Kira Uyarlama Davası Nedir? Şartları, Süreci ve Yargıtay’a Göre Uygulaması

1. Kira Uyarlama Davasının Hukuki Temeli ve Niteliği

Kira Uyarlama Davası Nedir? Şartları, Süreci ve Yargıtay’a Göre Uygulaması. Kira uyarlama davası, sözleşme hukukuna egemen olan “sözleşmeye bağlılık” (Ahde Vefa – Pacta Sunt Servanda) ilkesinin istisnai bir uygulamasını teşkil eder. Kural olarak, sözleşme yapıldığı andaki koşullarla aynen uygulanmalıdır. Ancak, sözleşme kurulduktan sonra ifası sırasında ortaya çıkan, taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü ve objektif nitelikteki olaylar nedeniyle edimler arasındaki dengenin bir taraf aleyhine katlanılamayacak derecede bozulması durumunda, bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet ve dürüstlük kurallarına aykırı bir durum yaratabilir (Yargıtay 6. HD – 2015/6627; Yargıtay 3. HD – 2017/5251).

Bu noktada, “işlem temelinin çökmesi” veya “Clausula Rebus Sic Stantibus” (beklenmeyen hal şartı) ilkesi devreye girer. Yargı kararlarına göre, sözleşmenin temelini oluşturan şartların sonradan esaslı surette değişmesi halinde, hâkimin sözleşmeye müdahalesi gündeme gelir. Bu müdahalenin hukuki dayanağı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 138. maddesinde düzenlenen “Aşırı İfa Güçlüğü” hükmü ile daha önceki dönemde Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1, 2 (dürüstlük kuralı) ve 4. maddeleridir (Yargıtay HGK – 2003/13-332; Yargıtay 13. HD – 2012/2412). Uyarlama, sözleşmeye istisnai, tali (ikincil) ve yardımcı bir çözüm yolu olarak kabul edilir ve özellikle uzun süreli borç ilişkilerinde uygulama alanı bulur (Yargıtay 6. HD – 2015/11014).

2. Kira Uyarlama Davasının Şartları

Yargıtay kararlarında ve TBK m. 138’de kira uyarlama davasının açılabilmesi için bir dizi şartın bir arada bulunması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu şartlar şunlardır:

Olağanüstü ve Öngörülemeyen Bir Durumun Ortaya Çıkması: 

Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır. Yargı kararlarında harp, ülkeyi sarsan ciddi ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon ve paranın satın alma gücündeki önemli ölçüde düşüş gibi durumlar örnek olarak gösterilmektedir (Yargıtay 3. HD – 2017/7432; Yargıtay 6. HD – 2015/6627). Olaylar öngörülebilir olsa dahi, bunların sözleşmeye etkilerinin kapsam ve biçim bakımından bu derecede tahmin edilememiş olması da bu şartın gerçekleşmesi için yeterli görülebilir (Yargıtay 13. HD – 2012/2412).

Değişen Durumun Borçludan Kaynaklanmaması: Ortaya çıkan olağanüstü durum, uyarlama talep eden taraftan (borçludan) kaynaklanmamış olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304).

Edimler Arasındaki Dengenin Aşırı Derecede Bozulması: Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır. Edimler arasındaki denge, aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/12987; Yargıtay 13. HD – 2010/17858).

Borcun Henüz İfa Edilmemiş veya İhtirazi Kayıtla İfa Edilmiş Olması: Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak (ihtirazi kayıtla) ifa etmiş olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304; Yargıtay 6. HD – 2014/3305). Geçmişe yönelik olarak ödenmiş kira bedelleri için uyarlama talep edilemez (Yargıtay 3. HD – 2024/1623).

Sözleşmede veya Kanunda Uyarlama Hükmü Bulunmaması: Sözleşmede veya kanunda değişen hal ve şartlara dair bir intibak kaydı veya hüküm bulunmamalıdır. Ancak, sözleşmede bulunan bir hükmün uygulanmasının TMK m. 2/2 uyarınca hakkın kötüye kullanılması anlamına gelebileceği durumlarda da uyarlama talep edilebilir (Yargıtay 3. HD – 2017/5992).

3. Usul ve Esaslar

Kira uyarlama davalarında mahkemelerin izlemesi gereken usul ve esaslar Yargıtay kararlarında detaylı olarak belirlenmiştir:

Bilirkişi İncelemesi: Mahkeme, uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığını tespit etmek amacıyla konularında uzman üç kişilik bir bilirkişi kurulundan denetime elverişli ve gerekçeli bir rapor almalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304; Yargıtay 3. HD – 2017/5992).

Bilirkişi Raporunun İçeriği: Bilirkişi raporunda, kira bedelinin tespitine ilişkin davalardaki yöntemlerden farklı olarak, uyarlama davasına özgü ilkeler çerçevesinde şu hususlar araştırılıp değerlendirilmelidir:

Kiralananın niteliği, kullanma alanı, konumu.

Bölgedeki kira parasını etkileyecek normalin üstündeki imar ve ticari gelişmeler.

Emsal kira paraları (ancak bunlar sadece yardımcı kaynak olarak dikkate alınır).

Vergi ve amortisman giderlerindeki artışlar.

Döviz kurlarındaki ani ve aşırı iniş ve çıkışlar.

Ülkeyi sarsan ciddi ekonomik kriz veya doğal afetlere bağlı ödeme esaslarının yeniden düzenlenmesini gerektirecek olayların varlığı (Yargıtay 3. HD – 2017/12987; Yargıtay 3. HD – 2018/5741).

Hâkimin Rolü ve Karar: Hâkim, öncelikle sözleşmedeki özel intibak hükümlerini inceler. Böyle bir hüküm yoksa, bilirkişi raporu ve diğer deliller ışığında işlem temelinin çöküp çökmediğini değerlendirir. Uyarlama gerektiği kanaatine varırsa, TMK m. 1’deki yetkisine dayanarak, hak ve nesafet, doğruluk ve dürüstlük kuralları (TMK m. 2/1, 4) çerçevesinde sözleşmedeki boşluğu doldurarak yeni kira bedelini belirler (Yargıtay 13. HD – 2012/2412; Yargıtay 6. HD – 2015/859). Hâkim, tarafların sözleşmeyi yapmaktaki farazi iradelerini ve birleşen amaçlarını göz ardı etmemeli, sözleşmeyi tamamen yeni bir hale dönüştürmemelidir (Yargıtay 3. HD – 2017/11362).

Uygulama Tarihi: Uyarlanan yeni kira bedeli, dava tarihinden itibaren geçerli olur (Yargıtay 13. HD – 2010/11127).

Kararın Gerekçeli Olması: Mahkeme kararı, toplanan delillerin kabul ve ret yönlerini, dayanaklarını içerir şekilde gerekçeli ve Yargıtay denetimine uygun olmalıdır (Yargıtay 6. HD – 2015/6627).

4. Özel Durumlar ve Değerlendirmeler

Tacirler Yönünden Değerlendirme: Tacir olan davacıların TTK m. 20/1 uyarınca “basiretli bir iş adamı gibi” davranma yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, Türkiye’de yıllardır yaşanan istikrarsız ekonomik koşullar gibi durumların tacirler açısından öngörülebilir olduğu kabul edilebilir ve bu durumda uyarlamanın “öngörülmezlik” şartı oluşmayabilir (Yargıtay HGK – 2003/13-332).

TBK m. 344 ile İlişkisi: Konut ve çatılı işyeri kiralarında TBK m. 344, beş yıldan uzun süreli sözleşmelerde kira bedelinin hâkim tarafından hakkaniyete göre belirlenmesine imkân tanımaktadır. Bu hüküm, bir nevi yasal uyarlama imkânı sunmaktadır. Bu nedenle, beş yıllık süre dolmadan sadece kira bedelinin rayiçlerin altında kaldığı gerekçesiyle açılan uyarlama davasının, TBK m. 344’ü bertaraf edeceği gerekçesiyle reddedilebileceği yönünde ilk derece mahkemesi kararı bulunmaktadır (İlkDerece – İstanbul Anadolu 5. Sulh Hukuk Mahkemesi – 2024/128).

Derdestlik ve Etkisi: Derdest (görülmekte olan) bir uyarlama davası, kira alacağının tahsiline yönelik davaları doğrudan etkiler. Bu durumda, alacak davasına bakan mahkemenin, uyarlama davasının sonucunu beklemesi gerekebilir (Yargıtay 3. HD – 2018/7526). Ancak, uyarlama davası kesinleşmeden kiracı, sözleşmedeki kira bedelini tek taraflı olarak eksik ödeyemez veya indirim yapamaz (Yargıtay 3. HD – 2024/1623). Bir yazı önerisi.

Kira Uyarlama Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kira uyarlama davaları, görünüşte yalnızca kira bedelinin değiştirilmesine ilişkin olsa da, TBK m. 138, TMK m. 1, 2 ve 4, yerleşik Yargıtay içtihatları ve teknik bilirkişi değerlendirmeleri nedeniyle son derece karmaşık ve teknik davalardır. Bu davalarda yapılacak usul veya strateji hataları, haklı taleplerin dahi reddedilmesine yol açabilmektedir.

Özellikle

Olağanüstü durumun öngörülemezliğinin somutlaştırılamaması,

Edimler arasındaki dengenin katlanılamaz ölçüde bozulduğunun doğru şekilde ispat edilememesi,

Bilirkişi raporuna zamanında ve teknik itirazların yapılmaması,

Dava tarihinin ve uyarlamanın uygulanacağı tarihin yanlış belirlenmesi,

TBK m. 344 ile TBK m. 138 arasındaki ilişkinin yanlış kurgulanması,

gibi hususlar davanın esastan kaybedilmesine neden olabilmektedir.

Bu nedenle kira uyarlama davalarının, kira hukuku ve Yargıtay uygulamalarına hâkim, ekonomik verileri ve emsal kararları doğru okuyabilen uzman bir avukat tarafından yürütülmesi büyük önem taşır.

Tuzla – İstanbul’da Kira Uyarlama Davalarında Hukuki Destek

2M Hukuk Avukatlık Bürosu (Tuzla / İstanbul) olarak;
kira uyarlama davaları başta olmak üzere konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin uyuşmazlıklarda, güncel Yargıtay içtihatları ve uygulama esasları ışığında müvekkillerimize etkin hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktayız. Kira sözleşmenizin mevcut ekonomik koşullar karşısında adil olmayan sonuçlar doğurduğunu düşünüyorsanız, hak kaybına uğramadan önce profesyonel hukuki destek almanız önemle tavsiye edilir.

Read More

Kira Sözleşmesinde Artış Oranı Yoksa Zam Yapılır mı? Ev Sahibi Zam İsteyebilir mi?

