelirin Etkisi

Yargıtay, yoksulluk kavramını statik bir gelir seviyesine bağlamamaktadır. Yoksulluk, günün ekonomik koşulları ile birlikte, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve yaşam tarzları değerlendirilerek takdir edilmelidir.” (Yargıtay 3. HD, 2013/3138 E., 2013/4994 K.). Bu dinamik yaklaşım, özellikle asgari ücretle çalışan kişilerin durumunda önem kazanmaktadır.

Yargıtay’ın istikrar kazanmış görüşüne göre, “asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması yoksulluk nafakasının bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu olarak kabul edilmemektedir” (Yargıtay HGK, 2017/1036 E., 2019/1147 K.). Zira asgari ücret, kişinin temel ihtiyaçlarını karşılamaya ancak yetmekte olup, evlilik birliği sırasındaki yaşam standardını sürdürmeye veya kişiyi yoksulluktan tamamen kurtarmaya yeterli görülmemektedir. Ancak bazı kararlarda, asgari ücretli bir gelire sahip olan ve kira gibi ek bir gideri bulunmayan tarafın yoksulluğa düşmeyeceği sonucuna varıldığı da görülmektedir (Yargıtay HGK, 2017/2671 E., 2021/808 K.). Bu durum, her somut olayın kendi koşulları içinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Benzer şekilde, geçici işlerde çalışmak veya yetim aylığı gibi ek gelirlerin varlığı da nafakanın tamamen kaldırılmasını gerektirmeyip, miktarının indirilmesinde bir etken olarak kabul edilebilmektedir (Yargıtay 3. HD, 2015/9825 E., 2015/13574 K.; Yargıtay HGK, 2017/1025 E., 2019/1135 K.).

3. Yoksulluk Nafakanın Süresi, Miktarı ve Ödeme Şekli

TMK 175. madde uyarınca yoksulluk nafakası kural olarak “süresiz”dir. Mahkemenin nafakayı belirli bir süre ile sınırlandırması hatalı bulunmaktadır (Yargıtay 2. HD, 2024/7203 E., 2025/3258 K.). Nafaka, TMK 176. maddede sayılan hallerde (yeniden evlenme, taraflardan birinin ölümü, yoksulluğun ortadan kalkması vb.) sona erer.

Nafakanın miktarı belirlenirken TMK’nın 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi gözetilir. Tarafların sosyal ve ekonomik durumları, ihtiyaçları ve yükümlünün ödeme gücü bir bütün olarak değerlendirilir.

Yargı kararları, nafakanın ödeme şekli konusunda da mahkemelere takdir yetkisi tanındığını vurgulamaktadır. TMK 176. madde uyarınca nafaka, aylık irat şeklinde veya toptan ödenebilir. Mahkemeler, “tarafların ekonomik ve sosyal durumları, evlilikte geçen süre ve yaşları, ortak çocukların bulunmayışı ve hakkaniyet ilkesi” gibi faktörleri dikkate alarak toptan ödeme seçeneğini de değerlendirmelidir. Bu hususun değerlendirilmemesi, Yargıtay tarafından bir bozma sebebi olarak kabul edilmektedir (Yargıtay 2. HD, 2023/9752 E., 2024/6014 K.).

Sonuç

Yargı kararları ışığında yoksulluk nafakası, TMK’nın 175. maddesinde belirtilen yasal şartların yanı sıra, Yargıtay içtihatlarıyla şekillenen ve hakkaniyet ilkesine dayanan bir kurumdur. Nafakaya hükmedilebilmesi için talep eden tarafın boşanma yüzünden yoksulluğa düşmesi, kusurunun daha ağır olmaması ve nafaka yükümlüsünün mali gücünün bulunması gerekmektedir. Yoksulluk kavramı, her somut olayın özelliklerine, tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına ve günün koşullarına göre hâkim tarafından takdir edilmektedir. Asgari ücretle çalışmak gibi düzenli bir gelire sahip olmak, tek başına nafaka talebini reddetmek için yeterli bir sebep olarak görülmemekte, ancak nafaka miktarının belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Mahkemelerin, bu şartları değerlendirirken kapsamlı bir araştırma yapması ve nafakanın ödeme şekli (irat veya toptan) konusunda da bir değerlendirmede bulunması zorunludur. Bir makale önerisi.

Neden Uzman Boşanma Avukatı Desteği Gerekli?

Yoksulluk nafakası, hem hukuki hem de ekonomik boyutlarıyla oldukça karmaşık bir konudur.
Kusur tespiti, gelir durumunun araştırılması, delillerin doğru sunulması ve yargı içtihatlarının doğru yorumlanması, tecrübeli bir boşanma avukatı desteği olmadan çoğu zaman hatalı sonuçlara yol açabilmektedir.

İstanbul, özellikle de Tuzla, Pendik, Tepeören, Maltepe, Kartal, Çayırova ve Gebze gibi bölgelerde boşanma davalarına bakan mahkemelerde, her dosyanın kendine özgü özellikleri nedeniyle uzman desteği büyük önem taşır.
Bir İstanbul boşanma avukatı veya Tuzla boşanma avukatı, hem yerel mahkeme uygulamalarını hem de güncel Yargıtay içtihatlarını takip ederek, yoksulluk nafakası taleplerinin doğru şekilde yürütülmesini sağlar.

Bu nedenle, boşanma sürecinde hak kaybı yaşamamak, nafaka miktarının doğru belirlenmesini sağlamak ve süreci hukuka uygun biçimde yürütmek için uzman bir boşanma avukatıyla çalışmak büyük önem taşımaktadır.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu olarak İstanbul Anadolu yakası başta olmak üzere Tuzla, Pendik, Kartal, Gebze ve çevresinde nafaka davaları, mal paylaşımı, velayet ve boşanma süreci danışmanlığı alanlarında profesyonel hukuki destek sağlamaktayız.

Read More

Mal Ayrılığı Sözleşmesine Rağmen Boşanmada Eşler Birbirinden Katkı Payı Alabilir Mi?

Giriş

Bu çalışma, eşler arasında usulüne uygun olarak akdedilmiş bir mal ayrılığı sözleşmesi bulunmasına rağmen, boşanma sürecinde veya sonrasında tarafların birbirlerinden talepte bulunup bulunamayacağı sorusunu, sunulan Yargıtay kararları ışığında analiz etmektedir. İnceleme, mal ayrılığı rejiminin talepler üzerindeki etkisini, taleplerin türüne göre (mal rejiminden kaynaklanan alacaklar ve boşanmanın fer’i niteliğindeki talepler) ayrıştırarak, bu taleplerin ileri sürülebilme usul ve şartlarını ortaya koymaktadır.

1. Mal Ayrılığı Sözleşmesinin Mal Rejiminden Kaynaklanan Talepler Üzerindeki Etki

Yargıtay kararları, usulüne uygun olarak (genellikle noter aracılığıyla) yapılmış mal ayrılığı sözleşmelerinin hukuki geçerliliğini ve bağlayıcılığını kabul etmektedir. Bu tür bir sözleşme, eşlerin evlilik birliği içinde edindikleri malların kendi kişisel malları sayılmasını ve boşanma halinde mal paylaşımına tabi tutulmamasını sağlar.

Sözleşmenin Kapsamı ve Feragat: Bir sözleşme, sadece mal ayrılığı rejimini seçmekle kalmayıp, aynı zamanda önceki mal rejimlerinden doğan haklardan da açıkça feragat içeriyorsa, mal rejimi tasfiyesi davasının reddedilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2024/5365 sayılı kararında bu durum açıkça belirtilmiştir:”…tarafların mal ayrılığı sözleşmesini seçtikten sonra önceki mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklı haklarından açıkça feragat ettikleri…”

Katkı Payı Alacağı Hakkı: Mal ayrılığı rejiminin temel mantığına rağmen, Yargıtay içtihatları ile geliştirilen “katkı payı alacağı” kurumu önemli bir istisna teşkil etmektedir. Bu hak, bir eşin, diğer eşin mülkiyetindeki bir malın edinilmesine veya iyileştirilmesine yaptığı maddi katkının karşılığını talep etmesine olanak tanır. Hukuk Genel Kurulu’nun 2021/1492 sayılı kararında bu alacağın şartları detaylandırılmıştır: “Katkı payı alacağı… evlilik birliği devam ederken bir eşe ait mal varlığının edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına diğer eşin para ya da para ile ölçülebilen maddi veya hizmet değeriyle katkısının karşılığı olmak üzere hesaplanan mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklı alacak türüdür.” Bu talebin kabulü için katkının ispatlanması şarttır. İspat yükü, katkıda bulunduğunu iddia eden eştedir. Düzenli bir gelire sahip olmak ve çalışmak, katkının varlığına dair bir karine oluşturabilir (HGK-2023/1238).

2. Mal Ayrılığı Sözleşmesinde Boşanmanın Fer’i Niteliğindeki Talepler (Nafaka ve Tazminat)

Mal ayrılığı sözleşmesi, boşanmanın mali sonuçlarından olan yoksulluk nafakası ile maddi ve manevi tazminat taleplerini etkilemez. Bu talepler, mal rejiminden bağımsızdır ve kendi özel koşullarına göre değerlendirilir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2024/3041 sayılı kararı bu ilkeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır: > “…hukukumuzda ileride nafaka ve tazminat talep etmeden boşanacağına dair yapılan sözleşmelerin hukuki dayanağının olmadığı, doğmamış haktan feragat edilemeyeceği…

Bu doğrultuda, bir eş mal ayrılığı sözleşmesi imzalamış olsa dahi, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecekse yoksulluk nafakası veya boşanmaya neden olan olaylarda diğer eşin kusuru varsa maddi/manevi tazminat talep etme hakkını saklı tutar.

3. Anlaşmalı Boşanma Protokolleri ve Feragatin Kapsamı

Uygulamada en çok uyuşmazlığa neden olan konulardan biri, anlaşmalı boşanma protokollerinde yer alan genel ifadelerin mal rejimi tasfiyesini kapsayıp kapsamadığıdır.

Geniş Yorum: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2013/1601 sayılı kararında, protokeldeki “tarafların mal talepleri yoktur” şeklindeki genel ifadenin, mal rejiminden kaynaklanan alacak taleplerini de kapsadığı ve bu yönde bir feragat teşkil ettiği kabul edilmiştir.

Dar ve Açık Yorum (Ağırlıklı Görüş): Buna karşın, çok sayıda Yargıtay 8. Hukuk Dairesi kararı ve HGK kararındaki karşı oy, bu görüşün aksini savunmaktadır. Bu görüşe göre, mal rejimi tasfiyesi boşanmanın bir eki (fer’i) değildir ve bağımsız bir davadır. Bu nedenle, bu haktan feragat edilebilmesi için feragatin son derece açık olması gerekir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 2012/5314 sayılı kararında bu şart şöyle ifade edilmiştir: “Mal rejiminden kaynaklanan istekler boşanmanın eki niteliğinde istekler olmadığından anlaşma ya da protokol, mal rejimlerini de kapsıyor ise bu taktirde taşınır ve taşınmaz mal niteliğinde bulunan katkı payı ya da artık değere konu olan bu tür eşyaların açık bir biçimde tek tek, bentler halinde protokolde yer alması gerekir.” Bu görüş, “doğmayan haktan feragat olmaz” ilkesiyle de desteklenmektedir. Zira katılma alacağı gibi haklar, boşanma kararının kesinleşmesiyle muaccel hale gelir ve bu tarihten önce yapılan genel feragat beyanları geçersiz kabul edilebilir (Yargıtay 8. HD – 2014/11905).

