Kiracı aidat ödemezse ne olur?

Giriş

Bu çalışma, kiracının kira sözleşmesi kapsamında üstlendiği ortak giderleri (aidat) ödememesi durumunda ortaya çıkan hukuki sonuçları, Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararları ışığında analiz etmektedir. İnceleme, kiracının sorumluluğunun kaynağı, kiraya verenin alacak talebinde bulunabilme koşulları, ödememenin yaptırımları ve Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) ile Türk Borçlar Kanunu (TBK) arasındaki ilişki gibi temel konulara odaklanmaktadır.

Sorumluluğun Temeli Kira Sözleşmesidir: Kiracının aidat ödeme yükümlülüğü, öncelikle taraflar arasında akdedilen kira sözleşmesinin özel şartlarından doğmaktadır. Sözleşmede bu yönde açık bir hüküm bulunması, sorumluluğun birinci dayanağıdır.

Kiraya Verenin Rücu Hakkı Koşula Bağlıdır: Yargıtay’ın istikrar kazanmış içtihatlarına göre, kiraya verenin (ev sahibi), kiracının ödemediği aidat bedelini ondan talep edebilmesi için, öncelikle bu bedeli kendisinin apartman veya site yönetimine ödemiş olması gerekmektedir. Bu ödeme yapılmadan kiracıya karşı başlatılan takip veya açılan dava reddedilmektedir.

Ödememenin Yaptırımları Ağırdır: Kiracının aidat borcunu ödememesi, TBK kapsamında “yan gider” borcunun ihlali sayılmakta ve temerrüt nedeniyle tahliye sebebi oluşturabilmektedir. Ayrıca kiraya veren veya yönetim, icra takibi başlatarak alacağın tahsilini ve gecikme tazminatı talep edebilir.

Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan Doğan Sorumluluk: KMK Md. 22 uyarınca kiracı, aidat borcundan dolayı kat maliki ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur. Ancak bu sorumluluk, kiracının ödemekle yükümlü olduğu kira bedeli ile sınırlıdır ve yaptığı ödeme kira borcundan düşülür.

“Aidat” Kavramının Sınırları Vardır: Kiracının sorumluluğu, kiralananın olağan kullanımıyla ilgili giderlerle sınırlıdır. Binanın esaslı onarımına (trafo, asansör sistemi yenilenmesi vb.) ilişkin masraflar, sözleşmede aksi belirtilmedikçe kiracıya yükletilemez.

1. Kiracının Sorumluluğunun Kaynağı ve Kapsamı

Yargı kararları, kiracının aidat sorumluluğunun temelini kira sözleşmesine dayandırmaktadır. Sözleşmenin özel şartlar bölümünde aidatın kiracı tarafından ödeneceğinin kararlaştırılması, bu yükümlülüğün doğması için yeterlidir. Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2022/752 E. sayılı kararında bu durum, “kira sözleşmesinin özel şartlarının düzenlendiği sayfanın 4. Maddesinde ‘Taşınmaza ait olan elektrik, su ve Aidat Giderleri ile çevre temizlik vergisinin taşınmazın kiralandığı andan tahliye ettiği ana kadar ödeme sorumluluğunun davalı kiracı …’ya ait bulunduğu'” şeklinde açıkça ifade edilmiştir.

Ancak bu sorumluluk sınırsız değildir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2009/10720 K. sayılı kararı, önemli bir ayrım getirmektedir: “Kat Mülkiyeti Kanunu uyarınca malikin ortak giderlere ilişkin bütün yükümlülüklerinin kiracıya devredildiği kabul edilmemelidir.” Karara göre kiracının sorumluluğu, “kiralananın alelade kullanılması ile ilgili ve kullanımdan doğan giderler” ile sınırlıyken, “esaslı tamir giderleri” kiraya verene aittir. Bu nedenle, aidat adı altında talep edilen bedelin içeriğinin incelenmesi ve büyük onarım masraflarının ayrıştırılması gerekmektedir.

2. Kiraya Verenin Rücu Hakkı: “Önce Öde, Sonra İste” Prensibi

İncelenen kararlarda en tutarlı ve en sık vurgulanan ilke, kiraya verenin rücu hakkının koşula bağlı olmasıdır. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin birçok kararında (örn: 2009/10087 E., 2014/4046 E., 2015/4067 E.) tekrarlanan temel kural şudur:

“Kiracının ödemesi gereken aidat borcunu kiralayan kendisi ödemek koşuluyla kiracıdan isteyebilir. Kiralayan, aidat borcunu yönetime ödemeden kiracıdan isteyemez.”

Bu kural, kiraya verenin aktif dava ve takip ehliyeti için bir ön şart niteliğindedir. Kiraya veren, yönetime ödeme yaptığını makbuz gibi yazılı delillerle ispat edemediği takdirde, kiracıya karşı talepleri mahkemece reddedilmektedir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 2018/1320 K. sayılı kararında, dosyada aidat bedellerinin kiraya veren tarafından ödendiğine dair herhangi bir belgeye rastlanmamıştır. denilerek eksik incelemeyle verilen kararın bozulması gerektiği belirtilmiştir. Bu durum, kiraya verenler için ispat yükümlülüğünün ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

3. Ödememenin Hukuki Sonuçları

Temerrüt ve Tahliye: Aidat borcu, TBK Md. 315 ve 341 kapsamında “yan gider” olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, aidatın ödenmemesi, tıpkı kira bedelinin ödenmemesi gibi temerrüt oluşturur ve tahliye sebebi sayılabilir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2018/2523 K. sayılı kararında, “yan gider olan aidat borcunun ödenmemesi de temerrüt nedeniyle tahliyeye esas oluşturur.” denilmiştir. Ancak tahliye için, kiracıya gönderilecek ihtarnamede borcun belirtilmesi, ödeme için makul bir süre verilmesi ve ödenmemesi halinde sözleşmenin feshedileceğinin açıkça yazılması gibi usuli şartların eksiksiz yerine getirilmesi zorunludur. Kiraya verenin aidatı yönetime ödemeden gönderdiği temerrüt ihtarına dayanarak tahliye isteyemeyeceği de Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2015/6117 K. sayılı kararında vurgulanmıştır.

İcra Takibi ve Tazminatlar: Kiraya veren veya yönetim, ödenmeyen aidat alacağı için kiracıya karşı icra takibi başlatabilir. Kiracının haksız itirazı halinde, itirazın iptali davası açılabilir. Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2021/927 K. sayılı kararında belirtildiği gibi, kiracının itirazında haksız bulunması ve alacağın likit (belirli ve hesaplanabilir) olması durumunda, alacak miktarının %20’sinden az olmamak üzere icra inkar tazminatına hükmedilebilir. Ayrıca, ödemede gecikilen günler için kat malikleri kurulu kararında belirtilen oranda gecikme tazminatı da talep edilebilir.

4. Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan Doğan Sorumluluk ve Sınırı

Kira sözleşmesinden bağımsız olarak, KMK Md. 22, site/apartman yönetimine doğrudan kiracıya başvurma imkanı tanımaktadır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2014/2173 K. sayılı kararında bu durum şöyle açıklanmıştır:

“Kat malikinin, 20 nci madde uyarınca payına düşecek gider ve avans borcundan ve gecikme tazminatından, bağımsız bölümlerin birinde kira akdine… dayananlar da müştereken ve müteselsilen sorumludur.”

Ancak aynı madde, bu sorumluluğa önemli bir sınırlama getirmektedir: “Ancak, kiracının sorumluluğu ödemekle yükümlü olduğu kira miktarı ile sınırlıdır ve yaptığı ödeme kira borcundan düşülür.” Bu hüküm, yönetimin kiracıdan aylık kira bedelini aşan bir aidat borcu talep edemeyeceğini ve kiracının yönetime yaptığı ödemeyi kirasından mahsup edebileceğini güvence altına almaktadır.

5. Usuli Konular: Görevli Mahkeme

Kiracı ile kiraya veren veya yönetim arasındaki aidat alacağından kaynaklanan uyuşmazlıklar, kira ilişkisinden doğan davalar olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, 6100 sayılı HMK’nın 4. maddesi uyarınca bu tür davalara bakma görevi, dava değerine bakılmaksızın Sulh Hukuk Mahkemesi’ne aittir (İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi 2020/321 K., Yargıtay 20. Hukuk Dairesi 2016/6002 K.).

Sonuç

Kiracının aidat ödememesi, hem kiracı hem de kiraya veren için önemli hukuki sonuçlar doğuran bir durumdur. Yargı kararları bütüncül olarak incelendiğinde şu sonuçlara varılmaktadır:

Kiracının aidat ödeme borcu, kira sözleşmesinde açıkça belirtilmişse geçerlidir ve bu borç, olağan kullanım giderlerini kapsar.

Kiraya verenin, ödenmeyen aidatı kiracıdan talep edebilmesinin mutlak şartı, bu bedeli önce kendisinin yönetime ödemesi ve bu ödemeyi belgelendirmesidir. Bu “rücu” şartı yerine getirilmeden yapılan talepler hukuken sonuçsuz kalmaktadır.

Aidat borcunu ödemeyen kiracı, icra takibi, gecikme tazminatı ve en önemlisi temerrüt nedeniyle taşınmazdan tahliye edilme riskiyle karşı karşıyadır.

Site/apartman yönetimleri, KMK uyarınca doğrudan kiracıya başvurabilse de, bu talep kiracının aylık kira bedeli ile sınırlıdır.

Bu nedenle, tarafların hak kaybına uğramaması için kira sözleşmelerinin aidat yükümlülüğünü açıkça düzenlemesi, kiraya verenlerin rücu hakkını kullanmadan önce ödeme ve ispat şartını yerine getirmesi, kiracıların ise aidat borcunu yan bir yükümlülük olarak görerek zamanında ödemesi büyük önem arz etmektedir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kiracının aidat borcuna ilişkin uyuşmazlıklar, kira sözleşmesindeki özel hükümlerin yorumu, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan doğan müşterek ve müteselsil sorumluluk, rücu hakkının şartları ve tahliye süreçleri gibi çok sayıda teknik detayı barındırmaktadır. Yanlış veya eksik işlem yapılması, hem kiraya veren hem de kiracı açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Bu nedenle, sürecin başından itibaren uzman bir avukattan profesyonel destek alınması büyük önem taşır. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Tepeören, Aydınlı, Orhanlı, Bayramoğlu, Çayırova ve Şifa Mahallesi bölgelerinde faaliyet gösteren avukatlar, yerel uygulamaları ve mahkeme içtihatlarını yakından takip ederek en doğru hukuki çözümü sunabilmektedir.

Read More

Giriş katta oturanlar asansör aidatından muaf mıdır?

Giriş

Bu çalışma , “Giriş katta oturanlar asansör aidatından muaf mıdır?” sorusuna yanıt bulmak amacıyla, sunulan Yargıtay, Danıştay, Bölge Adliye Mahkemesi ve İlk Derece Mahkemesi kararlarının analiziyle hazırlanmıştır. İncelemeler, Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) hükümleri ve bu hükümlerin yargı kararlarındaki yorumlanma biçimleri üzerine odaklanmıştır. Rapor, konuya ilişkin genel kuralı, istisnaları ve uygulamada dikkat edilmesi gereken önemli ayrımları ortaya koymaktadır.