1. Sözleşmede Artış Oranının Belirlenmemesi veya Belirsiz Olması Durumu

Kira Sözleşmesinde Artış Oranı Yoksa Zam Yapılır mı? Ev Sahibi Zam İsteyebilir mi? Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, kira sözleşmesinde artış oranının açıkça yazılmaması veya “enflasyon oranında”, “yasal oranda” gibi muğlak ifadelerle belirtilmesi durumunda, bu şartın “belirli ve muayyen” olmadığı kabul edilmektedir.

Artış Şartının Geçersizliği: Sözleşmede artış oranı belirtilmemişse veya hangi oranın (TEFE, TÜFE, ÜFE) uygulanacağı net değilse, artış şartı geçersizdir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2020/237) ve Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2012/16728k) kararlarına göre, artış şartı belirli ve muayyen olmadığından kiraya verenin tek taraflı belirlemesine itibar edilemez.

Sabit Kira Bedeli İlkesi: Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi (E. 2017/708), 5 yıllık sözleşme süresi içinde artış şartı öngörülmemişse, kira bedeline artış uygulanmasının yasal olarak mümkün olmadığını ve kiracının bedeli sabit tutma hakkı bulunduğunu belirtmiştir. Benzer şekilde Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2017/5904), artış hükmü bulunmayan sözleşmelerde kira bedelinin başlangıç miktarında sabit kalması gerektiğini vurgulamıştır.

2. Kiracının Geçmişte Gönüllü Olarak Artış Yapmasının Etkisi

Sorunun temelini oluşturan “kiracının 2 yıl boyunca artışlı ödeyip 3. yıl ödememesi” durumuna ilişkin emsal kararlar, kiracının bu tutumunun hukuka uygun olduğunu destekler niteliktedir.

Geçmiş Ödemelerin Bağlayıcılığı: 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2020/237 sayılı kararında, somut olayda kiracının akit başlangıcından sonra iyi niyetle artış yaparak ödeme yaptığı, ancak daha sonraki dönemlerde bu artışı sürdürmediği durum incelenmiştir. Kararda, kiracının önceki dönemlerde artışlı ödeme yapmasının, belirsiz olan artış şartını geçerli hale getirmeyeceği ve kiraya verenin ispat yükünü yerine getiremediği belirtilmiştir.

Temerrüt Oluşmaması: 

Kiracının geçmişte TÜFE oranında ödeme yapmış olması, sözleşmede yazılı olmayan bir yükümlülüğü kalıcı hale getirmez. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2011/10959), kiracının TÜFE oranında artış yaparak ödeme yapmasının, sözleşmenin geçersiz artış hükmü nedeniyle orijinal kira bedelini aşan bir yükümlülük oluşturmayacağını hükme bağlamıştır. Dolayısıyla kiracı 3. yılda zam yapmadığında, ödenmeyen artış farkı nedeniyle temerrüde düşmüş sayılmaz ve tahliye edilemez.

3. Kiracının 3. Yılda Zam Yapmama Hakkı

İncelenen kararlar ışığında, sözleşmede açık bir hüküm yoksa kiracının 3. yılda zam yapmama hakkı bulunmaktadır.

Tek Taraflı Artış Talebinin Reddi: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2015/8838), artış şartı kararlaştırılmayan sözleşmelerde davacının (ev sahibi) artışlı kira bedeli istemesinin usulsüz olduğunu belirtmiştir. Kiracı, sözleşmedeki bedel üzerinden veya en son kabul edip ödediği bedel üzerinden ödemeye devam edebilir.

Hukuki Sonuç: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2015/12224K), sözleşmede artış şartı öngörülmediği halde mahkemece ÜFE oranında artış yapılarak temerrüt oluştuğuna karar verilmesini hatalı bulmuştur. Kiracının sözleşmede yazılı miktarı ödemesi yeterli görülmüştür.

4. Ev Sahibinin Hakları ve Kira Tespit Davası

Kiracının zam yapmama hakkı bulunmakla birlikte, bu durum kira bedelinin sonsuza kadar sabit kalacağı anlamına gelmez. Ancak bu artış otomatik değil, mahkeme kararıyla olmalıdır.

Kira Tespit Davası Gerekliliği: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2018/2245), sözleşmede artış şartı bulunmasa dahi ev sahibinin “Kira Tespit Davası” açarak hâkimden kira bedelinin belirlenmesini isteyebileceğini belirtmiştir. Ancak bu dava sonuçlanana kadar kiracı, sözleşmedeki bedeli (veya fiilen ödediği son bedeli) ödemeye devam edebilir.

Geriye Dönük Fark Talebi: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2012/6440), kira tespit davası açılmadığı sürece, geçmişe dönük olarak “sanki tespit ilamı varmış gibi” endeks uygulanarak kira farkı istenemeyeceğini hükme bağlamıştır.

Sonuç: Yargı kararlarına göre; 5 yıllık kira sözleşmesinde artış oranı yazılmamışsa, kiracının ilk 2 yıl iyi niyetle TÜFE oranında artış yapması, 3. yılda da artış yapma zorunluluğu doğurmaz. Artış şartı “belirli ve muayyen” olmadığından, kiracı 3. yılda zam yapmayarak son ödediği bedel üzerinden ödemeye devam etme hakkına sahiptir. Ev sahibi, ödenmeyen artış farkı için icra takibi yapamaz veya tahliye talep edemez; ancak gelecek dönemler için kira tespit davası açabilir.

Kira Artışı Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kira sözleşmesinde artış oranının hiç belirlenmemesi veya belirsiz ifadelerle düzenlenmesi, uygulamada en sık uyuşmazlık yaşanan konuların başında gelmektedir. Yargıtay içtihatları, her somut olayda artış şartının belirli ve muayyen olup olmadığının, kiracının önceki ödeme davranışlarının hukuki sonuç doğurup doğurmadığının ve temerrüt şartlarının oluşup oluşmadığının ayrı ayrı değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Uygulamada en sık yapılan hatalar; kiracının geçmişte gönüllü olarak yaptığı artışların kalıcı bir yükümlülük doğurduğunun sanılması, sözleşmede artış hükmü bulunmamasına rağmen icra takibi başlatılması ve kira tespit davası açılmadan artış talep edilmesidir. Bu tür hatalar, açılan davaların reddine, icra takibinin iptaline ve ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi kira sirkülasyonunun yüksek olduğu bölgelerde kira artışına ilişkin uyuşmazlıklar sıklıkla yargıya taşınmaktadır. Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kira artışı, kira tespit davaları ve temerrüt kaynaklı tahliye uyuşmazlıklarında Yargıtay uygulamasına uygun, stratejik ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Kiracı veya kiraya veren açısından hak kaybı yaşanmaması için uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Alınır mı? Yargıtay Ne Diyor?

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Alınır mı? Yargıtay Ne Diyor? İncelenen yargı kararları ve dokümanlar ışığında, mobbing (psikolojik taciz) nedeniyle manevi tazminat davası açılmasının Türk hukukunda mümkün olduğu, hem adli hem de idari yargıda bu yönde emsal kararlar bulunduğu tespit edilmiştir. Aşağıda, davanın hukuki dayanakları, ispat koşulları, yargılama süreçleri ve mahkemelerin değerlendirme kriterleri detaylandırılmıştır.

1. Tazminat Davasının Açılabilirliği ve Hukuki Dayanaklar

Yargıtay ve Danıştay kararları, mobbing nedeniyle manevi tazminat davası açılabileceğini ve şartların oluşması halinde tazminata hükmedilebileceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Yasal Zemin: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/2274K, 2016/1427) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2021/12218K) kararlarına göre, mobbing davalarının temel dayanağı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 417. maddesidir. Bu madde, işverenin işçinin kişiliğini koruma, saygı gösterme ve psikolojik tacize uğramaması için gerekli önlemleri alma yükümlülüğünü düzenler. Ayrıca 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ve TBK’nın 58. maddesi (kişilik haklarına saldırı) ile Anayasa’nın 17. maddesi (maddi ve manevi varlığı koruma hakkı) davanın anayasal ve yasal dayanaklarını oluşturur.

Dava Türü: Bu davalar, “mobbing nedeniyle kişilik haklarına saldırı” veya “işçiyi gözetme borcuna aykırılık” gerekçesiyle manevi tazminat talepli olarak açılabilmektedir (Yargıtay 4. HD 2015/15518, Yargıtay 22. HD 2016/24622).

2. Mobbingin Tanımı ve Unsurları

Yargı kararlarında mobbing, tazminat hakkı doğurabilmesi için belirli unsurları taşıması gereken bir eylem bütünü olarak tanımlanmıştır.

Sistematik ve Süreklilik: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2016/28981) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/485) kararlarında mobbing; sistematik, sürekli, kasıtlı, yıldırma ve işten uzaklaştırma amacı taşıyan davranışlar olarak tanımlanmıştır.

Tekil Eylemler Mobbing Sayılmaz: Süreklilik göstermeyen, belli aralıklarla tekrarlanmayan, anlık kaba veya nezaketsiz davranışlar mobbing olarak nitelendirilmemekte ve manevi tazminata konu edilmemektedir (Yargıtay 22. HD 2017/42766k). Örneğin, bir avukatın çantasının aranmak istenmesi gibi tekil bir olay, kişilik haklarına saldırı olsa da mobbing kapsamında değerlendirilmemiştir (Yargıtay 9. HD 2012/2473).

Kişilik Haklarına Saldırı: Manevi tazminat talep edebilmek için psikolojik tacizi teşkil eden davranışların kişilik haklarını ihlal boyutuna ulaşması şarttır (Yargıtay 9. HD 2016/17859).

3. İspat Yükü ve Delil Durumu

Davaların kabulü veya reddinde en belirleyici faktör ispat yükümlülüğüdür.

Yaklaşık İspat İlkesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/2274) ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (2019/1136) kararlarına göre, mobbing iddialarında “kesin ispat” aranmamakta, “yaklaşık ispat” yeterli görülmektedir. İşçi, mobbinge dair kuşku uyandıracak güçlü olgular (e-postalar, sağlık raporları, tanık beyanları) sunduğunda, mobbing yapılmadığını ispat yükü işverene geçmektedir.

Delil Yetersizliği ve Ret Kararları: Somut ve inandırıcı delillerin sunulamadığı, tanık beyanlarının duyuma dayalı olduğu veya sistematik baskının kanıtlanamadığı durumlarda manevi tazminat talepleri reddedilmektedir (Yargıtay 22. HD 2016/28981, AYM 15/11/2023, Danıştay 8. Daire 2021/7788).

Mahkemenin Aydınlatma Yükümlülüğü: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2019/571), mobbing iddialarının olayların tipik akışı ve tecrübe kuralları göz önüne alınarak değerlendirilmesi gerektiğini, hakimin davayı aydınlatma ödevi bulunduğunu belirtmiştir.

4. Yargı Yolu ve Görevli Mahkeme

Mobbingin gerçekleştiği statüye (işçi veya memur) ve failin durumuna göre yargı yolu değişmektedir.