Sonuç

Mal ayrılığı sözleşmesi, eşlerin boşanma sırasındaki malvarlığı taleplerini tamamen ortadan kaldıran mutlak bir engel değildir. Raporun dayandığı yargı kararları ışığında şu sonuçlara varılmıştır:

Nafaka ve Tazminat Talepleri: Mal ayrılığı sözleşmesi, yoksulluk nafakası ile maddi ve manevi tazminat taleplerini engellemez. Bu haklardan önceden feragat edilemez.

Mal Rejimi Talepleri: Sözleşme, edinilmiş mallara katılma rejiminden kaynaklanan “katılma alacağı” gibi talepleri kural olarak engeller. Ancak bu engelin de istisnaları vardır.

Katkı Payı Alacağı: En önemli istisna, bir eşin diğerinin malvarlığına yaptığı kanıtlanabilir maddi katkıları talep edebilmesidir. Bu hak, mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemler için dahi Yargıtay tarafından tanınmaktadır.

Feragatin Açıklığı: Anlaşmalı boşanma protokollerinde veya mal rejimi sözleşmelerinde mal rejiminden kaynaklanan haklardan feragat edildiğine dair hükümlerin geçerli olabilmesi için, bu feragatin son derece açık, net, koşulsuz ve hangi malvarlığı değerlerini kapsadığını belirtecek şekilde yapılması gerekmektedir. Genel ve muğlak ifadeler, Yargıtay’ın ağırlıklı görüşüne göre feragat olarak yorumlanmamaktadır.

Sonuç olarak, bir mal ayrılığı sözleşmesinin varlığı, her türlü talebin reddedileceği anlamına gelmemekte; her bir talep, niteliğine, sözleşmenin ve/veya protokolün içeriğindeki ifadelerin açıklığına ve Yargıtay’ın konuya ilişkin güncel içtihatlarına göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Mal rejimi, katkı payı alacağı, nafaka ve tazminat gibi talepler, hem Türk Medeni Kanunu hükümleri hem de Yargıtay içtihatları doğrultusunda teknik bilgi ve dikkatli bir hukuki analiz gerektiren karmaşık alanlardır. Özellikle mal ayrılığı sözleşmesi yapılmış eşler açısından, hangi hakların tamamen ortadan kalktığı, hangilerinin ise korunmaya devam ettiği, çoğu zaman ancak uzman bir avukatın profesyonel değerlendirmesi ile netleşir.

Boşanma veya mal rejimi tasfiyesi aşamasında yapılan hatalı beyanlar, yanlış yorumlanan protokoller veya eksik düzenlenen feragat hükümleri, geri dönüşü zor hak kayıplarına yol açabilmektedir. Bu nedenle, özellikle İstanbul, Tuzla, Kartal, Pendik, Gebze, Tepeören ve Bayramoğlu gibi bölgelerde aile hukuku ve mal rejimleri alanında deneyimli bir avukat desteği almak, sürecin doğru yönetilmesi açısından büyük önem taşır.

Mal rejimi sözleşmesi veya katkı payı alacağı davası gibi konularda, yalnızca mevzuatı bilmek değil, aynı zamanda Yargıtay’ın güncel içtihatlarını yorumlayabilmek gerekir. Bu sebeple, her dosyanın kendi özelliklerine göre stratejik bir yaklaşımla ele alınması, hak kayıplarının önlenmesi ve adil bir sonuç elde edilmesi için uzman avukat desteği kaçınılmazdır.

Read More

Gemi Adamı Ücretlerinin Zamanında Ödenmemesi Halinde Başvurulabilecek Hukuki Yollar Nelerdir?

Giriş

Bu çalışma, gemi adamlarının ücretlerinin işveren tarafından zamanında, tam veya hiç ödenmemesi durumunda sahip oldukları hukuki hakları ve başvurabilecekleri yolları, sunulan literatür kaynakları çerçevesinde analiz etmektedir. Ücret, iş sözleşmesinin asli unsurlarından biri olup, işverenin en temel borcunu teşkil eder. Karşılıklı borç doğuran iş sözleşmesinde işçinin iş görme ediminin karşılığı olan ücret, iş sözleşmesinin asli unsurlarından biri olarak işçinin en temel alacağı, işverenin ise işçiye karşı öncelik taşıyan en temel borcudur. Deniz İş Kanunu (DİK) ve ilgili diğer mevzuat, gemi adamının bu temel hakkını korumak amacıyla çeşitli mekanizmalar öngörmüştür.

1. Gemi Adamının İş Sözleşmesinin Haklı Nedenle Feshi (DİK m. 14)

Gemi adamının ücretinin ödenmemesi, Deniz İş Kanunu’nun 14. maddesinin II. bendi uyarınca haklı nedenle derhal fesih imkânı tanır.

Fesih Sebebinin Kapsamı: Fesih hakkı, sadece ücretin hiç ödenmemesi durumunda değil, aynı zamanda eksik veya geç ödenmesi halinde de doğar. Muaccel ücretin, yalnızca hiç ödenmemesi değil; aynı zamanda kısmen ödenmesi durumu da haklı fesih için yeterlidir. Asgari ücretin altında ödeme yapılması da bu kapsamda değerlendirilir.

“Geniş Anlamda Ücret” Kavramı: Fesih hakkı sadece temel (çıplak) ücret için değil, geniş anlamda ücret olarak kabul edilen tüm istihkaklar için geçerlidir. Hüküm gereğince gemi adamının derhal fesih hakkı sadece çıplak ücreti kapsamamakta olup, ‘ikramiye, prim, fazla mesai, hafta tatili, genel tatil gibi alacaklarının ödenmemesi durumunda’ da haklı nedenle fesih hakkına sahiptir. Giydirilmiş ücretin tam ödenmemesi ve eksik ödenmesi, iş sözleşmesinin ve kanun hükümlerinin ihlali anlamına gelmektedir.

Fesih Hakkının Kullanılmasında Dürüstlük Kuralı: Ücretin ödenmesindeki her gecikme, otomatik olarak haklı fesih nedeni sayılmayabilir. İşverenin kastı veya ağır ihmali olmaksızın yaşanan kısa süreli ve istisnai gecikmelerde, hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı dürüstlük kuralı çerçevesinde değerlendirilmelidir. Unutkanlık ya da havalenin geç iletilmesi gibi işverenin ücretin ödenmesinde gecikmesi hali haklı nedenlerle fesih sebebi sayılmayacaktır. Burada katı bir uygulama bulunmayıp ücretlerin geç ödenmesi durumunda haklı feshin sınırını iyiniyet ve dürüstlük kuralları belirleyecektir. Ancak Yargıtay, ücret ödemelerindeki düzensizliğin sürekli hale gelmesini (temadi etmesini) haklı fesih için yeterli görmektedir.

Feshin Sonucu: Haklı nedenle sözleşmeyi fesheden gemi adamı, şartları oluşmuşsa kıdem tazminatına hak kazanır.

2. Gemi Adamının Ücret Alacağının Dava ve İcra Yoluyla Talep Edilmesi

Gemi adamı, iş ilişkisini sonlandırmadan da ücret alacağını talep etme hakkına sahiptir. Bu, özellikle işini kaybetme endişesi taşıyan çalışanlar için bir alternatiftir.

Hukuki Yollar: İşverenin ücret ödeme borcunu ifa etmekte direnmesi karşısında işçi, ilamsız icra takibi yoluna girişebilecek yahut açacağı bir eda davasıyla ücretinin işverenden tahsilini talep edebilecektir.

Uygulamadaki Zorluklar: Literatür, işçilerin işlerini kaybetme korkusuyla bu yola başvurmaktan çekindiklerini vurgulamaktadır. Ayrıca, dava ve takip masrafları ile alacağın ne zaman tahsil edileceğinin belirsizliği de caydırıcı bir etken olabilmektedir.

3. Gemi Alacaklısı Hakkı ve Diğer Güvenceler

Deniz ticaret hukukunun özgün yapısı, gemi adamı alacaklarına özel bir koruma sağlamaktadır.

Gemi Alacağı Niteliği: Gemi adamlarının “gemide çalışmaları dolayısıyla ödenecek ücretlerle, onlara ödenmesi gereken diğer tutarlara ilişkin istemler” TTK m. 1320/1 uyarınca gemi alacağı sayılır ve bu alacaklar kanuni rehin hakkı ile teminat altına alınmıştır. Bu hak, gemi adamına geminin cebri icra yoluyla satılması halinde satış bedelinden öncelikli olarak alacağını tahsil etme imkânı tanır.

Kapsamı: Bu hak, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve fazla çalışma ücretleri gibi tüm işçilik alacaklarını kapsar (.

4. İşverene Yönelik İdari Yaptırımla

Devlet, ücret ödeme borcunun ihlalini sadece gemi adamı ile işveren arasındaki bir sorun olarak görmemekte ve kamu düzeni adına idari yaptırımlar uygulamaktadır.

İdari Para Cezaları: DİK m. 51, ücreti zamanında ve tam olarak ödemeyen işveren veya işveren vekiline yönelik ciddi para cezaları öngörmektedir. “…bu durumda olan her gemiadamına karşılık, ödemediği meblağ veya temin ile mükellef olduğu iaşenin tekabül ettiği bedelin, bin Türk Lirasından aşağı olmamak üzere iki katı tutarında idari para cezası verilir.” Eylemin yurtdışında gerçekleşmesi halinde ceza iki katına çıkmaktadır.

Ücretin Banka Yoluyla Ödenmesi Zorunluluğu: Beş veya daha fazla gemi adamı çalıştıran işverenlerin, ücret ve diğer istihkakları banka kanalıyla ödemesi zorunludur. Bu kurala uymayan işveren veya vekiline, her bir gemi adamı için ayrıca idari para cezası uygulanır..

Sonuç

Sunulan literatür kaynakları ışığında, gemi adamının ücret alacağının ödenmemesi durumunda hem iş sözleşmesinden hem de deniz ticaret hukuku ve idare hukukundan kaynaklanan güçlü koruma mekanizmalarına sahip olduğu görülmektedir. Gemi adamı;

Ücretin hiç, eksik veya geç ödenmesi durumunda Deniz İş Kanunu m. 14 uyarınca iş sözleşmesini haklı nedenle feshederek kıdem tazminatı gibi haklarını talep edebilir.

İş ilişkisini sürdürürken ödenmeyen alacakları için dava açma veya icra takibi başlatma yoluna gidebilir.

Alacağının “gemi alacağı” niteliği taşıması sayesinde, gemi üzerinde kanuni rehin hakkına sahip olup, alacağını öncelikli olarak tahsil etme imkânı bulabilir.

Ayrıca, ücret ödeme borcunu ihlal eden işveren, her bir gemi adamı için ayrı ayrı hesaplanan ve önemli tutarlara ulaşabilen idari para cezaları ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu çok yönlü koruma, gemi adamının en temel hakkı olan ücret alacağının güvence altına alınmasını amaçlamaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Deniz İş Hukuku Avukatı Desteği Gereklidir?

