Uyuşturucu suçlarında HAGB (hükmün açıklanmasının geri bırakılması) mümkün mü?

Uyuşturucu suçlarında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) uygulamasının hukuki imkânı ve şartları.

Uyuşturucu suçlarında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) müessesesi, Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) çerçevesinde, özellikle “kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçu bakımından özel ve bazı durumlarda zorunlu bir düzenleme olarak yer almaktadır.

1. Kullanmak İçin Uyuşturucu Madde Bulundurma Suçunda (TCK m.191) HAGB

Yargı kararları, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak suçlarında HAGB kararının verilmesinin mümkün olduğunu ve belirli şartlar altında kanuni bir zorunluluk teşkil ettiğini vurgulamaktadır.

Yasal Dayanak ve Zorunluluk: TCK’nın 191/9. maddesi, bu maddede aksine düzenleme bulunmayan hâllerde CMK’nın 231. maddesindeki HAGB hükümlerinin uygulanacağını belirtmektedir. Ayrıca, 6545 sayılı Kanun ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen Geçici 7. maddenin 2. fıkrası uyarınca, hakkında daha önce denetimli serbestlik veya tedavi tedbiri uygulanmayan sanıklar hakkında, CMK 231/6 maddesindeki şartlar aranmaksızın HAGB kararı verilmesi yasal bir zorunluluktur (Yargıtay 10. CD-2022/16211K, 10. CD-2024/4241).

Suç Vasfının Değişmesi Durumunda HAGB: TCK’nın 191/8. maddesi uyarınca; uyuşturucu madde imal ve ticareti (m.188) veya kullanılmasını kolaylaştırma (m.190) suçlarından açılan bir davada, yargılama sonunda eylemin münhasıran “kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçunu oluşturduğu anlaşılırsa, sanık hakkında HAGB kararı verilmesi zorunludur (Yargıtay 8. CD-2025/113, 10. CD-2017/5170).

Denetimli Serbestlik ve Tedavi: HAGB kararı ile birlikte sanık hakkında beş yıl süreyle denetim süresi belirlenir. Bu süre zarfında denetimli serbestlik tedbiri uygulanması zorunludur ve mahkeme gerekli görürse sanığın tedaviye tabi tutulmasına da karar verebilir (Yargıtay 10. CD-2021/2104K, 8. CD-2024/12664).

2. Uyuşturucu Madde Ticareti Suçunda (TCK m.188) HAGB

Uyuşturucu madde ticareti suçunda HAGB uygulaması, kullanma suçuna kıyasla çok daha sınırlıdır.

Yargıtay kararlarında, uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin genellikle onandığı, bu suç tipi için HAGB kararı verilmediği görülmektedir (Yargıtay 20. CD-2019/2545, 20. CD-2016/2034).

Bununla birlikte, bazı ilk derece mahkemelerinin uyuşturucu ticareti suçundan HAGB kararı verdiği, ancak bu kararların itiraz üzerine kaldırıldığı veya usul eksiklikleri nedeniyle bozulduğu örnekler mevcuttur (Yargıtay 20. CD-2017/5102, 10. CD-2020/22712).

3. HAGB Kararı Verilemeyecek Haller ve Kısıtlamalar

Mükerrerlik ve İhlal Durumu: Sanık hakkında daha önce TCK 191/8 uyarınca verilmiş bir HAGB kararı varsa ve bu kararın ihlali nedeniyle mahkûmiyet hükmü kurulmuşsa, sonraki aynı neviden suçlar için yeniden HAGB kararı verilemez (Yargıtay 8. CD-2025/113).

KDAE Kararının Varlığı: Usulüne uygun verilip kesinleşmiş bir Kamu Davasının Açılmasının Ertelenmesi (KDAE) kararı varsa, aynı eylem veya süreçle ilgili olarak TCK 191/8 uyarınca HAGB kararı verilemez (Yargıtay 10. CD-2021/2104, 8. CD-2024/13751).

Tedbir İnfazı Sırasında Suç İşlenmesi: Sanık, önceki bir suçtan dolayı verilen tedavi veya denetimli serbestlik tedbirinin infazı sırasında yeni bir uyuşturucu suçu işlemişse, bu durumda HAGB kararı verilemez; davanın düşmesine veya şartları varsa hükmün açıklanmasına karar verilir (Yargıtay 10. CD-2019/9001).

4. HAGB Kararının İhlali ve Hükmün Açıklanması

HAGB kararı verildikten sonra hükmün açıklanabilmesi için sanığın denetim süresi içinde belirli ihlalleri gerçekleştirmesi gerekir. TCK 191/4 uyarınca; sanığın yükümlülüklere uymamakta ısrar etmesi, tekrar uyuşturucu madde satın alması, bulundurması veya kullanması hallerinde hüküm açıklanır. Denetim süresi içinde uyuşturucu suçu dışındaki (örneğin hakaret veya seyirden yasaklılık ihlali gibi) kasıtlı suçların işlenmesi, uyuşturucu suçuna özgü HAGB’nin açıklanması için tek başına yeterli görülmeyebilmektedir (Yargıtay 8. CD-2024/14249, 10. CD-2021/6815).

5. Kanun Yolu

Uyuşturucu suçlarında verilen HAGB kararları, CMK’nın 231/12. maddesi uyarınca temyiz kanun yoluna tabi olmayıp, itiraz kanun yoluna tabidir. Bu nedenle Yargıtay, HAGB kararlarına yönelik temyiz istemlerini incelemeksizin ilgili merciye iade etmektedir (Yargıtay 10. CD-2018/1971, 20. CD-2015/14898K).

Sonuç: Uyuşturucu suçlarında, özellikle “kullanmak için bulundurma” eylemlerinde HAGB kararı verilmesi hem mümkündür hem de ilk kez bu suçu işleyenler veya suç vasfı bu yönde değişenler için yasal bir zorunluluktur. Ancak uyuşturucu ticareti suçunda HAGB uygulaması istisnai olup, genellikle kabul görmemektedir.

Uyuşturucu Suçlarında HAGB Kararlarında Neden Uzman Ceza Avukatı Desteği Şarttır?

Uyuşturucu suçlarında hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) uygulaması; suçun vasfı, sanığın adli geçmişi, daha önce uygulanmış denetimli serbestlik, KDAE veya tedavi kararları gibi son derece teknik kriterlere bağlıdır. Özellikle TCK m.191 (kullanmak için bulundurma) ile TCK m.188 (uyuşturucu ticareti) ayrımının hatalı yapılması, sanık açısından HAGB zorunluluğunun göz ardı edilmesine ve telafisi güç hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Uygulamada en sık yapılan hatalar; HAGB’nin zorunlu olduğu hâllerde karar verilmemesi, ihlal koşullarının yanlış değerlendirilmesi, denetim süresindeki yükümlülüklerin eksik anlatılması ve kanun yolu (itiraz–temyiz) ayrımının yanlış kullanılmasıdır. Bu hatalar, sanık hakkında doğrudan mahkûmiyet hükmünün açıklanmasına neden olabilmektedir.

Başta İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Anadolu Yakası genelinde uyuşturucu suçlarına ilişkin dosyalarda; güncel Yargıtay Ceza Daireleri içtihatlarına hâkim, uygulamayı yakından takip eden bir ceza avukatıyla hareket edilmesi hayati önem taşır.

Bu kapsamda İstanbul Tuzla merkezli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, uyuşturucu suçlarında HAGB uygulamaları konusunda;

Suç vasfının doğru belirlenmesi,

HAGB’nin zorunlu olduğu hâllerin etkin şekilde ileri sürülmesi,

Denetimli serbestlik ve ihlal süreçlerinin hukuka uygun yönetilmesi,

İtiraz ve kanun yolu stratejisinin doğru kurulması

konularında uzman ceza hukuku desteği sunarak müvekkillerinin hak kaybı yaşamasını önlemeyi hedeflemektedir.

Read More

TCK 136 Kişisel Verileri Yayma Suçunda Zincirleme Suç Ne Zaman Uygulanır? Yargıtay Uygulaması

1. Kişisel Verileri Yayma Suçunda Zincirleme Suçun Genel Esasları

TCK 136 Kişisel Verileri Yayma Suçunda Zincirleme Suç Ne Zaman Uygulanır? Yargıtay Uygulaması. Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve ilgili ceza dairelerinin yerleşik içtihatlarına göre, TCK’nın 136. maddesindeki suç zincirleme şekilde işlenmeye müsaittir. Bu kapsamda iki temel uygulama öne çıkmaktadır:

TCK m. 43/1 (Aynı Mağdura Karşı Farklı Zamanlarda): Aynı suç işleme kararı kapsamında, aynı kişiye ait kişisel verilerin değişik zamanlarda başkalarına verilmesi, yayılması veya ele geçirilmesi durumunda uygulanır. Verilerin aynı nitelikte olması şart değildir. Örneğin; bir kişinin önce fotoğrafının, daha sonra kimlik bilgilerinin paylaşılması durumunda zincirleme suç hükümleri uyarınca tek ceza artırılarak verilir (YCGK-2019/258K).

TCK m. 43/2 (Tek Fiille Birden Fazla Mağdura Karşı): Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda “aynı neviden fikri içtima” hükümleri uyarınca zincirleme suç artırımı yapılır.

2. TCK m. 43/1 Kapsamında Uygulama Örnekleri (Aynı Mağdur)

Yargı kararlarında, aynı mağdura yönelik eylemlerin hangi durumlarda teselsül kapsamında değerlendirildiği şu örneklerle somutlaştırılmıştır:

Farklı Mecralarda Paylaşım: Sanığın aynı mağdura ait fotoğrafı hem bir dergide, hem bir gazetede hem de internet sitesinde yayınlaması durumunda TCK 43/1 uyarınca cezada artırım yapılması gerektiği belirtilmiştir (Yargıtay 4. CD-2011/11771).

Farklı Zamanlarda Paylaşım: Mağdurun rızası dışındaki görüntülerini farklı zamanlarda kendi sosyal medya hesabı üzerinden yayınlayan sanık hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanarak mahkumiyet kararı verilmiştir (Yargıtay 12. CD-2020/1619). Benzer şekilde, mağdurun fotoğrafını ve telefon numarasını içeren kağıt parçalarını dağıtmak ve aynı bilgileri internette yayınlamak eylemleri de zincirleme suç kabul edilmiştir (Yargıtay 12. CD-2015/10835).