İş Mahkemeleri: Özel sektör çalışanları veya iş kanununa tabi personel için davalar İş Mahkemelerinde görülmektedir (Yargıtay HGK 2014/2277).

İdari Yargı (Tam Yargı Davası): Kamu görevlileri, idarenin eylem ve işlemleri (örneğin sürekli görev yeri değişikliği, disiplin cezaları) yoluyla mobbinge maruz kaldıklarında İdare Mahkemelerinde tam yargı davası açabilmektedir (Danıştay 2. Daire 2021/511, Danıştay 2. Daire 2020/1868). Ancak, dava açmadan önce idareye başvuru zorunluluğu bulunmaktadır (Danıştay 2. Daire 2021/18986).

Adli Yargı (Kişisel Kusur): Kamu görevlisine karşı, idari yetki kullanımı dışındaki haksız fiil niteliğindeki eylemleri (hakaret, fiili yol) nedeniyle şahsi kusura dayalı olarak adli yargıda manevi tazminat davası açılabilmektedir (Yargıtay 4. HD 2016/5195, Bursa BAM 2022/2192).

5. Tazminat Miktarının Belirlenmesi

Mahkemeler, mobbingin varlığını kabul ettiklerinde tazminat miktarını belirlerken şu kriterleri esas almaktadır:

Eylemin ağırlığı ve süresi.

Tarafların sosyal ve ekonomik durumları.

Paranın alım gücü.

Tazminatın bir tarafı zenginleştirip diğerini fakirleştirmemesi ilkesi (Yargıtay HGK 2017/486, Yargıtay 7. HD 2013/20568).

Sonuç: Yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde; mobbing nedeniyle manevi tazminat davası açılmasının hukuken mümkün olduğu, ancak davanın kazanılmasının “sistematiklik”, “süreklilik” ve “kişilik haklarına saldırı” unsurlarının yaklaşık ispat kuralları çerçevesinde somut delillerle (tanık, sağlık raporu, yazışmalar vb.) ortaya konulmasına bağlı olduğu sonucuna varılmıştır. Bir yazı önerisi.

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Mobbing nedeniyle manevi tazminat davaları, Yargıtay ve Danıştay içtihatlarıyla şekillenen, ispatı güç ve teknik davalardır. Davanın kabulü; mobbingin sistematik ve süreklilik arz eden bir nitelik taşıdığının, kişilik haklarına saldırı boyutuna ulaştığının ve yaklaşık ispat kuralları çerçevesinde doğru delillerle ortaya konulmasına bağlıdır. Tanık seçimi, yazışmaların sunumu, sağlık raporlarının değerlendirilmesi ve olayların hukuki nitelendirilmesi bu davalarda belirleyici rol oynar.

Uygulamada en sık yapılan hatalar; tekil olayların mobbing olarak ileri sürülmesi, delillerin eksik veya yanlış sunulması ve görevli yargı yolunun hatalı belirlenmesidir. Bu tür hatalar, haklı taleplerin dahi reddine yol açabilmektedir.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi çalışma hayatının yoğun olduğu bölgelerde mobbing iddiaları sıklıkla yargıya taşınmaktadır. Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing nedeniyle manevi tazminat davalarında Yargıtay ve Danıştay uygulamalarına hâkim, delil stratejisi doğru kurgulanmış ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması ve sürecin etkin yürütülmesi açısından uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Gayrimenkul alım satımlarında cayma parası, bağlanma parası (pey akçesi, kapora) ve cezai şartın geçerlilik ve iade koşulları nelerdir?

1. Kavramsal Tanımlar ve Hukuki Nitelendirmeler

Gayrimenkul alım satımlarında cayma parası, bağlanma parası (pey akçesi, kapora) ve cezai şartın geçerlilik ve iade koşulları nelerdir? İncelenen yargı kararlarında gayrimenkul alım satımlarında kullanılan parasal kavramlar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) çerçevesinde şu şekilde tanımlanmıştır:

Bağlanma Parası (Pey Akçesi / Kapora): TBK m. 177 uyarınca, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” olarak değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilmiş sayılır (pey akçesi). Bu paranın amacı sözleşmenin kurulduğuna delil oluşturmak ve kısmi ifayı sağlamaktır. Yerel adet veya sözleşmede aksine hüküm yoksa esas alacaktan düşülür. Yargıtay kararlarında “kapora” ve “pey akçesi” kavramları eş anlamlı olarak kullanılmakta ve bu ödemelerin sözleşmenin yapıldığına dair bir karine oluşturduğu kabul edilmektedir.

Cayma Parası (Cayma Akçesi): TBK m. 178 kapsamında, taraflara sözleşmeden serbestçe dönme yetkisi veren bir paradır. Bu para kararlaştırıldığında, parayı veren cayarsa verdiğini bırakır; parayı alan cayarsa aldığının iki katını geri verir. Cayma parası, kişiye parayı kaybetme pahasına sözleşmeden dönme hakkı tanır.

Cezai Şart (Ceza Koşulu): TBK m. 179-182 arasında düzenlenen, asıl borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi durumunda ödenmesi kararlaştırılan fer’i (yan) bir edimdir. Borcu kuvvetlendirme amacı taşır.

2. Gayrimenkul Satışlarında Geçerlilik Şartları

Yargı kararlarında istikrarla vurgulanan temel husus, gayrimenkul satış ve satış vaadi sözleşmelerinin geçerliliğinin “resmi şekil” şartına bağlı olduğudur:

Resmi Şekil Zorunluluğu: Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 706, TBK m. 237, Tapu Kanunu m. 26 ve Noterlik Kanunu m. 60 hükümleri uyarınca, tapulu taşınmazların mülkiyet devrini öngören sözleşmelerin resmi şekilde (tapu memuru veya noter huzurunda) yapılması geçerlilik koşuludur.

Adi Yazılı Sözleşmelerin Durumu: Taraflar arasında adi yazılı şekilde (noter veya tapu dışında, haricen) yapılan gayrimenkul satış veya satış vaadi sözleşmeleri hukuken geçersizdir (batıldır). Bu sözleşmeler taraflar için hak ve borç doğurmaz.

3. Geçersiz Sözleşmelerde Kapora, Cayma Parası ve Cezai Şartın Akıbeti

Sözleşmenin resmi şekilde yapılmaması nedeniyle geçersiz sayılması durumunda, sözleşmeye bağlı fer’i (yan) şartların durumu şu şekilde değerlendirilmiştir:

Fer’i Şartların Geçersizliği İlkesi: Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, “asıl borç hükümsüz olunca, cezai şart, cayma parası veya pey akçesi gibi fer’i şartların da hükümsüz olacağı” ilkesi benimsenmiştir. Dolayısıyla, resmi şekilde yapılmayan bir sözleşmede yer alan “vazgeçen kaporayı yakar” veya “vazgeçen şu kadar ceza öder” şeklindeki hükümler geçersizdir ve uygulanamaz.

Sebepsiz Zenginleşme ve İade: Geçersiz sözleşme nedeniyle taraflar, sözleşmenin ifasını veya cezai şartı talep edemezler. Ancak, verdiklerini “sebepsiz zenginleşme” (haksız iktisap) hükümleri çerçevesinde geri isteyebilirler.

Alıcı, ödediği kaporayı/pey akçesini geri alabilir.

Satıcı, geçersiz sözleşmeye dayanarak kaporayı elinde tutamaz veya cezai şart talep edemez.

4. İspat Yükü ve Karine

Pey Akçesi Karinesi: Sözleşme yapılırken verilen paranın ne amaçla verildiği açıkça anlaşılmıyorsa, bunun “pey akçesi” (bağlanma parası) olduğu kabul edilir (TBK m. 177/1).

Cayma Parasının İspatı: Verilen paranın “cayma parası” olduğunu iddia eden taraf, bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Sözleşmede açıkça “cayma tazminatı” veya “cayma parası” olduğu belirtilmedikçe, verilen para cayma parası olarak nitelendirilemez ve iadesi gerekir.

Sonuç

Yargı kararlarına göre; gayrimenkul alım satımlarında kapora, bağlanma parası, cayma parası ve cezai şartların hukuken geçerli olabilmesi ve talep edilebilmesi için asıl sözleşmenin resmi şekilde (tapu veya noter huzurunda) yapılmış olması zorunludur. Adi yazılı şekilde yapılan sözleşmeler geçersiz olduğundan, bu sözleşmelerde yer alan “kaporanın yanacağı” veya “cezai şart ödeneceği” yönündeki hükümler de geçersizdir. Taraflar, geçersiz sözleşme uyarınca verdikleri paraları sebepsiz zenginleşme hükümleri gereğince geri talep edebilirler. Bir yazı önerisi.

Gayrimenkul Kapora ve Cayma Parası Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Gayrimenkul alım satımlarında kapora, bağlanma parası, cayma parası ve cezai şart ayrımı; Türk Borçlar Kanunu, Türk Medeni Kanunu ve Yargıtay içtihatlarının birlikte değerlendirilmesini gerektiren teknik ve şekle bağlı bir hukuk alanıdır. Uygulamada en sık yapılan hata, adi yazılı bir sözleşmede yer alan “kapora yanar” veya “cezai şart ödenir” ibaresinin tek başına geçerli olduğu düşüncesidir. Oysa resmi şekil şartına uyulmayan sözleşmelerde bu tür hükümler hukuki sonuç doğurmaz.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi taşınmaz alım satım işlemlerinin yoğun olduğu bölgelerde, kaporanın iadesi veya yanması konusu sıklıkla dava konusu yapılmakta ve yanlış hukuki değerlendirmeler ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır.

Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, gayrimenkul satışlarında kaporanın hukuki niteliği, cayma parası–bağlanma parası ayrımı ve sebepsiz zenginleşmeden doğan iade davalarında Yargıtay uygulamasına uygun, sonuç odaklı hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması ve sürecin doğru yönetilmesi açısından uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Bina aidatı ödenmezse ne olur?

Giriş

Bina aidatı ödenmezse ne olur? Bu çalışma, aidat borcunun ödenmemesi durumunda kat maliklerinin karşılaşacağı hukuki sonuçları, sunulan yargı kararları ve dokümanlar çerçevesinde analiz etmektedir. İncelemeler, aidat borcunun tahsili için başvurulabilecek yasal yolları, uygulanacak mali yaptırımları ve bu süreçlerde dikkat edilmesi gereken usuli detayları ortaya koymaktadır.