Gemi adamlarının ücret, tazminat ve alacak hakları; hem Deniz İş Kanunu hem de Türk Ticaret Kanunu kapsamında özel koruma altındadır. Ancak bu alandaki uyuşmazlıklar, çoğu zaman hem iş hukuku hem de deniz ticaret hukuku boyutuyla karmaşık bir nitelik taşır. Bu nedenle, İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Gebze ve tersane bölgelerinde faaliyet gösteren gemi adamları için uzman bir deniz iş hukuku avukatı desteği son derece önemlidir.

Uygulamada, ücretlerin ödenmemesi veya eksik ödenmesi durumunda hangi yolun izleneceği, iş sözleşmesinin haklı nedenle feshi mi yoksa icra takibi mi daha uygun olacağı, davanın hangi mahkemede açılması gerektiği gibi konular profesyonel hukuki değerlendirme gerektirir. Ayrıca, gemi alacağı niteliği taşıyan ücretlerin öncelikli tahsili, doğru ve zamanında yapılan başvurularla mümkündür.

Tersanelerde ve liman bölgelerinde yaşanan ücret anlaşmazlıklarında, deniz iş hukuku alanında deneyimli bir avukat, sürecin başından sonuna kadar hem işçinin haklarını korur hem de alacakların kısa sürede tahsil edilmesini sağlar.

Eğer siz de İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Gebze veya tersane bölgesinde çalışan bir gemi adamı iseniz ve ücretlerinizle ilgili hukuki sorun yaşıyorsanız, alanında uzman bir avukattan profesyonel destek almanız hak kaybı yaşamamanız açısından büyük önem taşır.

Read More

Yabancılar İçin İdari Gözetim Kararına İtiraz Süreci ve Başvuru Usulleri Nelerdir?

Giriş

6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) öncesi dönemde, yabancıların idari gözetim altına alınmasına ilişkin yasal bir çerçeve bulunmaması, özellikle bu tedbire karşı etkili bir itiraz yolunun öngörülmemiş olması önemli bir hukuki boşluk yaratmaktaydı. Bu eksiklik, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından da birçok kararda Türkiye aleyhine ihlal kararı verilmesine neden olmuştur. YUKK’un yürürlüğe girmesiyle birlikte idari gözetim kararına karşı bir itiraz mekanizması kurulmuş ve bu hak yasal güvence altına alınmıştır. Bu çalışmada, mevcut literatürdeki paragraflar ışığında idari gözetime karşı itiraz hakkının nasıl kullanılacağını, başvuru mercii, süreleri ve sürecin işleyişini detaylı olarak incelemektedir.

1.İdari Gözetim Kararına İtiraz Hakkı ve Başvuru Mercii

Literatür, idari gözetim kararının niteliği itibarıyla bir idari işlem olduğunu kabul etmekle birlikte, bu karara karşı itiraz merciinin genel idari yargıdan farklı olarak özel olarak belirlendiğini vurgulamaktadır. İdari gözetim kararı, “kamu kurumu olan valiliklerce verilmesi, idarenin bu işlem neticesinde gözetim altına alınacak kişiden bağımsız olarak tek taraflı olarak vermesi, bu işlemin re’sen uygulanması” gibi unsurları taşıması nedeniyle bir idari işlemdir. Ancak bu idari işleme karşı başvuru yolu, idare mahkemeleri değil, sulh ceza hâkimlikleridir.

YUKK m.57/6 ve m.68/7 uyarınca, “idari gözetim altına alınan kişi veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimine başvurabilir”. Bu düzenlemenin gerekçesi olarak, “denetimin etkili olabilmesi için Türkiye’de sulh ceza mahkemelerinin idare mahkemelerine göre daha yaygın olması gösterilmiştir”. Bu durum, doktrinde eleştirilmekle birlikte, kanun koyucunun etkin bir denetim sağlama amacını yansıtmaktadır.

2. İdari Gözetim Kararına Başvuru Süresi

İdari gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimliğine yapılacak itiraz için kanunda belirli bir süre öngörülmemiştir. Bu durum, literatürde net bir şekilde ifade edilmektedir: “İdarî gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimliğine yapılacak itirazlar, YUKK’ta bir süreye bağlanmamıştır. Dolayısıyla, YUKK’ta belirtilen süreler dâhilinde idarî gözetim altında tutulan her an, idarî gözetim kararına itiraz edebilecektir” . Bu esneklik, kişi özgürlüğünü kısıtlayan bu tedbirin devam ettiği her aşamada yargısal denetime tabi tutulabilmesini sağlamaktadır.

3. İdari Gözetim Kararına İtiraz Sürecinin İşleyişi

İtiraz süreci, yabancının adalete erişimini kolaylaştıracak şekilde düzenlenmiştir:

Başvuru Yapanlar: İtiraz, idari gözetim altına alınan kişi, yasal temsilcisi veya avukatı tarafından yapılabilir

Başvuru Usulü: Dilekçe doğrudan yetkili sulh ceza hâkimliğine verilebileceği gibi, idareye de sunulabilir. “Dilekçenin idareye verilmesi hâlinde, dilekçe yetkili sulh ceza hâkimine derhâl ulaştırılır”

İnceleme Süresi: Sulh ceza hâkimi, başvuruyu “beş gün içinde” sonuçlandırmakla yükümlüdür. Ancak bir kaynak, “ilgili valilikten evrakların gönderilmesi gibi işlemler için süre göz önüne alındığında sulh ceza hakiminin 5 gün içerisinde karar vermesi fiilen mümkün olamamaktadır”

İtirazın Etkisi: Yapılan başvuru, idari gözetim tedbirinin uygulanmasını durdurmaz. “Başvurunun yapılmış olması idari gözetim işlemini durdurmaz”

Bilgilendirme Yükümlülüğü: Yabancının avukat tarafından temsil edilmemesi durumunda, “kararın sonucu, itiraz usûlleri ve süreleri hakkında bilgilendirilecektir”. Bu bilgilendirmenin kişinin anladığı dilde yapılması esastır.

4. Sulh Ceza Hâkimliğinin İnceleme Kapsamı

Sulh ceza hâkimliği, itirazı incelerken yalnızca şekli bir denetim yapmaz, kararın esasını da denetler. Hâkimlik, “kararın alınma usulü, idari gözetimin kanunda öngörülen süreyi aşıp aşmadığı, idari gözetimin ölçülü olup olmadığı, idari gözetimin devamında zaruret bulunup bulunmadığı gibi birçok hususu dikkate almaktadır”. İnceleme, idari işlemin unsurları olan yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden de yapılabilir. Örneğin, “idari gözetim kararının gerekçesinin somut sebeplerle ortaya koyulmadığını, idari gözetimin gerektiğine ilişkin herhangi bir delil ve emare bulunmadığı gerekçesiyle idari gözetim kararının hukuka aykırı olduğuna karar vermiştir” şeklindeki bir mahkeme kararı, bu kapsamlı denetimi göstermektedir.

5. Kararın Niteliği ve Sonraki Hukuki Yollar

Sulh ceza hâkiminin itiraz üzerine verdiği karar YUKK uyarınca kesindir. “Sulh ceza hâkiminin kararı kesindir”. Bu karara karşı başka bir olağan kanun yoluna başvurulamaz.

Ancak bu kesinlik, tüm hukuki yolların tükendiği anlamına gelmez:

Yeniden Başvuru: İtiraz reddedilse dahi, “idari gözetim şartlarının ortadan kalktığı veya değiştiği iddiasıyla yeniden sulh ceza hâkimine başvuru yapılabilir”

Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru: Sulh ceza hâkimliğinin kararının kesin olması, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yolunu açar. “Sulh ceza hâkimliklerinin idarî gözetim kararına yapılan itirazlara karşı verdiği kararların AYM’ye bireysel başvuru konusu olarak götürülmesi söz konusu olabilecektir”

Tam Yargı Davası: AYM, bireysel başvuruyu incelemeden önce diğer başvuru yollarının tüketilip tüketilmediğini değerlendirmektedir. Hukuka aykırı idari gözetim nedeniyle uğranılan zararın tazmini için idare mahkemesinde tam yargı davası açılması bir ön koşul olarak görülebilmektedir. “AYM kişi özgürlüğü ve güvenliği ihlali iddialarına ilişkin güncel kararlarında; … idari gözetim kararı kaldırıldıktan sonra tam yargı davası açılmadan AYM’ye bireysel başvuru yapılması hâlinde başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermektedir”

Sonuç

Literatürdeki kaynaklar, YUKK ile birlikte idari gözetime karşı etkili bir itiraz mekanizmasının kurulduğu konusunda hemfikirdir. Bu hak, idari gözetim altında tutulan yabancı, yasal temsilcisi veya avukatı tarafından, herhangi bir süreye tabi olmaksızın, gözetim devam ettiği sürece kullanılabilir. Başvuru mercii, idari işlemin niteliğine aykırı gibi görünse de kanun koyucunun etkin denetim amacıyla belirlediği sulh ceza hâkimliğidir. Sulh ceza hâkimi, başvuruyu 5 gün içinde esastan inceleyerek karara bağlar ve bu karar kesindir. Başvurunun idari gözetimi durdurmaması önemli bir usuli özelliktir. Sulh ceza hâkimliğinin kesin kararı sonrası, şartların değişmesi halinde yeniden başvuru veya Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolları açıktır. Ancak AYM’ye başvurudan önce, hukuka aykırılık iddiasına dayalı bir zararın tazmini için idare mahkemesinde tam yargı davası açma yolunun tüketilmesi gerekebileceği unutulmamalıdır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

İdari gözetim kararına karşı başvuru süreci, şekli olarak sade görünse de, özgürlük ve güvenlik hakkı gibi temel insan haklarını doğrudan ilgilendirdiği için son derece karmaşık bir hukuki süreçtir. Özellikle İstanbul, Tuzla Geri Gönderme Merkezi, Kartal, Pendik, Tepeören, Gebze, Çayırova ve Darıca gibi bölgelerde fiilen idari gözetim altında bulunan yabancıların, sürecin teknik detaylarını bilmemesi, dil engeli ve hukuki terminolojiye hâkim olmaması, hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Bu nedenle, uzman bir avukatın sürece dâhil olması hem başvurunun şekli ve içeriği açısından hem de Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde etkili bir savunma yapılabilmesi açısından büyük önem taşır.

Birçok durumda, avukatlar itiraz dilekçesini yalnızca “gözetime itiraz” şeklinde sunmakla kalmayıp, aynı zamanda şu hususlarda da savunma stratejisi geliştirir:

İdari gözetim kararının dayandığı somut sebeplerin bulunup bulunmadığı,

Gözetim süresinin kanuni sınırları aşıp aşmadığı,

Alternatif tedbirlerin (idari para cezası, yükümlülük kararı, belirli adreste ikamet gibi) uygulanabilir olup olmadığı,

Gözetim altında tutulan kişinin sağlık, aile birliği veya insani durumlarının dikkate alınıp alınmadığı.