Birden Fazla Dilekçe ile Veri Paylaşımı: Sanığın iki ayrı tarihte (03.09.2012 ve 01.11.2012) verdiği dilekçelerde aynı mağdurun T.C. kimlik numarası ve ad-soyad bilgilerine yer vermesi zincirleme suç koşullarını oluşturmaktadır (Yargıtay 12. CD-2015/9422).

3. TCK m. 43/2 Kapsamında Uygulama Örnekleri (Birden Fazla Mağdur)

Tek bir fiil ile birden fazla kişinin verisinin ihlal edildiği durumlarda mahkemeler şu kriterleri esas almaktadır:

Tek Paylaşımda Birden Fazla Kişi: Sanığın, katılanların birlikte çekilmiş fotoğrafını kendi sosyal medya hesabından paylaşması eylemi, tek hareketle birden fazla kişiye karşı gerçekleştirildiği için TCK 43/2 kapsamında değerlendirilmiştir (Yargıtay 12. CD-2023/3439.

Veri Tabanı ve Toplu Kayıtlar: Birçok şahsa ait kredi kartı bilgileri, mail adresleri ve doğum tarihlerinin tek bir eylemle ele geçirilip flash diske kaydedilmesi durumunda, her mağdur için ayrı suç değil, TCK 43/2 uyarınca zincirleme suç hükmü uygulanmalıdır (Bursa BAM 8. CD-2018/1643).

ATM Kopyalama İşlemleri: Aynı ATM cihazına takılan kopyalama düzeneği ile birden fazla mağdurun kart bilgilerinin ele geçirilmesi eylemi, TCK 43/2 yollamasıyla 43/1 uyarınca cezalandırılmayı gerektirir (Yargıtay 8. CD-2020/18328

Kurumsal Verilerin Satılması: Bir telekomünikasyon çalışanı tarafından birden fazla müşteriye ait verilerin tek bir fiille üçüncü bir şahsa satılması durumunda zincirleme suç hükümleri uygulanmalıdır (Yargıtay 12. CD-2017/1636).

4. Teselsülün Uygulanamadığı ve Ayrı Suç Sayılan Haller

Yargıtay, bazı durumlarda eylemlerin hukuki anlamda tek bir fiil olmadığını veya zincirleme suç koşullarının oluşmadığını belirterek her mağdur için ayrı ceza verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır:

Verilerin Farklı Zamanlarda Ele Geçirilmesi: Sanığın farklı kişilere ait kişisel verileri aynı anda ele geçirdiğine dair delil bulunmadığı durumlarda, bu verilerin farklı zamanlarda ele geçirildiği kabul edilerek her mağdur yönünden “ayrı ayrı” suç oluştuğu kabul edilmektedir (YCGK-2019/258).

Mağdur Sayısınca Mahkumiyet Gereği: Sanığın mağdurun adını taşıyan sahte hesap açıp mağdurun resimlerini ve babasının telefon numarasını farklı zamanlarda yayınlaması eyleminde, mağdur sayısınca iki ayrı mahkumiyet kurulması gerektiği, tek bir zincirleme suç hükmünün yetersiz kalacağı belirtilmiştir (Yargıtay 12. CD-2018/8366).

Temadi Eden Tek Suç: Eylemin aynı kasıt altında kesintisiz devam etmesi ve “değişik zamanlarda” kriterinin oluşmaması durumunda zincirleme suç hükmü uygulanamaz (Yargıtay 8. CD-2019/26399).

5. Usul Kuralları ve İspat Kriterleri

Ek Savunma Hakkı: İddianamede TCK 43. maddesinin uygulanması talep edilmemişse, sanığa CMK 226 uyarınca ek savunma hakkı tanınmadan zincirleme suç artırımı yapılamaz (Yargıtay 12. CD-2019/101).

Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi: Suç tarihlerinin net olarak tespit edilemediği ve eylemin farklı zamanlarda mı yoksa tek bir fiille mi işlendiğinin anlaşılamadığı durumlarda, sanık lehine yorum yapılarak TCK 43/2 uyarınca tek bir zincirleme suç hükmü kurulmalıdır (Yargıtay 12. CD-2019/10395).

Sonuç: Kişisel verileri yayma suçunda teselsül hükümleri; eylemin aynı mağdura karşı farklı zamanlarda (TCK 43/1) veya birden fazla mağdura karşı tek bir fiille (TCK 43/2) işlenmesine göre değişkenlik göstermektedir. Yargıtay, özellikle verilerin ele geçirilme anı ve yayılma sürecindeki fiil birliğini titizlikle incelemekte, tereddüt halinde sanık lehine zincirleme suç hükmünü uygulamaktadır.

Kişisel Verileri Yayma Suçunda Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kişisel verileri hukuka aykırı olarak yayma suçu (TCK m.136), uygulamada en çok zincirleme suç (TCK m.43) tartışmalarının yaşandığı ve ceza miktarını doğrudan etkileyen suç tiplerinden biridir. Özellikle aynı mağdura karşı farklı zamanlarda yapılan paylaşımlar ile tek fiille birden fazla mağdurun etkilendiği durumlar arasındaki ayrım, cezanın artırım oranını ve hatta suç sayısını kökten değiştirebilmektedir.

Bu nedenle kişisel veri ihlallerine ilişkin soruşturma ve davalarda alanında uzman bir ceza avukatıyla çalışmak hayati önem taşır. Zira;

Teselsül hükümlerinin (TCK 43/1 – 43/2) yanlış uygulanması, sanık açısından olması gerekenden çok daha ağır cezalara yol açabilmektedir.

İddianamede TCK 43’e açıkça yer verilmemiş olmasına rağmen mahkemece artırım yapılması, CMK 226 kapsamında savunma hakkı ihlali oluşturur ve bu husus ancak uzman bir avukat tarafından etkili şekilde ileri sürülebilir.

Verilerin ele geçirilme zamanı, yayılma biçimi, fiil birliği ve kastın devamlılığı gibi teknik unsurlar, Yargıtay içtihatları ışığında doğru analiz edilmediği takdirde telafisi güç hak kayıpları doğar.

Özellikle sosyal medya paylaşımları, dilekçeler, kurumsal veri sızıntıları ve dijital materyaller söz konusu olduğunda delillerin hukuka uygunluğu ve ispat standardı titizlikle değerlendirilmelidir.

İstanbul ve Tuzla’da Kişisel Veri Suçlarında Uzman Hukuki Destek

İstanbul başta olmak üzere Tuzla, Pendik, Kartal, Gebze ve Anadolu Yakası genelinde kişisel verilerin hukuka aykırı olarak açıklanması, yayılması ve ele geçirilmesi suçlarına ilişkin ceza davalarında uzman avukat desteği, sürecin doğru yönetilmesi açısından belirleyicidir.

Bu noktada, ceza hukuku ve özellikle kişisel veri suçları alanında tecrübeye sahip 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi içtihatlarına dayalı savunma stratejileriyle hem şüpheli/sanık hem de mağdur/katılan vekilliği kapsamında profesyonel hukuki destek sunmaktadır.

Read More

TCK 136 Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Ele Geçirme Suçu: Unsurları, Yargıtay Bozma Nedenleri ve Güncel İçtihatlar

1. Kişisel Verileri Ele Geçirme, Başkasına Verme veya Yayma Suçunun Tanımı ve Unsurları

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 136/1. maddesinde düzenlenen “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” suçu; kişisel verilerin hukuka aykırı olarak bir başkasına verilmesi, yayılması veya ele geçirilmesi şeklinde tanımlanmıştır. Suç, seçimlik hareketli bir yapıya sahip olup bu hareketlerden herhangi birinin gerçekleştirilmesiyle tamamlanır.

A. Maddi Unsurlar ve Suçun Konusu

Kişisel Veri Kavramı: Yargıtay içtihatlarında kişisel veri; gerçek kişiyle ilgili her türlü bilgi olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamda; T.C. kimlik numarası, ad-soyad, doğum yeri/tarihi, anne-baba adı gibi nüfus bilgileri; telefon numarası, e-posta adresi, yerleşim yeri, adli sicil kaydı, eğitim durumu, mesleği, banka hesap bilgileri, parmak izi, DNA, kan grubu gibi biyolojik örnekler; cinsel ve ahlaki eğilim, sağlık bilgileri, etnik köken, siyasi ve dini görüşler kişisel veri niteliğindedir.

Kişisel Verinin Korunma Şartı: Suçun oluşabilmesi için verilerin “kaydedilmiş halde” bulunması ve bu haliyle verilmesi, yayılması veya ele geçirilmesi gerekir. Henüz kaydedilmemiş verilerin öğrenilmesi veya hafızada tutulan bilgilerin açıklanması bu suç kapsamında değil, TCK 134 (Özel hayatın gizliliğini ihlal) kapsamında değerlendirilebilir.

Seçimlik Hareketler:

Verme: Veriyi bir başkasına iletmek, eriştirmek.

Yayma: Veriyi birçok kimseye duyurmak, internet veya sosyal medya gibi mecralarda yayınlamak.

Ele Geçirme: Başkasının hakimiyeti altındaki veriyi hukuka aykırı yollarla kendi hakimiyeti altına almak (fiziki olarak belgenin alınması veya dijital olarak başka bir nesneye aktarılması).

B. Manevi Unsur 

Suçun manevi unsuru genel kasttır. Failin, mağdura ait kişisel verileri hukuka aykırı olarak verdiğini, yaydığını veya ele geçirdiğini bilerek ve isteyerek hareket etmesi yeterlidir; özel bir saik aranmaz.

C. Hukuka Aykırılık Unsuru 

Eylemin suç oluşturması için “hukuka aykırı” olması şarttır. İlgilinin rızası, kanun hükmünü yerine getirme veya hakkın kullanılması gibi hukuka uygunluk nedenlerinin varlığı suçun oluşmasını engeller.


2. Yargılamada En Çok Rastlanan Bozma Nedenleri ve İçtihat Analizi

Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları incelendiğinde, bu suç tipinde en sık karşılaşılan bozma nedenleri şu başlıklar altında toplanmaktadır:

I. Suç Vasfında Yanılgıya Düşülmesi

Yargılamalarda eylemin TCK 136 yerine başka suç tipleri kapsamında kalmasına rağmen hatalı nitelendirme yapılması en yaygın bozma nedenidir.