1. Bina aidatı : Yasal Yollara Başvuru, İcra Takibi ve Dava Hakkı

Yargı kararlarının tamamına yakınında ortak olan en temel bulgu, aidat borcunu ödemeyen kat maliki aleyhine yasal yollara başvurulabileceğidir. Bu hak, hem yöneticiye hem de diğer kat maliklerine tanınmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin bir kararında da atıf yapılan KMK’nın 20. maddesi bu hakkın yasal dayanağını oluşturmaktadır: “Gider veya avans payını ödemeyen kat maliki hakkında, diğer kat maliklerinden her biri veya yönetici tarafından, yönetim planına, bu Kanuna ve genel hükümlere göre dava açılabilir, icra takibi yapılabilir.” (AYM – 18/9/2014; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu – 2017/1995)

2. Gecikme Tazminatı ve Faizi Uygulaması

Aidat borcunun zamanında ödenmemesinin en önemli mali sonucu, gecikme tazminatı veya faizi işletilmesidir. Bu konuda kararlar, faiz oranının kaynağına göre bir ayrım yapmaktadır:

Kanuni Oran: KMK’nın 20. maddesi, herhangi bir özel düzenleme bulunmaması halinde uygulanacak standart oranı belirler: “Gider ve avans payının tamamını ödemeyen kat maliki ödemede geciktiği günler için aylık yüzde beş hesabıyla gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür.” (Yargıtay 20. Hukuk Dairesi – 2018/4842).

Kararlaştırılan Oranlar: Kat malikleri, yönetim planı veya kat malikleri kurulu kararlarıyla kanuni orandan farklı bir gecikme faizi oranı belirleyebilirler. Yargıtay, bu tür özel düzenlemelere öncelik tanımaktadır. Örneğin, Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2017/1685 sayılı kararında, yönetim planında ve genel kurul kararlarında aylık %5 oranında faiz belirlendiği için bu oranın uygulanması gerektiği vurgulanmıştır. Benzer şekilde, kooperatif genel kurullarında alınan kararlarla aylık %1,5 (Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2018/1235) veya aylık %3 (Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2021/228) gibi oranlar belirlenebilmekte ve bu kararlar üyeleri bağlamaktadır. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi’nin 2018/1021 sayılı kararı, bu oranların 6098 sayılı TBK’nın 120/2. maddesindeki sınırı aşmaması gerektiğine dikkat çekmektedir.

3. Gecikme Tazminatının Başlangıç Tarihi

Yargıtay kararları, gecikme tazminatının hangi tarihten itibaren işletileceği konusunda net bir usul belirlemiştir. Bu, borcun muaccel hale geldiği ve borçlunun temerrüde düştüğü anın tespiti açısından kritik öneme sahiptir. Yargıtay 18. ve 20. Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarında bu husus şöyle açıklanmıştır: “…dava konusu ortak giderin dayanağını oluşturan kat malikleri kurulu kararlarına davalılar katılmışsa karar tarihi, kararın alındığı toplantıya katılmamışsa bu kararın kendisine tebliğ edildiği ya da başka bir biçimde borcunu öğrendiği tarih, bu da yoksa hakkında açılan icra takibi nedeniyle ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihin esas alınması...” (Yargıtay 18. Hukuk Dairesi – 2014/22486; Yargıtay 20. Hukuk Dairesi – 2018/3877)

Bu sıralama, adil bir uygulama için borçlunun borçtan haberdar olmasının esas alındığını göstermektedir.

4. Farklı Perspektifler ve Özel Durumlar

Faizden Feragat: Kat malikleri veya kooperatif genel kurulu, gecikme faizi uygulanmamasına da karar verebilir. İstanbul Anadolu 11. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2022/112 sayılı kararında, genel kurulda “gecikme zammı alınmaması konusunda oy birliği ile karar alındığı” için faiz talebinin reddedildiği görülmektedir.

Sorumluluğun Doğmadığı Haller: Aidat borcunun doğabilmesi için ilgili hizmetten yararlanma ve borcun kaynağı olan kararların usulüne uygun olması gerekir. Ankara 13. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2020/340 sayılı kararında, dava konusu konutun üyeye teslim edilmediği gerekçesiyle aidat ve genel gider isteme şartlarının oluşmadığına hükmedilmiştir.

İcra İnkar Tazminatı: Aidat borcunun likit (belirli ve muaccel) olması ve borçlunun takibe haksız itiraz etmesi durumunda, alacaklı lehine asıl alacağın %20’sinden az olmamak kaydıyla icra inkar tazminatına hükmedilebilir (İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesi – 2024/97; Yargıtay 23. Hukuk Dairesi – 2011/3860).

Sonuç

Aidat ödeme yükümlülüğünün ihlali, kat malikleri ve kooperatif ortakları için ciddi hukuki ve mali sonuçlar doğuran bir durumdur. Yargı kararları, bu ihlal karşısında alacaklı olan yönetici veya diğer maliklere, icra takibi ve dava açma yoluyla alacaklarını tahsil etme imkanı tanıdığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu süreçte, borca ek olarak KMK, yönetim planı veya genel kurul kararlarıyla belirlenen oranlarda gecikme tazminatı talep edilmesi standart bir uygulamadır. Yargı kararları, faiz oranının belirlenmesinden faizin başlangıç tarihine kadar sürecin usuli ayrıntılarını netleştirmiş olup, her davanın kendi özel koşulları (kararların tebliği, borçlunun durumu vb.) içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bir yazı önerisi.

Read More

Yönetim planı olmadan kat mülkiyeti kurulabilir mi?

Giriş

Bu çalışma, “Yönetim planı olmadan kat mülkiyeti kurulabilir mi?” sorusuna ilişkin olarak sunulan Yargıtay, Danıştay, Uyuşmazlık Mahkemesi ve ilk derece mahkemesi kararlarının analiziyle hazırlanmıştır. İncelenen kararlar, sorunun yanıtının tek ve kesin olmadığını, konunun yasal düzenlemeler, fiili durumlar ve yargısal yorumlar çerçevesinde farklılıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır. Çalışma, bu farklı perspektifleri bir araya getirerek sorunun hukuki boyutlarını aydınlatmayı amaçlamaktadır.

1. Yönetim Planının Kurucu Unsur Olarak Yasal Dayanağı

Kat Mülkiyeti Kanunu, yönetim planını kat mülkiyetinin kurulması için gerekli temel belgelerden biri olarak saymaktadır. Yargıtay ve Danıştay kararları bu yasal zorunluluğu sıklıkla teyit etmektedir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 2013/15750 E. sayılı kararında bu durum net bir şekilde ifade edilmiştir: “Bağımsız bölümlerin kullanılış tarzına, birden çok yapının varlığı halinde bu yapıların özelliğine göre 28 inci maddedeki esaslar çerçevesinde hazırlanmış, kat mülkiyetini kuran malik veya malikler tarafından imzalanmış bir yönetim plânı.”

Benzer şekilde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2023/572 E. sayılı kararında, özellikle toplu yapılar için yönetim planının birleştirici ve zorunlu niteliği vurgulanmıştır: “Toplu yapı kapsamındaki yapı ve yerler için tamamını kapsayan bir tek yönetim plânı düzenlenir. Yönetim plânı, toplu yapı kapsamındaki bütün kat maliklerini bağlar.”

Bu kararlar, yasal düzenlemenin kat mülkiyeti rejiminin temelini oluşturan ve tüm malikleri bağlayan bir “sözleşme” olarak yönetim planını zorunlu kıldığını göstermektedir.

2. Yasal Zorunluluğun Aşıldığı Durumlar ve Yargısal Yorumlar

Yasal kuralın katılığına rağmen, yargı kararları hakkaniyet ve pratik gereklilikler doğrultusunda esneklik göstermektedir.

Mahkeme Kararıyla “İmzalanmış Sayılma”: Malikler arasında anlaşmazlık olması ve bazılarının yönetim planını imzalamaktan imtina etmesi, kat mülkiyeti kurma hakkını ortadan kaldırmamalıdır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/2000 E. sayılı kararında bu duruma çözüm getirilmiştir. Kararda, KMK’nın 12. maddesinde sayılan belgelerin (proje, yapı kullanma belgesi ve yönetim planı) tamamlattırılması gerektiği, ancak “Yönetim planının paydaşlar tarafından imzalanmaktan kaçınılması halinde ise imzalanmış sayılması suretiyle” kat mülkiyetine geçişin mümkün olduğu belirtilmiştir. Bu yorum, kötü niyetli engellemelerin önüne geçmeyi amaçlamaktadır.

Kat İrtifakından Kat Mülkiyetine Geçiş: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2019/363 E. sayılı kararı, önemli bir istisnayı ortaya koymaktadır. KMK’nın 14. maddesine atıf yapan karar, kat irtifakı kurulurken yönetim planı verilmişse, “Kat mülkiyetine geçişte ayrıca yönetim plânı istenmez” hükmünü hatırlatır. Bu, sürecin başında verilen bir planın yeterli görüldüğünü ve mükerrer bir işlemden kaçınıldığını gösterir.

Fiilen Yönetim Plansız veya Ayrı Planlarla Var Olan Kat Mülkiyeti: Özellikle birden fazla parseli kapsayan sitelerde, yasal anlamda “toplu yapı” yönetimine geçilmemişse, her parselin kendi kat mülkiyeti ve kendi yönetim planı ile varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 2024/8460 E. sayılı kararı bu durumu örneklendirir:”…taraflar arasında her iki parseli kapsayan bir yönetim planı bulunmadığı gibi 634 sayılı Kanun kapsamında toplu yapı yönetim planı da her iki parsel için kat malikleri kurulunca kabul edilerek tapu kütüğüne tescil edilmediği…”

Bu gibi durumlarda, kat mülkiyeti mevcuttur ancak parseller arası ilişkiler ve ortak giderlere ilişkin uyuşmazlıklar KMK yerine genel hükümlere (Türk Medeni Kanunu, Borçlar Kanunu) göre çözümlenir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2018/3771 E. sayılı kararında belirtildiği gibi, toplu yapı yönetimine geçilmediyse “uyuşmazlıkta Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinin değil, genel hükümlerin uygulanması gerekmektedir.”

Sonuç

Sonuç olarak, “Yönetim planı olmadan kat mülkiyeti kurulabilir mi?” sorusuna verilecek yanıt, hukuki ve fiili duruma göre değişmektedir:

Hukuken (De Jure): Hayır, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca, yönetim planı kat mülkiyetinin kurulması için zorunlu bir kurucu belgedir. Tapu siciline tescil için sunulması gerekir.

Yargısal Uygulamada ve Fiiliyatta (De Facto): Evet, belirli koşullar altında yönetim planı olmadan da kat mülkiyeti kurulabilir veya varlığını sürdürebilir.

Maliklerin imzadan kaçınması halinde mahkeme kararıyla planın “imzalanmış sayılması” mümkündür.

Kat irtifakı aşamasında sunulan bir yönetim planı, kat mülkiyetine geçiş için yeterlidir.

Birden çok parselden oluşan yapılarda, tüm parselleri kapsayan birleşik bir “toplu yapı yönetim planı” olmasa dahi, her parsel kendi içinde kat mülkiyetli olarak var olabilir. Bu durumda, parsellerin ortak yönetimine ilişkin uyuşmazlıklar KMK yerine genel hükümlere tabi olur.