İncelenen yargı kararları ışığında, giriş katı sakinlerinin asansör giderlerinden muafiyeti konusunda kesin ve tek bir yanıt bulunmamaktadır. Konu, temel olarak iki ana eksende değerlendirilmektedir: Kat Mülkiyeti Kanunu’nun genel hükmü ve bu hükme istisna getiren anataşınmazın yönetim planı.

Genel Kural: Katılma Yükümlülüğü: Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 20. maddesi uyarınca, asansör ortak bir tesistir ve tüm kat malikleri, ortak yer ve tesislere ilişkin giderlere katılmakla yükümlüdür. Yargıtay, bir kat malikinin ortak tesisi kullanmadığını veya kullanma ihtiyacı duymadığını ileri sürerek bu gidere katılmaktan kaçınamayacağını istikrarlı bir şekilde vurgulamaktadır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2014/20786 E., 2015/10588 K. sayılı kararında bu ilke net bir şekilde ifade edilmiştir: “Kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz.” Bu nedenle, yönetim planında aksi bir hüküm bulunmadığı sürece, giriş katı sakinleri de asansör giderlerine katılmak zorundadır.

İstisna: Yönetim Planı Hükümleri: Kat maliklerini bağlayan bir sözleşme niteliğindeki yönetim planı, KMK’nın emredici hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla giderlere katılım konusunda özel düzenlemeler içerebilir. Yargı kararları, yönetim planında “zemin katta bulunan yerlerin malikleri asansörün bakım ve işletme giderlerine katılmazlar” gibi açık bir muafiyet hükmü bulunması halinde, bu hükmün geçerli olduğunu ve giriş katı maliklerinin ilgili giderlerden sorumlu tutulamayacağını kabul etmektedir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2017/3604 E., 2018/6112 K. sayılı kararında, “anataşınmaza ait yönetim planı ilgili hükmü gereği davacının asansör bakım giderinden sorumlu olmadığı belirlenerek mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığına göre” denilerek yönetim planının bağlayıcılığı teyit edilmiştir.

Önemli Ayrımlar: Giderin Niteliği: Yargıtay, yönetim planındaki muafiyet hükümlerini yorumlarken giderin niteliğini dikkate almaktadır. Muafiyet, genellikle rutin bakım ve işletme giderlerini kapsar. Ancak asansörün yenilenmesi (modernizasyonu) veya ilk defa tesisi (yapımı) gibi masraflar, anataşınmazın değerini artıran birer yatırım olarak kabul edilmekte ve bu tür giderlerden tüm kat maliklerinin sorumlu tutulması gerektiği yönünde kararlar bulunmaktadır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2013/1165 E., 2013/3650 K. sayılı kararında bu ayrım net bir şekilde ortaya konmuştur: “zemin kattaki bağımsız bölüm maliklerinin asansörün bakım ve işletme giderlerine katılmayacağı hükmü ise bilirkişi raporunda da açıklandığı üzere rutin olarak yapılan bakım ve işletme giderlerine yönelik olup, asansörlerin ve bağlantılı aksamlarının kaçınılmaz yenilenmesi bu hükmün kapsamı dışındadır.”

İncelenen kararlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, “giriş katı asansör aidatı öder mi?” sorusunun ilk cevabının anataşınmazın yönetim planında aranması gerektiği açıktır. Yönetim planı, bu konuda birincil hukuk kaynağıdır.

Eğer yönetim planında giriş katı maliklerinin asansör giderlerinden muaf olduğuna dair açık ve net bir hüküm varsa, bu hüküm kat malikleri kurulu kararlarından ve genel kanun hükmünden önce gelir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2013/2726 E., 2013/3008 K. sayılı kararında, yönetim planında muafiyet hükmü olmasına rağmen kat malikleri kurulunca alınan aidat kararı içinde asansör giderlerinin de bulunması hukuka aykırı bulunmuş ve karar bozulmuştur.

Ancak, yönetim planında böyle bir muafiyet hükmü yoksa veya yönetim planı hiç mevcut değilse, KMK’nın 20. maddesindeki genel kural devreye girer. Bu durumda giriş katı malikinin asansörü fiilen kullanıp kullanmamasının hiçbir önemi kalmaz ve arsa payı oranında (veya yönetim planında belirlenen farklı bir katılım oranında) gidere katılma yükümlülüğü doğar. Anayasa Mahkemesi’nin 18/9/2014 tarihli kararında da atıf yapılan KMK 20. madde, bu yükümlülüğün temelini oluşturmaktadır.

Uygulamada en çok uyuşmazlığa neden olan konu ise, muafiyetin kapsamıdır. Yargıtay kararları, “bakım ve işletme giderleri” ile “yenileme ve yapım giderleri” arasında önemli bir ayrım yapmaktadır. Bakım ve işletme giderleri (periyodik servis, temizlik, elektrik, küçük onarımlar vb.) yönetim planındaki muafiyet kapsamına girebilirken; asansörün tamamen değiştirilmesi, teknolojik olarak yenilenmesi veya binaya sonradan eklenmesi gibi durumlar, binanın değerini kalıcı olarak artıran “faydalı yenilik ve ilaveler” olarak değerlendirilmektedir. Bu tür büyük yatırım gerektiren masraflara, yönetim planında aksi yönde çok açık bir hüküm bulunmadıkça, tüm kat maliklerinin arsa payları oranında katılması gerektiği kabul edilmektedir.

Sonuç

Giriş katı oturanların asansör aidatından muaf olup olmadığı sorusuna verilecek yanıt, duruma göre değişiklik göstermektedir:

Yönetim Planında Açık Muafiyet Varsa: Anataşınmazın yönetim planında, giriş katı maliklerinin asansör giderlerinden (genellikle bakım ve işletme) muaf tutulacağına dair açık bir hüküm varsa, bu kat malikleri ilgili giderlerden muaftır.

Yönetim Planında Hüküm Yoksa: Yönetim planında konuya ilişkin özel bir düzenleme bulunmuyorsa, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 20. maddesi gereğince, giriş katı malikleri de diğer tüm kat malikleri gibi asansör giderlerine katılmakla yükümlüdür. Asansörü kullanmıyor olmaları, bu yükümlülüğü ortadan kaldırmaz.

Giderin Türü Önemlidir: Yönetim planındaki muafiyet hükmünün kapsamı dikkatle incelenmelidir. Muafiyet genellikle rutin bakım ve işletme giderleri için geçerlidir. Asansörün yenilenmesi, modernizasyonu veya ilk defa yapılması gibi büyük yatırım maliyetlerine, anataşınmazın değerini artırdığı gerekçesiyle, giriş katı maliklerinin de katılması gerekebilir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Asansör aidatı ve kat maliklerinin giderlere katılımı konusunda görüldüğü üzere, Kat Mülkiyeti Kanunu hükümleri, yönetim planı düzenlemeleri ve yargı kararları birbirinden farklı sonuçlar doğurabilmektedir. Her bina ve site için yönetim planının içeriği değişiklik gösterdiğinden, giriş katı sakinlerinin asansör giderlerinden muaf olup olmayacağı her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Bu noktada bir uzman avukat desteği almak, hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem taşır. Özellikle İstanbul’da, Tuzla, Gebze, Pendik, Tepeören, İçmeler, Postane, İstasyon gibi bölgelerde yaşayan kat malikleri ve site yönetimleri, karşılaştıkları uyuşmazlıklarda alanında deneyimli bir avukat ile çalışarak süreci doğru yönetebilir.

Bir avukatın sağlayacağı profesyonel destek, hem dava açma sürecinde hem de site yönetimi ile maliklerin anlaşmazlıklarının çözümünde hukuki güvence sunar. Aksi takdirde yanlış alınan kararlar veya eksik başvurular, gereksiz masraflara ve zaman kaybına yol açabilir.

Read More

İdari Gözetim Altında Tutulurken ve Sınır Dışı Kararı Verildikten Sonra Uluslararası Koruma Başvurusu Yapmak Mümkün Mü?

Giriş

Bu çalışma, uluslararası koruma (mülteci statüsü) başvuru hakkının varlığı ve bu hakkın özellikle geri gönderme merkezinde idari gözetim altında tutulurken veya hakkında sınır dışı etme kararı alındıktan sonra kullanılıp kullanılamayacağı sorularını, sunulan yargı kararları ışığında analiz etmektedir. İncelemeler, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) ve Anayasa Mahkemesi içtihatları başta olmak üzere, ilgili mevzuat ve yargısal uygulamaları temel almaktadır. Çalışma, bu konudaki ana bulguları, farklı perspektifleri ve önemli usuli detayları ortaya koyarak kapsamlı bir değerlendirme sunmayı amaçlamaktadır.

İncelenen yargı kararları, uluslararası koruma başvuru hakkının, kişinin idari statüsünden (yasal/yasa dışı giriş, vize ihlali vb.) ve bulunduğu yerden (geri gönderme merkezi, havalimanı) bağımsız olarak varlığını koruduğunu göstermektedir.

1. Geri Gönderme Merkezinde ve Sınır Dışı Kararı Sonrası Başvuru Hakkı

Yargı kararları, bu hakkın en zor koşullarda dahi kullanılabileceğini somut örneklerle ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin 11/3/2020 tarihli kararında, davacının “Ağrı İl Göç İdaresi Müdürlüğü Geri Gönderme Merkezinde uluslararası koruma başvurusunda bulunduğu” tespiti, bu hakkın varlığını net bir şekilde kanıtlamaktadır. Benzer şekilde, 18/11/2020 tarihli bir başka AYM kararında, “Başvurucu tutulmakta olduğu geri gönderme merkezinde 19/6/2015 tarihinde uluslararası koruma talebinde bulunmuştur” denilerek bu durum teyit edilmiştir.

Daha da önemlisi, hakkında daha önce verilmiş bir sınır dışı kararı varken dahi yeni bir başvuru yapılabileceği kabul edilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 31/12/2020 tarihli kararında, önceki başvurusu geri çekilmiş sayılan ve hakkında sınır dışı kararı bulunan davacının idari gözetim altındayken tekrar başvuru yapması ele alınmış ve bu yeni başvurunun, sınır dışı etme kararının uygulanmasını durduracağı şu ifadelerle belirtilmiştir:

Öte yandan, davacının idari gözetim altındaki iken tekrar uluslararası koruma başvurusunda bulunmuş olması nedeniyle, sınır dışı etme kararının uygulanması sırasında 6458 sayılı Yasa’nın 80. maddesinin, (1/e) bendinde yer alan; ‘İtiraz veya yargılama süreci sonuçlanıncaya kadar kişinin ülkede kalışına izin verilir.’ hükmünün dikkate alınacağı da tartışmasızdır.

Bu içtihat, başvuru hakkının sadece bir talep hakkı olmadığını, aynı zamanda kişiye yargısal süreç sonuçlanana kadar ülkede kalma hakkı tanıyan önemli bir usuli güvence sağladığını göstermektedir.