Özel Hayatın Gizliliğini İhlal (TCK 134) Ayrımı: Kişinin özel hayatına ilişkin görüntü veya seslerin rıza dışı ifşası TCK 134/2 kapsamında kalır ve TCK 136 kapsamında kişisel veri olarak değerlendirilemez. Ayrıca, verilerin kaydedilmeden sadece öğrenilmesi de TCK 134/1 kapsamındadır. (Yargıtay 12. CD-2019/12886K, 2012/25521)

Bilişim Sistemine Girme (TCK 243) Ayrımı: Sanığın sadece bilişim sistemine girip orada kalması, verileri ele geçirme veya yayma kastı ispatlanamadığı sürece TCK 243/1 suçunu oluşturur. (Yargıtay 12. CD-2013/15369K)

Kişisel Verilerin Kaydedilmesi (TCK 135) Ayrımı: Verilerin sadece kaydedilmesi ile bunların başkasına verilmesi/ele geçirilmesi farklı suçlardır. Örneğin, birinin numarasını kendi telefonundan arayarak ele geçirmek TCK 136’dır, TCK 135 değildir. (Yargıtay 8. CD-2020/5899K)

Bilişim Sistemleri Aracılığıyla Hırsızlık (TCK 142/2-e): Kimlik bilgilerinin kullanılarak banka hesabından para aktarılması eylemi TCK 136 değil, bilişim yoluyla hırsızlık suçunu oluşturur. (Bursa BAM 10. CD-2019/434K)

II. “Ele Geçirme” Unsurunun Hatalı Yorumlanması (Salt Okuma/Sorgulama)

Özellikle kamu görevlilerinin (polis, nüfus memuru vb.) yetkileri dahilindeki sistemlerde yaptıkları sorgulamalarla ilgili önemli bir içtihat değişikliği söz konusudur.

Bozma Gerekçesi: Kamu görevlisinin kendisine verilen şifre ile sisteme girip verileri sadece okuması, ancak bunları bir yere kaydetmemesi veya paylaşmaması durumunda “ele geçirme” unsuru oluşmaz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve 12. Ceza Dairesi, salt duyu organları ile vakıf olunan (okunan) bilgilerin TCK 136 anlamında ele geçirme sayılamayacağına hükmederek beraat kararları vermektedir. (Yargıtay CGK-2021/384K, 12. CD-2022/7038K)

III. Verinin “Herkes Tarafından Biliniyor Olması” Yanılgısı

Bozma Gerekçesi: Yerel mahkemelerin, mağdurun sosyal medya (Facebook, Instagram) hesaplarında herkese açık paylaştığı fotoğrafların veya bilgilerinin “kişisel veri” vasfını yitirdiği gerekçesiyle verdiği beraat kararları Yargıtay tarafından bozulmaktadır.

İçtihat: Bir verinin herkes tarafından bilinmesi veya kolayca ulaşılabilir olması (örneğin internette olması), o verinin kişisel veri olma özelliğini değiştirmez ve üçüncü kişilere bu veriyi rıza dışı yayma hakkı tanımaz. (Yargıtay 12. CD-2018/8186K, 2022/4834, 2020/1085K)

IV. Zincirleme Suç ve Fikri İçtima Hükümlerinin Uygulanmaması

Zincirleme Suç (TCK 43): Aynı fiil ile birden fazla kişiye ait verilerin ele geçirilmesi veya yayılması durumunda TCK 43/2 uyarınca artırım yapılması gerekirken bu hususun gözetilmemesi bozma nedenidir. (Yargıtay 12. CD-2019/12869)

Fikri İçtima (TCK 44): Tek bir fiil ile hem özel hayatın gizliliğini ihlal hem de kişisel verileri yayma suçu oluşmuşsa, en ağır cezayı gerektiren suçtan hüküm kurulmalıdır. (Yargıtay CGK-2015/708Kaynak)

V. Usulü Hatalar ve Kanun Değişiklikleri

6352 Sayılı Kanun Geçici 1. Madde: Basın ve yayın yoluyla işlenen suçlarda kovuşturmanın ertelenmesi hükümlerinin değerlendirilmemesi. (Yargıtay 12. CD-2013/29366)

İzin Şartı: Noterlik veya kamu göreviyle ilgili eylemlerde gerekli idari izinlerin (Adalet Bakanlığı vb.) alınmadan dava açılması. (Yargıtay 12. CD-2020/1085)

Gerekçe Yetersizliği: Hükmün gerekçesi ile fıkrası arasında çelişki bulunması veya uygulanacak kanun maddesinin (örneğin TCK 136 yerine sehven TCK 141 yazılması) yanlış gösterilmesi. (Yargıtay 12. CD-2013/15369)


Neden TCK 136 Kapsamında Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kişisel Veri Suçlarında Yargıtay İçtihatlarına Hakim 2M Hukuk Avukatlık Bürosu (Tuzla / İstanbul)

TCK 136 kapsamında düzenlenen kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme, başkasına verme veya yayma suçu, uygulamada son derece teknik ayrımlar ve sürekli değişen Yargıtay içtihatları nedeniyle ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir. Suçun TCK 134, 135, 243 veya 142 gibi diğer suç tipleriyle sıkça karıştırılması, “ele geçirme” unsurunun hatalı yorumlanması, zincirleme suç ve fikri içtima hükümlerinin yanlış uygulanması hem sanık hem de mağdur açısından telafisi güç sonuçlar doğurmaktadır.

Özellikle dijital delillerin değerlendirilmesi, hukuka aykırılık–hukuka uygunluk sınırının belirlenmesi, kamu görevlilerinin sorgu ve erişim yetkileri, sosyal medya verilerinin kişisel veri niteliği gibi konular; genel ceza hukuku bilgisinin ötesinde, kişisel veriler ve bilişim suçları alanında uzmanlaşmış bir avukatlık pratiğini zorunlu kılmaktadır.

Bu nedenle, İstanbul Tuzla merkezli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, TCK 136 yargılamalarında:

Güncel Yargıtay ve AYM içtihatlarını esas alan savunma stratejileri,

Dijital delillerin hukuka uygunluğu ve denetlenebilirliği konusunda etkin itirazlar,

Yanlış suç vasıflandırmalarına karşı etkili hukuki nitelendirme,

Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında usul hatalarının önlenmesi

konularında müvekkillerine uzman avukat desteği sunmaktadır.

Kişisel veri suçlarında yapılacak küçük bir hukuki hata, telafisi güç ceza ve adli sicil sonuçlarına yol açabileceğinden; TCK 136 kapsamında profesyonel ve uzman bir hukuk desteğiyle hareket edilmesi hayati önem taşır.

Read More

Uyuşturucu suçlarında tutuklama neye göre verilir, itiraz edilebilir mi?

1. Uyuşturucu Suçlarında Tutuklama Kriterleri

Yargı kararları ve ilgili mevzuat hükümleri (CMK m.100 vd.) uyarınca, uyuşturucu suçlarında tutuklama kararı verilebilmesi için temel olarak “kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin” ve bir “tutuklama nedeninin” bulunması gerekmektedir. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu (TCK m.188), 5271 sayılı CMK’nın 100/3-a-8 maddesi kapsamında yer alan katalog suçlardan biridir. Bu durum, suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde tutuklama nedeninin kanunen var sayılabileceğine işaret etmektedir.

Kararlarda vurgulanan temel kriterler şunlardır:

Kuvvetli Suç Şüphesi ve Somut Deliller: Tutuklama için suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtilerin bulunması şarttır. Mahkemeler; iletişim tespit tutanakları (tapeler), fiziki takip tutanakları, arama ve el koyma tutanakları, uyuşturucu madde yakalama ve muhafaza altına alma tutanakları, ekspertiz raporları ve şüpheli/sanık beyanlarını kuvvetli suç şüphesini gösteren somut deliller olarak değerlendirmektedir.

Suçun Vasıf ve Mahiyeti: İşlenen suçun kanundaki ceza alt ve üst sınırları, suçun toplum üzerindeki etkisi ve ciddiyeti göz önünde bulundurulur.

Kaçma ve Delilleri Karartma Şüphesi: Sanığa verilmesi muhtemel ceza miktarının yüksekliği, kaçma şüphesini doğuran bir olgu olarak kabul edilmektedir. Ayrıca delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması, delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ihtimali de tutuklama gerekçesi yapılmaktadır.

Ölçülülük ve Adli Kontrolün Yetersizliği: Tutuklama tedbirinin hedeflenen gaye bakımından ölçülü olması ve CMK m.109’da düzenlenen adli kontrol tedbirlerinin (imza, yurt dışı çıkış yasağı vb.) bu aşamada yetersiz kalacağı kanaatinin oluşması gerekir.

Uluslararası Standartlar: Bazı Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, tutukluluk halinin devamının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5. ve 6. maddelerindeki koşullara uygun olması gerektiği belirtilmektedir.

2. Tutuklama Kararına İtiraz Süreci ve Usulü

Uyuşturucu suçları kapsamında verilen tutuklama veya tutukluluk halinin devamı kararlarına karşı itiraz yolu açıktır. İtiraz süreci şu esaslara dayanmaktadır:

İtiraz Süresi: Kararın tefhiminden (yüze karşı okunmasından) veya tebliğinden itibaren 7 gün içinde itiraz edilmelidir.

İtiraz Mercileri:

Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) Ceza Daireleri tarafından verilen tutukluluk devam kararlarına karşı, kararı veren daireyi takip eden numaralı daireye (örneğin 3. Ceza Dairesi kararına karşı 4. Ceza Dairesine) itiraz edilir.

Sulh Ceza Hâkimlikleri tarafından verilen kararlara karşı bir üst merciye (Asliye Ceza veya Ağır Ceza Mahkemesi) itiraz edilebilir.

İtiraz Yöntemi: İtiraz, kararı veren mahkemeye sunulacak bir dilekçe ile veya tutanağa geçirilmek üzere zabıt kâtibine beyanda bulunmak suretiyle yapılır. Tutuklu bulunan kişiler, ceza infaz kurumu müdürüne beyanda bulunarak veya dilekçe vererek de itiraz haklarını kullanabilirler (CMK m.263).