    Dolayısıyla, yönetim planının yokluğu kat mülkiyetinin kurulmasına mutlak bir engel teşkil etmemekle birlikte, bu eksiklik anagayrimenkulün yönetimi ve ortaya çıkacak uyuşmazlıklarda uygulanacak hukuk kurallarının niteliğini temelden değiştiren önemli bir hukuki sonuç doğurmaktadır. Bir yazı önerisi.

    Yönetim Planı Olmadan Kat Mülkiyeti Kurulabilir mi?

    “Yönetim planı olmadan kat mülkiyeti kurulabilir mi?” sorusu, özellikle site yönetimleri, toplu yapılar ve büyük konut projeleri bakımından uygulamada sıkça gündeme gelmektedir. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca yönetim planı, kat mülkiyetinin kurulması için kural olarak zorunlu ve kurucu bir belgedir. Yargıtay ve Danıştay kararlarında yönetim planı, tüm kat maliklerini bağlayan ve kat mülkiyeti rejiminin temelini oluşturan bir “sözleşme” olarak kabul edilmektedir.

    Bununla birlikte yargısal uygulamada, katı yasal düzenlemeye istisnalar getirildiği görülmektedir. Maliklerin yönetim planını imzalamaktan kaçınması hâlinde, mahkeme kararıyla yönetim planının imzalanmış sayılması suretiyle kat mülkiyetine geçiş mümkün olabilmektedir. Ayrıca kat irtifakı kurulurken yönetim planı sunulmuşsa, kat mülkiyetine geçiş aşamasında yeniden plan aranmadığı Yargıtay içtihatlarıyla kabul edilmiştir.

    Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi çok parselden oluşan sitelerde, tüm parselleri kapsayan bir toplu yapı yönetim planı bulunmasa dahi, her parsel kendi içinde kat mülkiyetli olarak varlığını sürdürebilmektedir. Bu durumda parseller arası uyuşmazlıklar Kat Mülkiyeti Kanunu yerine Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine göre çözümlenmektedir.

    Sonuç olarak, yönetim planı hukuken zorunlu olmakla birlikte, fiiliyatta planın yokluğu kat mülkiyetinin varlığını her durumda ortadan kaldırmamaktadır. Ancak bu eksiklik, yönetim, temsil ve gider paylaşımı gibi konularda ciddi hukuki riskler doğurmaktadır. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kat mülkiyeti ve site yönetimi uyuşmazlıklarında Yargıtay uygulamasına uygun, etkin hukuki danışmanlık sunmaktadır.

    Read More

    Bir konkordato ön projesinde olması gerekenler nelerdir?

    Bu çalışma, “konkordato projesinde olması gerekenler” sorusuna yanıt olarak, sunulan yargı kararları analizlerinden derlenmiştir. Çalışma, İcra ve İflas Kanunu (İİK) çerçevesinde bir konkordato projesinin taşıması gereken yasal, maddi ve usuli unsurları, mahkemelerin ret ve tasdik kararlarında öne çıkan gerekçeler ışığında incelemektedir. Analiz, projenin hem şekli zorunluluklarını hem de başarıya ulaşması için gereken içeriksel niteliklerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

    İncelenen yargı kararları, başarılı bir konkordato projesinin temel niteliklerine ilişkin tutarlı bir çerçeve sunmaktadır. Ana bulgular şu şekilde özetlenebilir:

    Yasal Çerçeveye Tam Uyum (İİK m. 286): Konkordato projesi, İİK m. 286/1-a’da belirtilen tüm unsurları eksiksiz içermelidir. Bu unsurlar; borçların hangi oran veya vadede ödeneceği, alacaklıların alacaklarından ne oranda feragat edeceği, mevcut malların satılıp satılmayacağı ve faaliyetin devamı için gerekli mali kaynağın nasıl sağlanacağıdır.

    Bağımsızlık ve Özgünlük İlkesi: Yargı kararlarında en sık vurgulanan ret gerekçelerinden biri, projenin bağımsız olmamasıdır. Özellikle şirket ortağı veya kefili olan gerçek kişilerin sunduğu projelerin, şirketin konkordato projesine bağımlı kılınması kabul edilmemektedir. Proje, her borçlu için “kendine özgü hiçbir konkordato tedbiri ve hedefi içermediği” takdirde reddedilmektedir.

    Somutluk, Gerçekçilik ve Uygulanabilirlik: Proje, “soyut dilek ve temenniler” içermemeli; somut, gerçekçi ve uygulanabilir bir mali iyileştirme planı sunmalıdır. Mali kaynağın nasıl sağlanacağı (sermaye artırımı, kredi, malvarlığı satışı vb.) net bir şekilde açıklanmalı ve projenin başarı şansı objektif verilere dayandırılmalıdır.

    Tasdik Koşullarına Uygunluk (İİK m. 305): Projenin nihai olarak tasdik edilebilmesi için İİK m. 305’te belirtilen kümülatif şartları sağlaması gerekir. Bunlar arasında; teklifin borçlunun iflası halinde alacaklıların eline geçecek miktardan fazla olması, teklifin borçlunun kaynaklarıyla orantılı olması ve alacaklılar toplantısında gerekli çoğunlukla kabul edilmesi gibi temel koşullar bulunmaktadır.

    1. Konkordato Ön Projesinin Yasal Çerçevesi ve Zorunlu İçeriği

    Yargı kararları, konkordato talebinin temelini oluşturan ön projenin İİK m. 286’da sayılan unsurları eksiksiz olarak içermesi gerektiğini oybirliğiyle vurgulamaktadır. Kanun metni, birçok kararda doğrudan alıntılanmıştır: “borçlunun borçlarını hangi oranda veya vadede ödeyeceğini, bu kapsamda alacaklıların alacaklarından hangi oranda vazgeçmiş olacaklarını, ödemelerin yapılması için borçlunun mevcut mallarını satıp satmayacağını, borçlunun faaliyetine devam edebilmesi ve alacaklılarına ödemelerini yapabilmesi için gerekli mali kaynağın sermaye artırımı veya kredi temini yoluyla yahut başka bir yöntem kullanarak sağlanacağını gösteren konkordato ön projesi” (Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/20).

    Bu temel içeriğe ek olarak, projenin dava dilekçesi ekinde sunulması gereken diğer belgeler de talebin geçerliliği için kritik öneme sahiptir. Bunlar arasında; borçlunun malvarlığını gösterir belgeler (bilanço, gelir tablosu, nakit akım tablosu), alacaklıları ve alacak miktarlarını gösteren liste, iflas haliyle karşılaştırmalı tablo ve teklifin gerçekleşeceğine dair makul güvence veren bağımsız denetim raporu bulunmaktadır (İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2024/175; Kayseri 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/324). Bu belgelerin eksikliği, davanın usulden reddine dahi sebep olabilmektedir.

    2. Projenin Bağımsız ve Özgün Olma Zorunluluğu

    İncelenen kararlarda en sık karşılaşılan ret nedeni, özellikle gerçek kişi borçluların (genellikle şirket kefilleri) sunduğu projelerin, asıl borçlu şirketin projesine bağımlı olmasıdır. Mahkemeler, her borçlunun mali durumunun ve tasdik koşullarının bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini kesin bir dille ifade etmektedir.

    Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin bir kararında bu ilke net bir şekilde ortaya konulmuştur: “Davacının konkordato talep ve projelerinin, şirketin konkordato talep ve projesinden bağımsız olması ve konkordato tasdik koşullarının bağımsız bir şekilde değerlendirilmesi gerekmekte iken, borçlu şirketten bağımsız bir konkordato projesinin bulunmadığı, projenin kendine özgü hiçbir konkordato tedbiri ve hedefi içermediği, tamamen borçlu şirketin ön projesi üzerine temellendirildiği.” (Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/220).

    Bu kapsamda, kefil konumundaki borçlunun, “kefalet borcunu hangi oranda veya vadede ödeyeceğini, ödemelerin yapılması için mevcut mallarını satıp satmayacağını, kefalet borcu ödemesini yapabilmek için gerekli mâli kaynağı nasıl sağlayacağını açıkça belirtmesi” zorunludur (İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/810). Projenin başarısını başka bir borçlunun projesinin başarısına bağlamak, konkordato müessesesinin amacına aykırı bulunmakta ve talebin reddine yol açmaktadır.

    3. Projenin Gerçekçi, Somut ve Uygulanabilir Olması

    Mahkemeler, konkordato talebinin yalnızca borçluya zaman kazandırmaya veya icra takiplerinden kurtulmaya yönelik bir araç olarak kullanılmasını engellemek amacıyla projenin içeriğini titizlikle incelemektedir. Projenin “sürekli ve kalıcı bir iyileşme olasılığını konkordato projesi yardımıyla inanılır kılması” gerektiği vurgulanmaktadır (Kayseri 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/91).

    Bu nedenle, projede sunulan mali kaynakların somut ve ulaşılabilir olması şarttır. Kararlarda, mali kaynak yaratma yöntemleri olarak “ortakların yeni sermaye getirmeleri, kişisel malvarlıklarını paraya çevirerek şirkete getirmeleri, sermaye artırımı yaparak yeni ortak almaları, işletmenin bir bankadan kredi bulması” gibi somut adımlar örnek gösterilmiştir (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi, 2025/840). Projenin başarı şansı, borçlunun malvarlığı, gelirleri ve taahhütleri gibi objektif verilere göre değerlendirilir. Komiser raporları, projenin gerçekçiliğinin ve uygulanabilirliğinin denetlenmesinde kilit rol oynamaktadır. Gerçekçi olmayan kar tahminleri, piyasa koşullarıyla uyumsuz faiz oranları veya belirsiz kaynaklara dayanan projeler, başarı şansı düşük bulunarak reddedilmektedir (Kayseri 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2025/250).

    4. Tasdik Aşaması ve İİK m. 305 Koşulları

    Bir projenin yasal unsurları taşıması ve alacaklılar tarafından kabul edilmesi, tasdik için tek başına yeterli değildir. Mahkeme, İİK m. 305’te sayılan şartların varlığını re’sen araştırmakla yükümlüdür. İncelenen kararlarda bu şartlar sıklıkla yinelenmiştir:

    Teklif edilen tutarın, borçlunun iflası halinde alacaklıların eline geçebilecek muhtemel miktardan fazla olması.

    Teklif edilen tutarın borçlunun kaynaklarıyla orantılı olması.

    Projenin İİK m. 302’de öngörülen çoğunlukla kabul edilmiş olması.

    İmtiyazlı alacakların tam olarak ödenmesinin veya teminata bağlanmasının sağlanması.

    Yargılama giderleri ile tasdik harcının depo edilmesi.

    Bu şartların tamamının bir arada bulunması zorunludur. Örneğin, teklifin borçlunun kaynaklarıyla orantılı olmaması veya iflasa göre daha avantajlı bir durum sunmaması, diğer koşullar sağlansa bile projenin tasdikine engel teşkil etmektedir (İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi, 2021/2403). Bir yazı önerisi.