2. Başvurunun Hukuki Sonuçları ve Usuli Süreç

Uluslararası koruma başvurusu yapıldığı andan itibaren, kişinin hukuki statüsü “başvuru sahibi” olarak değişmektedir. AYM’nin 11/11/2015 tarihli kararında belirtildiği gibi, bu statü kişiye YUKK kapsamında belirli haklar ve güvenceler sağlamaktadır.

Geri gönderme merkezinde veya sınır dışı kararı sonrası yapılan başvurular, YUKK’un 79. maddesi uyarınca “hızlandırılmış değerlendirme” usulüne tabi tutulabilir. İzmir 1. İdare Mahkemesi’nin 10.12.2020 tarihli kararında bu duruma dikkat çekilmiştir. Bu, başvurunun reddedileceği anlamına gelmez; yalnızca sürecin daha hızlı işletileceğini ifade eder.

Ancak başvuru hakkının varlığı, talebin kabul edileceği anlamına gelmemektedir. Başvurucunun iddialarını destekleyecek bilgi ve belge sunamaması veya zulme uğrama korkusuna ilişkin gerçek bir risk ortaya koyamaması durumunda başvuru reddedilebilir (AYM, 31/3/2022).

3. Geri Gönderme Yasağı İlkesinin Rolü

Yargı kararlarında en çok vurgulanan güvencelerden biri “geri gönderme yasağı” ilkesidir. Bir kişinin uluslararası koruma başvurusu reddedilse ve hakkındaki sınır dışı kararı kesinleşse dahi, idarenin ve mahkemelerin o kişiyi göndereceği ülkede yaşam hakkı, işkence veya kötü muamele riskiyle karşılaşıp karşılaşmayacağını değerlendirme yükümlülüğü vardır. Edirne ve Van İdare Mahkemeleri’nin kararları, bu değerlendirme yapılmadan tesis edilen sınır dışı işlemlerini hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. Bu ilke, sınır dışı sürecinde dahi uluslararası koruma ihtiyacının ileri sürülebileceğini ve dikkate alınması gerektiğini teyit etmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 25.03.2025 tarihli kararında belirttiği gibi:

Sınır dışı edilecek kişiye ülkesinde karşılaşabileceği risklere ilişkin olarak etkili bir karşı çıkma imkânı tanınması gerekir.

Sonuç

İncelenen yargı kararları ışığında, Türkiye’de uluslararası koruma başvurusunda bulunma hakkının, geri gönderme merkezinde idari gözetim altında olma veya hakkında sınır dışı etme kararı bulunma gibi durumlarda dahi devam ettiği net bir şekilde anlaşılmaktadır. Yargı içtihatları, bu hakkın sadece lafzi bir hak olmadığını, aynı zamanda sınır dışı işlemini durduran ve kişiye başvurusunun esası hakkında bir karar verilene kadar ülkede kalma imkanı tanıyan güçlü bir usuli güvence olduğunu ortaya koymaktadır. “Geri gönderme yasağı” ilkesi, tüm süreçlerin üzerinde yer alan ve kişinin can güvenliğini korumayı amaçlayan mutlak bir güvence olarak öne çıkmaktadır. Bunun tek önemli istisnası, Geçici Koruma rejimi altındaki kişilerin bireysel başvurularının işleme alınmamasıdır. Sonuç olarak, Türk hukuk sistemi ve yargı pratiği, idari gözetim veya sınır dışı kararı gibi kısıtlayıcı koşullar altında dahi uluslararası koruma talebinde bulunma hakkını etkin bir şekilde tanımakta ve korumaktadır. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Uluslararası koruma başvurusu, sadece idari bir talep değil; kişinin özgürlüğünü, güvenliğini ve yaşam hakkını doğrudan etkileyen kritik bir süreçtir. Başvurunun şekli, zamanı ve içerdiği gerekçeler, yargı sürecinin seyrini belirleyebilmektedir. Yanlış veya eksik yapılan başvurular, hak kayıplarına ve hatta sınır dışı işlemlerinin hızla uygulanmasına yol açabilmektedir.

Bu nedenle, sürecin her aşamasında alanında uzman bir avukattan destek alınması büyük önem taşımaktadır. Avukat desteği;

Başvurunun hukuka uygun ve eksiksiz yapılmasını,

Sunulacak bilgi ve belgelerin doğru şekilde hazırlanmasını,

İtiraz ve yargı süreçlerinin etkin biçimde yürütülmesini,

“Geri gönderme yasağı” ilkesinin somut dosyada en güçlü şekilde ileri sürülmesini sağlar.

Dolayısıyla, geri gönderme merkezinde, idari gözetim altında veya sınır dışı kararı sonrası dahi uluslararası koruma başvurusunda bulunan kişilerin haklarını kaybetmemeleri için profesyonel hukuki yardım almaları hayati önemdedir.

Read More

TOKİ sosyal konut başvurusunda, başvuru yapılan ilçeden (Tuzla) farklı bir ilçede (Arnavutköy) rıza dışı konut tahsis edilmesi halinde başvurulabilecek hukuki yollar nelerdir?

Giriş

Bu çalışma, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) tarafından yürütülen bir sosyal konut projesine belirli bir yer için (örneğin Tuzla ilçesi) başvuru yapan, ancak kura sonucunda rızası dışında başka bir ilçede (örneğin Arnavutköy) bir konut tahsis edilen bir hak sahibinin başvurabileceği hukuki yolları ve mevcut yargı kararları ışığında uygulamanın nasıl şekillendiğini analiz etmek amacıyla hazırlanmıştır. İnceleme, sunulan yargı kararı özetleri temel alınarak yapılmıştır.

1. TOKİ Uyuşmazlığın Hukuki Niteliği ve Yargıtay’ın Bakış Açısı

Yargıtay kararları, konuyu genellikle bir sözleşme ihlali veya kötü ifa olarak ele almaktadır. Davacının “vaat edilen bölgede inşa edilen dairelerden olmadığını” iddia etmesi, mahkemeler tarafından ciddiyetle incelenmesi gereken bir husus olarak görülmektedir. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2017/9980 E. ve 2018/2719 K. sayılı kararında belirttiği üzere, mahkemenin “davacı dilekçesindeki talepleri arasında yer alan 1. etaptan yer verilmesi gerekirken 12. etaptan yer verildiği iddiası üzerinde hiç durulmamıştır” gerekçesiyle yerel mahkeme kararını bozması, bu tür iddiaların esastan incelenmesi gerektiğini göstermektedir.

Yargıtay, bu tür davalarda mahkemelerin izlemesi gereken yol haritasını net bir şekilde çizmiştir. Birden fazla kararda (örn: Yargıtay 13. HD, 2016/7522 E., 2017/8332 K.) şu ifade tekrar edilmektedir:

“…inşaat alanının tamamının kaç etaptan oluştuğu, kendi içinde bölgelere ayrılıp ayrılmadığı, davacıya verilen taşınmazların hangi etapta yer aldığının tespit edilebilmesi hususunda gerektiğinde mahallinde keşif yapılarak uzman bilirkişi marifetiyle açıklamalı, taraf, hâkim ve Yargıtay denetimine elverişli bir rapor alınmak suretiyle sonucuna göre hüküm tesis edilmesi gerekirken, yazılı şekilde eksik inceleme ve değerlendirme sonucu karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.”

Bu yaklaşım, Tuzla ve Arnavutköy gibi iki farklı ilçenin söz konusu olduğu durumda, aradaki farkın bir “etap” veya “bölge” farkından çok daha belirgin olması nedeniyle, hak sahibi lehine yorumlanma potansiyeli taşımaktadır.

Ancak, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2023/2706 E., 2024/785 K. sayılı kararında olduğu gibi, yapılan incelemede “proje alanının tamamının 1.etap konut alanı olarak düzenlendiği ve ancak 1.etabın bölgelere ayrıldığı” tespit edilirse, farklı bölgelerden verilen konutların sözleşmeye uygun olduğuna karar verilebilmektedir. Bu nedenle, TOKİ’nin Tuzla ve Arnavutköy projelerini tek bir “mega proje” kapsamında sunup sunmadığı gibi detaylar önem kazanacaktır.

2. TOKİ : Görevli Yargı Yolu

Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 2010/337 E., 2011/110 K. sayılı kararı gibi birçok kararında, idare ile vatandaş arasındaki sosyal konut ilişkisinin “kamu otoritesine ve yetkisine dayalı, tek yanlı ve resen yapılan idari işlem ve eylemden kaynaklanmadığı” ve bir “özel hukuk ilişkisi” olduğu belirtilerek, bu tür davalarda adli yargının (Asliye Hukuk Mahkemesi) görevli olduğuna hükmedilmiştir. Bu görüşe göre, açılacak dava, sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan bir tazminat veya aynen ifa davası olacaktır.

3. Başvurulabilecek Hukuki Yollar ve Talepler

Yukarıdaki analizler ışığında, hak sahibinin başvurabileceği hukuki yollar ve ileri sürebileceği talepler şunlardır:

Aynen İfa veya Tazminat Davası: Adli yargı görüşü benimsenirse, Asliye Hukuk Mahkemesi’nde öncelikle taahhüde uygun olarak Tuzla’dan bir konut verilmesi (aynen ifa), bunun mümkün olmaması halinde ise kötü ifa nedeniyle uğranılan zararın tazmini talep edilebilir. Bu zarar, iki ilçe arasındaki konutların değer farkı, manevi zarar veya ek masrafları içerebilir.

Değer Farkı Tazminatı (Şerefiye Farkı): Yargıtay, sözleşmede taahhüt edilen yerden farklı bir mevkide konut teslim edilmesini sözleşmeye aykırılık olarak görmekte ve bu durumda oluşan değer farkının tazmin edilebileceğine hükmetmektedir. Bir kararda, mahkemenin “gerektiğinde mahallinde keşif yapılarak uzman bilirkişi marifetiyle açıklamalı, taraf, hâkim ve Yargıtay denetimine elverişli bir rapor alınmak suretiyle sonucuna göre hüküm tesis etmesi” gerektiği belirtilmiştir (yargitay-13. Hukuk Dairesi-2017/9980). Davacı, Tuzla’daki konut ile Arnavutköy’deki konut arasındaki değer farkını talep edebilir.

Müspet Zararın Tazmini (İfa Yerine Tazminat): Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, idarenin sözleşmeyle taahhüt ettiği konutu teslim etmemesi durumunda, hak sahibinin ifa yerine geçen müspet zararının tazminini talep edebileceğini belirtmiştir. Bu zarar, “davacıya teslim edilmesi gereken konutun rayiç bedeli kadar olduğundan” (yargitay-Hukuk Genel Kurulu-2019/42), hak sahibi Tuzla’da vaat edilen konutun güncel piyasa değerini talep edebilir.