İnceleme Usulü: İtiraz incelemesi kural olarak duruşmasız, dosya üzerinden yapılır. Ancak mahkeme gerekli gördüğünde Cumhuriyet savcısını, müdafii veya vekili dinleyebilir. Anayasa Mahkemesi, itiraz incelemesinin duruşmasız yapılmasını tek başına bir hak ihlali olarak görmemektedir.

3. İkincil Kaynaklar ve Genel İlkeler

İkincil bilgi sağlayan kaynaklar ve genel yargı pratikleri ışığında aşağıdaki hususlar önem arz etmektedir:

Tutukluluk Süreleri: Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresi en çok 2 yıldır. Zorunlu hallerde gerekçeli olarak uzatılabilir; ancak bu süre toplamda 5 yılı geçemez. Makul sürenin aşılması durumunda CMK m.141 uyarınca tazminat hakkı doğabilmektedir.

Gerekçe Zorunluluğu: Katalog suçlarda dahi tutuklama kararlarının; kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerini ve tedbirin ölçülü olduğunu gösteren somut olgularla gerekçelendirilmesi zorunludur. Anayasa Mahkemesi, somut delil gösterilmeden veya sadece soyut gerekçelerle (suçun katalog suç olması gibi) verilen tutuklama kararlarında hak ihlali tespiti yapabilmektedir.

Adli Kontrol Alternatifi: Tutuklama kararı verilirken, adli kontrol hükümlerinin neden yetersiz kalacağının kararda açıkça belirtilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Sonuç: Uyuşturucu suçlarında tutuklama; kuvvetli suç şüphesi, katalog suç karinesi, kaçma şüphesi ve ölçülülük kriterlerine göre verilir. Bu kararlara karşı 7 gün içinde ilgili yargı merciine itiraz edilmesi mümkündür. Av. Meryem Günay’ın bir makalesinin önerisi.


4. Uyuşturucu Suçlarında Neden Uzman Ceza Avukatı Desteği Gerekli?

Uyuşturucu veya uyarıcı madde suçları, gerek ceza miktarlarının ağırlığı, gerekse tutuklama tedbirinin sık uygulanması nedeniyle savunmanın en teknik yürütülmesi gereken ceza yargılamaları arasındadır. Özellikle TCK m.188 kapsamında imal ve ticaret isnadı bulunan dosyalarda yapılacak tek bir usul hatası, uzun süreli tutukluluk ve yüksek hapis cezaları ile sonuçlanabilmektedir.

Bu nedenle uyuşturucu suçlarında uzman ceza avukatı desteği hayati önem taşır.

Tutuklama ve İtiraz Sürecinin Teknik Niteliği

Tutuklama kararlarına karşı yapılacak itirazlarda,

Kuvvetli suç şüphesinin gerçekten somut delillere dayanıp dayanmadığı,

İletişim tespitleri (HTS, tape) ile fiili hâkimiyetin karıştırılıp karıştırılmadığı,

Ele geçirilen maddenin kullanım mı, ticaret mi kapsamında değerlendirilmesi,

Adli kontrolün neden yetersiz sayıldığına ilişkin gerekçenin bulunup bulunmadığı,

gibi hususların Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihatlarıyla birlikte ileri sürülmesi gerekir. Bu değerlendirmeler, ceza yargılaması pratiği olmayan kişiler açısından teknik ve karmaşıktır.

Delillerin Hukuka Uygunluğu ve Savunma Stratejisi

Uyuşturucu dosyalarında en sık karşılaşılan sorunlar şunlardır:

Arama kararının usule aykırı olması,

İhbar ve gizli tanık beyanlarının tek başına delil yapılması,

Telefon mesajlarının bağlamından koparılarak yorumlanması,

Ele geçen maddenin miktarına göre yanlış suç vasfı tayini.

Uzman bir ceza avukatı, bu tür hukuka aykırılıkları erken aşamada tespit ederek tutukluluğun sona erdirilmesi, adli kontrole çevrilmesi veya beraat yönünde etkili bir savunma kurabilir.

Yerel Uygulamalar ve Mahkeme Pratiklerinin Önemi

Uyuşturucu suçlarında uygulamalar;

İstanbul (Anadolu – Avrupa Yakası), Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze, Çayırova
gibi bölgelerde görev yapan Sulh Ceza Hâkimlikleri ve Ağır Ceza Mahkemeleri arasında dahi farklılık gösterebilmektedir. Bu nedenle dosyanın görüldüğü adli çevreyi ve yerel yargı pratiğini bilen bir avukatla çalışmak, tutuklama ve itiraz sürecinde ciddi avantaj sağlar.

2M Hukuk Avukatlık Bürosu ile Profesyonel Ceza Savunması

2M Hukuk Avukatlık Bürosu (Tuzla / İstanbul), uyuşturucu ve uyarıcı madde suçları başta olmak üzere ceza yargılamalarında; Tutuklama ve tutukluluk itirazları, Adli kontrol talepleri, TCK m.188 – m.191 ayrımına ilişkin savunmalar, Etkin pişmanlık uygulamaları, Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvuruları alanlarında uzmanlaşmış savunma hizmeti sunmaktadır.

Uyuşturucu suçlarında erken aşamada alınan nitelikli hukuki destek, çoğu zaman dosyanın seyrini kökten değiştirebilmekte; özgürlük hakkı, adil yargılanma ve ölçülülük ilkesi bakımından telafisi güç zararların önüne geçmektedir.

Read More

Konkordato İlan Eden Şirkete İcra Takibi Yapılabilir mi?

Giriş

Bu çalışma, konkordato ilan eden bir şirkete karşı icra takibi başlatılıp başlatılamayacağı ve daha önce başlamış olan takiplerin akıbetinin ne olacağı sorularını, sunulan yargı kararları ışığında analiz etmektedir. İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) ilgili maddeleri, özellikle m. 294 ve devamı, bu sürecin temel hukuki çerçevesini oluşturmaktadır. Analizler, konkordato sürecinin farklı aşamalarının (geçici mühlet, kesin mühlet, tasdik, ret veya fesih) ve alacak türlerinin (adi, rehinli, amme alacağı) icra takipleri üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Yargı kararları, genel kuralın takip yasağı olduğunu teyit ederken, önemli istisnaları ve farklı hukuki durumları da detaylandırmaktadır.

1. Konkordato Mühlet Sürecinde Takip Yasağı ve Mevcut Takiplerin Durdurulması

Yargı kararlarında en net şekilde ortaya konan ilke, İİK m. 294’ten kaynaklanan takip yasağıdır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2020/7768 E. sayılı kararında bu durum, “Mühlet içinde borçlu aleyhine … hiçbir takip yapılamaz” hükmüne atıfla açıkça belirtilmiştir. Bu yasak, borçlunun malvarlığını koruyarak konkordato projesinin başarıya ulaşmasını hedefler. Danıştay 3. Dairesi’nin 2022/2552 E. sayılı kararı, bu yasağın 6183 sayılı Kanun kapsamındaki amme alacaklarını da kapsadığını teyit etmektedir.

Mühlet süresi içinde başlatılan takiplerin akıbeti ise “geçersizlik”tir. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi’nin 2025/742 E. sayılı kararında, Tedbir kararından sonra takip başlatılması sebebiyle geçerli bir icra takibinin varlığından söz edilemez” denilerek, bu tür takiplere dayalı davaların dinlenemeyeceği vurgulanmıştır. Benzer şekilde, Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2020/461 E. sayılı kararında, “takip yasağı bulunan süreçte davalı hakkında başlatılan takip sözkonusu olmakla, usule uygun başlatılmış takipten söz edilemeyeceğinden … davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine” karar verilmesi, bu kuralın istikrarlı uygulamasını göstermektedir.

2. Takip Yasağının İstisnaları ve Kapsam Dışı Kalan Durumlar

Genel kural mutlak değildir ve yargı kararları önemli istisnaları aydınlatmaktadır.

Rehinli Alacaklar: 

En belirgin istisna rehinli alacaklardır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 2022/259 E. sayılı kararında İİK m. 295’e atıfla şu önemli tespitte bulunulmuştur: “Mühlet sırasında rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip başlatılabilir veya başlamış olan takiplere devam edilebilir ancak bu takip nedeniyle muhafaza tedbirleri alınamaz ve rehinli malın satışı gerçekleştirilemez.” Bu durum, rehin hakkı sahibinin takibini başlatma hakkını korurken, konkordato sürecini tehlikeye atacak satış işlemlerini engellemektedir.

Kefiller: 

Konkordato tedbirlerinin şahsiliği ilkesi gereği, koruma yalnızca borçlu şirket için geçerlidir. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi’nin 2021/498 E. sayılı kararında, “asıl borçlu hakkında konkordato mehli verilmesinin alacaklı bankanın borçluya başvurmadan kefillere başvurusuna engel olmadığı” açıkça ifade edilmiştir.

Derdest Davalar: 

Takip yasağı, icrai işlemleri durdururken, alacağın esasına ilişkin davaları engellemez. İstanbul 19. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2021/577 E. sayılı kararında belirtildiği gibi, “konkordato davası ile İİK. 294. madde uyarınca mühlet kararı verilmesi, davalı hakkında itirazın iptali davası açılmasına veya açılan davanın yürütülmesine engel teşkil etmeyecektir.” Ancak, dava sonucunda verilecek kararın infazı konkordato hükümlerine tabi olacaktır.

3. Konkordato Sürecinin Sonuçlanmasının Takiplere Etkisi

Tasdik Kararı: Konkordatonun tasdiki, alacaklılar ve borçlu arasında yeni bir hukuki durum yaratır. Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2018/945 E. sayılı kararında, İİK m. 308/ç uyarınca verilen hüküm bu durumu özetlemektedir: “Konkordato işbu tasdik kararı ile bağlayıcı hale gelmiş olmakla İİK’nun 308/ç maddesi gereğince geçici mühlet kararından önce başlatılmış takiplerde konulan ve henüz paraya çevrilmemiş hacizlerin … DÜŞMESİNE” karar verilmiştir. Bu kararla birlikte adi alacaklıların bireysel takip hakları sona erer ve alacaklarını proje kapsamında tahsil etmeleri gerekir.