Tuzla Geri Gönderme Merkezi başta olmak üzere, Pendik, Kartal, Tepeören, Gebze, Çayırova ve Darıca çevresinde faaliyet gösteren avukatlar, uygulamada idari gözetim kararlarının gerekçelendirilmesindeki eksiklikleri, iletişim sorunlarını ve sulh ceza hâkimlikleri arasındaki uygulama farklılıklarını yakından bilmektedir. Bu bölgesel bilgi birikimi, hem dilekçenin içeriğinin doğru hazırlanmasını hem de sürecin hızla sonuçlanmasını sağlar.

Ayrıca, itirazın reddedilmesi hâlinde yeniden başvuru, tam yargı davası açılması veya Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru gibi aşamalarda yapılacak hukuki değerlendirmeler, yalnızca konuya hâkim bir hukukçu tarafından sağlıklı biçimde yürütülebilir.

Kısacası, idari gözetim kararına itiraz süreci, yalnızca bir dilekçe vermekten ibaret olmayıp, çok katmanlı bir yargısal denetim mekanizmasını içerir. Bu nedenle, özellikle Tuzla Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan yabancılar açısından, deneyimli bir idare hukuku veya yabancılar hukuku avukatının desteği, özgürlüğün geri kazanılması için kritik öneme sahiptir.

Read More

Vasinin Görev ve Yükümlülükleri Nelerdir? Vasi Görevini Kabul Etmek Zorunda mıdır? Vasi görevini ihlal ederse sorumluluk doğar mı?

Giriş

Bu çalışma, vasinin yükümlülükleri, vasi olarak atanma görevini kabul etme zorunluluğu ve bu yükümlülüklerin ihlali durumunda ortaya çıkacak hukuki sonuçlar hakkında sunulan Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi ve ilk derece mahkemesi kararlarının analiziyle hazırlanmıştır. Analiz, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) ilgili maddeleri çerçevesinde vasilik kurumunun temel sorumluluklarını, bu görevin kabulüne ilişkin yasal mekanizmaları ve görev ihmalinin doğurabileceği yaptırımları ortaya koymayı amaçlamaktadır.

1. Vasinin Yükümlülükleri

Yargı kararları, vasinin sorumluluklarının geniş bir yelpazeyi kapsadığını ve temel amacın vesayet altındaki kişinin menfaatlerini korumak olduğunu tutarlı bir şekilde vurgulamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Anayasa Mahkemesi kararlarında bu ilke, TMK’nın ilgili maddelerine atıfla net bir şekilde ortaya konulmuştur: “Vasi kanunda düzenlenen vesayet organlarından biridir ve tayin edildiği küçük veya kısıtlının gerek kişiliği gerekse mal varlığına ilişkin menfaatlerini muhafaza etmek, kısıtlıyı korumak, bütün kişisel işlerinde ona yardım etmek ve hukuki işlemlerinde onu temsil etmekle sorumludur (4721 sayılı Kanun md. 447-448).” (Yargıtay HGK-2022/747-2023/1080) Bu genel çerçeve, “iyi bir yönetimin gerektirdiği özeni gösterme” (Yargıtay 18. HD-2013/11987) ve “mal varlığını iyi bir yönetici gibi özenle yönetme” (Yargıtay HGK-2020/465-2022/1416) yükümlülüğü ile somutlaşmaktadır. İncelenen kararlarda belirtilen spesifik yükümlülükler şunlardır:

Mali Yükümlülükler: Malvarlığı defteri tutmak, yıllık ve kesin hesap raporlarını vesayet makamına sunmak (Yargıtay 18. HD-2013/10045, Yargıtay 2. HD-2022/7890), kısıtlının malvarlığını yönetmek ve gelirini kendisine ödemek.

Temsil ve İzin Yükümlülükleri: Kısıtlıyı hukuki işlemlerde temsil etmek, genel kurullara katılıp oy kullanmak (BAM-İstanbul 43. HD-2022/1065) ve kısıtlının yerleşim yerini değiştirmek gibi önemli kararlar için vesayet makamından izin almak (Yargıtay 5. HD-2024/821).

Kişisel Bakım Yükümlülükleri: Kısıtlının kişisel işlerinde ona yardım etmek, yaşam koşulları ve ihtiyaçlarıyla ilgilenmek, gerektiğinde sağlık raporlarını temin etmek (Yargıtay 5. HD-2023/4969) ve ona “bakmak” (Yargıtay 18. HD-2013/7577).

2. Vasi Olarak Atanma Görevini Kabul Etme Zorunluluğu

İncelenen kararlar, vasilik görevinin bir zorunluluk olmadığını, ancak belirli usullere tabi bir “kaçınma hakkı” olduğunu göstermektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu hak açıkça ifade edilmiştir: “Türk Medeni Kanunu’nun 422. maddesi uyarınca, ‘vasiliğe atanan kişi, bu durumun kendisine tebliğinden itibaren on gün içinde kaçınma hakkının kullanabilir.'” (Yargıtay 2. HD-2011/7192-2011/19661)

Vasi adayı, ileri sürdüğü kaçınma sebeplerinin (özürlerinin) vesayet makamı tarafından incelenmesini talep edebilir (Yargıtay 18. HD-2013/18520). Ancak, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin bir kararı önemli bir detayı ortaya koymaktadır: TMK m. 423 uyarınca, “vasiliğe atanan kimse atanmasına itiraz edilmiş olsa bile vasiye ait görevleri yerine getirmekle yükümlü olduğu” belirtilmiştir. Bu durum, kaçınma hakkının kullanılmasının veya atamaya itiraz edilmesinin, süreç sonuçlanana kadar görevleri askıya almadığını göstermektedir.

3. Yükümlülüklerin İhlalinin Hukuki Sonuçları

Vasinin görevini ihmal etmesi veya kötüye kullanması durumunda yargı kararlarında en sık atıf yapılan hukuki sonuç, görevden alınmadır. Bu yaptırım, TMK’nın 483. maddesine dayanmaktadır ve neredeyse tüm ilgili kararlarda tekrar edilmiştir: “Vasi, görevini ağır surette savsaklar, yetkilerini kötüye kullanır veya güveni sarsıcı davranışlarda bulunur ya da borç ödemede acze düşerse, vesayet makamı tarafından görevden alınır.” (Bursa BAM 5. HD-2022/2089-2023/74 ve çok sayıda Yargıtay kararı)

Kararlar, görevden almanın sadece vasinin kusurlu davranışlarına bağlı olmadığını da göstermektedir. TMK m. 483/2 uyarınca, “vasinin görevini yapmakta yetersizliği sebebiyle vesayet altındaki kişinin menfaatleri tehlikeye düşerse, vesayet makamı kusuru olmasa bile vasiyi görevden alabilir” (Yargıtay HGK-2024/780). Görevden alma talebi, ayırt etme gücüne sahip kısıtlı veya her ilgili tarafından yapılabileceği gibi, vesayet makamı tarafından re’sen de gerçekleştirilebilir.

Görevden almanın yanı sıra, vasinin mali sorumluluğu da önemli bir hukuki sonuçtur. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu durum net bir şekilde belirtilmiştir: “Vasi, yükümlülüklerini yerine getirmez ve görevini yerine getirirken kusurlu davranışıyla vesayet altındaki kişiye zarar verirse, bu zarardan sorumlu olur.” (Yargıtay 18. HD-2013/10045-2013/11231)

Bu sorumluluk, kısıtlının malvarlığında oluşan zararların tazmini için vasi aleyhine “maddî tazminat davası” açılabilmesine olanak tanır (Yargıtay 2. HD-2022/7890). Ayrıca, vasinin eylem ve işlemlerine karşı vesayet makamına şikayette bulunma hakkı da (TMK m. 461) mevcuttur.

Sonuç

İncelenen yargı kararları ışığında, vasilik kurumunun, vesayet altındaki kişinin hak ve menfaatlerini en üst düzeyde korumayı amaçlayan ve ciddi sorumluluklar içeren bir görev olduğu anlaşılmaktadır. Vasinin yükümlülükleri, kısıtlının hem şahsını hem de malvarlığını özenle yönetmeyi gerektirir. Bu görevin kabulü zorunlu olmamakla birlikte, yasal kaçınma hakkı kullanılsa dahi süreç sonuçlanana kadar sorumluluk devam etmektedir. Yükümlülüklerin ağır surette savsaklanması, kötüye kullanılması veya yetersiz kalınması halinde ise kanun, vesayet makamına vasiyi görevden alma ve kısıtlının menfaatlerini korumak için gerekli diğer tedbirleri alma yetkisi tanımıştır. Ayrıca, kusurlu eylemlerle verilen zararların tazmini, vasinin şahsi sorumluluğunu doğuran bir diğer önemli hukuki sonuçtur. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Bir Avukat Desteği Gereklidir?

Vesayet hukuku, hem Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 404–483. maddeleri hem de Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi içtihatları çerçevesinde oldukça teknik ve dikkat gerektiren bir alandır.
Vasinin atanması, görevden alınması, kaçınma hakkı, sorumluluğu ve tazmin yükümlülüğü gibi süreçlerde küçük bir usul hatası dahi hem kararın iptaline hem de kısıtlının hak kaybına yol açabilir.

Bu nedenle, vesayet davalarında uzman bir avukatın rehberliği büyük önem taşır. Deneyimli bir vesayet hukuku avukatı, hem vesayet makamı (Sulh Hukuk Mahkemesi) hem de denetim makamı (Asliye Hukuk Mahkemesi) nezdinde süreci doğru şekilde yönetir, yasal süreleri takip eder ve kısıtlının menfaatlerini korur.

İstanbul’un Tuzla, Kadıköy, Kartal, Beykoz, Pendik, ayrıca Gebze, Tepeören, Bayramoğlu ve Çayırova bölgelerinde faaliyet gösteren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, vesayet ve vasilik davalarında kapsamlı danışmanlık ve temsil hizmeti sunmaktadır.
Profesyonel destek, yalnızca davanın hızlı ve usule uygun yürütülmesini değil, aynı zamanda kısıtlının kişisel ve malvarlığı haklarının güvence altına alınmasını da sağlar.

Read More

Vasinin taşınmaz alım satımı için izin gerekli midir?

GİRİŞ

Bu rapor, vesayet altındaki kişinin malvarlığının yönetimine ilişkin usul ve esasları, sunulan yargı kararları ışığında analiz etmektedir. Özellikle vasinin taşınmaz alım satımı için izin gerekli midir sorusu çok sorulmaktadır. Türk Medeni Kanunu (TMK) çerçevesinde şekillenen bu yönetim süreci, vasi veya kayyım olarak adlandırılan yasal temsilciler tarafından yürütülmekte ve vesayet dairelerinin (Sulh Hukuk Mahkemesi ve Asliye Hukuk Mahkemesi) sıkı denetimine tabi tutulmaktadır. Çalışma, malvarlığı yönetiminin temel ilkelerini, yasal temsilcilerin görev ve sorumluluklarını, yetki sınırlarını ve denetim mekanizmalarını incelemektedir.

1. Vasi ve Kayyımın Rolü ve Sorumlulukları

Yargı kararları, malvarlığı yönetiminde vasi ve kayyım arasında işlevsel bir ayrım yapmaktadır.