İhtirazî Kayıt Düşmenin Önemi: Hak sahibi, Arnavutköy’deki konutu teslim almak zorunda kalırsa, sözleşmeyi veya teslim tutanağını “Tuzla’daki haklarım saklı kalmak kaydıyla” gibi bir ihtirazî kayıt ile imzalaması, ileride açacağı davada hak kaybına uğramasını önleyebilir (Yargıtay 3. HD, 2023/1177 E., 2023/3044 K.).Yargıtay, konutu herhangi bir itiraz belirtmeksizin teslim almanın, ileride açılacak davada hak kaybına yol açabileceğine işaret etmiştir. Bir kararda, davacının “herhangi bir ihtirazî kayıt ileri sürmeksizin … bu daireleri teslim aldığı” gerekçesiyle davanın reddedildiği görülmektedir. Bu nedenle, konutu teslim alırken, tahsisin başvuruya aykırı olduğuna dair bir çekince (ihtirazi kayıt) ile tutanak imzalamak, dava sürecinde ispat açısından kritik öneme sahiptir.

Sonuç

TOKİ’nin Tuzla sosyal konut başvurusuna karşılık Arnavutköy’den daire tahsis etmesi, başvuru sahibine hukuki yollara başvurma hakkı tanıyan ciddi bir durumdur. İzlenecek yol, öncelikle başvuru kılavuzu ve ilgili tüm belgelerin detaylı incelenmesine bağlıdır. Daha sonra aynen ifa veya tazminat davası açılabilir. Hak sahibinin, herhangi bir belge imzalamadan veya konutu teslim almadan önce bir avukata danışarak hukuki süreci başlatması tavsiye edilmektedir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Almanız Gereklidir?

İstanbul’un Tuzla, Arnavutköy, Pendik, Kartal ve Gebze gibi ilçelerinde TOKİ sosyal konut başvurularında yaşanan uyuşmazlıklar, hukuki süreçler açısından karmaşık ve detaylıdır. Başvuru sahibinin haklarını korumak, aynen ifa veya tazminat davalarında doğru talepleri yönlendirmek ve ihtirazî kayıt gibi kritik adımları eksiksiz takip etmek için uzman bir avukat desteği almak büyük önem taşır. Deneyimli bir avukat, başvuru belgelerinin incelenmesinden, mahkeme sürecinin yürütülmesine kadar tüm aşamalarda hak sahibini yönlendirerek olası hak kayıplarını önler.

Read More

Sınır Dışı (Deport) Kararına Karşı Dava Açma Hakkı ve Yargılama Süreci Nasıl İşler?

Giriş

Bu çalışma, sınır dışı (geri gönderme) kararına karşı yargı yoluna başvurulup başvurulamayacağı, bu başvurunun hangi mahkemeye, ne kadar sürede ve hangi usulle yapılacağı konularını, sunulan akademik kaynaklar çerçevesinde analiz etmektedir. Çalışma, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) merkezli mevcut hukuki rejimi, dava açma süresi, yetkili mahkeme, davanın yürütmeye etkisi ve yargılama sürecinin özelliklerini detaylandırmaktadır.

1. Sınır Dışı Kararına Karşı Yargı Yolu

Literatür, sınır dışı etme kararının idari bir işlem niteliğinde olduğunu ve Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca yargı denetimine tabi olduğunu oybirliğiyle belirtmektedir. YUKK öncesi dönemde genel hükümlere tabi olan bu denetim, YUKK’un yürürlüğe girmesiyle özel usul kurallarına bağlanmıştır.

Mevcut Yasal Dayanak: Sınır dışı kararına karşı yargı yolu, temel olarak 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun (YUKK) 53. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiştir.

2. Dava Açma Süresi

Sınır dışı kararına karşı dava açma süresi, YUKK ile özel olarak düzenlenmiş ve genel dava açma sürelerinden kısaltılmıştır.

Süre: Kaynakların büyük çoğunluğu, dava açma süresinin yedi gün olduğu konusunda hemfikirdir. Yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı, sınır dışı etme kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde idare mahkemesine başvurabilir.

3. Görevli ve Yetkili Mahkeme

Sınır dışı kararına karşı açılacak davalarda görevli mahkeme idare mahkemesidir. Yetkili mahkemenin belirlenmesinde ise YUKK’ta özel bir düzenleme bulunmadığından genel hükümlere başvurulur.

Görevli Mahkeme: Tüm kaynaklar, görevli mahkemenin idare mahkemesi olduğunu belirtmektedir.

Yetkili Mahkeme: YUKK’ta yetkili mahkemeye ilişkin özel bir hüküm bulunmadığı için 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) genel yetki kuralı uygulanır. İYUK’nın m. 32 hükmüne göre… yetkili idare mahkemesi, dava konusu olan idari işlemi… yapan idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. Buradan hareketle sınır dışı kararına karşı yapılan itirazı incelemeye yetkili idare mahkemesi, sınır dışı etme kararını veren valiliğin bulunduğu ildeki idare mahkemesidir.

4. Dava Açmanın Sonuçları ve Yargılama Usulü

Dava açılması, sınır dışı işleminin icrası üzerinde doğrudan ve önemli sonuçlar doğurur. Yargılama süreci ise ivedi yargılama usulüne benzer özellikler taşır.

Yürütmenin Otomatik Olarak Durması: Literatürdeki en önemli bulgulardan biri, dava açmanın sınır dışı işlemini kendiliğinden durdurmasıdır. Sınır dışı kararına karşı açılacak davaya durdurucu etki tanınmıştır. Bu yönüyle az sayıda örnekten biridir. Yabancı kendi rızasıyla ülke topraklarını terk etmediği sürece, dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurması hâlinde yargılama sonuçlanıncaya dek sınır dışı edilemez.

İdareye Bildirim Yükümlülüğü: Dava açan kişinin, bu durumu kararı veren makama (valiliğe) bildirmesi gerekmektedir. Bu yükümlülük, YUKK m. 53/3’te açıkça belirtilmiş.

Sonuç

Sunulan literatür, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun, sınır dışı etme kararlarına karşı yargı yolunu etkin bir güvence mekanizması olarak düzenlediğini göstermektedir. Sınır dışı kararı, idari bir işlem olarak yargı denetimine tabidir ve bu denetim için özel, süratli bir usul öngörülmüştür.

Sonuç olarak, kullanıcı sorularına ilişkin net bulgular şunlardır:

Dava Açma Hakkı: Sınır dışı etme kararına karşı, kararın yabancıya, yasal temsilcisine veya avukatına tebliğinden itibaren yedi gün içinde iptal davası açılabilir. Yetkili ve Görevli Mahkeme: Dava, kararı veren valiliğin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Davanın Etkisi: Dava açılması, yargılama sonuçlanıncaya kadar sınır dışı etme işleminin icrasını otomatik olarak durdurur.

    Bu düzenlemeler, yabancılara sınır dışı edilme gibi ağır sonuçlar doğuran bir işleme karşı hızlı ve etkili bir hukuki korunma sağlama amacını taşımaktadır. Bir yazı önerisi.

    Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

    Sınır dışı (geri gönderme) kararına karşı dava açma süresi yalnızca yedi gün olup, bu süre içinde yapılacak başvuruların usule uygun şekilde hazırlanması gerekir. Özellikle İstanbul, Tuzla (Tuzla Geri Gönderme Merkezi), Pendik, Kartal, Gebze, Tepeören ve Çayırova gibi bölgelerde yabancılar hakkında sıkça sınır dışı kararları alınmaktadır.

    Bu tür işlemlerde uzman bir avukat desteği almak, hem hak kaybını önlemek hem de sürecin doğru yönetilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Avukat desteği olmadan yapılan başvurular eksik veya hatalı olabilmekte, bu da davanın reddine veya sınır dışı işleminin uygulanmasına yol açabilmektedir.

    Deneyimli bir avukat, dava dilekçesinin hazırlanmasından, yürütmenin durdurulması sürecinin takibine, idareye yapılacak bildirimlerden yargılamanın tüm aşamalarına kadar süreci profesyonelce yürütür. Bu sayede yabancıların sınır dışı edilme riskine karşı etkili bir hukuki koruma sağlanmış olur.

    Read More

    Site/Bina aidatına neler dahildir?

    Giriş

    Bu çalışma, “Aidata neler dahildir?” sorusuna yanıt olarak, sunulan yargı kararları ve dokümanlar temelinde hazırlanmıştır. Çalışma, aidat olarak bilinen ortak giderlerin yasal çerçevesini, yargı kararlarında belirtilen somut gider kalemlerini, bu giderlerin kapsamını belirleyen unsurları ve uygulamada ortaya çıkan farklı perspektifleri analiz etmektedir. Temel yasal dayanak 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) olmakla birlikte, yönetim planları, genel kurul kararları ve mülkün niteliği gibi faktörlerin aidatın içeriğini şekillendirdiği görülmektedir.

    1. Yasal Çerçeve: Kat Mülkiyeti Kanunu Madde 20

    İncelenen kararların büyük çoğunluğu, ortak giderlere katılım yükümlülüğünün temelini oluşturan KMK’nin 20. maddesine atıf yapmaktadır. Bu madde, giderlerin niteliğine göre kat malikleri arasında nasıl paylaştırılacağına dair temel bir ayrım getirmektedir.

    Eşit Katılım Gerektiren Giderler: Yargıtay kararlarında sıklıkla tekrarlandığı üzere, kat malikleri aralarında başka bir anlaşma olmadıkça; “kapıcı, kaloriferci, bahçıvan ve bekçi giderlerine ve bunlar için toplanacak avansa eşit olarak” katılmakla yükümlüdür (Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, E. 2013/11645, K. 2013/15247; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2021/423, K. 2021/7662).

    Arsa Payı Oranında Katılım Gerektiren Giderler: Personel giderleri dışındaki diğer genel giderler için temel kural arsa payı oranında katılımdır. Bu giderler; “anagayrimenkulün sigorta primleri ve bütün ortak yerlerin bakım, koruma, güçlendirme ve onarım giderleri ile yönetici aylığı gibi diğer giderlere ve ortak tesislerin işletme giderlerine ve giderler için toplanacak avansa kendi arsa payı oranında” katılımı kapsar (Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2019/3375, K. 2019/6680; Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, E. 2013/4444, K. 2013/6802).

    2. Yargı Kararlarında Sayılan Ortak Gider Kalemleri

    Yargı kararları, KMK’de soyut olarak belirtilen gider kalemlerini somutlaştırmaktadır. İncelenen dokümanlarda aidat kapsamında değerlendirilen başlıca giderler şunlardır:

    Personel Giderleri: Kapıcı, bahçıvan, bekçi, güvenlik görevlisi, teknisyen, yönetici ücretleri, maaş ve sigorta primleri, kıdem tazminatları ve huzur hakları (İstanbul BAM 45. HD, E. 2020/1216; Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2021/691).

    Bakım, Onarım ve Koruma Giderleri: Ortak alanların (merdiven, otopark, yeşil alan, havuz, sosyal tesisler vb.) bakımı, onarımı, güçlendirilmesi, asansör bakımı, çatı onarımı, dış cephe boyama gibi yenileme niteliğindeki harcamalar (Yargıtay 3. HD, E. 2017/6549; Yargıtay 18. HD, E. 2009/3310).

    İşletme ve Tüketim Giderleri: Ortak alanların elektrik ve su sarfiyatları, ısınma (yakıt/kömür, doğalgaz, kalorifer), sıcak su, jeneratör masrafları, ortak tesislerin işletme giderleri (Yargıtay 18. HD, E. 2012/6030; İstanbul Anadolu 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2025/364).