    Sonuç

    Yargı kararlarının analizi, konkordato projesinin hazırlanmasının çok yönlü ve titizlik gerektiren bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Başarılı bir proje, yalnızca İİK m. 286’da belirtilen şekli unsurları yerine getiren bir belge değil, aynı zamanda borçlunun mali durumunu somut verilere dayanarak analiz eden, gerçekçi ve uygulanabilir bir iyileştirme planıdır.

    Mahkemeler, özellikle projenin her bir borçlu için bağımsız ve özgün olmasını, somut mali kaynaklara dayanmasını ve kalıcı bir iyileşme ihtimali sunmasını aramaktadır. Şirket konkordatosuna dayandırılan, soyut vaatler içeren ve sadece icra takiplerini durdurma amacı güden projeler istikrarlı bir şekilde reddedilmektedir. Bu nedenle, konkordato başvurusunda bulunan borçluların, yasal zorunluluklara tam uyumun yanı sıra, projenin içeriksel kalitesine ve inandırıcılığına azami özeni göstermesi, sürecin başarısı için hayati önem taşımaktadır.

    Neden Uzman Konkordato Avukatı Desteği Gereklidir?

    Konkordato projesinin hazırlanması; mali analiz, borç yönetimi, hukuki zorunluluklar ve mahkemelerin aradığı teknik kriterler açısından son derece karmaşık ve uzmanlık gerektiren bir süreçtir. Yargı kararlarının tamamı, hatalı hazırlanmış projelerin, eksik belgelerin, şirket projesine bağımlı şahıs projelerinin, gerçek olmayan mali kaynakların veya İİK m. 286–305 hükümlerine aykırılıkların doğrudan reddedilme nedeni olduğu konusunda istikrarlıdır. Bu nedenle konkordato başvurusunun başarıya ulaşabilmesi, ancak sürecin uzman bir konkordato avukatı tarafından yürütülmesiyle mümkündür.

    Uzman bir konkordato avukatı:

    Projenin İİK m. 286’daki zorunlu unsurları eksiksiz taşımasını,

    Borçluya özgü bağımsız ve özgün bir proje oluşturulmasını,

    Sermaye, kredi, varlık satışı gibi mali kaynakların somut ve belgeli şekilde sunulmasını,

    Komiser ve bilirkişi sürecinin doğru yönlendirilmesini,

    Alacaklı çoğunluğunun sağlanmasına yönelik stratejik planlamayı,

    Tasdik aşamasında mahkemenin re’sen araştırdığı kriterlerin tamamının karşılanmasını sağlar.

    Bu teknik sürecin profesyonel şekilde yürütülmemesi; konkordatonun reddine, mühletin kaldırılmasına ve borçlunun doğrudan iflasına kadar varabilen ağır sonuçlar doğurabilir.

    2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul–Tuzla merkezli olup Pendik, Kartal, Maltepe, Ataşehir, Kadıköy, Darıca, Gebze, Dilovası, Çayırova, Şekerpınar ve Tepeören bölgelerinde konkordato projesi hazırlığı, başvuru, geçici/kesin mühlet ve tasdik süreçlerinde uzman konkordato avukatlarıyla profesyonel destek sunmaktadır.

    Read More

    Kapora yanar mı?

    1. Kaporanın Hukuki Niteliği ve “Yanma” Durumu

    Kapora yanar mı? Yargı kararlarında hakim olan genel görüş, kaporanın kural olarak “yanmayacağı” ve sözleşmenin ifa edilmemesi veya geçersiz olması durumunda iade edilmesi gerektiği yönündedir.

    A. Genel Kural: Bağlanma Parası Olarak Kabul (TBK m. 177) Türk Borçlar Kanunu’nun 177. maddesi uyarınca, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilen “bağlanma parası” sayılır.

    İade Zorunluluğu: Mahkemeler, açıkça “cayma tazminatı” olduğu şart edilmedikçe, kaporanın akdi bozmakta haklı olsun olmasın veren tarafça geri istenebileceğine hükmetmiştir. Kaporanın amacı sözleşmenin kurulduğuna delil olmaktır; cezai şart değildir (İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2022/229; Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2018/18K 58).

    İspat Yükü: Verilen paranın cayma parası olduğunu (yani yanacağını) iddia eden taraf, bu iddiasını yazılı delille ispatlamak zorundadır. İspat edilemezse para bağlanma parası sayılır ve iadesi gerekir (Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/1000; BAM İstanbul 13. Hukuk Dairesi, 2020/747).

    B. Geçersiz Sözleşmelerde Durum (Sebepsiz Zenginleşme) 

    Özellikle taşınmaz satışlarında sıkça görülen “harici” (noter/tapu dışı) sözleşmelerde kapora kesinlikle yanmaz.

    Fer’i Şart İlkesi: Kapora, asıl sözleşmeye bağlı fer’i (yan) bir şarttır. Asıl sözleşme (örneğin taşınmaz satışı) resmi şekil şartına uyulmadığı için geçersizse, kaporaya ilişkin hükümler de geçersizdir.

    Sonuç: Taraflar geçersiz sözleşme nedeniyle aldıklarını “sebepsiz zenginleşme” hükümleri çerçevesinde iade etmekle yükümlüdür. Sözleşmede “kapora iade edilmez” yazsa dahi, sözleşme geçersiz olduğu için bu madde hüküm doğurmaz (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2018/3077; Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2022/552; İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/608).

    C. İstisnai Durumlar ve Cayma Parası 

    Kaporanın “yanması” (satıcıda kalması), ancak geçerli bir sözleşmede açıkça “cayma parası” (TBK m. 178) olarak kararlaştırılması veya ticari bir hüküm bulunması halinde mümkündür.

    Geçerli Sözleşme Şartı: İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesi (2024/66), geçerli kabul edilen bir sözleşmede alıcının vazgeçmesi halinde kaporanın iade edilmeyeceğine dair hükmü dikkate almıştır.

    Proforma Fatura/Ticari İlişki: İstanbul Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesi (2021/152), proforma faturada “vazgeçme halinde iade edilmeyeceği”nin açıkça yazılması ve alıcının tacir olması durumunda, kaporanın iade edilmemesini hukuka uygun bulmuştur. Ancak Konya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi (2020/321), sözleşmede “iade edilmez” yazmasına rağmen, TBK 177 karinesini esas alarak paranın bağlanma parası olduğunu ve iade edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu konuda somut olayın özellikleri belirleyicidir.

    2. Kaporanın Geçerlilik Şartları

    Kaporanın hukuken geçerli bir “cayma akçesi” veya sözleşme delili sayılabilmesi için belirli şartlar aranmaktadır.

    A. Şekil Şartı ve Asıl Sözleşmeye Bağlılık

    Resmi Şekil: Taşınmaz satışlarında kaporanın geçerliliği, asıl satış sözleşmesinin resmi şekilde (tapu veya noter) yapılmasına bağlıdır. Adi yazılı veya sözlü yapılan taşınmaz satışlarında kapora anlaşması geçersizdir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/1137; BAM İstanbul 3. Hukuk Dairesi, 2025/183).

    Yazılı Delil: Kaporanın “cayma parası” olarak nitelendirilebilmesi (yani yanabilmesi) için bu hususun açıkça kararlaştırılması ve tercihen yazılı olması gerekir. Aksi halde TBK 177 gereği bağlanma parası sayılır (BAM İstanbul 13. Hukuk Dairesi, 2020/747).

    B. İspat Araçları

    Dekont Açıklaması: Banka dekontunda “kapora”, “bağlanma parası” veya “araç satış kaporası” gibi açıklamaların bulunması, paranın kapora olarak verildiğinin ispatı için yeterli görülmektedir (BAM İstanbul 43. Hukuk Dairesi, 2020/613k; Bakırköy 7. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/189).

    Ticari Defterler: Ticari uyuşmazlıklarda tarafların ticari defterlerindeki kayıtlar kaporanın varlığını ispatlayabilir (İzmir 6. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2018/338).

    3. Sektörel ve Özel Değerlendirmeler

    Araç Satışları: Araç satışlarında noter satışı öncesi verilen kaporalar, satış gerçekleşmezse genellikle iade edilir. Satıcı, alıcının vazgeçmesi durumunda zarara uğradığını ispatlayamazsa kaporayı tutamaz (İstanbul Anadolu 13. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2021/307; BAM İstanbul 12. Hukuk Dairesi, 2022/1246).

    Şarta Bağlı Kapora: Kaporanın iadesi veya yanması belirli bir şarta (örneğin kredi çıkması, lokasyon onayı) bağlanmışsa ve bu şart gerçekleşmezse kapora iade edilir (İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2016/1154K; Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, 2011/226K).

    Fiyat Garantisi: Bir kararda, kaporanın sadece rezervasyon için olduğu, fiyat garantisi sağlamadığı ve nihai faturadan düşüleceği belirtilmiştir (İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesi, 2023/602

    Sonuç Olarak: Türk hukuk uygulamasında kapora (bağlanma parası), sözleşmenin kurulduğuna dair bir kanıttır ve kural olarak “yanmaz”. Satışın gerçekleşmemesi halinde iadesi esastır. Kaporanın satıcıda kalabilmesi (yanması) için; sözleşmenin geçerli olması (resmi şekil şartı varsa uyulması) ve paranın “cayma parası” olduğunun açıkça kararlaştırılmış olması gerekmektedir. Geçersiz sözleşmelerde kapora her halükarda iade edilir.

    Kapora Yanması Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

    Kaporanın yanıp yanmayacağı; verilen paranın bağlanma parası mı yoksa cayma parası mı olduğu, asıl sözleşmenin geçerli olup olmadığı, resmi şekil şartına uyulup uyulmadığı ve tarafların tacir olup olmadığı gibi birçok hukuki kriterin birlikte değerlendirilmesini gerektirir. Uygulamada en sık yapılan hata, sözleşmede “iade edilmez” ibaresi bulunmasının kaporanın otomatik olarak yanacağı düşüncesidir. Oysa Yargıtay içtihatları bu konuda son derece teknik ve sınırlayıcıdır.

    Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi taşınmaz ve araç satışlarının yoğun olduğu bölgelerde kapora uyuşmazlıkları sıkça dava konusu olmaktadır. Yanlış hukuki değerlendirme, iade edilmesi gereken bir kaporanın kaybedilmesine veya haksız yere dava açılmasına yol açabilmektedir.

    Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kaporanın hukuki niteliği, cayma parası–bağlanma parası ayrımı ve sebepsiz zenginleşmeden doğan iade davaları konusunda Yargıtay uygulamasına hâkim, sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması için uzman avukat desteği büyük önem taşır.