Ret veya Fesih Kararı: Sürecin başarısızlıkla sonuçlanması, takip yasağını ortadan kaldırır. Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2024/1031 E. sayılı kararında, konkordato davasının reddedilmesi ve tedbirlerin kaldırılmasından sonra başlatılan icra takibinin hukuka uygun olduğu tespit edilmiştir. Benzer şekilde, tasdik edilen projeye uyulmaması halinde alacaklı, konkordatonun kendisi yönünden feshini talep edebilir. Konya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2023/280 E. sayılı kararında belirtildiği gibi, fesih talebinin kabulüyle alacaklıya “takip yapabilme, durmuş takiplere devam edebilme yetkisi” verilir.

Sonuç

İncelenen yargı kararları doğrultusunda, konkordato ilan eden (geçici veya kesin mühlet alan) bir şirkete karşı icra takibi yapılması kural olarak mümkün değildir. Mühlet kararı, borçluyu alacaklıların bireysel takiplerine karşı koruyan bir kalkan görevi görür; yeni takipleri engeller ve mevcut takipleri durdurur. Mühlet içinde başlatılan takipler hukuken geçersiz sayılır.

Bununla birlikte, bu genel kuralın rehinli alacaklar, İİK m. 206/1 kapsamındaki imtiyazlı alacaklar ve borçlu şirketin kefilleri gibi önemli istisnaları bulunmaktadır. Konkordato sürecinin nihai sonucu (tasdik, ret veya fesih), icra takiplerinin akıbetini kesin olarak belirler. Tasdik kararı, hacizlerin düşmesine ve alacakların proje kapsamında yapılandırılmasına yol açarken; ret veya fesih kararı, alacaklıların icra takibi yapma haklarını yeniden canlandırır. Dolayısıyla, bir şirketin konkordato sürecinde olması, alacaklıların takip haklarını tamamen ortadan kaldırmaz, ancak bu hakların kullanılmasını sürecin aşamasına ve alacağın niteliğine göre belirli kurallara bağlar. Bir yazı önerisi.

Konkordato Sürecinde İcra Takiplerinde Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Konkordato ilan eden bir şirkete karşı icra takibi yapılıp yapılamayacağı, hangi takiplerin duracağı veya hangi hallerde devam edebileceği; İcra ve İflas Kanunu’nun 294, 295 ve 308/ç maddeleri, Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi içtihatları ışığında teknik bir değerlendirme gerektirir. Takip yasağının kapsamı, alacağın adi, rehinli veya imtiyazlı olup olmadığı, mühletin geçici mi kesin mi olduğu ve sürecin tasdik, ret veya fesihle sonuçlanması, her somut olayda farklı hukuki sonuçlar doğurabilmektedir.

Uygulamada en sık yapılan hatalar; konkordato mühleti devam ederken icra takibi başlatılması, geçersiz takiplere dayalı dava açılması, rehinli alacak istisnalarının yanlış uygulanması ve tasdik kararından sonra hacizlerin akıbetinin hatalı değerlendirilmesidir. Bu tür hatalar, alacaklı açısından hak kaybına, borçlu açısından ise sürecin gereksiz yere uzamasına yol açabilmektedir.

Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Şişli ve Ataşehir, Gebze, Çayırova, Şekerpınar gibi ticari uyuşmazlıkların yoğun olduğu bölgelerde konkordato dosyaları yüksek teknik bilgi ve tecrübe gerektirir. Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, konkordato sürecinde icra takiplerinin durumu, rehinli alacaklar, kefillere başvuru ve konkordatonun tasdik veya feshi sonrası takip stratejileri konusunda Yargıtay uygulamasına uygun, sonuç odaklı ve stratejik hukuki destek sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması ve sürecin doğru yönetilmesi açısından uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Kira Uyarlama Davası Nedir? Şartları, Süreci ve Yargıtay’a Göre Uygulaması

1. Kira Uyarlama Davasının Hukuki Temeli ve Niteliği

Kira Uyarlama Davası Nedir? Şartları, Süreci ve Yargıtay’a Göre Uygulaması. Kira uyarlama davası, sözleşme hukukuna egemen olan “sözleşmeye bağlılık” (Ahde Vefa – Pacta Sunt Servanda) ilkesinin istisnai bir uygulamasını teşkil eder. Kural olarak, sözleşme yapıldığı andaki koşullarla aynen uygulanmalıdır. Ancak, sözleşme kurulduktan sonra ifası sırasında ortaya çıkan, taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü ve objektif nitelikteki olaylar nedeniyle edimler arasındaki dengenin bir taraf aleyhine katlanılamayacak derecede bozulması durumunda, bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet ve dürüstlük kurallarına aykırı bir durum yaratabilir (Yargıtay 6. HD – 2015/6627; Yargıtay 3. HD – 2017/5251).

Bu noktada, “işlem temelinin çökmesi” veya “Clausula Rebus Sic Stantibus” (beklenmeyen hal şartı) ilkesi devreye girer. Yargı kararlarına göre, sözleşmenin temelini oluşturan şartların sonradan esaslı surette değişmesi halinde, hâkimin sözleşmeye müdahalesi gündeme gelir. Bu müdahalenin hukuki dayanağı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 138. maddesinde düzenlenen “Aşırı İfa Güçlüğü” hükmü ile daha önceki dönemde Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1, 2 (dürüstlük kuralı) ve 4. maddeleridir (Yargıtay HGK – 2003/13-332; Yargıtay 13. HD – 2012/2412). Uyarlama, sözleşmeye istisnai, tali (ikincil) ve yardımcı bir çözüm yolu olarak kabul edilir ve özellikle uzun süreli borç ilişkilerinde uygulama alanı bulur (Yargıtay 6. HD – 2015/11014).

2. Kira Uyarlama Davasının Şartları

Yargıtay kararlarında ve TBK m. 138’de kira uyarlama davasının açılabilmesi için bir dizi şartın bir arada bulunması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu şartlar şunlardır:

Olağanüstü ve Öngörülemeyen Bir Durumun Ortaya Çıkması: 

Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır. Yargı kararlarında harp, ülkeyi sarsan ciddi ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon ve paranın satın alma gücündeki önemli ölçüde düşüş gibi durumlar örnek olarak gösterilmektedir (Yargıtay 3. HD – 2017/7432; Yargıtay 6. HD – 2015/6627). Olaylar öngörülebilir olsa dahi, bunların sözleşmeye etkilerinin kapsam ve biçim bakımından bu derecede tahmin edilememiş olması da bu şartın gerçekleşmesi için yeterli görülebilir (Yargıtay 13. HD – 2012/2412).

Değişen Durumun Borçludan Kaynaklanmaması: Ortaya çıkan olağanüstü durum, uyarlama talep eden taraftan (borçludan) kaynaklanmamış olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304).

Edimler Arasındaki Dengenin Aşırı Derecede Bozulması: Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır. Edimler arasındaki denge, aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/12987; Yargıtay 13. HD – 2010/17858).

Borcun Henüz İfa Edilmemiş veya İhtirazi Kayıtla İfa Edilmiş Olması: Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak (ihtirazi kayıtla) ifa etmiş olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304; Yargıtay 6. HD – 2014/3305). Geçmişe yönelik olarak ödenmiş kira bedelleri için uyarlama talep edilemez (Yargıtay 3. HD – 2024/1623).

Sözleşmede veya Kanunda Uyarlama Hükmü Bulunmaması: Sözleşmede veya kanunda değişen hal ve şartlara dair bir intibak kaydı veya hüküm bulunmamalıdır. Ancak, sözleşmede bulunan bir hükmün uygulanmasının TMK m. 2/2 uyarınca hakkın kötüye kullanılması anlamına gelebileceği durumlarda da uyarlama talep edilebilir (Yargıtay 3. HD – 2017/5992).

3. Usul ve Esaslar

Kira uyarlama davalarında mahkemelerin izlemesi gereken usul ve esaslar Yargıtay kararlarında detaylı olarak belirlenmiştir:

Bilirkişi İncelemesi: Mahkeme, uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığını tespit etmek amacıyla konularında uzman üç kişilik bir bilirkişi kurulundan denetime elverişli ve gerekçeli bir rapor almalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304; Yargıtay 3. HD – 2017/5992).

Bilirkişi Raporunun İçeriği: Bilirkişi raporunda, kira bedelinin tespitine ilişkin davalardaki yöntemlerden farklı olarak, uyarlama davasına özgü ilkeler çerçevesinde şu hususlar araştırılıp değerlendirilmelidir:

Kiralananın niteliği, kullanma alanı, konumu.

Bölgedeki kira parasını etkileyecek normalin üstündeki imar ve ticari gelişmeler.

Emsal kira paraları (ancak bunlar sadece yardımcı kaynak olarak dikkate alınır).

Vergi ve amortisman giderlerindeki artışlar.

Döviz kurlarındaki ani ve aşırı iniş ve çıkışlar.

Ülkeyi sarsan ciddi ekonomik kriz veya doğal afetlere bağlı ödeme esaslarının yeniden düzenlenmesini gerektirecek olayların varlığı (Yargıtay 3. HD – 2017/12987; Yargıtay 3. HD – 2018/5741).

Hâkimin Rolü ve Karar: Hâkim, öncelikle sözleşmedeki özel intibak hükümlerini inceler. Böyle bir hüküm yoksa, bilirkişi raporu ve diğer deliller ışığında işlem temelinin çöküp çökmediğini değerlendirir. Uyarlama gerektiği kanaatine varırsa, TMK m. 1’deki yetkisine dayanarak, hak ve nesafet, doğruluk ve dürüstlük kuralları (TMK m. 2/1, 4) çerçevesinde sözleşmedeki boşluğu doldurarak yeni kira bedelini belirler (Yargıtay 13. HD – 2012/2412; Yargıtay 6. HD – 2015/859). Hâkim, tarafların sözleşmeyi yapmaktaki farazi iradelerini ve birleşen amaçlarını göz ardı etmemeli, sözleşmeyi tamamen yeni bir hale dönüştürmemelidir (Yargıtay 3. HD – 2017/11362).

Uygulama Tarihi: Uyarlanan yeni kira bedeli, dava tarihinden itibaren geçerli olur (Yargıtay 13. HD – 2010/11127).