    Temizlik ve Çevre Giderleri: Ortak alanların ve bahçenin temizliği, çöp toplama, çevre koruma ve peyzaj giderleri (Yargıtay 23. HD, E. 2011/3900; Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2022/719).

    İdari ve Diğer Giderler: Yönetici aylığı, anagayrimenkulün sigorta primleri, vergi ve harçlar, noter ve yargılama giderleri gibi yönetimsel masraflar (Yargıtay 20. HD, E. 2017/163; Konya BAM 6. HD, E. 2020/2328).

    İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi’nin bir kararında ortak gider kavramı oldukça geniş bir şekilde tanımlanmıştır: “Tüm ortak alanların korunması, bakım ve temizlik giderleri, ortak yerler elektrik ve ortak su sarfiyatları, Personel giderleri, S.S.K. primleri… Toplu yapının; Kat Malikleri Kurulunca öngörülecek bedel üzerinden sigorta ettirilmesi nedeniyle ödenecek primler… jeneratör masrafları… cami alanları, parklar. yeşil alanlar, otoparklar, yollar, her türlü bitki ve ağaçların, su deposunun, sosyal ve sportif tesislerin bakılıp gözetilmelerinden ve geliştirilip güzelleştirilmelerinden doğabilecek bütün giderler, onarım ve yenileme harcamaları…” (İstanbul BAM 45. HD, E. 2020/1216, K. 2023/187)

    3. Giderlerin Kapsamını Belirleyen Belgeler: Yönetim Planı ve Genel Kurul Kararları 

    KMK’nin 20. maddesi genel bir çerçeve çizse de, aidatın somut içeriği ve paylaşım usulü öncelikle anataşınmazın “anayasa”sı niteliğindeki Yönetim Planı ile belirlenir. Yönetim planında farklı bir düzenleme yoksa KMK hükümleri uygulanır. Bununla birlikte, kat malikleri Genel Kurul Kararları ile işletme projesini onaylayarak veya bütçeyi kabul ederek hangi hizmetler için ne kadar avans toplanacağını kararlaştırırlar. Nitekim bir ilk derece mahkemesi kararında, “yönetim kurulunun genel kurul kararına dayanmadan veya genel kuruldan açıkça yetki almadan ortaklardan aidat veya ortak gider adı altında para tahsil etmesinin mümkün olmadığı” vurgulanmıştır (Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2015/809, K. 2018/795).

    4. Mülkün Niteliğine Göre Farklılaşan Giderler (aidat)

    Aidatın kapsamı, mülkün niteliğine göre de değişiklik göstermektedir:

    Devre Mülkler: Standart apartman giderlerine ek olarak, “daire içlerindeki kullanılan alet ve edavatının da tedarik temin tamir değiştirme gibi giderler bütçe hazırlanırken hesaba katılmak zorundadır” (İstanbul BAM 13. HD, E. 2023/2261, K. 2023/2103).

    Alışveriş Merkezleri (AVM): Danıştay kararında atıf yapılan yönetmelik uyarınca, “elektrik, su, ısınma, yenileme niteliğinde olmayan bakım-onarım, güvenlik ve temizlik” gibi giderler ortak gider sayılmakta ve özel bir paylaşım usulü öngörülmektedir (Danıştay 10. Daire, E. 2016/2036, K. 2020/3052).

    Kooperatifler ve Siteler: Bu yapılarda aidatlar, genellikle güvenlik, peyzaj, sosyal tesis işletmesi gibi daha kapsamlı hizmetleri karşılamak üzere toplanmaktadır (Ankara 8. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2021/659, K. 2023/83).

    5. Giderlere Katılımda Adalet ve Faydalanma İlkesi 

    Yargıtay, kat malikinin ortak yer ve tesislerden faydalanmaya ihtiyacı olmadığını ileri sürerek giderlere katılmaktan kaçınamayacağını (KMK m.20/c) belirtmekle birlikte, bazı durumlarda adalet ve faydalanma ilkesini gözetmektedir.

    Yapısal Olarak Faydalanma İmkânı Olmaması: Bir Yargıtay kararında, projesinde kalorifer tesisatı bulunmayan bir bağımsız bölüm malikinin, “ortak giderler içindeki ısıtma giderlerine katılmakla yükümlü tutulamayacağı” belirtilmiştir (Yargıtay 18. HD, E. 2015/5293, K. 2016/49).

    Hizmetin Fiilen Alınmaması: Bir ilk derece mahkemesi, kooperatifin güvenlik ve su-kanalizasyon hizmeti verdiğini iddia etmesine rağmen, bu hizmetlerin fiilen belediye tarafından sağlandığını tespit ederek davalının bu giderlerden sorumlu olmadığına karar vermiştir (Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2022/719, K. 2024/561).

    Farklı Yararlanma Durumu: Yargıtay, farklı büyüklükteki işyerlerinden aynı aidatın alınmasının eşitlik ilkesine aykırılık oluşturup oluşturmadığının ve “genel giderler kapsamındaki hizmetlerden üyelerin eşit olarak yararlanıp yararlanmadıkları” hususunun araştırılması gerektiğini vurgulamıştır (Yargıtay 23. HD, E. 2011/3900, K. 2011/2715).

    Sonuç

    İncelenen yargı kararları ışığında “aidat” kavramının, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 20. maddesinde ana hatları çizilen, anataşınmazın korunması, bakımı ve yönetimi için gerekli olan tüm harcamaları kapsayan geniş bir kavram olduğu anlaşılmaktadır. Aidatın içeriği; personel maaşları, ortak alanların bakım-onarım ve temizlik giderleri, elektrik, su, ısınma gibi tüketim harcamaları, sigorta primleri ve yönetici aylığı gibi çok çeşitli kalemlerden oluşmaktadır.

    Bununla birlikte, aidatın kesin kapsamı ve kat malikleri arasındaki paylaşım oranı; her anataşınmazın kendi özelindeki yönetim planı ve kat malikleri genel kurulunda alınan kararlarla somutlaşmaktadır. Yargı kararları, kanun ve yönetim planı hükümlerinin yanı sıra, mülkün niteliği (konut, iş yeri, devre mülk vb.) ile kat maliklerinin sunulan hizmetlerden fiilen ve yapısal olarak faydalanma durumunu da dikkate alarak adil bir sonuca ulaşmayı hedeflemektedir. Bu nedenle, bir uyuşmazlık durumunda aidata nelerin dahil olduğunun tespiti için öncelikle yönetim planı ve ilgili genel kurul kararlarının incelenmesi zorunludur. Bir yazı önerisi.

    Neden Tuzla Avukat Desteği Gerekli?

    Aidat uyuşmazlıkları, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan doğan teknik düzenlemeler, yönetim planı hükümleri ve yargı kararlarının farklı yorumları nedeniyle oldukça karmaşık bir hale gelebilmektedir. Özellikle ortak giderlere katılım, aidatın kapsamı, arsa payı oranları ve kat maliklerinin yükümlülükleri konularında sıkça dava konusu olan uyuşmazlıklar yaşanmaktadır.

    Bu noktada Tuzla avukat desteği almak, hak kayıplarının önlenmesi ve uyuşmazlıkların doğru şekilde yönetilmesi açısından büyük önem taşır. Alanında uzman bir avukat:

    Kat Mülkiyeti Kanunu ve ilgili mevzuat kapsamında aidatın kapsamını belirler,

    Yönetim planı ve genel kurul kararlarını inceleyerek kat maliklerinin yükümlülüklerini netleştirir,

    Haksız aidat taleplerine karşı itiraz ve dava süreçlerini yürütür,

    Uyuşmazlıkların çözümünde müzakere ve arabuluculuk yollarını kullanarak hızlı sonuç alınmasına katkı sağlar.

    Özellikle İstanbul’un Bu nedenle İstanbul, Tuzla, Pendi, Kartal, Maltepe, Gebze, Aydınlı, Orhanlı, Tepeören, Darıca, Bayramoğlu veya Çayırova gibi bölgelerde site ve apartman yaşamı yoğun olduğundan, aidat ve ortak gider kaynaklı uyuşmazlıklar daha sık görülmektedir. Bu nedenle deneyimli bir Tuzla avukat ile çalışmak, hem haklarınızı korumak hem de adil bir çözüme ulaşmak için kritik rol oynar.

    Read More

    10 yıl kesintisiz çalıştıktan sonra kendi isteğiyle istifa eden işçi kıdem tazminatı alabilir mi?

    Giriş

    Bu çalışma bir işçinin aynı işyerinde 10 yıl kesintisiz çalıştıktan sonra kendi isteğiyle işten ayrılması (istifa) durumunda kıdem tazminatına hak kazanıp kazanamayacağı sorusunu, sunulan Yargıtay ve ilk derece mahkemesi kararları ışığında analiz etmektedir. Analiz, genel kuralı, bu kuralın istisnalarını ve Yargıtay’ın farklı durumlardaki yaklaşımını ortaya koymaktadır.

    A. Genel Kural: İstifa Halinde Kıdem Tazminatı Talep Edilememesi

    Yargı kararlarında istikrarlı bir şekilde vurgulanan temel ilke, işçinin kendi isteğiyle ve herhangi bir haklı nedene dayanmaksızın işten ayrılmasının kıdem tazminatına hak kazandırmadığıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun bu konudaki yaklaşımı nettir:

    “1475 sayılı İş Kanunu’nun “Kıdem Tazminatı” başlıklı 14. maddesinde kıdem tazminatına hak kazandıran nedenler sınırlı olarak sayılmış olup istifa, kıdem tazminatına hak kazandıran iş sözleşmesinin sona erme nedenleri arasında yer almamaktadır.” (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2021/391 E., 2022/1134 K.)

    Bu kural, işçinin hizmet süresinin uzunluğundan etkilenmemektedir. 10 yıl veya daha uzun süre çalışmış olmak, tek başına bu kuralı değiştirmemektedir. Nitekim birçok kararda, başka bir işe girmek gibi kişisel nedenlerle istifa eden işçinin kıdem tazminatı talebinin reddedilmesi gerektiği belirtilmiştir (Yargıtay 9. HD, 2017/17877 E., 2020/13716 K.; Yargıtay 22. HD, 2017/28051 E., 2020/4027 K.).

    B. Kıdem Tazminatına Hak Kazandıran İstisnai Haller

    Genel kural bu olmakla birlikte, Yargıtay kararları “istifa” olarak görünen bazı durumlarda işçinin kıdem tazminatına hak kazanabileceğini kabul etmektedir.

    1. Yaş Dışındaki Emeklilik Şartlarının Sağlanması Nedeniyle Fesih: En sık karşılaşılan ve en önemli istisna budur. 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesinin 1. fıkrasının 5 numaralı bendi uyarınca, yaş dışındaki emeklilik koşullarını (sigortalılık süresi ve prim ödeme gün sayısı) tamamlayan işçi, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan alacağı “kıdem tazminatı alabilir” yazısını işverene ibraz ederek iş sözleşmesini feshettiğinde kıdem tazminatına hak kazanır. “sigortalılık süresini ve pirim ödeme gün sayısını tamamlayan işçi, yaş koşulu sebebiyle emeklilik hakkını kazanamamış olsa da, anılan bent gerekçe gösterilmek suretiyle işyerinden ayrılabilecek ve kıdem tazminatına hak kazanabilecektir.” (Yargıtay 22. HD, 2012/27605 E., 2013/24750 K.)