Vasi: Vasi, daha geniş bir yetki ve sorumluluk alanına sahiptir. AYM kararında belirtildiği gibi, vasi, vesayet altındaki kişinin kişiliği ve mal varlığı ile ilgili bütün menfaatlerini korumak” ve “hukukî işlemlerde onu temsil etmekle yükümlü olan kişidir (AYM-2022/105). Bu kapsamda vasinin görevleri arasında malvarlığının defterini tutmak, paraları güvenli yatırımlara dönüştürmek ve düzenli olarak vesayet makamına hesap vermek bulunmaktadır (Yargıtay 2. HD-2009/13839).

Kayyım: Kayyım ise daha sınırlı ve belirli bir görev için atanır. Danıştay kararlarında vurgulandığı üzere, “Kayyım bir malvarlığının yönetimi ve gözetimi ile görevlendirilmiş ise, yalnız o malvarlığının yönetim ve korunması için gerekli olan işleri yapabilir” (Danıştay 13. Daire-2023/391, TMK m. 460). Özellikle bir tüzel kişinin organsız kalması, bir kişinin malvarlığını yönetme gücünden yoksun olması veya uzun süredir haber alınamaması gibi durumlarda “yönetim kayyımı” atanır (Yargıtay 7. HD-2022/3120).

Her iki yasal temsilcinin de ortak sorumluluğu, görevi kusurlu davranışlarıyla yerine getirmeleri halinde doğacak zararlardan sorumlu olmalarıdır (Danıştay 13. Daire-2022/608).

2. Malvarlığı Yönetiminde Yetki Sınırları ve Vesayet Makamının İzni

Yasal temsilcilerin yetkileri sınırsız değildir ve işlemler niteliklerine göre farklı rejimlere tabidir:

İzin Gerektirmeyen Olağan Yönetim İşleri: Danıştay kararlarında bu işler, “alacakların tahsil edilmesi, borçların ödenmesi, vergi beyanlarında bulunulması, bozulacak malların satılması, mevcudun korunması için önlem alınması” olarak örneklendirilmiştir (Danıştay 13. Daire-2022/608). Bu tür rutin işlemler için vesayet makamının iznine gerek yoktur.

Vesayet Makamının İznini Gerektiren İşlemler: Malvarlığında önemli değişiklikler yaratabilecek işlemler için vesayet makamının izni şarttır. Yargı kararlarında bu işlemlere sıkça atıf yapılmıştır:

Taşınmazlarla İlgili Tasarruflar: Taşınmazların alımı, satımı, rehnedilmesi ve bunlar üzerinde başka bir ayni hak kurulması vesayet makamının iznine bağlıdır” (Yargıtay 14. HD-2010/12624, TMK m. 462). İzin alınmadan yapılan işlemler “yolsuz tescil” olarak kabul edilir (Yargıtay 1. HD-2014/3091).

Dava Açma: Vasinin kısıtlı adına dava açabilmesi de izne tabidir (Yargıtay HGK-2020/465, TMK m. 462/8).

Diğer Önemli İşlemler: Ödünç verme ve alma, mal rejimi sözleşmeleri, mirasın paylaştırılması, uzun süreli kira sözleşmeleri yapılması ve olağan yönetim sınırlarını aşan yapı işleri de vesayet makamının iznini gerektirir (AYM-2022/105; Uyuşmazlık-Hukuk Bölümü-2016/572).

Kesinlikle Yasak Olan İşlemler: Vesayet altındaki kişi adına kefil olmak, vakıf kurmak ve önemli bağışlarda bulunmak gibi işlemler, “vasinin onayı olsa da yapılamayan mutlak yasak kapsamındaki işlemlerdir” (AYM-2022/105).

3. Denetim Mekanizması ve Özel Durumlar

Vesayet sistemi, çok katmanlı bir denetim mekanizmasına sahiptir.

Vesayet Daireleri: Kamu vesayeti, “vesayet makamı (Sulh Hukuk Mahkemesi) ve denetim makamından (Asliye Hukuk Mahkemesi) oluşan vesayet daireleri tarafından yürütülür” (Bursa 1. ATM-2024/68). Vasi ve kayyım, düzenli olarak (genellikle yılda bir kez) vesayet makamına hesap ve faaliyet raporu sunmakla yükümlüdür (AYM-25/12/2018; Uyuşmazlık-Hukuk Bölümü-2016/572). Vesayet altındaki kişi veya ilgililer, yasal temsilcinin işlemlerine karşı vesayet makamına şikâyette bulunabilirler.

Velayet Altındaki Kısıtlı Ergin Çocuklar: Yargıtay kararlarına göre, kısıtlanan ergin çocuklar vasi atanmasına gerek görülmedikçe anne ve babanın velayeti altında kalabilirler. Bu durumda, malvarlığının yönetimi vesayet hükümlerine göre değil, “velayet hükümleri” uyarınca yapılır ve görevli mahkeme Aile Mahkemesidir (Yargıtay 20. HD-2016/4631).

SONUÇ

Yargı kararları bütüncül olarak değerlendirildiğinde, vesayet altındaki kişinin malvarlığının yönetiminin keyfiliğe yer bırakmayan, kanunla sıkı bir şekilde düzenlenmiş ve sürekli yargısal denetime tabi bir süreç olduğu görülmektedir. Yönetimin temelinde, vasi veya kayyımın “iyi bir yönetici gibi özen gösterme” yükümlülüğü yatmaktadır. Olağan ve olağanüstü işlemler arasındaki ayrım, yasal temsilcinin hareket alanını belirlerken; özellikle taşınmazlar gibi önemli malvarlığı unsurları üzerindeki tasarruflar için vesayet makamının izni mutlak bir geçerlilik şartı olarak öne çıkmaktadır. Bu çok katmanlı koruma ve denetim mekanizmasının nihai amacı, fiil ehliyeti kısıtlanmış olan kişinin malvarlığına ilişkin menfaatlerini en üst düzeyde korumaktır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Vesayet altındaki kişinin malvarlığına ilişkin işlemler, görünüşte idari nitelikte olsa da hem Türk Medeni Kanunu hem de yargı içtihatları uyarınca yüksek düzeyde hukuki teknik bilgi ve yargısal denetim gerektiren karmaşık süreçlerdir. Özellikle taşınmaz alım satımı, dava açılması, miras paylaştırması, uzun süreli kira sözleşmeleri veya banka hesaplarının yönetimi gibi işlemler, vesayet makamının iznine tabi olduğundan, bu sürecin hatasız yürütülmesi büyük önem taşır.

Uygulamada, izinsiz yapılan işlemler “yolsuz tescil” sayılmakta ve hem vasi hem de kısıtlı açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir. Ayrıca, vasi veya kayyımın görevini ihmal etmesi ya da yetkisini aşması halinde doğacak zararlardan kişisel sorumluluğu da bulunmaktadır. Bu nedenle, gerek vasi atanması aşamasında gerekse malvarlığı yönetimiyle ilgili işlemlerde —örneğin taşınmaz satışı, dava açılması, miras işlemleri veya vesayetin sona erdirilmesi gibi durumlarda— uzman bir avukat desteği hayati öneme sahiptir.

İstanbul ve çevresinde, özellikle Tuzla, Kartal, Pendik, Tepeören, Bayramoğlu ve Gebze gibi bölgelerde yaşayan kişilerin vesayet işlemleri genellikle bu bölgelerdeki Sulh Hukuk Mahkemeleri tarafından yürütülmektedir. Bu nedenle, ilgili bölge mahkemelerinin uygulamalarını bilen deneyimli bir Tuzla avukatı veya İstanbul vesayet hukuku avukatı, süreci hem daha hızlı hem de hatasız biçimde yönetebilir.

Yanlış başvuru, eksik izin talebi veya hatalı dilekçe düzenlenmesi durumunda süreç uzayabilir, hatta yapılan işlem tamamen geçersiz hale gelebilir. Bu nedenle, vesayet altındaki kişinin haklarının korunabilmesi ve malvarlığının güvenli biçimde yönetilebilmesi için, sürecin başından itibaren vesayet ve aile hukuku alanında uzman bir avukatla çalışmak, yalnızca bir tercih değil, hukuki bir zorunluluktur.

Read More

Kimlere Vasi Atanır? Vasi Atama Şartları ve Vesayet Hukukunda Sona Erme Koşulları Nedir?

Giriş

Bu çalışma, vesayet hukukunun temel kurumlarından olan vasilik ile ilgili olarak kimlere vasi atanacağı, vasi atamasının şartları, vasinin görevinin ve vesayet halinin sona erme koşullarını, sunulan Yargıtay ve diğer mahkeme kararları ışığında analiz etmektedir. Çalışma, Türk Medeni Kanunu (TMK) hükümlerinin Yargıtay içtihatları ile nasıl yorumlandığını ortaya koyarak, vasilik kurumunun atanma, görevden alınma, sona erme ve usuli süreçlerine ilişkin bütüncül bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır.

Vasi Atanacak Kişiler: Yargıtay kararlarına göre vasi, TMK’nın 404, 405 ve 406. maddeleri uyarınca “kısıtlanan” kişilere atanmaktadır. Bu kişiler arasında akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunanlar, engelli bireyler ve TMK m. 407 uyarınca özgürlüğü kısıtlayıcı ceza alan hükümlüler bulunmaktadır. Kısıtlanan ergin çocukların ise vasi atanmaksızın ana ve babalarının velayeti altında kalmaları esastır.

Vasinin Görevinin Sona Ermesi: Vasinin görevi, vesayet halinin sona ermesinden bağımsız olarak belirli durumlarda sona erebilir. TMK m. 483’te sayılan “görevini ağır surette savsaklama, yetkilerini kötüye kullanma, güven sarsıcı davranışlar” gibi nedenlerle vesayet makamınca görevden alınabilir. Ayrıca, vasinin ölümü, fiil ehliyetini yitirmesi (TMK m. 479), kendi isteğiyle görevden çekilmesi veya görev süresinin dolması (TMK m. 480) gibi durumlar da vasilik görevini sona erdirir.

Vesayetin Sona Ermesi (Vasiliğin Kalkması): Vesayet hali, kurumu gerektiren sebebin ortadan kalkmasıyla sona erer (TMK m. 472). Bu durum, kısıtlının iyileşerek kısıtlılık halinin kaldırılması veya hükümlünün cezasını tamamlayarak tahliye olması (TMK m. 471) gibi hallerde gerçekleşir. Vesayetin kaldırılması talebi, ayrı bir dava niteliğindedir.

Usuli Süreç ve Hukuki Yollar: Vesayet işlerinde yetkili mahkeme, kısıtlının yerleşim yerindeki Sulh Hukuk Mahkemesi’dir (vesayet makamı). Vesayet makamının vasinin atanması, görevden alınması gibi idari nitelikteki kararlarına karşı doğrudan temyiz yolu kapalıdır. Bunun yerine, ilgililer kararın tebliğinden itibaren 10 gün içinde denetim makamı olan Asliye Hukuk Mahkemesi’ne itiraz edebilirler (TMK m. 488). Denetim makamının kararı kesindir.

1. Vasi Atanmasını Gerektiren Haller

İncelenen Yargıtay kararları, vasi atanmasının temel şartının bir kişinin kanunda sayılan sebeplerle “kısıtlanması” olduğunu göstermektedir. En sık rastlanan kısıtlama nedeni TMK’nın 405. maddesinde düzenlenmiştir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu durum şöyle ifade edilmiştir: “Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle işlerini göremeyen veya korunması ve bakımı için kendisine sürekli yardım gereken ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin kısıtlanır.” (2022/1212 E., 2022/2455 K.)