Kararın Gerekçeli Olması: Mahkeme kararı, toplanan delillerin kabul ve ret yönlerini, dayanaklarını içerir şekilde gerekçeli ve Yargıtay denetimine uygun olmalıdır (Yargıtay 6. HD – 2015/6627).

4. Özel Durumlar ve Değerlendirmeler

Tacirler Yönünden Değerlendirme: Tacir olan davacıların TTK m. 20/1 uyarınca “basiretli bir iş adamı gibi” davranma yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, Türkiye’de yıllardır yaşanan istikrarsız ekonomik koşullar gibi durumların tacirler açısından öngörülebilir olduğu kabul edilebilir ve bu durumda uyarlamanın “öngörülmezlik” şartı oluşmayabilir (Yargıtay HGK – 2003/13-332).

TBK m. 344 ile İlişkisi: Konut ve çatılı işyeri kiralarında TBK m. 344, beş yıldan uzun süreli sözleşmelerde kira bedelinin hâkim tarafından hakkaniyete göre belirlenmesine imkân tanımaktadır. Bu hüküm, bir nevi yasal uyarlama imkânı sunmaktadır. Bu nedenle, beş yıllık süre dolmadan sadece kira bedelinin rayiçlerin altında kaldığı gerekçesiyle açılan uyarlama davasının, TBK m. 344’ü bertaraf edeceği gerekçesiyle reddedilebileceği yönünde ilk derece mahkemesi kararı bulunmaktadır (İlkDerece – İstanbul Anadolu 5. Sulh Hukuk Mahkemesi – 2024/128).

Derdestlik ve Etkisi: Derdest (görülmekte olan) bir uyarlama davası, kira alacağının tahsiline yönelik davaları doğrudan etkiler. Bu durumda, alacak davasına bakan mahkemenin, uyarlama davasının sonucunu beklemesi gerekebilir (Yargıtay 3. HD – 2018/7526). Ancak, uyarlama davası kesinleşmeden kiracı, sözleşmedeki kira bedelini tek taraflı olarak eksik ödeyemez veya indirim yapamaz (Yargıtay 3. HD – 2024/1623). Bir yazı önerisi.

Kira Uyarlama Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kira uyarlama davaları, görünüşte yalnızca kira bedelinin değiştirilmesine ilişkin olsa da, TBK m. 138, TMK m. 1, 2 ve 4, yerleşik Yargıtay içtihatları ve teknik bilirkişi değerlendirmeleri nedeniyle son derece karmaşık ve teknik davalardır. Bu davalarda yapılacak usul veya strateji hataları, haklı taleplerin dahi reddedilmesine yol açabilmektedir.

Özellikle

Olağanüstü durumun öngörülemezliğinin somutlaştırılamaması,

Edimler arasındaki dengenin katlanılamaz ölçüde bozulduğunun doğru şekilde ispat edilememesi,

Bilirkişi raporuna zamanında ve teknik itirazların yapılmaması,

Dava tarihinin ve uyarlamanın uygulanacağı tarihin yanlış belirlenmesi,

TBK m. 344 ile TBK m. 138 arasındaki ilişkinin yanlış kurgulanması,

gibi hususlar davanın esastan kaybedilmesine neden olabilmektedir.

Bu nedenle kira uyarlama davalarının, kira hukuku ve Yargıtay uygulamalarına hâkim, ekonomik verileri ve emsal kararları doğru okuyabilen uzman bir avukat tarafından yürütülmesi büyük önem taşır.

Tuzla – İstanbul’da Kira Uyarlama Davalarında Hukuki Destek

2M Hukuk Avukatlık Bürosu (Tuzla / İstanbul) olarak;
kira uyarlama davaları başta olmak üzere konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin uyuşmazlıklarda, güncel Yargıtay içtihatları ve uygulama esasları ışığında müvekkillerimize etkin hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktayız. Kira sözleşmenizin mevcut ekonomik koşullar karşısında adil olmayan sonuçlar doğurduğunu düşünüyorsanız, hak kaybına uğramadan önce profesyonel hukuki destek almanız önemle tavsiye edilir.

Read More

Kira Sözleşmesinde Artış Oranı Yoksa Zam Yapılır mı? Ev Sahibi Zam İsteyebilir mi?

1. Sözleşmede Artış Oranının Belirlenmemesi veya Belirsiz Olması Durumu

Kira Sözleşmesinde Artış Oranı Yoksa Zam Yapılır mı? Ev Sahibi Zam İsteyebilir mi? Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, kira sözleşmesinde artış oranının açıkça yazılmaması veya “enflasyon oranında”, “yasal oranda” gibi muğlak ifadelerle belirtilmesi durumunda, bu şartın “belirli ve muayyen” olmadığı kabul edilmektedir.

Artış Şartının Geçersizliği: Sözleşmede artış oranı belirtilmemişse veya hangi oranın (TEFE, TÜFE, ÜFE) uygulanacağı net değilse, artış şartı geçersizdir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2020/237) ve Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2012/16728k) kararlarına göre, artış şartı belirli ve muayyen olmadığından kiraya verenin tek taraflı belirlemesine itibar edilemez.

Sabit Kira Bedeli İlkesi: Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi (E. 2017/708), 5 yıllık sözleşme süresi içinde artış şartı öngörülmemişse, kira bedeline artış uygulanmasının yasal olarak mümkün olmadığını ve kiracının bedeli sabit tutma hakkı bulunduğunu belirtmiştir. Benzer şekilde Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2017/5904), artış hükmü bulunmayan sözleşmelerde kira bedelinin başlangıç miktarında sabit kalması gerektiğini vurgulamıştır.

2. Kiracının Geçmişte Gönüllü Olarak Artış Yapmasının Etkisi

Sorunun temelini oluşturan “kiracının 2 yıl boyunca artışlı ödeyip 3. yıl ödememesi” durumuna ilişkin emsal kararlar, kiracının bu tutumunun hukuka uygun olduğunu destekler niteliktedir.

Geçmiş Ödemelerin Bağlayıcılığı: 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2020/237 sayılı kararında, somut olayda kiracının akit başlangıcından sonra iyi niyetle artış yaparak ödeme yaptığı, ancak daha sonraki dönemlerde bu artışı sürdürmediği durum incelenmiştir. Kararda, kiracının önceki dönemlerde artışlı ödeme yapmasının, belirsiz olan artış şartını geçerli hale getirmeyeceği ve kiraya verenin ispat yükünü yerine getiremediği belirtilmiştir.

Temerrüt Oluşmaması: 

Kiracının geçmişte TÜFE oranında ödeme yapmış olması, sözleşmede yazılı olmayan bir yükümlülüğü kalıcı hale getirmez. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2011/10959), kiracının TÜFE oranında artış yaparak ödeme yapmasının, sözleşmenin geçersiz artış hükmü nedeniyle orijinal kira bedelini aşan bir yükümlülük oluşturmayacağını hükme bağlamıştır. Dolayısıyla kiracı 3. yılda zam yapmadığında, ödenmeyen artış farkı nedeniyle temerrüde düşmüş sayılmaz ve tahliye edilemez.

3. Kiracının 3. Yılda Zam Yapmama Hakkı

İncelenen kararlar ışığında, sözleşmede açık bir hüküm yoksa kiracının 3. yılda zam yapmama hakkı bulunmaktadır.

Tek Taraflı Artış Talebinin Reddi: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2015/8838), artış şartı kararlaştırılmayan sözleşmelerde davacının (ev sahibi) artışlı kira bedeli istemesinin usulsüz olduğunu belirtmiştir. Kiracı, sözleşmedeki bedel üzerinden veya en son kabul edip ödediği bedel üzerinden ödemeye devam edebilir.

Hukuki Sonuç: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2015/12224K), sözleşmede artış şartı öngörülmediği halde mahkemece ÜFE oranında artış yapılarak temerrüt oluştuğuna karar verilmesini hatalı bulmuştur. Kiracının sözleşmede yazılı miktarı ödemesi yeterli görülmüştür.

4. Ev Sahibinin Hakları ve Kira Tespit Davası

Kiracının zam yapmama hakkı bulunmakla birlikte, bu durum kira bedelinin sonsuza kadar sabit kalacağı anlamına gelmez. Ancak bu artış otomatik değil, mahkeme kararıyla olmalıdır.

Kira Tespit Davası Gerekliliği: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2018/2245), sözleşmede artış şartı bulunmasa dahi ev sahibinin “Kira Tespit Davası” açarak hâkimden kira bedelinin belirlenmesini isteyebileceğini belirtmiştir. Ancak bu dava sonuçlanana kadar kiracı, sözleşmedeki bedeli (veya fiilen ödediği son bedeli) ödemeye devam edebilir.

Geriye Dönük Fark Talebi: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2012/6440), kira tespit davası açılmadığı sürece, geçmişe dönük olarak “sanki tespit ilamı varmış gibi” endeks uygulanarak kira farkı istenemeyeceğini hükme bağlamıştır.

Sonuç: Yargı kararlarına göre; 5 yıllık kira sözleşmesinde artış oranı yazılmamışsa, kiracının ilk 2 yıl iyi niyetle TÜFE oranında artış yapması, 3. yılda da artış yapma zorunluluğu doğurmaz. Artış şartı “belirli ve muayyen” olmadığından, kiracı 3. yılda zam yapmayarak son ödediği bedel üzerinden ödemeye devam etme hakkına sahiptir. Ev sahibi, ödenmeyen artış farkı için icra takibi yapamaz veya tahliye talep edemez; ancak gelecek dönemler için kira tespit davası açabilir.

Kira Artışı Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kira sözleşmesinde artış oranının hiç belirlenmemesi veya belirsiz ifadelerle düzenlenmesi, uygulamada en sık uyuşmazlık yaşanan konuların başında gelmektedir. Yargıtay içtihatları, her somut olayda artış şartının belirli ve muayyen olup olmadığının, kiracının önceki ödeme davranışlarının hukuki sonuç doğurup doğurmadığının ve temerrüt şartlarının oluşup oluşmadığının ayrı ayrı değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Uygulamada en sık yapılan hatalar; kiracının geçmişte gönüllü olarak yaptığı artışların kalıcı bir yükümlülük doğurduğunun sanılması, sözleşmede artış hükmü bulunmamasına rağmen icra takibi başlatılması ve kira tespit davası açılmadan artış talep edilmesidir. Bu tür hatalar, açılan davaların reddine, icra takibinin iptaline ve ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi kira sirkülasyonunun yüksek olduğu bölgelerde kira artışına ilişkin uyuşmazlıklar sıklıkla yargıya taşınmaktadır. Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kira artışı, kira tespit davaları ve temerrüt kaynaklı tahliye uyuşmazlıklarında Yargıtay uygulamasına uygun, stratejik ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Kiracı veya kiraya veren açısından hak kaybı yaşanmaması için uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Alınır mı? Yargıtay Ne Diyor?