    Bu durumda, işçinin 10 yıllık çalışma süresi, kanunda aranan sigortalılık süresi (genellikle 15 yıl) ve prim gün sayısı (genellikle 3600 gün) şartlarını sağlamasına katkıda bulunur. Yargıtay, bu haktan yararlanan işçinin kısa süre sonra başka bir işyerinde çalışmaya başlamasının hakkın kötüye kullanımı olarak değerlendirilemeyeceğini ve kıdem tazminatı hakkını ortadan kaldırmayacağını da belirtmektedir (Yargıtay 9. HD, 2016/8813 E., 2019/20244 K.).

    2. Feshin Haklı Bir Nedene Dayanması: İşçi istifa dilekçesi sunmuş olsa dahi, eğer işten ayrılmasının altında ücretlerinin zamanında ödenmemesi, sigorta primlerinin eksik yatırılması, mobbing gibi haklı bir neden yatıyorsa, bu durum istifa değil, “haklı nedenle fesih” olarak kabul edilir ve işçi kıdem tazminatına hak kazanır. Ancak bu durumda ispat yükü işçiye aittir.

    “Ayrıca, davacı istifa etmiş olsa bile, eğer haklı sebeple iş sözleşmesini feshederse kıdem tazminatına hak kazanır.” (Yargıtay 7. HD, 2013/14468 E., 2013/21161 K.)

    3. İstifa İradesinin Sakatlanması (İrade Fesadı): İstifa dilekçesi işçinin gerçek iradesini yansıtmıyorsa, yani işveren tarafından baskı altında veya aldatılarak imzalatılmışsa, bu dilekçe geçersizdir. Yargıtay, bu tür durumlarda iş akdinin işveren tarafından haksız olarak feshedildiğini kabul ederek işçiyi kıdem tazminatına hak kazandırmaktadır.

    “…bu şekilde alınan istifa dilekçesinin geçersiz olduğunun, davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığının kabulü gerekirken reddine karar verilmiş olması hatalı olup, bu husus bozma nedeni olarak değerlendirilmiştir.” (Yargıtay 7. HD, 2013/24800 E., 2014/6372 K.)

    C. “Hayatın Olağan Akışına Aykırılık” Argümanının Yeri 

    Bazı kararlarda, uzun yıllar çalışmış bir işçinin hiçbir neden yokken kıdem tazminatı gibi önemli bir hakkından vazgeçerek istifa etmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu ve feshin altında başka bir neden aranması gerektiği belirtilmektedir. Ancak Yargıtay, bu argümanı tek başına yeterli görmemekte, işçinin haklı bir neden veya irade fesadını somut delillerle ispatlamasını aramaktadır. Aksi takdirde, açık bir istifa dilekçesi varsa, kıdem tazminatı talebinin reddedilmesi gerektiği yönünde kararlar vermektedir (Yargıtay 9. HD, 2016/20941 E., 2020/8855 K.).

    Sonuç

    İncelenen yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde, bir işçinin aynı işyerinde 10 yıl kesintisiz çalıştıktan sonra kendi isteğiyle istifa etmesi, kural olarak kıdem tazminatına hak kazanması için yeterli değildir. Kıdem tazminatı hakkı, hizmet süresinin uzunluğundan ziyade, iş sözleşmesinin sona erme şekline ve nedenine bağlıdır.

    Ancak, işçinin istifası;

    Yaş dışındaki emeklilik şartlarını (15 yıl sigortalılık ve 3600 prim günü gibi) tamamlayarak bu gerekçeyle yapılmışsa,

    İş Kanunu’nda belirtilen haklı bir nedene dayanıyorsa ve bu durum ispatlanabiliyorsa,

    İşverenin baskısı veya yanıltması sonucu iradesi dışında gerçekleşmişse,

    kıdem tazminatına hak kazanması mümkündür. Dolayısıyla, 10 yıllık çalışma süresi tek başına bir hak doğurmamakla birlikte, özellikle yaş dışındaki emeklilik şartlarının sağlanması gibi istisnai durumlarda önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Her somut olayın, istifanın ardındaki gerçek neden ve koşullar dikkate alınarak ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir yazı önerisi.

    Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

    Kıdem tazminatı ve istifa süreçleri, özellikle 10 yıl ve üzeri çalışma sürelerinde işçi ve işveren arasında en sık tartışılan konuların başında gelmektedir. Ancak görüldüğü üzere, kıdem tazminatına hak kazanılıp kazanılamayacağı tamamen fesih nedenine, işçinin ispat gücüne ve Yargıtay içtihatlarına bağlıdır.

    Bu nedenle, yanlış veya eksik adımlar atılması, işçinin hak kaybına uğramasına ya da işverenin gereksiz tazminat yüküyle karşılaşmasına yol açabilir. İşte bu noktada bir uzman avukat ile hareket etmek büyük önem taşır.

    İstanbul’da, özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Tepeören ve Gebze gibi bölgelerde iş hukuku uyuşmazlıkları sıkça yaşanmakta olup, bu bölgelerde hizmet veren deneyimli bir iş hukuku avukatı, sürecin doğru şekilde yürütülmesine katkı sağlar.

    İstifa dilekçesinin geçerliliği,

    Haklı nedenle fesih iddialarının ispatı,

    Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan alınacak yazıların işleme alınması,

    Dava açılması halinde mahkemeye sunulacak delillerin hazırlanması gibi adımlar profesyonel destek gerektiren süreçlerdir.

    Read More

    Gemi Adamının Ülkesine Geri Gönderilme (Repatriation) Hakkı, Koşulları ve Masrafların Karşılanması

    Giriş

    Bu çalışma, gemi adamının ülkesine geri gönderilme (repatriation) hakkının hukuki dayanaklarını, bu hakkın doğduğu durumları ve masrafların kim tarafından karşılanacağını, sunulan literatür analiz yanıtları çerçevesinde incelemektedir. Analiz, hem ulusal mevzuat olan Deniz İş Kanunu (DİşK) hem de Türkiye’nin taraf olduğu Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri ve özellikle 2006 Denizcilik Çalışma Sözleşmesi (MLC 2006) perspektifinden yapılacaktır. Çalışma, masrafların sorumluluk sıralamasını, kapsamını ve işverenin bu masrafları gemi adamından geri isteyebileceği istisnai halleri detaylandırmaktadır.

    Ana Bulgular

    Repatriation Hakkı: Gemi adamının ülkesine geri gönderilme hakkı, hem Deniz İş Kanunu’nda hem de uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınmış temel bir haktır. Bu hak, gemi adamlarının yabancı ülkelerde yardıma muhtaç duruma düşmelerini engellemeyi amaçlamaktadır.

    Masrafların Sorumlusu: Yurda iade masraflarının karşılanmasında asli sorumlu, ulusal mevzuatta “işveren veya işveren vekili”, uluslararası sözleşmelerde ise “gemi maliki” (donatan) olarak belirlenmiştir.

    Sorumluluk Hiyerarşisi: İşveren veya gemi malikinin yükümlülüğünü yerine getirmemesi durumunda, uluslararası sözleşmeler çok katmanlı bir güvence mekanizması öngörmektedir. Sorumluluk sırasıyla; geminin bayrağını taşıdığı devlet, gemi adamının iade edileceği liman devleti veya vatandaşı olduğu devlet ve son olarak MLC 2006 kapsamında kurulan “mali güvence sistemi”ne aittir.

    Masrafların Kapsamı: DİşK’e göre masraflar “durumuna uygun yol, iaşe ve sair zarurî masrafları” kapsar. Uluslararası sözleşmelerde ise bu kalemler daha detaylıdır ve ulaşım, yiyecek, konaklama, hareket gününe kadar olan geçim masrafları ve gerekli tıbbi bakım masraflarını da içerebilir.

    Masrafların Geri İstenmesi (Rücu): Genel kural, masrafların hiçbir surette gemi adamına yüklenememesidir. Ancak hem ulusal mevzuatta hem de uluslararası sözleşmelerde istisnai durumlarda işverenin/gemi malikinin yaptığı masrafları gemi adamından talep etme (rücu) hakkı tanınmıştır. Bu durum, genellikle gemi adamının “çalışma ilişkisinden kaynaklanan yükümlülüklerini ciddi olarak yerine getirmemesi” veya DİşK’te belirtilen belirli fesih hallerinde gündeme gelir.

    1. Gemi Adamının Yurda İade Hakkının Doğduğu Haller

    Gemi adamının yurda iade hakkı, belirli koşulların gerçekleşmesiyle ortaya çıkar. Literatürde bu durumlar şöyle özetlenmektedir:

    İş Sözleşmesinin Feshi: “DİşK m. 21 gereğince yurt dışında sefer sırasında iş sözleşmesinin DİşK m. 14’e göre bildirimsiz feshi halinde, sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa, işveren veya işveren vekili gemi çalışanını geminin bağlama limanına iade etmek zorundadır.”

    Hastalık veya Engellilik: “Gemi adamının herhangi bir sebeple sürekli olarak gemide çalışmasına engel bir hastalığa yakalanması veya engelli hâle gelmesi durumunda taraflardan birinin iş sözleşmesini feshetmesi sonrası gemi adamının yurda iade hakkı gündeme gelecektir.” Bu durumda işveren, yaptığı masrafları gemi adamından talep edemez.

    Geminin Seferden Kaldırılması: “Geminin herhangi bir sebeple otuz günden fazla bir süre seferden kaldırılması” durumunda da iş sözleşmesinin feshiyle birlikte yurda iade hakkı doğar ve masraflar işverene aittir.

    Hastalık veya Yaralanma (Uluslararası Sözleşmeler): “Gemi Adamlarının Hastalanması, Yaralanması veya Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme’nin 6. maddesinde gemi malikinin, yolculuk sırasında hastalık ya da yaralanma sonucu karaya çıkan her hasta ya da yaralının yurda iade masrafını karşılamakla yükümlü olduğu düzenlenmiştir.” Bu sözleşmeye göre, gemi adamının kusuru olup olmadığına bakılmaksızın gemi maliki sorumludur.

    2. Masrafların Karşılanması ve Sorumluluk Mekanizması

    Yurda iade hakkının en önemli unsuru, masrafların kim tarafından ve nasıl karşılanacağıdır.

    Asli Sorumlu: İşveren/Gemi Maliki Deniz İş Kanunu’na göre asli sorumlu işveren veya vekilidir: “Deniz İş Kanunu’na göre gemi adamının yurda iade hakkını kazandığı durumda işveren veya işveren vekili, aynı zamanda iadeye ilişkin ve durumuna uygun yol, iaşe ve diğer zarurî masraflarını da karşılamakla yükümlüdür.” Uluslararası sözleşmelerde bu sorumluluk “gemi maliki”ne yüklenmiştir.