Bunun yanı sıra, TMK m. 407 uyarınca kesinleşmiş hapis cezasının infazı amacıyla ceza infaz kurumunda bulunan ergin bir kişi, isteği üzerine kısıtlanır veya kendisine kayyım atanır. Yine bu madde uyarınca toplam beş yıl veya daha fazla kesinleşmiş hapis cezasının infazı amacıyla ceza infaz
kurumunda bulunan ergin bir kişi, isteği bulunmasa dahi kişiliğinin veya malvarlığının korunması
bakımından gerekli görülmesi hâlinde kısıtlanabilir

Önemli bir istisna, kısıtlanan ergin çocuklar için getirilmiştir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin kararına göre, bu kişiler için doğrudan vasi atanması yerine, ana ve babanın velayeti altında kalmaları esastır: “Hâkim vasi atanmasına gerek görmedikçe, kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velayeti altında kalırlar.” (2016/2215 E., 2016/5055 K.) Bu durumda, uyuşmazlıklara velayet hükümleri uygulanır ve görevli mahkeme Aile Mahkemesi’dir.

2. Vasinin Görevinin Sona Ermesi ve Değiştirilmesi

Vasinin görevinin sona ermesi, vesayet halinin devam ettiği ancak vasi şahsında bir değişiklik olduğu anlamına gelir. Kararlarda bu duruma yol açan çeşitli nedenler vurgulanmıştır.

Görevden Alınma: TMK m. 483, vasinin kusurlu davranışları nedeniyle görevden alınma şartlarını düzenler. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu maddeye atıf yapılarak, “vasinin görevini ağır surette savsaklaması, yetkilerini kötüye kullanması veya güven sarsıcı davranışlarda bulunması ya da borç ödemeden acze düşmesi halinde vesayet makamınca görevden alınır” hükmü hatırlatılmıştır (2015/6404 E., 2016/953 K.). Vasinin yaşlılığı veya hastalığı nedeniyle görevini yerine getirememesi de görevden alınma sebebi olarak kabul edilmektedir.

Vasinin Ölümü veya Fiil Ehliyetini Yitirmesi: Bu durum, vasilik görevini kendiliğinden sona erdirir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, vasi olarak atanan kişinin kendisinin vesayet altına alınmasıyla vasilik görevinin sona erdiği açıkça belirtilmiştir:“Vasilik görevi, vasinin fiil ehliyetini yitirmesi veya ölümüyle sona erer.” (TMK m. 479) … “Kısıtlanma vasiliğe engel bir sebep olup, vasi ………’ın kısıtlıyı temsil hakkı sona erdiğinden, davalı …’a yeniden bir vasi tayin edilip edilmediği araştırılmalı…” (2018/4015 E., 2019/1717 K.)

Görevin Süreyle Sınırlı Olması: Vasinin görevi kural olarak iki yıldır ve bu sürenin sonunda uzatılmadığı takdirde sona erer (TMK m. 480). Ancak Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, kısıtlının temsilcisiz kalmaması amacıyla, yetkili mahkemece bir karar alınmaması halinde “süre sonunda vasinin ve mahkemenin zımni kabulüyle vasinin görevi devam eder” şeklinde önemli bir yorum getirmiştir (2022/1212 E., 2022/2455 K.).

Vasinin Kendi İsteği: Vasi, sağlık sorunları, yerleşim yeri değişikliği gibi nedenlerle görevden affını isteyebilir. Bu talepler vesayet makamınca değerlendirilir (Yargıtay 8. HD 2021/447 E., 2021/1360 K.).

3. Vesayetin Sona Ermesi (Vasiliğin Kalkması)

Vesayetin sona ermesi, kısıtlılık halinin ortadan kalkmasıyla vasilik kurumunun tamamen sona ermesidir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu durum net bir şekilde ifade edilmiştir: “Mahkeme, ‘kısıtlının kısıtlığının kaldırılmasına ve vasinin vasiliğinin son bulduğunun tespitine karar vermiştir.’” (2024/8863 E., 2024/8662 K.)

Vesayetin kaldırılması, TMK m. 472 uyarınca “vesayeti gerektiren sebebin ortadan kalkması” ile mümkündür. Örneğin, akıl hastalığı nedeniyle kısıtlanan kişinin iyileşmesi veya hükümlünün cezasını tamamlayarak tahliye olması (TMK m. 471) vesayeti sona erdirir.

4. Vesayet Kararlarına Karşı Hukuki Yollar ve Yetki

İncelenen kararların önemli bir bölümü, vesayet hukukuna özgü usuli kurallara odaklanmaktadır. Vesayet makamı olan Sulh Hukuk Mahkemesi’nin vasinin atanması, değiştirilmesi veya görevden alınması gibi kararları, idari nitelikte kabul edildiğinden doğrudan temyize tabi değildir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin bir kararında bu süreç şöyle özetlenmiştir: “…vesayet makamı kararlarına karşı doğrudan temyiz yoluna başvurulamayacağını, bunun yerine ‘yeni atanan vasinin şahsına karşı itiraz olarak kabul edilip, itirazın denetim makamınca incelenmesi’ gerektiğini belirtmiştir. Denetim makamı görevi ise Asliye Hukuk Mahkemesi’ne aittir ve itiraz süresi 10 gündür.” (2017/6614 E., 2018/488 K.)

Aynı şekilde, vasiliğe atanan kişinin bu görevi kabul etmemesi (kaçınma) veya vasinin şahsına yapılan itirazlar da TMK m. 422 uyarınca önce vesayet makamınca, talebin reddi halinde ise denetim makamınca kesin olarak karara bağlanır.

Sonuç

Sunulan mahkeme kararları, vasilik kurumunun Türk Medeni Kanunu çerçevesinde nasıl işlediğine dair detaylı bir resim sunmaktadır. Vasi atanması, belirli kısıtlılık hallerine bağlı sıkı bir hukuki süreçtir. Vasinin görevinin sona ermesi ile vesayetin tamamen kalkması arasında net bir ayrım bulunmaktadır. Vasinin görevi şahsına bağlı nedenlerle (ölüm, istifa, görevden alınma) sona erebilirken, vesayetin kalkması ancak kısıtlılık sebebinin ortadan kalkmasıyla mümkündür. Yargıtay içtihatları, özellikle vesayet makamı kararlarına karşı izlenecek hukuki yolun temyiz değil, denetim makamına itiraz olduğunu ve bu sürecin kesin nitelik taşıdığını istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır. Bu durum, vesayet hukukunun kendine özgü usuli yapısını ortaya koymaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Bir Avukat Desteği Gereklidir?

Vesayet hukukuna ilişkin süreçler — özellikle vasi atanması, görevden alınması veya vesayetin kaldırılması gibi işlemler — teknik bilgi ve dikkat gerektiren, usule sıkı sıkıya bağlı yargısal işlemlerdir. Hatalı veya eksik başvurular, sürecin uzamasına ya da kararın iptaline yol açabilir. Bu nedenle, hem TMK’nın 404–483. maddeleri hem de Yargıtay içtihatları konusunda deneyimli bir avukat desteği alınması büyük önem taşır.

İstanbul’un Tuzla, Kartal, Kadıköy, Beykoz, Pendik, ayrıca Gebze, Tepeören, Bayramoğlu gibi bölgelerinde vesayet davaları ve vasi atama süreçlerinde uzman hukukçular, sürecin her aşamasında doğru yönlendirme sağlayarak hem mahkeme hem vesayet makamı işlemlerinin sağlıklı ilerlemesini temin eder.

Profesyonel destek, sadece yasal sürelerin doğru işletilmesini değil, aynı zamanda kısıtlının menfaatlerinin korunmasını ve vesayet kurumunun kötüye kullanılmasının önlenmesini de garanti altına alır.

Read More

Sınır Dışı Kararlarına Karşı Yargı Yoluna Başvurmak Mümkün Mü ve Süreç Nasıl İşler?

Giriş

Bu çalışma, sınır dışı (geri gönderme) kararlarına karşı yargı yoluna başvurulup başvurulamayacağı, bu davalarda görevli ve yetkili mahkemenin hangisi olduğu, dava açma süreleri ve davanın işleme etkisi gibi usuli konuları, sunulan yargı kararları analizleri ışığında incelemektedir. Analiz edilen kararlar, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri ve İlk Derece İdare Mahkemeleri tarafından verilmiş olup, konuya ilişkin bütüncül bir hukuki çerçeve sunmaktadır.

1. Sınır dışı kararında Dava Hakkı ve Görevli Mahkeme

İncelenen tüm mahkeme kararları, sınır dışı etme kararının idari bir işlem olduğu ve Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca yargı denetimine tabi olduğu konusunda hemfikirdir. Anayasa Mahkemesi’nin 30.12.2015 tarihli kararında bu durum, “Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca bu karara ilişkin idari işlem de diğer tüm idari işlemler gibi yargı denetimine tabi olduğundan bu işleme karşı idari yargı yoluna başvurulması mümkün bulunmaktadır.” şeklinde açıkça ifade edilmiştir.

Görevli mahkemenin idare mahkemesi olduğu hususu da tüm kararlarda istikrarlı bir şekilde vurgulanmaktadır. Danıştay, Bölge İdare Mahkemesi ve ilk derece mahkemesi kararlarında davaların “İdare Mahkemesi”nde açıldığı ve karara bağlandığı görülmektedir.

2. Sınır Dışı Kararında Yetkili Mahkemenin Belirlenmesi

Danıştay 10. Dairesi’nin 17.09.2024 tarihli ve 2024/3653 E. sayılı kararı, yetkili mahkemenin belirlenmesine ilişkin kuralı net bir şekilde ortaya koymaktadır:

“…yetkili idare mahkemesinin, dava konusu idari işlemi… yapan idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesi olduğu kurala bağlanmıştır.”

Bu doğrultuda, örneğin İstanbul Valiliği tarafından verilen bir sınır dışı kararına karşı açılacak davada yetkili mahkeme İstanbul İdare Mahkemeleri olacaktır. Nitekim Danıştay, aynı kararda, işlemi tesis eden idarenin İstanbul Valiliği İl Göç İdaresi Müdürlüğü olması nedeniyle davanın görüm ve çözümünde İstanbul İdare Mahkemesi’nin yetkili olduğuna hükmetmiştir.

3. Dava Açma Süresindeki Değişiklik

Karar analizlerinde dava açma süresinin bazı metinlerde 15 gün, bazılarında ise 7 gün olarak belirtilmesi dikkat çekmektedir. Bu farklılık, 6458 sayılı Kanun’un 53. maddesinde yapılan değişiklikten kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin 15.05.2020 tarihli kararında bu değişikliğe işaret edilerek, dava açma süresinin yedi (7) güne indirildiği belirtilmiştir: “6458 sayılı Kanun’un 7196 sayılı Kanun ile değiştirilen 53. maddesine göre, bu dava kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde açılmalıdır.” Bu nedenle, güncel hukuki duruma göre sınır dışı etme kararının tebliğinden itibaren dava açma süresi yedi gündür.