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Alınır mı? Yargıtay Ne Diyor? İncelenen yargı kararları ve dokümanlar ışığında, mobbing (psikolojik taciz) nedeniyle manevi tazminat davası açılmasının Türk hukukunda mümkün olduğu, hem adli hem de idari yargıda bu yönde emsal kararlar bulunduğu tespit edilmiştir. Aşağıda, davanın hukuki dayanakları, ispat koşulları, yargılama süreçleri ve mahkemelerin değerlendirme kriterleri detaylandırılmıştır.

1. Tazminat Davasının Açılabilirliği ve Hukuki Dayanaklar

Yargıtay ve Danıştay kararları, mobbing nedeniyle manevi tazminat davası açılabileceğini ve şartların oluşması halinde tazminata hükmedilebileceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Yasal Zemin: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/2274K, 2016/1427) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2021/12218K) kararlarına göre, mobbing davalarının temel dayanağı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 417. maddesidir. Bu madde, işverenin işçinin kişiliğini koruma, saygı gösterme ve psikolojik tacize uğramaması için gerekli önlemleri alma yükümlülüğünü düzenler. Ayrıca 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ve TBK’nın 58. maddesi (kişilik haklarına saldırı) ile Anayasa’nın 17. maddesi (maddi ve manevi varlığı koruma hakkı) davanın anayasal ve yasal dayanaklarını oluşturur.

Dava Türü: Bu davalar, “mobbing nedeniyle kişilik haklarına saldırı” veya “işçiyi gözetme borcuna aykırılık” gerekçesiyle manevi tazminat talepli olarak açılabilmektedir (Yargıtay 4. HD 2015/15518, Yargıtay 22. HD 2016/24622).

2. Mobbingin Tanımı ve Unsurları

Yargı kararlarında mobbing, tazminat hakkı doğurabilmesi için belirli unsurları taşıması gereken bir eylem bütünü olarak tanımlanmıştır.

Sistematik ve Süreklilik: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2016/28981) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/485) kararlarında mobbing; sistematik, sürekli, kasıtlı, yıldırma ve işten uzaklaştırma amacı taşıyan davranışlar olarak tanımlanmıştır.

Tekil Eylemler Mobbing Sayılmaz: Süreklilik göstermeyen, belli aralıklarla tekrarlanmayan, anlık kaba veya nezaketsiz davranışlar mobbing olarak nitelendirilmemekte ve manevi tazminata konu edilmemektedir (Yargıtay 22. HD 2017/42766k). Örneğin, bir avukatın çantasının aranmak istenmesi gibi tekil bir olay, kişilik haklarına saldırı olsa da mobbing kapsamında değerlendirilmemiştir (Yargıtay 9. HD 2012/2473).

Kişilik Haklarına Saldırı: Manevi tazminat talep edebilmek için psikolojik tacizi teşkil eden davranışların kişilik haklarını ihlal boyutuna ulaşması şarttır (Yargıtay 9. HD 2016/17859).

3. İspat Yükü ve Delil Durumu

Davaların kabulü veya reddinde en belirleyici faktör ispat yükümlülüğüdür.

Yaklaşık İspat İlkesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/2274) ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (2019/1136) kararlarına göre, mobbing iddialarında “kesin ispat” aranmamakta, “yaklaşık ispat” yeterli görülmektedir. İşçi, mobbinge dair kuşku uyandıracak güçlü olgular (e-postalar, sağlık raporları, tanık beyanları) sunduğunda, mobbing yapılmadığını ispat yükü işverene geçmektedir.

Delil Yetersizliği ve Ret Kararları: Somut ve inandırıcı delillerin sunulamadığı, tanık beyanlarının duyuma dayalı olduğu veya sistematik baskının kanıtlanamadığı durumlarda manevi tazminat talepleri reddedilmektedir (Yargıtay 22. HD 2016/28981, AYM 15/11/2023, Danıştay 8. Daire 2021/7788).

Mahkemenin Aydınlatma Yükümlülüğü: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2019/571), mobbing iddialarının olayların tipik akışı ve tecrübe kuralları göz önüne alınarak değerlendirilmesi gerektiğini, hakimin davayı aydınlatma ödevi bulunduğunu belirtmiştir.

4. Yargı Yolu ve Görevli Mahkeme

Mobbingin gerçekleştiği statüye (işçi veya memur) ve failin durumuna göre yargı yolu değişmektedir.

İş Mahkemeleri: Özel sektör çalışanları veya iş kanununa tabi personel için davalar İş Mahkemelerinde görülmektedir (Yargıtay HGK 2014/2277).

İdari Yargı (Tam Yargı Davası): Kamu görevlileri, idarenin eylem ve işlemleri (örneğin sürekli görev yeri değişikliği, disiplin cezaları) yoluyla mobbinge maruz kaldıklarında İdare Mahkemelerinde tam yargı davası açabilmektedir (Danıştay 2. Daire 2021/511, Danıştay 2. Daire 2020/1868). Ancak, dava açmadan önce idareye başvuru zorunluluğu bulunmaktadır (Danıştay 2. Daire 2021/18986).

Adli Yargı (Kişisel Kusur): Kamu görevlisine karşı, idari yetki kullanımı dışındaki haksız fiil niteliğindeki eylemleri (hakaret, fiili yol) nedeniyle şahsi kusura dayalı olarak adli yargıda manevi tazminat davası açılabilmektedir (Yargıtay 4. HD 2016/5195, Bursa BAM 2022/2192).

5. Tazminat Miktarının Belirlenmesi

Mahkemeler, mobbingin varlığını kabul ettiklerinde tazminat miktarını belirlerken şu kriterleri esas almaktadır:

Eylemin ağırlığı ve süresi.

Tarafların sosyal ve ekonomik durumları.

Paranın alım gücü.

Tazminatın bir tarafı zenginleştirip diğerini fakirleştirmemesi ilkesi (Yargıtay HGK 2017/486, Yargıtay 7. HD 2013/20568).

Sonuç: Yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde; mobbing nedeniyle manevi tazminat davası açılmasının hukuken mümkün olduğu, ancak davanın kazanılmasının “sistematiklik”, “süreklilik” ve “kişilik haklarına saldırı” unsurlarının yaklaşık ispat kuralları çerçevesinde somut delillerle (tanık, sağlık raporu, yazışmalar vb.) ortaya konulmasına bağlı olduğu sonucuna varılmıştır. Bir yazı önerisi.

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Mobbing nedeniyle manevi tazminat davaları, Yargıtay ve Danıştay içtihatlarıyla şekillenen, ispatı güç ve teknik davalardır. Davanın kabulü; mobbingin sistematik ve süreklilik arz eden bir nitelik taşıdığının, kişilik haklarına saldırı boyutuna ulaştığının ve yaklaşık ispat kuralları çerçevesinde doğru delillerle ortaya konulmasına bağlıdır. Tanık seçimi, yazışmaların sunumu, sağlık raporlarının değerlendirilmesi ve olayların hukuki nitelendirilmesi bu davalarda belirleyici rol oynar.

Uygulamada en sık yapılan hatalar; tekil olayların mobbing olarak ileri sürülmesi, delillerin eksik veya yanlış sunulması ve görevli yargı yolunun hatalı belirlenmesidir. Bu tür hatalar, haklı taleplerin dahi reddine yol açabilmektedir.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi çalışma hayatının yoğun olduğu bölgelerde mobbing iddiaları sıklıkla yargıya taşınmaktadır. Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing nedeniyle manevi tazminat davalarında Yargıtay ve Danıştay uygulamalarına hâkim, delil stratejisi doğru kurgulanmış ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması ve sürecin etkin yürütülmesi açısından uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Gayrimenkul alım satımlarında cayma parası, bağlanma parası (pey akçesi, kapora) ve cezai şartın geçerlilik ve iade koşulları nelerdir?

1. Kavramsal Tanımlar ve Hukuki Nitelendirmeler

Gayrimenkul alım satımlarında cayma parası, bağlanma parası (pey akçesi, kapora) ve cezai şartın geçerlilik ve iade koşulları nelerdir? İncelenen yargı kararlarında gayrimenkul alım satımlarında kullanılan parasal kavramlar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) çerçevesinde şu şekilde tanımlanmıştır:

Bağlanma Parası (Pey Akçesi / Kapora): TBK m. 177 uyarınca, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” olarak değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilmiş sayılır (pey akçesi). Bu paranın amacı sözleşmenin kurulduğuna delil oluşturmak ve kısmi ifayı sağlamaktır. Yerel adet veya sözleşmede aksine hüküm yoksa esas alacaktan düşülür. Yargıtay kararlarında “kapora” ve “pey akçesi” kavramları eş anlamlı olarak kullanılmakta ve bu ödemelerin sözleşmenin yapıldığına dair bir karine oluşturduğu kabul edilmektedir.

Cayma Parası (Cayma Akçesi): TBK m. 178 kapsamında, taraflara sözleşmeden serbestçe dönme yetkisi veren bir paradır. Bu para kararlaştırıldığında, parayı veren cayarsa verdiğini bırakır; parayı alan cayarsa aldığının iki katını geri verir. Cayma parası, kişiye parayı kaybetme pahasına sözleşmeden dönme hakkı tanır.

Cezai Şart (Ceza Koşulu): TBK m. 179-182 arasında düzenlenen, asıl borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi durumunda ödenmesi kararlaştırılan fer’i (yan) bir edimdir. Borcu kuvvetlendirme amacı taşır.

2. Gayrimenkul Satışlarında Geçerlilik Şartları

Yargı kararlarında istikrarla vurgulanan temel husus, gayrimenkul satış ve satış vaadi sözleşmelerinin geçerliliğinin “resmi şekil” şartına bağlı olduğudur:

Resmi Şekil Zorunluluğu: Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 706, TBK m. 237, Tapu Kanunu m. 26 ve Noterlik Kanunu m. 60 hükümleri uyarınca, tapulu taşınmazların mülkiyet devrini öngören sözleşmelerin resmi şekilde (tapu memuru veya noter huzurunda) yapılması geçerlilik koşuludur.