    Read More

    Genel kurul toplantılarında divan kurulu seçimi ve işleyişine ilişkin temel kurallar

    I. Divan Kurulunun Seçimine İlişkin Temel Kurallar

    1)Divan kurulu seçimi, toplantı yeter sayısının (nisabın) sağlandığının tespit edilmesinden ve genel kurulun açılmasından sonra yapılmalıdır.

    Bu sıra emredici niteliktedir; aksi hâlde genel kurul yok hükmünde sayılabilir. (Dernekler Yön. m.15; Meslek Birlikleri ve Federasyonları Tüzüğü m.25; Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)

    2)Toplantı açılmadan önce divan seçimine geçilmesi usulsüzlüktür.
    Açılış → yoklama → nisabın tespiti → divan seçimi sırası korunmalıdır. (Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)

    3) Uygulamada divan seçimi, gündemin ikinci veya üçüncü maddesi olarak yapılabilir; ancak mutlaka açılış ve yoklamadan sonra olmalıdır. (Ankara 9. ATM, 2020/637 E., 2021/478 K.; Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)

    4) Divan kurulu üyeleri, genel kurula katılanların oylarıyla seçilir; aday listeleri veya önergeler oylanır.
    (İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)

    5) Divan seçimine ilişkin karar nisabı, hazirun cetvelindeki toplam sayı değil, oylamaya katılanların sayısı esas alınarak belirlenir. (Yargıtay 23. HD, 2015/6627 E., 2015/— K.)

    7) Genel kurul toplantı başkanı ve divan kurulu (heyet) toplantıya katılanlar arasından seçilir.
    Divan başkanı ve üyelerinin kat maliki olma zorunluluğu yoktur.

    8)Kat Mülkiyeti Kanunu’nda divan heyetine ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığından, öncelikle yönetim planındaki hükümler uygulanır.
    Yönetim planında divan heyetine ilişkin bir düzenleme varsa bu hüküm bağlayıcıdır.

    9)Yönetim planında yasaklama yoksa divan kurulu; kat malikleri veya vekilleri arasından, malik olsun veya olmasın yönetim kurulu üyeleri arasından, profesyonel site yöneticileri, danışmanlar, avukatlar veya mevzuata hâkim üçüncü kişiler arasından seçilebilir.

    10)Yönetim kurulu üyelerinin divan heyetinde yer alması, tek başına hukuka aykırılık oluşturmaz.
    Yönetim planında açık yasak yoksa mümkündür.

    11)Kat Mülkiyeti Kanunu’nda divan kurulunun kaç kişiden oluşacağına ilişkin açık ve emredici bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle divan kurulunun üye sayısı, öncelikle tapu sicilinde kayıtlı yönetim planındaki hükümlere, yönetim planında da bir düzenleme yoksa genel kurulun iradesine göre belirlenir. Uygulamada ve yerleşik içtihatlarda özellikle çok sayıda bağımsız bölümü bulunan sitelerde divan kurulunun; en az üç kişiden (bir divan başkanı, bir kâtip üye ve bir sayman üye) oluşturulması gerektiği kabul edilmektedir.

    II. Divan Kurulunun Genel Kurulu Yönetmesine İlişkin Kurallar

    1)Divan kurulu seçildikten sonra genel kurulun sevk ve idaresini tamamen üstlenir.
    (Antalya 1. ATM, 2023/255 E., 2024/331 K.)

    2) Divan; gündem maddelerini sırayla görüşmeye açar, söz taleplerini yönetir, önergeleri oylamaya sunar ve sonuçları tespit eder.
    (Antalya 1. ATM, 2023/255 E., 2024/331 K.)

    3) Genel kurul kararları, kural olarak toplantıya katılanların oy çokluğu ile alınır.
    (Kayseri 2. ATM, 2023/610 E., 2025/500 K.)

    4)Divan, oylamaların sağlıklı yapılması için kimlik, yaka kartı ve katılım kontrolü gibi tedbirleri alabilir.
    (İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)

    5) Açık oylama esastır; ancak katılanların yarıdan fazlasının talebiyle gizli oylamaya geçilebilir.
    (İzmir 1. ATM, 2024/258 E., 2025/779 K.)

    6) Oylama sonucuna itiraz edilmesi hâlinde divan oyları yeniden sayabilir; tekrar sayım yapılması usule aykırılık oluşturmaz.
    (Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)

    7) Divan kurulunun en önemli görevlerinden biri, toplantı tutanağının gerçeği yansıtacak şekilde düzenlenmesini sağlamaktır.
    (Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)

    8) Tutanakta; görüşmelerin, oylamaların ve kabul–ret oy sayılarının açıkça gösterilmemesi, genel kurulun yokluğuna yol açabilir.
    (Yargıtay 11. HD, 2016/11805 E., 2016/9753 K.)

    9)Divanın, söz hakkı vermemesi veya sayım taleplerini keyfî biçimde reddetmesi, iptal davalarında hukuka aykırılık iddiasına konu olabilir.
    (İstanbul BAM 17. HD, 2021/1484 E., 2025/832 K.)

    III. İtirazlar ve Muhalefet Şerhine İlişkin Kurallar

    1)Genel kurul kararlarının iptali için kural olarak muhalefet şerhinin tutanağa geçirilmiş olması gerekir.
    (1163 sayılı KK m.53/1)

    2)Toplantıya katıldığı hâlde muhalefet şerhi koymayan ortakların iptal davası açma hakkı bulunmaz.
    (Bakırköy 4. ATM, 2021/1039 E., 2022/635 K.; Kayseri 2. ATM, 2021/671 E., 2022/756 K.)

    3)Divan başkanı, her gündem maddesinden sonra veya toplantı sonunda itiraz ve şerh olup olmadığını sormalıdır.
    (Bakırköy 4. ATM, 2021/1039 E., 2022/635 K.; Antalya 1. ATM, 2021/412 E., 2023/66 K.)

    4)Toplantıya katılmaması gereken kişilerin oylamaya katılması ve bunun sonuca etkili olması hâlinde, muhalefet şerhi şartı aranmayabilir.
    (Yargıtay 23. HD, 2015/6627 E., 2015/— K.)

    5)Divanın itirazları dinlemediği veya tutanağa geçirmediği iddiaları, tanık ve kamera kayıtları gibi delillerle ispatlanmalıdır.
    (Kayseri BAM 6. HD, 2022/2750 E., 2022/2729 K.)

    IV. Vekâletle Oy Kullanımına ve Denetime İlişkin Kurallar

    1)Kat malikleri, genel kurulda oylarını yetkili bir vekil aracılığıyla serbestçe kullanabilir. Divan kurulu, vekâletnamelerin geçerliliğini denetlemekle yükümlüdür; ancak bu denetim yetkisi toplantı sırasında ibraz edilen vekâletlerle sınırlıdır.
    Bu hak, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu ile tanınmış temel bir katılım ve temsil hakkı olup, özüne dokunulamaz niteliktedir. (634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu m.31)

    Divanın görevi; vekâletnamenin toplantı anında sunulup sunulmadığını, temsil edilen kat maliki adına düzenlenip düzenlenmediğini ve açık bir sahtecilik bulunup bulunmadığını şekli olarak kontrol etmektir.
    (Kayseri 2. ATM, 2023/610 E., 2025/500 K.)

    2)Divan kurulunun vekâletnameleri denetleme yetkisi, “toplantı anı” ile sınırlıdır.
    Toplantıdan günler önce vekâletname toplanması, yönetim ofisine teslim edilmesi, onaylatılması veya ön incelemeye tabi tutulması divanın yetki alanında değildir. Bu tür uygulamalar, divanı kanunda öngörülmeyen şekilde idari ve yargısal bir merci haline getirir.

    3)Usulsüz veya mükerrer vekâletlerin tespiti hâlinde, divan bu oyları hesaptan düşerek sonucu yeniden değerlendirebilir.
    Ancak bu değerlendirme, yalnızca toplantı sırasında somut ve açık şekilde tespit edilebilen durumlarla sınırlıdır. (Bakırköy 3. ATM, 2023/100 E., 2024/376 K.)

    4)Geçersiz vekâletler toplantı veya karar nisabını düşürüyorsa, alınan kararlar yoklukla malul olabilir veya iptal yaptırımına tabi tutulabilir.
    Bu hâlde hukuki sonuç, vekâletin geçersizliğinin karar sonucuna etkisine göre belirlenir.
    (Yargıtay 11. HD, 2009/3958 E., 2010/10323 K.; Yargıtay 20. HD, 2017/2634 E., 2018/1986 K.)

    5)Divan heyeti üyeleri, başka kat maliklerinden aldıkları vekâletler kapsamında, vekil oldukları maliklerin oylarını kendi ibralarında dahi kullanabilirler.
    6)Vekâlet belgelerinin oy kullanımı sırasında divana ibraz edilmemesi, hukuka aykırılık iddiasına konu olabilir.
    Bu durum, divanın toplantı anındaki denetim yükümlülüğü kapsamında değerlendirilir. (Yargıtay 20. HD, 2017/4740 E., 2017/10436 K.)

    7)Divanın toplantı başında vekâletle oy kullanma kurallarını açıklaması, iyi ve hukuka uygun bir uygulamadır.
    Ancak bu açıklama, kanunda öngörülmeyen yeni şartlar ihdas etme veya temsil hakkını sınırlama sonucunu doğuramaz.
    (İstanbul BAM 17. HD, 2021/1484 E., 2025/832 K.)

    8)Kat Mülkiyeti Kanunu, vekâletin nasıl verileceğine, hangi şekil şartlarını taşıyacağına veya önceden bildirilmesine ilişkin herhangi bir sınırlama öngörmemiştir.
    Kanun koyucu, vekâletle temsil hakkının serbestçe kullanılabilmesini amaçlamış; bu alanı bilinçli olarak şekil serbestisine bırakmıştır.
    (KMK m.31 – lafız ve amaçsal yorum)

    9)Vekâlet sözleşmeleri kural olarak şekle tabi değildir.
    Yazılı şekil, noter onayı, önceden bildirim veya herhangi bir idari prosedür aranmaz; taraf iradelerinin uyuşmasıyla geçerli şekilde kurulmuş olur.
    (6098 sayılı TBK m.502 vd.; Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)

    10)Kat mülkiyeti ilişkilerinde vekâlet sözleşmesine ilişkin Borçlar Kanunu hükümleri aynen uygulanır.
    Kat mülkiyeti mevzuatında bu serbestliği ortadan kaldıran veya sınırlayan bir istisna bulunmamaktadır.
    (Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)

    11)Bir kat malikini temsilen toplantıya katılan kişinin yazılı vekâletnamesi bulunmasa dahi, temsil edilen malik tarafından itiraz edilmedikçe temsil geçerlidir.
    Temsilin hukuki varlığı şekle değil, iradeye dayanır.
    (Yargıtay 18. HD, 2007/10272 E., 2007/10513 K.)