4. Yürütmenin Otomatik Olarak Durması Güvencesi

Sınır dışı kararına karşı dava açılmasının en önemli sonuçlarından biri, işlemin yürütmesini kendiliğinden durdurmasıdır. Bu, yargısal denetim tamamlanmadan kişinin sınır dışı edilmesini önleyen temel bir güvencedir. Neredeyse tüm karar özetlerinde bu kurala atıf yapılmıştır: “Yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulması hâlinde yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancı sınır dışı edilmez.” Anayasa Mahkemesi’nin 31.12.2020 tarihli kararında bu durumun etkinliği, “…söz konusu karara karşı iptal davası açıldığı için sınır dışı etme işlemi kendiliğinden duracak, dava sonuçlanıncaya kadar icra edilemeyecektir.” ifadesiyle vurgulanmıştır.

5. Yargılamanın Hızı ve Kararın Kesinliği

Kanun koyucu, yabancılarla ilgili bu tür uyuşmazlıkların süratle çözülmesini amaçlamıştır. Bu nedenle, mahkemelerin davayı on beş (15) gün içinde karara bağlaması öngörülmüştür. Verilen kararın kesin olması ise bir diğer önemli özelliktir. Danıştay 10. Dairesi’nin 06.10.2021 tarihli ve 2016/2078 E. sayılı kararında bu durum somutlaşmıştır. Danıştay, idare mahkemesinin sınır dışı işlemine ilişkin verdiği kararın “kesin olması nedeniyle kararın bu kısmının temyizen incelenmesine hukuken olanak bulunmadığını” belirterek temyiz istemini reddetmiştir. Bu, idare mahkemesi kararının nihai olduğunu ve üst yargı mercilerine taşınamayacağını göstermektedir.

Sonuç

Yargı kararları analizleri neticesinde, Türkiye’de sınır dışı etme kararlarına karşı etkin bir yargı yolu bulunduğu anlaşılmaktadır. Hakkında sınır dışı kararı alınan yabancılar, kararın kendilerine tebliğinden itibaren yedi (7) gün içinde, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesi‘ne iptal davası açabilirler. Dava açılması, yargılama sonuçlanana kadar sınır dışı işlemini otomatik olarak durdurur. Mahkeme, davayı on beş (15) gün içinde karara bağlar ve bu karar kesindir. Bu usuli güvenceler, sınır dışı gibi ağır sonuçları olan bir idari işleme karşı hak arama özgürlüğünün etkili bir şekilde kullanılmasını temin etmektedir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Sınır dışı (geri gönderme) kararı, yabancının Türkiye’deki özgürlüğü, ailesi, işi ve tüm yaşam düzeni üzerinde doğrudan etki doğuran en ağır idari işlemlerden biridir. Bu nedenle, kararın iptali için açılacak davanın uzman bir yabancılar hukuku avukatı tarafından yürütülmesi hayati önem taşır.

Öncelikle, bu tür davalarda süre son derece kısadır: kararın tebliğinden itibaren sadece 7 gün içinde dava açılması gerekir. Bu sürenin kaçırılması, kişinin geri gönderme merkezinde (örneğin Tuzla Geri Gönderme Merkezi) tutulduğu halde, sınır dışı edilmesine yol açabilir. Bu noktada, süreci iyi bilen bir Tuzla avukatı veya İstanbul’da göç hukuku alanında uzman bir hukuk bürosu, zamanında ve eksiksiz başvuru yaparak kişinin sınır dışı edilmesini fiilen önleyebilir.

Ayrıca, dava açıldığında yürütme kendiliğinden durduğu için, avukatın hazırladığı dilekçe ve sunacağı belgeler, bu korumanın etkin şekilde sürmesini sağlar. Kartal, Pendik, Gebze ve Beykoz bölgelerinde bulunan idare mahkemelerine yapılacak başvurularda, her bir belgenin hukuka uygun hazırlanması, müvekkilin lehine önemli fark yaratır.

Uzman bir avukat, yalnızca dilekçeyi hazırlamakla kalmaz; aynı zamanda Göç İdaresi’nin kararının dayandığı gerekçeleri, uluslararası koruma statüsünü, aile birliği hakkını ve Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarını dikkate alarak savunma stratejisi oluşturur.
Böylece hem sınır dışı kararının iptali sağlanabilir hem de kişi, Türkiye’deki yaşamına yasal olarak devam etme imkânını korur.

Sonuç olarak, sınır dışı kararıyla karşılaşan bir yabancı için İstanbul, Tuzla veya çevresinde faaliyet gösteren deneyimli bir avukatın hukuki desteği, yalnızca bir tercih değil, hak kaybını önlemenin zorunlu bir yoludur.

Read More

Birden Fazla Arsa Sahibinin Bulunduğu Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinde Fesih Yetkisi Kime Aittir?

Giriş

Bu çalışma, arsa sahibi birden fazla kişi olan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin, özellikle yüklenicinin gecikmesi nedeniyle feshine ilişkin Yargıtay kararlarının analizini içermektedir. Çalışma, fesih yetkisinin kim tarafından ve nasıl kullanılacağı, tek bir paydaşın fesih girişiminin hukuki niteliği, toplu feshin sonuçları ve fesih usulü (noter veya dava yolu) gibi temel hukuki soruları, sunulan Yargıtay kararları ışığında aydınlatmayı amaçlamaktadır. Analiz, paylı mülkiyet hükümlerinin sözleşmenin feshindeki rolünü ve bu süreçte ortaya çıkan usuli zorunlulukları detaylandırmaktadır.

1. Fesih Yetkisinin Kullanımı: Oybirliği Zorunluluğu (TMK m. 692)

Yargıtay kararlarında istikrarlı bir şekilde vurgulanan temel ilke, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin feshinin paylı mülkiyet rejimine tabi olduğu ve TMK’nın 692. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğidir. Bu madde, paylı malın tamamı üzerindeki tasarruf işlemlerinin, oybirliğiyle aksi kararlaştırılmadıkça tüm paydaşların kabulüne bağlı olduğunu düzenler. Yargıtay, sözleşmenin feshini bu nitelikte bir işlem olarak kabul etmektedir.

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi (2008/1673 E., 2009/2655 K.) bu durumu, “fesih istemi paylı malın tümünü ilgilendiren olağanüstü bir işlem niteliğinde bulunduğundan tüm paydaşların oybirliğinin aranması zorunludur” şeklinde açıkça ifade etmiştir. Benzer şekilde, Yargıtay 23. Hukuk Dairesi (2016/3652 E., 2016/3888 K.) de fesih isteminin “paylı maldaki olağanüstü yönetim işlerinden olduğundan fesih davasının tüm paydaşlar ve sözleşmeyi imzalayan arsa sahiplerince birlikte açılması gerektiğini” belirtmiştir.

Bu kararlar, tek bir arsa sahibinin, diğer paydaşların rızası veya katılımı olmaksızın, sözleşmeyi sona erdirme yönünde hukuken geçerli bir irade beyanında bulunamayacağını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

2. Fesih Usulü: Dava Yolu ve Noter İşlemlerinin Rolü

Yargıtay kararları, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin tek taraflı irade beyanı ile feshedilemeyeceğini kesin bir dille ifade etmektedir. Fesih için kural, mahkeme kararıdır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2021/108 E., 2022/1929 K.) kararında, “Kat karşılığı inşaat sözleşmesi… tek taraflı irade beyanıyla feshedilemez; taraf iradelerinin fesih konusunda uyuşması gerekir veya mahkeme kararı ile fesih mümkündür. Taraf iradeleri fesih konusunda uyuşmamış ise, mutlaka hâkim kararı gereklidir.” denilerek bu ilke teyit edilmiştir.

Noter aracılığıyla gönderilen fesih ihtarnameleri, sözleşmeyi tek başına sona erdirmez. Bu ihtarnameler, fesih iradesini karşı tarafa bildiren ve temerrüt gibi hukuki sonuçların doğmasını sağlayan bir işlem olmakla birlikte, yüklenicinin feshi kabul etmemesi durumunda sözleşme yürürlükte kalır. Bu durumda, feshi talep eden arsa sahiplerinin dava açması zorunlu hale gelir. Tarafların fesih konusunda anlaşmaları (rızai fesih) halinde ise bu durum noterlikçe düzenlenecek bir fesihname ile de belgelendirilebilir. Ancak uyuşmazlık halinde tek yol mahkemedir.

3. Fesih Girişimlerinin Sonuçları

a) Tek Kişinin Fesih Girişiminin Sonuçları: Tek bir paydaşın fesih girişimi hem maddi hukuk hem de usul hukuku açısından sonuçsuzdur.

Maddi Hukuk Açısından: Sözleşme ayakta kalır. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin (2011/2775 E., 2012/830 K.) belirttiği gibi, fesih ihtarnamesi paydaşların tamamı tarafından gönderilmez ve yüklenici tarafından karşı çıkılırsa, rızai fesih gerçekleşmez ve sözleşme yürürlükte kalır.

Usul Hukuku Açısından: Tek başına açılan fesih davası “zorunlu dava arkadaşlığı” nedeniyle usulden reddedilir. Mahkeme, davayı hemen reddetmek yerine, davacıya diğer paydaşların davaya muvafakatini sağlaması veya onları davalı olarak davaya dahil etmesi için süre verir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (2021/1277 E., 2022/2349 K.) kararında bu durum, taraf teşkili sağlanmaksızın işin esası değerlendirilerek hüküm kurulması doğru olmamıştır” şeklinde ifade edilmiştir.

b) Toplu Feshin Sonuçları: Tüm paydaşların katılımıyla açılan davada mahkeme, feshin maddi koşullarını inceler. Yüklenicinin temerrüdü gibi haklı bir neden varsa, sözleşmenin feshine karar verilir. Feshin sonuçları ise niteliğine göre değişir:

Geriye Etkili Fesih: Kural olarak uygulanan fesih türüdür. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin (2013/3436 E., 2013/5497 K.) belirttiği gibi, geriye etkili fesihte “tarafların sözleşmenin yapıldığı tarihteki mal varlığına getirilmeleri” esastır. Bu durumda yüklenici, yaptığı imalat oranında arsa payı alamaz; ancak sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre yaptığı faydalı imalatın bedelini talep edebilir. Arsa sahipleri ise yükleniciye devrettikleri tapuları geri alırlar.

İleriye Etkili Fesih: İnşaatın büyük ölçüde tamamlandığı (%90 ve üzeri gibi) ancak eksiklikler bulunduğu durumlarda hakkaniyet gereği uygulanan istisnai bir yoldur. Bu durumda sözleşme fesih tarihine kadar geçerli sayılır ve yüklenici, tamamladığı oranda arsa payına hak kazanır. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (2022/447 E., 2023/2421 K.) kararında, ileriye etkili fesih halinde tasfiyenin nasıl yapılacağı detaylandırılmıştır.