Adi Yazılı Sözleşmelerin Durumu: Taraflar arasında adi yazılı şekilde (noter veya tapu dışında, haricen) yapılan gayrimenkul satış veya satış vaadi sözleşmeleri hukuken geçersizdir (batıldır). Bu sözleşmeler taraflar için hak ve borç doğurmaz.

3. Geçersiz Sözleşmelerde Kapora, Cayma Parası ve Cezai Şartın Akıbeti

Sözleşmenin resmi şekilde yapılmaması nedeniyle geçersiz sayılması durumunda, sözleşmeye bağlı fer’i (yan) şartların durumu şu şekilde değerlendirilmiştir:

Fer’i Şartların Geçersizliği İlkesi: Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, “asıl borç hükümsüz olunca, cezai şart, cayma parası veya pey akçesi gibi fer’i şartların da hükümsüz olacağı” ilkesi benimsenmiştir. Dolayısıyla, resmi şekilde yapılmayan bir sözleşmede yer alan “vazgeçen kaporayı yakar” veya “vazgeçen şu kadar ceza öder” şeklindeki hükümler geçersizdir ve uygulanamaz.

Sebepsiz Zenginleşme ve İade: Geçersiz sözleşme nedeniyle taraflar, sözleşmenin ifasını veya cezai şartı talep edemezler. Ancak, verdiklerini “sebepsiz zenginleşme” (haksız iktisap) hükümleri çerçevesinde geri isteyebilirler.

Alıcı, ödediği kaporayı/pey akçesini geri alabilir.

Satıcı, geçersiz sözleşmeye dayanarak kaporayı elinde tutamaz veya cezai şart talep edemez.

4. İspat Yükü ve Karine

Pey Akçesi Karinesi: Sözleşme yapılırken verilen paranın ne amaçla verildiği açıkça anlaşılmıyorsa, bunun “pey akçesi” (bağlanma parası) olduğu kabul edilir (TBK m. 177/1).

Cayma Parasının İspatı: Verilen paranın “cayma parası” olduğunu iddia eden taraf, bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Sözleşmede açıkça “cayma tazminatı” veya “cayma parası” olduğu belirtilmedikçe, verilen para cayma parası olarak nitelendirilemez ve iadesi gerekir.

Sonuç

Yargı kararlarına göre; gayrimenkul alım satımlarında kapora, bağlanma parası, cayma parası ve cezai şartların hukuken geçerli olabilmesi ve talep edilebilmesi için asıl sözleşmenin resmi şekilde (tapu veya noter huzurunda) yapılmış olması zorunludur. Adi yazılı şekilde yapılan sözleşmeler geçersiz olduğundan, bu sözleşmelerde yer alan “kaporanın yanacağı” veya “cezai şart ödeneceği” yönündeki hükümler de geçersizdir. Taraflar, geçersiz sözleşme uyarınca verdikleri paraları sebepsiz zenginleşme hükümleri gereğince geri talep edebilirler. Bir yazı önerisi.

Gayrimenkul Kapora ve Cayma Parası Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Gayrimenkul alım satımlarında kapora, bağlanma parası, cayma parası ve cezai şart ayrımı; Türk Borçlar Kanunu, Türk Medeni Kanunu ve Yargıtay içtihatlarının birlikte değerlendirilmesini gerektiren teknik ve şekle bağlı bir hukuk alanıdır. Uygulamada en sık yapılan hata, adi yazılı bir sözleşmede yer alan “kapora yanar” veya “cezai şart ödenir” ibaresinin tek başına geçerli olduğu düşüncesidir. Oysa resmi şekil şartına uyulmayan sözleşmelerde bu tür hükümler hukuki sonuç doğurmaz.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi taşınmaz alım satım işlemlerinin yoğun olduğu bölgelerde, kaporanın iadesi veya yanması konusu sıklıkla dava konusu yapılmakta ve yanlış hukuki değerlendirmeler ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır.

Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, gayrimenkul satışlarında kaporanın hukuki niteliği, cayma parası–bağlanma parası ayrımı ve sebepsiz zenginleşmeden doğan iade davalarında Yargıtay uygulamasına uygun, sonuç odaklı hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması ve sürecin doğru yönetilmesi açısından uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Bina aidatı ödenmezse ne olur?

Giriş

Bina aidatı ödenmezse ne olur? Bu çalışma, aidat borcunun ödenmemesi durumunda kat maliklerinin karşılaşacağı hukuki sonuçları, sunulan yargı kararları ve dokümanlar çerçevesinde analiz etmektedir. İncelemeler, aidat borcunun tahsili için başvurulabilecek yasal yolları, uygulanacak mali yaptırımları ve bu süreçlerde dikkat edilmesi gereken usuli detayları ortaya koymaktadır.

1. Bina aidatı : Yasal Yollara Başvuru, İcra Takibi ve Dava Hakkı

Yargı kararlarının tamamına yakınında ortak olan en temel bulgu, aidat borcunu ödemeyen kat maliki aleyhine yasal yollara başvurulabileceğidir. Bu hak, hem yöneticiye hem de diğer kat maliklerine tanınmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da atıf yapılan KMK’nın 20. maddesi bu hakkın yasal dayanağını oluşturmaktadır: “Gider veya avans payını ödemeyen kat maliki hakkında, diğer kat maliklerinden her biri veya yönetici tarafından, yönetim planına, bu Kanuna ve genel hükümlere göre dava açılabilir, icra takibi yapılabilir.” (AYM – 18/9/2014; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu – 2017/1995)

2. Gecikme Tazminatı ve Faizi Uygulaması

Aidat borcunun zamanında ödenmemesinin en önemli mali sonucu, gecikme tazminatı veya faizi işletilmesidir. Bu konuda kararlar, faiz oranının kaynağına göre bir ayrım yapmaktadır:

Kanuni Oran: KMK’nın 20. maddesi, herhangi bir özel düzenleme bulunmaması halinde uygulanacak standart oranı belirler: “Gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki ödemede geciktiği günler için aylık yüzde beş hesabıyla gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür.” (Yargıtay 20. Hukuk Dairesi – 2018/4842).

Kararlaştırılan Oranlar: Kat malikleri, yönetim planı veya kat malikleri kurulu kararlarıyla kanuni orandan farklı bir gecikme faizi oranı belirleyebilirler. Yargıtay, bu tür özel düzenlemelere öncelik tanımaktadır. Örneğin, Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2017/1685 sayılı kararında, yönetim planında ve genel kurul kararlarında aylık %5 oranında faiz belirlendiği için bu oranın uygulanması gerektiği vurgulanmıştır. Benzer şekilde, kooperatif genel kurullarında alınan kararlarla aylık %1,5 (Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2018/1235) veya aylık %3 (Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2021/228) gibi oranlar belirlenebilmekte ve bu kararlar üyeleri bağlamaktadır. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi’nin 2018/1021 sayılı kararı, bu oranların 6098 sayılı TBK’nın 120/2. maddesindeki sınırı aşmaması gerektiğine dikkat çekmektedir.

3. Gecikme Tazminatının Başlangıç Tarihi

Yargıtay kararları, gecikme tazminatının hangi tarihten itibaren işletileceği konusunda net bir usul belirlemiştir. Bu, borcun muaccel hale geldiği ve borçlunun temerrüde düştüğü anın tespiti açısından kritik öneme sahiptir. Yargıtay 18. ve 20. Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarında bu husus şöyle açıklanmıştır: “…dava konusu ortak giderin dayanağını oluşturan kat malikleri kurulu kararlarına davalılar katılmışsa karar tarihi, kararın alındığı toplantıya katılmamışsa bu kararın kendisine tebliğ edildiği ya da başka bir biçimde borcunu öğrendiği tarih, bu da yoksa hakkında açılan icra takibi nedeniyle ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihin esas alınması...” (Yargıtay 18. Hukuk Dairesi – 2014/22486; Yargıtay 20. Hukuk Dairesi – 2018/3877)

Bu sıralama, adil bir uygulama için borçlunun borçtan haberdar olmasının esas alındığını göstermektedir.

4. Farklı Perspektifler ve Özel Durumlar

Faizden Feragat: Kat malikleri veya kooperatif genel kurulu, gecikme faizi uygulanmamasına da karar verebilir. İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2022/112 sayılı kararında, genel kurulda “gecikme zammı alınmaması konusunda oy birliği ile karar alındığı” için faiz talebinin reddedildiği görülmektedir.

Sorumluluğun Doğmadığı Haller: Aidat borcunun doğabilmesi için ilgili hizmetten yararlanma ve borcun kaynağı olan kararların usulüne uygun olması gerekir. Ankara 13. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2020/340 sayılı kararında, dava konusu konutun üyeye teslim edilmediği gerekçesiyle aidat ve genel gider isteme şartlarının oluşmadığına hükmedilmiştir.

İcra İnkar Tazminatı: Aidat borcunun likit (belirli ve muaccel) olması ve borçlunun takibe haksız itiraz etmesi durumunda, alacaklı lehine asıl alacağın %20’sinden az olmamak kaydıyla icra inkar tazminatına hükmedilebilir (İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2024/97; Yargıtay 23. Hukuk Dairesi – 2011/3860).

Sonuç

Aidat ödeme yükümlülüğünün ihlali, kat malikleri ve kooperatif ortakları için ciddi hukuki ve mali sonuçlar doğuran bir durumdur. Yargı kararları, bu ihlal karşısında alacaklı olan yönetici veya diğer maliklere, icra takibi ve dava açma yoluyla alacaklarını tahsil etme imkanı tanıdığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu süreçte, borca ek olarak KMK, yönetim planı veya genel kurul kararlarıyla belirlenen oranlarda gecikme tazminatı talep edilmesi standart bir uygulamadır. Yargı kararları, faiz oranının belirlenmesinden faizin başlangıç tarihine kadar sürecin usuli ayrıntılarını netleştirmiş olup, her davanın kendi özel koşulları (kararların tebliği, borçlunun durumu vb.) içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bir yazı önerisi.

Read More