    İkincil Sorumluluk ve Güvence Mekanizmaları Gemi malikinin yükümlülüğünü yerine getirmemesi ihtimaline karşı uluslararası hukuk katmanlı bir koruma sağlamıştır. Bu durum “sıralı sorumluluk rejimi” olarak adlandırılır:”Donatan bu sorumluluğu yerine getirmez ise geminin kayıtlı olduğu ülke, geminin kayıtlı olduğu ülke bu sorumluluğu yerine getirmez ise yurda iade edilirken ayrılacağı ülke ya da vatandaşı olduğu ülke yurda iade masraflarını karşılamak ve yurda iade için gerekli işlemleri yapmakla yükümlü kılınmıştır.”Bu mekanizma, gemi adamının yabancı bir limanda terk edilmesini önlemeyi hedefler. Masrafları karşılayan devlet, bu bedeli geminin kayıtlı olduğu devlete, o devlet de gemi malikine rücu edebilir.

    Mali Güvence Sistemi (MLC 2006 Değişikliği) 2014 yılında MLC 2006’ya eklenen mali güvence sistemi, bu korumayı daha da güçlendirmiştir:”…gemi maliki tarafından yurda iade yükümlülüğünün yerine getirilmemesi durumunda artık mali güvence sistemi devreye girecek ve zorunlu mali güvenceyi temin eden kuruluş gemi adamının yurda iadesini gerçekleştirecektir. Bu hüküm ile kural olarak malikten sonra mali güvenceyi veren kuruluşa başvurulmasının yolu açılmıştır.”

    Konsolosun Rolü İşverenin yükümlülüğünü yerine getirmediği durumlarda konsolosluklar devreye girer: “İşverenin yurda iade etmediği gemi adamının yurda iadesini sağlamakla da görevlidir. Gemi adamının yurda iade masraflarının konsolosluk tarafından ödenmesi hâlinde, Devlet’in bu masrafları işverene rücu etme hakkı bulunmaktadır.”

    3. Masrafların Gemi Adamından Geri İstenebildiği İstisnai Haller

    Genel kural masrafların gemi adamına yüklenemeyeceği yönünde olsa da, belirli durumlarda işveren/gemi maliki yaptığı masrafları geri talep edebilir.

    Uluslararası Sözleşmelere Göre: Rücu hakkı, gemi adamının yükümlülüklerini “ciddi olarak yerine getirmemesi” durumunda doğar. “Standart A2.5.1 f.3’e göre gemi adamının yükümlülüklerini yerine getirmede ciddi ihlâllerinin tespiti hâlinde gemi maliki, yurda iadeye ilişkin olarak yaptığı masrafları gemi adamından talep edebilecektir. Bunun dışında yurda iade masrafları, hiçbir durumda gemi adamına yüklenemeyecektir.”

    Deniz İş Kanunu’na Göre (Eleştirilen Hükümler): DİşK, işverenin rücu hakkını daha geniş yorumlanabilecek şekilde düzenlemiştir.”DİşK m. 21/2 hükmüne göre, DİşK m. 14/I gereğince ve DİşK m. 14/Iı. a ve b hükümlerine göre feshedilmesi halinde işveren yurda iade için yaptığı masrafları gemi çalışanından isteyebilecektir.”Bu düzenleme, özellikle gemi adamının haklı nedenle (örneğin ücretinin ödenmemesi) sözleşmeyi feshettiği durumlarda dahi işverene rücu hakkı tanıması nedeniyle öğretide eleştirilmektedir. Ayrıca, gemi adamının kusuru olmaksızın tutuklanması gibi durumlarda dahi masrafların kendisinden talep edilebilmesi hakkaniyete aykırı bulunmaktadır.

    4. Yükümlülüğün İhlalinin Yaptırımı

    İşverenin yurda iade yükümlülüğünü yerine getirmemesi, DİşK kapsamında bir yaptırıma bağlanmıştır: “Deniz İş Kanunu’nun 24. maddesi… işveren veya işveren vekilinin 21 ve 23. maddelerde belirtilen zorunluğa uymaması hâlinde gemi adamı, yurda dönmek için yaptığı durumuna uygun yol, iaşe ve sair masrafları ve ayrıca 15 günlük ücreti tutarında bir tazminatı işveren veya işveren vekilinden talep edebilir.”

    Sonuç

    Gemi adamının yurda iade (repatriation) hakkı, deniz iş hukukunun temel güvencelerinden biridir. Asli sorumluluk işveren veya gemi malikine ait olup, masraflar yol, iaşe ve diğer zorunlu giderleri kapsar. Uluslararası sözleşmeler, işverenin bu yükümlülüğünü ihlal etmesi durumunda gemi adamını korumak için bayrak devleti, liman devleti ve mali güvence sistemini içeren çok katmanlı bir sorumluluk mekanizması oluşturmuştur.

    Türk hukukunda Deniz İş Kanunu bu hakkı düzenlemekle birlikte, işverenin yaptığı masrafları gemi adamından geri isteyebileceği hallere ilişkin hükümleri, uluslararası sözleşmelerin koruyucu ruhuyla tam olarak örtüşmediği ve hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabileceği yönünde eleştirilmektedir. Ayrıca, literatürde belirtildiği üzere, işverenin yükümlülüğünü yerine getirmemesi halinde Türk yetkili makamlarının doğrudan sorumlu tutulacağına dair bir düzenlemenin eksikliği, ILO Uzmanlar Komitesi tarafından da dile getirilmiş bir husustur. Bu durum, ulusal mevzuat ile uluslararası standartlar arasında uyum sağlanması gerekliliğine işaret etmektedir. Bir yazı önerisi.

    Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

    Gemi adamlarının yurda iade (repatriation) hakkı, hem Deniz İş Kanunu hem de uluslararası sözleşmelerle korunan temel bir güvencedir. Ancak uygulamada iş sözleşmesinin feshi, hastalık, geminin seferden kaldırılması veya kazalar gibi çok farklı senaryolar gündeme gelir. Bu süreçte masrafların kimin tarafından karşılanacağı, hangi istisnalarda işverenin rücu hakkı doğacağı ve uluslararası güvence mekanizmalarının nasıl işletileceği, hukuki bilgi ve tecrübe gerektirir.

    Özellikle İstanbul limanları ve Tuzla bölgesinde faaliyet gösteren gemi adamları için, yanlış veya süresinde yapılmayan başvurular ciddi hak kayıplarına yol açabilir. İşverenin yükümlülüğünü yerine getirmemesi halinde devreye giren devlet sorumluluğu, mali güvence sistemi ve konsolosluk müdahaleleri gibi çok katmanlı süreçler, ancak deniz iş hukuku alanında uzman bir avukat tarafından doğru şekilde yönetilebilir.

    Bu nedenle, gerek gemi adamlarının haklarını korumak gerekse işverenlerin olası uyuşmazlık ve tazminat risklerini önlemek için, Tuzla tersaneleri ve İstanbul’daki diğer limanlarda yaşanabilecek her türlü repatriation sürecinde profesyonel avukat desteği kritik önem taşımaktadır.

    Read More

    Gemi Adamı Çalışma Saatleri ve Dinlenme Süresi Üzerindeki Haklar Nelerdir?

    Giriş

    Bu çalışma, gemi adamlarının çalışma saatleri, dinlenme süreleri, fazla mesai hakları ve bu konudaki özel durumları, mevcut literatür ve yasal düzenlemeler çerçevesinde analiz etmektedir. Denizde yapılan işin kendine özgü koşulları, kara iş hukukundan farklı düzenlemeleri zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda, 854 sayılı Deniz İş Kanunu (DİK), Gemi Adamları ve Kılavuz Kaptanlar Yönetmeliği (GKKYön) ve Türkiye’nin taraf olduğu 2006 Denizcilik Çalışma Sözleşmesi (MLC 2006) gibi uluslararası metinler temel referans kaynaklarıdır. Çalışma, bu kaynaklar arasındaki ilişkiyi, hukuki boşlukları ve Yargıtay’ın uygulamalarını ele almaktadır.

    1. Normal Çalışma Süreleri

    Literatür, gemi adamları için normal çalışma sürelerinin hem ulusal hem de uluslararası mevzuatta benzer şekilde düzenlendiğini ortaya koymaktadır.

    Ulusal Düzenleme: 854 sayılı Deniz İş Kanunu’nun 26. maddesi temel normu oluşturmaktadır. Bu maddeye göre, “genel bakımdan iş süresi, günde sekiz ve haftada kırk sekiz saat olup, bu süre haftanın iş günlerine eşit olarak bölünmek suretiyle uygulanır”. Bu süreler, gece veya gündüz çalışması ayrımı yapılmaksızın geçerlidir.

    Uluslararası Uyum: Bu düzenleme, MLC 2006 gibi temel uluslararası sözleşmelerle paralellik göstermektedir. “Hem Deniz İş Kanunu’nun 26. maddesinde hem de Mlc-2006’nın A2.3 / f. 3 ile B2.2.2 / f. 1 ve f. 2 hükümlerinde gemi çalışanları için normal çalışma süreleri haftanın 6 günü için, günde 8 saat ve haftada 48 saat olarak belirlenmiştir” diyerek bu uyumu teyit etmektedir. Çalışma süresi, “gemi adamının iş başında çalıştığı ve vardiya tuttuğu süre” olarak tanımlanmakta, gemide geçirilen her sürenin çalışma süresi sayılmadığı vurgulanmaktadır.

    2. Azami Çalışma Süreleri ve Asgari Dinlenme Süreleri

    Deniz İş Kanunu’nda normal çalışma süreleri düzenlenmiş olmasına rağmen, azami çalışma sürelerine ilişkin bir sınır getirilmemiştir. Bu hukuki boşluk, uluslararası sözleşmeler ve Yargıtay içtihatları ile doldurulmaktadır.

    Uluslararası Standartlar: MLC 2006 ve ilgili Avrupa Birliği Direktifleri, gemi adamlarını aşırı çalışmaya karşı korumak için net sınırlar çizmektedir. Bu standartlara göre:

    Azami çalışma süresi, 24 saatlik periyotta 14 saati, 7 günlük periyotta ise 72 saati aşamayacaktır.

    Asgari dinlenme süresi, “24 saatlik periyotta 10 saatten, 7 günlük periyotta ise 77 saatten az olamayacaktır.

    Dinlenme Sürelerinin Bölünmesi: Dinlenme sürelerinin esnek kullanımı da kurallara bağlanmıştır. Günlük 10 saatlik dinlenme süresi, “bir tanesi 6 saatten az olmamak üzere en fazla ikiye bölünebileceği ve iki dinlenme arasındaki sürenin 14 saati aşamayacağı hükmüne yer verilmiştir.

    Yargıtay’ın Yaklaşımı: Yargıtay, DİK’teki boşluğu doldurmak amacıyla bu uluslararası normları ilkesel olarak kabul etmektedir. Gerek doktrin gerekse Yargıtay tarafından bu hâlde, Türkiye tarafından usulüne uygun olarak kabul edilmiş olan Gemi Adamlarının Çalışma Saatleri Ve Gemilerin Gemi Adamları İle Donatılması Hakkındaki Sözleşme ile 1999/63/Ec sayılı Avrupa Birliği Direktifi’nin 5. maddesinin dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir.