Sonuç

Yargıtay içtihatları, arsa sahibi birden fazla kişi olan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin feshinin, tüm paydaşların oybirliği ile alacağı bir karara bağlı olduğu konusunda son derece nettir. TMK m. 692’ye dayanan bu kural, fesih işlemini “olağanüstü tasarruf” olarak nitelendirmekte ve tek bir paydaşın iradesini yetersiz kılmaktadır. Fesih, taraflar arasında bir anlaşma olmadığı sürece, tek taraflı bir bildirimle değil, mutlaka mahkemede açılacak bir dava yoluyla gerçekleştirilmelidir. Tek bir paydaşın fesih girişimi, sözleşmeyi sona erdirmediği gibi, açacağı dava da “zorunlu dava arkadaşlığı” nedeniyle usulden eksik kalacaktır. Tüm paydaşların katılımıyla gerçekleştirilen geçerli bir fesih ise, kural olarak geriye etkili sonuçlar doğurarak tarafları sözleşme öncesi duruma döndürür. Bir makale önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde fesih süreci, Türk Medeni Kanunu m. 692 gereği tüm paydaşların oybirliğini, Yargıtay içtihatlarına göre ise mahkeme kararıyla gerçekleştirilen teknik bir işlemi zorunlu kılar. Bu nedenle, tek bir paydaşın yaptığı fesih girişimi hem usul yönünden eksik kalmakta hem de sözleşmeyi hukuken sona erdirmemektedir.
İstanbul, Tuzla, Kartal, Gebze, Tepeören, Bayramoğlu gibi bölgelerde sıklıkla rastlanan bu tür arsa payı uyuşmazlıklarında;

Tapu devri,

Fesih davaları,

İnşaat ilerleme oranı,

Temerrüt ve tasfiye hesaplamaları
gibi konuların doğru şekilde yürütülmesi için gayrimenkul hukuku alanında deneyimli bir İstanbul avukatı ile çalışmak büyük önem taşır. Uzman bir avukat desteği, hem fesih işleminin geçerliliğini güvence altına alır hem de maddi hak kaybı veya usul hatası risklerini ortadan kaldırır.

Read More

Yönetim Planı ile Toplu Yapı Geçici Yönetim Kuruluna Profesyonel Servis Şirketiyle 10 yıllık Sözleşme Yapma Yetkisi Verilebilir Mi?

Giriş

Bu çalışma, toplu yapı geçici yönetim kurulu tarafından profesyonel bir servis şirketi ile imzalanan ve toplu yapı yönetimini 10 yıl süreyle devreden bir sözleşmenin hukuki geçerliliğini, toplu yapı temsilciler kurulunun bu sözleşmeyi feshetme imkanlarını ve genel olarak 10 yıllık bağlayıcı yönetim sözleşmelerinin yapılabilirliğini, sunulan yargı kararları ışığında analiz etmektedir. İncelemeler, sözleşmenin geçerliliğinin mutlak olmadığını, başta yönetim planı hükümleri ve Kat Mülkiyeti Kanunu’nun (KMK) emredici kuralları olmak üzere çeşitli koşullara bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

1. Sözleşmenin Geçersizliği ve KMK’ya Aykırılık Yönündeki Kararlar

Yargı kararlarının önemli bir kısmı, kat maliklerinin yönetim hakkının özünü zedeleyen uzun süreli devirlerin geçersizliğine işaret etmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, ortak yerlerin kiralanması gibi önemli yönetim işlerinin dahi tüm kat maliklerinin oybirliği gerektirdiğini (KMK m. 45) vurgulamaktadır (Yargıtay HGK, 2017/2002). Benzer şekilde, toplu yapı kat malikleri kurulunun tüm hak ve yetkilerinin 15 yıl gibi uzun bir süre için bir şirkete devredilmesini öngören yönetim planı hükmünün iptal edildiği ve bu kararın kesinleştiği görülmektedir. Yargıtay bu durumu şu şekilde ifade etmiştir: “Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2007/234 E.-1372 K. sayılı kararı ile yönetim planının 17/a maddesi ve geçici maddesinin Toplu Yapı Kat Malikleri Kuruluna verilen yetkilerin 15 yıl süre için …. A.Ş.’ye devrine ilişkin maddeleri Kat Mülkiyeti Yasasına açık aykırılık teşkil ettiğinden iptal edilmiş, bu karar 13.09.2007 tarihinde kesinleşmiştir.” (Yargıtay 18. HD, 2013/10734)

Ayrıca, kat malikleri genel kurulu kararı olmaksızın yönetimin dışarıdan bir şirkete devredilmesi “yok hükmünde” sayılmaktadır (Yargıtay 20. HD, 2017/2560). Kat malikleri tarafından usulüne uygun seçilmemiş bir yönetim tarafından yapılan sözleşmelerin de toplu yapı yönetimi açısından sonuç doğurmayacağı belirtilmiştir (İlkDerece-Ankara 3. ATM, 2020/667).

2. Sözleşmenin Geçerli Olabileceği Haller: Yönetim Planı ve Nitelikli Çoğunluk

Diğer yandan, bazı kararlar bu tür uzun süreli devirlerin belirli koşullar altında geçerli olabileceğini göstermektedir. Temel koşul, bu yetkinin yönetim planından kaynaklanması ve/veya kat malikleri kurulunun nitelikli çoğunlukla karar almasıdır. Bir ilk derece mahkemesi kararında, yönetim planının kurucu kooperatife “on yıl süreyle” geçici yönetim yetkisi vermesi geçerli kabul edilmiştir (İlkDerece-Bakırköy 5. ATM, 2021/899).

Yargıtay, yönetim planında profesyonel yönetici atanmasına ve bu sözleşmenin yönetim planının eki sayılmasına ilişkin hükümlerin, KMK’nın emredici hükümlerine aykırı olmadığına ve mahkemenin bu sözleşmeye müdahale edemeyeceğine karar vermiştir (Yargıtay 18. HD, 2015/11085). Bu tür yönetim planı hükümlerinin değiştirilmesi ise ancak “tüm kat maliklerinin beşte dördünün oyu” ile mümkündür (Yargıtay 18. HD, 2014/5474).

Bazı ilk derece mahkemesi kararları, bu yetki devri için gereken nitelikli çoğunluğu net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Ana taşınmaz Yönetim kurulu genel kurulun 4/5 ekseriyeti ile muvafakatini alarak yönetim işlerinin yürütülmesini, düzenleyeceği bir sözleşme ile bir tüzel işletmeciye bırakabilir.” (İlkDerece-İstanbul 16. ATM, 2022/330 ve 2022/706) Bu kararlar, kat maliklerinin iradesinin 4/5 gibi yüksek bir oranla tecelli etmesi halinde, yönetimin uzun süreli olarak profesyonel bir şirkete devredilebileceğini göstermektedir.

3. Geçici Yönetimin Yetkisi ve Sözleşmenin Feshi

Geçici yönetimin yetkileri de sözleşmenin geçerliliğinde kritik bir rol oynamaktadır. KMK m. 73 uyarınca, geçici yönetim en geç toplu yapının bitimini izleyen bir yıl sonrasına kadar devam edebilir ve bu süre her halde ilk yapı ruhsatından itibaren on yılı geçemez. Yönetim planında bu sürenin daha kısa (örneğin 5 yıl) belirlendiği durumlarda, geçici yönetimin bu süreyi aşan bir sözleşme yapma yetkisi bulunmamaktadır (Yargıtay 18. HD, 2015/3827).

Sözleşmenin feshi konusunda ise, toplu yapı temsilciler kurulunun böyle bir sözleşmeyi feshedebileceği anlaşılmaktadır (Yargıtay 3. HD, 2022/7441; Yargıtay 6. HD, 2021/114). Ancak feshin hukuki sonuçları bulunmaktadır. Sözleşme şartlarına uyulmadan yapılan bir fesih “haksız fesih” olarak nitelendirilebilir ve toplu yapı yönetimini cezai şart veya tazminat ödemekle yükümlü kılabilir. Bununla birlikte, fahiş cezai şartların borçlunun “ekonomik mahvına sebep olacağı” gerekçesiyle mahkeme tarafından indirilebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır (BAM İstanbul 45. HD, 2021/735).

Önemli bir nokta da, 10 yıllık bir yönetim hakkı tanınmış olsa dahi, kat maliklerinin genel kurul yaparak kendi yöneticilerini seçme hakkının mahkemelerce tanınması ve bu seçimin geçerli kabul edilmesidir (Yargıtay 5. HD, 2021/1188). Bu durum, kat maliklerinin yönetim üzerindeki nihai iradesinin uzun süreli sözleşmelerle tamamen ortadan kaldırılamayacağını göstermektedir.

Sonuç

Toplu yapı geçici yönetim kurulu tarafından profesyonel bir servis şirketi ile yapılan 10 yıllık yönetim devri sözleşmesinin geçerliliği mutlak değildir ve her somut olayın kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Geçersizlik Halleri: Sözleşme, yönetim planında açık bir yetki olmaksızın ve kat malikleri kurulunun 4/5 gibi nitelikli çoğunluk kararı alınmadan yapılmışsa, KMK’nın emredici hükümlerine ve kat maliklerinin devredilemez haklarına aykırı olduğu gerekçesiyle geçersiz sayılma veya mahkeme kararıyla iptal edilme riski yüksektir. Geçici yönetimin kendi yasal veya yönetim planındaki görev süresini aşan bir süre için yaptığı sözleşmeler de geçersiz kabul edilebilir.

Geçerlilik Halleri: Sözleşme, yönetim planında açıkça öngörülmüşse veya kat malikleri kurulunun 4/5 çoğunluğunun onayıyla yapılmışsa, geçerli kabul edilme olasılığı yüksektir. Bu durumda sözleşmenin sona erdirilmesi, ancak yönetim planının yine 4/5 çoğunlukla değiştirilmesi veya sözleşmede öngörülen fesih şartlarına uyulması ile mümkün olabilir.

Fesih Hakkı: Toplu yapı temsilciler kurulu, hukuka aykırı bulduğu bir sözleşmenin geçersizliğinin tespiti için dava açabilir veya sözleşme şartlarına uyarak fesih hakkını kullanabilir. Ancak haksız bir feshin hukuki ve mali sorumluluk doğuracağı unutulmamalıdır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Bir Avukat Desteği Gerekli?

Toplu yapı yönetimi, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Tepeören ve Gebze gibi yoğun konut projelerinin bulunduğu bölgelerde, teknik ve hukuki yönleri son derece karmaşık bir süreçtir. 10 yıllık profesyonel yönetim sözleşmeleri; Kat Mülkiyeti Kanunu, yönetim planı hükümleri, nitelikli çoğunluk kararları ve geçici yönetim yetkilerinin sınırları açısından ciddi hukuki riskler taşır. Bu tür sözleşmelerin hazırlanması, feshi veya geçersizlik tespiti süreçlerinde toplu yapı ve site yönetimi alanında deneyimli bir avukatın desteği büyük önem taşır.

Bir toplu yapı avukatı, sözleşmenin hem KMK’ya hem de yönetim planına uygun şekilde düzenlenmesini sağlayarak ileride doğabilecek iptal, tazminat veya cezai şart risklerini önler. Aynı zamanda kat malikleri kurulunun haklarının korunması, geçici yönetimin yetkilerinin sınırlandırılması ve fesih işlemlerinin usule uygun biçimde yürütülmesi konusunda da profesyonel hukuki danışmanlık sunar.

Bu nedenle, İstanbul Tuzla, Pendik, Kartal, Tepeören ve Gebze bölgelerinde toplu yapı yönetimi sözleşmeleri ile ilgili işlemlerde, deneyimli bir avukatın hukuki denetimi olmadan hareket edilmemesi hem hukuki hem de mali açıdan büyük önem taşımaktadır.

Read More