    12)Vekâlet ilişkisinin geçerliliği için noter onayı, önceden bildirim veya yönetim tarafından yapılacak bir “ön onay” şartı aranamaz.
    Bu tür şartlar kanunda öngörülmemiş olup, temsil hakkını kısıtlayıcı niteliktedir.
    (Yargıtay 20. HD, 2017/2756 E., 2018/4282 K.)

    13)Yönetim planı ile vekâletnamenin toplantıdan en az 7 gün önce yönetim ofisine teslim edilmesi ve onaylatılması şartının getirilmesi gibi sınırlamalar, kanunda karşılığı olmayan bir sınırlamalardır.
    (KMK m.31; TBK m.502 vd.)

    14) “Teyit edilmemiş, onay kaşesiz vekâletlerin toplantı günü dikkate alınmayacağı” gibi yönetim planında hüküm konulması, kat malikinin iradesini bertaraf eden niteliktedir ve yok hükmündedir.

    15) Kanunla tanınan temsil hakkını zorlaştıran, şekle bağlayan ve özünü ortadan kaldıran bu tür düzenlemeler hukuki sonuç doğurmaz; yok hükmünde kabul edilmelidir.(kat, mülkiyeti ile ilgili yazılar.

    Read More

    Anne-baba hayattayken miras paylaşımı yapılabilir mi?

    Anne-baba hayattayken miras paylaşımı olabilir mi? Yargıtay kararlarına göre, anne-baba (mirasbırakan) hayattayken miras paylaşımı yapılması belirli hukuki koşullar altında mümkündür. Yargı içtihatları bu konuda iki temel yöntem belirlemiştir: mirasçıların mirasbırakanın katılımıyla yaptığı resmi paylaşma sözleşmesi ve mirasbırakanın sağlığında malvarlığını fiilen paylaştırması (özgülemesi).

    1. Mirasbırakanın Katılımıyla Yapılan Paylaşma Sözleşmesi (TMK m. 678)

    Türk Medeni Kanunu’nun 678. maddesi, mirasın açılmasından önce mirasçılar arasında yapılacak paylaşma sözleşmelerinin geçerliliğini, mirasbırakanın sözleşmeye katılmasına veya izin vermesine bağlamıştır. Yargıtay, bu hükmü esas alarak, mirasbırakanın sağlığında ve onun katılımıyla yapılan yazılı paylaşma sözleşmelerini hukuken geçerli kabul etmektedir.

    Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2013/705 E., 2013/3498 K.), mirasbırakanın sağlığında, tüm mirasçıların ve mirasbırakanın katılımıyla yapılan 15.12.1973 tarihli paylaşma sözleşmesinin TMK m. 676 ve 678 uyarınca hukuken geçerli olduğuna hükmederek yerel mahkeme kararını bozmuştur.

    Yargıtay 8. Hukuk Dairesi (2010/3254 E., 2010/6326 K.)K, muris hayattayken mirasçılar arasında yapılan harici taksimin geçerli olması için murisin sözleşmeye katılması gerektiğini (TMK m. 678) vurgulamış, davacıların “murisin iştiraki ile yapılmış böyle yazılı bir sözleşmenin varlığını iddia ve ispat edemediği” gerekçesiyle davanın reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.

    2. Mirasbırakanın Sağlığında Fiili Paylaştırma (Özgüleme) Yapması

    Yargıtay kararlarında sıklıkla karşılaşılan bir diğer durum, mirasbırakanın malvarlığını hayattayken mirasçıları arasında fiilen paylaştırması ve zilyetliklerini devretmesidir. Bu tür paylaştırmalar, genellikle “bağış” veya “özgüleme” olarak nitelendirilmekte ve belirli şartlar altında geçerli kabul edilmektedir.

    Geçerli Kabul Edilen Fiili Paylaştırmalar:

    Mirasbırakanın sağlığında taşınmazlarını yer göstererek ve kura çekerek erkek evlatlarına özgüleyip teslim etmesi (Yargıtay 8. HD, 2012/14922 E., 2013/17276 K.).

    Mirasbırakanın sağlığında taşınmazlarını paylaştırarak mirasçılarına vermesi ve zilyetliği devretmesi (Yargıtay 1. HD, 2023/392 E., 2024/1852 K.; Yargıtay 1. HD, 2022/6368 E., 2024/155 K.).

    Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımın keşif, tanık ve yerel bilirkişi beyanlarıyla sabit olması (Yargıtay 7. HD, 2011/5604 E., 2012/3464 K.).

    Mirasbırakanın intifa hakkını üzerinde tutarak taşınmazlarının çıplak mülkiyetini mirasçılarına devretmesi ve bu işlemin paylaştırma amacıyla yapıldığının kabul edilmesi (Yargıtay 1. HD, 2024/2041 E., 2025/2359 K.)K.

    Tapusuz taşınmazlarda zilyetliğin devri suretiyle yapılan elden bağışlama niteliğindeki paylaştırmalar, şekil koşuluna bağlı olmaksızın geçerli sayılmıştır (Yargıtay 1. HD, 2021/6036 E., 2023/2496 K.; Yargıtay 8. HD, 2012/517 E., 2012/8265 K.).

    Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımın köy karar defterine kaydedilmesi ve bu beyanın esas alınması (Yargıtay 8. HD, 2012/13495 E., 2013/6427 K.)K

    Paylaştırmanın Geçerlilik Koşulları ve Sınırları:

    Tüm Mirasçıların Katılımı: Mirasbırakan hayattayken yapılan paylaşımın hukuken geçerli sayılabilmesi için kural olarak tüm mirasçıların bu sürece dahil edilmesi veya pay alması gerekmektedir. Sadece belirli mirasçılar (örneğin sadece erkek çocuklar) arasında yapılan paylaştırmalar, diğer mirasçıların hakkını ihlal ettiği için geçersiz kabul edilmektedir (Yargıtay 8. HD, 2011/3703 E., 2012/664 K.; Yargıtay 8. HD, 2011/4701 E., 2011/5281 K.)K. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin bir kararındaki karşı oyda da, tüm mirasçılara az veya çok bir şey verilmemişse geçerli bir taksimden bahsedilemeyeceği vurgulanmıştır (2018/3404 E., 2021/1672 K.)K.

    İspat Yükü: Paylaşıma dayanan taraf, bu iddiasını (tanık, bilirkişi, yazılı belge vb. delillerle) ispat etmekle yükümlüdür (Yargıtay 1. HD, 2024/3005 E., 2024/4772 K.)K. Mahkemeler, bu iddianın araştırılması için keşif yapılması, tanık ve yerel bilirkişi dinlenmesi gibi yöntemlere başvurmaktadır (Yargıtay 8. HD, 2021/3392 E., 2022/7979 K.K; Yargıtay 1. HD, 2022/5615 E., 2023/2928 K.).

    Paylaştırma Amacı ve Muvazaa: Yapılan devirlerin gerçek bir paylaştırma amacı taşıması gerekir. Eğer amaç, diğer mirasçılardan mal kaçırmak ise işlem muvazaa nedeniyle iptal edilebilir. Ancak, mirasbırakanın hak dengesini gözeten bir paylaştırma yaptığı anlaşılırsa, mal kaçırma kastının olmadığı kabul edilerek dava reddedilebilir (Yargıtay 1. HD, 2017/1119 E., 2020/2321 K.). Paylaştırma savunması, kural olarak sadece mirasçılar arasında ileri sürülebilir; mirasçı olmayan bir kişiye yapılan devrin paylaştırma olarak savunulması kabul görmemiştir (Yargıtay HGK, 2022/21 E., 2023/861 K.).

    Eşitlik Zorunluluğu: Mirasbırakanın sağlığında yaptığı paylaşımda veya mirasçılar arasında yapılan taksimde her mirasçının matematiksel olarak eşit değerde mal alması zorunlu değildir. Tarafların rızalarının uyuşması yeterlidir (Yargıtay 1. HD, 2024/3005 E., 2024/4772 K.; Yargıtay 8. HD, 2012/11576 E., 2013/10370 K.).

    Özetle: Anne-baba hayattayken miras paylaşımı, TMK m. 678 uyarınca mirasbırakanın katıldığı yazılı bir sözleşmeyle veya mirasbırakanın sağlığında malvarlığını tüm mirasçılarını gözetecek şekilde fiilen paylaştırıp zilyetliklerini devretmesi yoluyla mümkündür. Her iki durumda da paylaşımın varlığı ve geçerliliği, somut olayın özelliklerine, delillere ve tüm mirasçıların haklarının gözetilip gözetilmediğine göre mahkemelerce değerlendirilmektedir.

    Anne-Baba Hayattayken Miras Paylaşımında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

    Anne-baba hayattayken yapılan miras paylaşımları, uygulamada en fazla uyuşmazlığa, iptal davasına ve yıllar sonra açılan miras davalarına konu olan işlemler arasındadır. Her ne kadar Türk Medeni Kanunu m. 678 ve Yargıtay içtihatları, belirli koşullar altında bu tür paylaşımlara imkân tanısa da; paylaşımın hukuken geçerli sayılması, son derece teknik şartlara bağlıdır.

    Özellikle;

    Paylaşmanın TMK m. 678’e uygun şekilde mirasbırakanın katılımıyla yapılıp yapılmadığı,

    Fiili paylaştırmanın gerçekten özgüleme (paylaştırma) amacıyla mı, yoksa muris muvazaası niteliğinde mi olduğu,

    Tüm mirasçıların bu paylaşımda haklarının gözetilip gözetilmediği,

    Paylaştırmanın ispatının mümkün olup olmadığı (tanık, bilirkişi, keşif, yazılı belge),

    Yapılan devirlerin ileride tenkis veya tapu iptal ve tescil davasına konu edilip edilemeyeceği

    ancak uzman bir miras hukuku avukatının hukuki değerlendirmesiyle sağlıklı şekilde belirlenebilir.

    Uygulamada sıkça görüldüğü üzere; mirasbırakan hayattayken yapılan sözlü paylaşımlar, eksik katılımlı taksimler veya sadece bazı mirasçıları kapsayan devirler, mirasbırakanın vefatından sonra geçersiz sayılmakta ve ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır. Nitekim Yargıtay kararlarında da, paylaşımın tüm mirasçıları kapsamadığı veya paylaştırma amacının ispatlanamadığı durumlarda işlemlerin iptaline karar verildiği görülmektedir.

    Bu nedenle, anne-baba hayattayken yapılacak miras paylaşımlarının;

    hukuki sonuçları öngörülerek,

    ileride dava konusu olmayacak şekilde,

    Yargıtay içtihatlarıyla uyumlu biçimde

    uzman avukat desteğiyle planlanması ve yürütülmesi zorunludur. Aksi hâlde, “paylaştırma” amacıyla yapılan işlemler, yıllar sonra mirasçılar arasında ciddi uyuşmazlıklara ve uzun süren davalara dönüşebilmektedir.

    Read More