    3. Fazla Çalışma (Fazla Saatlerde Çalışma)

    Tanım ve Koşullar: DİK m. 28/1 uyarınca, tespit edilmiş bulunan iş sürelerinin aşılması suretiyle yapılan çalışmalar, fazla saatlerde çalışma sayılır. Haftalık 48 saat aşılmasa bile günlük 8 saati aşan çalışmalar da fazla çalışma olarak kabul edilir. Önemli bir fark olarak, genel İş Kanunu’nun aksine, fazla çalışma için gemi adamının onay vermesine de gerek yoktur.

    Ücretlendirme: DİK m. 28/2’ye göre fazla çalışma ücreti, “normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde yirmi beş arttırılması suretiyle bulunacak miktardan az olamaz. Ancak toplu veya bireysel iş sözleşmeleriyle bu oranın artırılabilir ve Türk Borçlar Kanunu’nun genel hükmü (TBK m. 402/1) dikkate alınarak ücretin “en az yüzde elli” zamlı olarak hesaplanması isabetli olur.

    Süre Sınırı Sorunu: DİK’te fazla çalışma için yıllık veya günlük bir üst sınır bulunmamaktadır. Bu durum, “fazla çalışma konusunda önemli bir kanun boşluğuna yol açmaktadır. Yargıtay, bu boşluğu yine uluslararası sözleşmelerde belirtilen azami çalışma sürelerini (günlük 14, haftalık 72 saat) esas alarak doldurma eğilimindedir.

    4. Fazla Çalışma Sayılmayan Haller ve Zorunlu Görevler

    Bazı zorunlu ve acil durumlar, normal çalışma sürelerini aşsa dahi fazla çalışma olarak nitelendirilmez ve ek ücrete tabi olmaz.

    “Geminin, gemide bulunan kişilerin veya gemideki yükün selameti için kaptanın yapılmasını zaruri gördüğü işler için yapılan çalışmalar fazla çalışma sayılmaz.”

    Ayrıca, “gümrük, karantina ve sair sıhhi formaliteler dolayısıyla yerine getirilmesinde zorunluluk bulunan ilave işler ile gemi seyir halinde veya limanda iken gemide yaptırılan yangın, denizde çatışma, denizden adam kurtarma vb. talimler halinde yapılan çalışmaların ise fazla çalışma sayılmayacağı düzenlenmiştir.”

    Bu çalışmaların normal çalışma süresinden sayılıp sayılmayacağı konusunda ise doktrinde farklı görüşler bulunmaktadır.

    5. Vardiya Düzeni ve Özel Durumlar

    Denizcilik sektörünün doğası gereği vardiyalı çalışma esastır. DİK, işverenin vardiya çizelgelerini ilan etmesini zorunlu kılsa da vardiya sürelerine ilişkin detaylı bir düzenleme içermemektedir. Ancak GKKYön, vardiya tutan gemi adamları için dinlenme sürelerine ilişkin özel kurallar getirmiştir.

    Genç Gemi Adamları: 18 yaşın altındaki gemi adamları için özel koruyucu hükümler mevcuttur. “18 yaşın altındaki gemi adamları gece vardiya tutamaz. MLC 2006’daki yönergeler ise bu kişilerin çalışma sürelerinin günde 8, haftada 40 saati aşmamasını tavsiye etmektedir.

    Diğer Personel: Aşçılar gibi bazı personel için geminin yolcu gemisi olup olmamasına, limanda veya denizde bulunmasına göre farklılaşan çalışma süresi rejimleri öngörülmüştür.

    6. Hukuki Tartışmalar ve Normlar Hiyerarşisi

    Literatürde, DİK ile GKKYön arasında bir çelişki olduğuna dikkat çekilmektedir. Kanunda günlük iş süresinin 8 saatten fazla olamayacağı düzenlense de yönetmelik hükümlerine göre bunun üzerinde çalışma yapılabilmesi mümkün hale gelmiştir. Bu durum hiç şüphesiz normlar hiyerarşisine aykırılık taşımaktadır. Yönetmeliğin dinlenme sürelerini düzenlerken dolaylı olarak günlük 14 saate kadar çalışmaya izin vermesi, kanunun amir hükmüyle çelişmektedir.

    Sonuç

    Gemi adamlarının çalışma ve dinlenme sürelerine ilişkin hakları, çok katmanlı bir hukuki yapı tarafından düzenlenmektedir. 854 sayılı Deniz İş Kanunu, normal çalışma sürelerini günde 8, haftada 48 saat olarak belirleyerek temel çerçeveyi çizmektedir. Ancak kanundaki azami çalışma süreleri ve fazla mesai sınırları gibi önemli boşluklar, başta MLC 2006 olmak üzere uluslararası sözleşmeler ve bu sözleşmeleri referans alan Yargıtay içtihatları ile doldurulmaktadır. Buna göre, bir gemi adamının çalışması fiiliyatta günlük 14 ve haftalık 72 saati, dinlenmesi ise günlük 10 ve haftalık 77 saatin altına düşemez. Gemi, yük ve can güvenliğine ilişkin zorunlu görevler fazla mesai sayılmazken, gemi adamının fazla mesai için rızasının aranmaması önemli bir ayrımdır. Yönetmelik hükümleri ile kanun arasındaki normlar hiyerarşisine aykırılık teşkil eden durumlar ise uygulamada hukuki belirsizliklere yol açabilmektedir. Bu nedenle, bir gemi adamının haklarının tam olarak tespiti için ulusal mevzuatın yanı sıra uluslararası standartlar ve güncel yargı kararlarının birlikte değerlendirilmesi zorunludur. Bir yazı önerisi.

    Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

    Gemi adamlarının çalışma ve dinlenme süreleri, fazla mesai hakları ve vardiya düzenleri hem ulusal hem de uluslararası düzenlemelere tabidir. Ancak 854 sayılı Deniz İş Kanunu ile yönetmelikler arasındaki çelişkiler, uluslararası sözleşmelerin doğrudan uygulanabilirliği ve Yargıtay’ın farklı içtihatları uygulamada ciddi belirsizlikler yaratmaktadır. Bu nedenle, hak kaybı yaşamamak ve doğru bir hukuki değerlendirme yapmak için uzman avukat desteği büyük önem taşır.

    Özellikle denizcilik sektöründe yoğun faaliyet gösteren Tuzla, Pendik, Gebze ve İstanbul bölgesinde çalışan gemi adamları, işverenle yaşadıkları uyuşmazlıklarda profesyonel hukuki yardım almadıklarında haklarını tam anlamıyla kullanamayabilmektedir. Fazla mesai alacaklarının hesaplanması, dinlenme sürelerinin ihlali, zorunlu görevlerin kapsamı ve normlar hiyerarşisine aykırı durumların tespiti gibi teknik konular ancak bu alanda deneyimli bir avukat aracılığıyla etkin şekilde çözülebilir.

    Dolayısıyla, gemi adamlarının iş ve sosyal haklarının korunması için, ulusal ve uluslararası normların birlikte değerlendirileceği her durumda uzman bir avukatla hareket etmek en güvenilir yoldur.

    Read More

    Soruşturmanın cezasızlıkla sonuçlanması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engeller mi?

    AİHM’e göre Yaptığı bir açıklama nedeniyle kişi hakkında başlatılan soruşturmanın cezasızlıkla sonuçlanması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engellemez. Çünkü gelecekte benzer bir soruşturmaya uğrama korkusu, kişi üzerinde düşüncelerini açıklama konusunda caydırıcı etki yapar.

    İfade özgürlüğüne yönelik adli veya idari soruşturma başlatma ya da başka bir tedbir uygulama şeklinde gerçekleşen bir müdahalenin usul veya esastan ya da fiili durumdan kaynaklanan bir sebepten dolayı takipszilik veya beraat gibi bir kararla cezasızlıkla sonlandırılmış olması, tek başına AİHS’in 10. maddesinin ihlaline engel olmaz. Çünkü doğrudan bir etki doğurmayan, ancak ifade özgürlüğünü kullanan kişi üzerinde gelecekte bir soruşturmaya uğrama, başka bir tedbir veya yaptırıma maruz kalma tehdidi oluşturan ve bu nedenle kişinin davranışlarını ileriye dönük değiştirici veya sınırlayıcı etki doğuran her türlü soruşturma/tedbir müdahale olarak kabul edilmektedir. Zira gelecekte aynı veya benzeri bir müdahalenin yeniden başlatılması ihtimalinin bulunması bile tek başına kişi üzerinde caydırıcı etki (chilling effect) yapar.

    Bu nitelikte bir korku veya kaygı nedeniyle kişi bir daha aynı soruşturmaya, engelleyici tedbire veya başka bir yaptırıma maruz kalma riskine girmemek için kendi bilgi ve düşüncelerini ifade etme, yayma konusunda kendisini sınırlamaya veya değiştirmeye zorlayacağı açıktır. Dolayısıyla uygulanan adli/idari soruşturma veya tedbirin sonuçsuz kalması veya verilen cezanın kaldırılmış olması ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmaya ve dahası ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engellemeye yeterli olmaz. (Bkz.Altuğ Taner Akçam/Türkiye, 2011, pr.68; Aktan/Türkiye, pr.27-28;Döner ve Diğerleri/Türkiye, 2007, pr.86-89;Gülcü/Türkiye, 2016, pr.99) Kitap önerisi.

    Neden Bireysel Başvuru Konusunda Uzman Avukat Desteği Gerekli?

    İfade özgürlüğüne yönelik adli veya idari soruşturmaların cezasızlıkla sonuçlanması dahi AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) içtihadına göre ihlal sayılabilmektedir. Çünkü birey, gelecekte benzer bir soruşturmaya uğrama korkusu nedeniyle düşüncelerini açıklamaktan caydırılabilir. Bu nedenle hem AYM (Anayasa Mahkemesi) bireysel başvurularında hem de AİHM başvurularında sürecin uzman bir avukat tarafından takip edilmesi hayati önem taşır.

    Bireysel başvuru süreci, başvuru süresinin kaçırılmaması, gerekçelerin hukuka uygun hazırlanması ve içtihatlara dayalı güçlü bir savunma yapılmasını gerektirir. Özellikle İstanbul’da bulunan ve hak ihlalleriyle karşılaşan kişiler için, AYM veya AİHM’e bireysel başvuru yaparken uzman avukat desteği almak hak kayıplarını önler ve başvurunun kabul edilme ihtimalini artırır.

    Unutulmamalıdır ki, ifade özgürlüğü ihlalleri sadece verilen cezalarla değil, açılan soruşturmaların yarattığı “caydırıcı etki” (chilling effect) ile de ortaya çıkar. Bu nedenle bireysel başvurunun, alanında uzman bir avukat aracılığıyla yapılması, hem AYM hem de AİHM nezdinde en etkili şekilde hak arama sürecinin yürütülmesini sağlar.

    Read More