SGK Çıkış Kodu 49 Nedir? Kıdem–İhbar Tazminatı, İşe İade ve Açılabilecek Davalar

1. SGK Çıkış Kodu 49’un Mahiyeti ve Hukuki Dayanağı

SGK çıkış kodu 49, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II-(h) bendi uyarınca “işçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı hâlde yapmamakta ısrar etmesi” durumunu ifade eder. Bu kod, işverene iş sözleşmesini haklı nedenle ve tazminatsız olarak derhal feshetme yetkisi veren “Ahlak ve İyi Niyet Kurallarına Aykırılık” halleri kapsamında değerlendirilmektedir. Yargıtay kararlarında bu kod, işçinin performans düşüklüğü veya verimsizliğinden ziyade, kendisine hatırlatılan görevleri yerine getirmeme konusundaki “ısrarı” üzerine temellenmektedir.

2. SGK Çıkış Kodu 49 Açılabilecek Davalar

SGK çıkış kodu 49 ile işten çıkarılan bir işçinin başvurabileceği hukuki yollar şunlardır:

Kıdem ve İhbar Tazminatı Davaları: İşçi, feshin haksız olduğunu ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile diğer işçilik alacaklarının (yıllık izin, fazla mesai vb.) tahsilini talep edebilir.

İşe İade Davası: İş güvencesi kapsamında olan işçiler, feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iade talebiyle dava açabilirler. Feshin şekli şartlara (yazılı bildirim, savunma alma) veya içerik şartlarına (haklı/geçerli neden) aykırı olması durumunda bu dava kabul edilmektedir.

Çıkış Kodunun Düzeltilmesi (Tespit) Davası: (İkincil Kaynak) İşçi, SGK kayıtlarındaki hatalı veya gerçeğe aykırı çıkış kodunun (örneğin 49 yerine 04 veya 25 olarak) düzeltilmesi için tespit davası açabilir. Bu dava, özellikle işsizlik ödeneğinden yararlanma ve yeni iş başvurularında engel teşkil etmemesi açısından önem arz eder.

İşsizlik Ödeneğine İlişkin Davalar: (İkincil Kaynak) Kod 49 bildirimi nedeniyle işsizlik ödeneği başvurusu reddedilen işçi, feshin aslında işçi tarafından haklı nedenle yapıldığını veya işverenin feshinin haksız olduğunu ispatlayarak bu işlemin iptalini ve ödeneğe hak kazandığının tespitini isteyebilir.

3. SGK Çıkış Kodu 49’da İspat Yükü Dağılımı

Yargı kararlarında ispat yükü konusunda yerleşik ilkeler şunlardır:

İşverenin İspat Yükü: İş akdinin haklı nedenle feshedildiğine ilişkin ispat yükü tamamen işveren üzerindedir. İşveren, işçinin görevlerini yapmadığını ve bu konuda kendisine hatırlatma yapılmasına rağmen ısrarını sürdürdüğünü somut delillerle kanıtlamalıdır.

Kodla Bağlılık İlkesi: İşveren, SGK’ya bildirdiği çıkış kodu ile bağlıdır ve fesih nedenini sonradan değiştiremez. Eğer bildirim “haklı neden bildirilmeden fesih” (Kod 04) olarak yapılmışsa, işverenin mahkemede haklı fesih savunması yapması zorlaşmaktadır.

İşçinin İspat Yükü: Feshin sendikal bir nedene dayandığı iddia ediliyorsa, bu iddianın ispat yükü işçiye aittir. Ayrıca, ücret alacaklarının ödendiğini ispat yükü işverende iken; fazla çalışma, hafta tatili gibi alacakların varlığını ispat yükü işçidedir.

4. İşverenin Fesih Öncesi Yapması Gerekenler ve Uyarı Prosedürü

Kod 49 kapsamında yapılacak bir feshin hukuka uygun sayılabilmesi için işverenin şu prosedürleri izlemesi gerekmektedir:

Görevlerin Hatırlatılması ve Israrın Tespiti: İşçiye yapması gereken görevler açıkça hatırlatılmalı ve işçinin bu görevleri yapmamakta “ısrar ettiği” tutanaklarla belgelenmelidir.

Savunma Alma Zorunluluğu: İş Kanunu md. 19 uyarınca, işçinin davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle fesih yapılmadan önce mutlaka işçinin savunması alınmalıdır. Savunma alınmadan yapılan fesihler, Yargıtay tarafından “şeklen geçersiz” kabul edilmektedir.

Yazılı Bildirim ve Açıklık: Fesih bildirimi yazılı yapılmalı ve fesih sebebi “açık ve kesin” bir şekilde belirtilmelidir. “Vb. nedenler” gibi muğlak ifadeler feshin geçersizliğine yol açabilir.

Ölçülülük İlkesi ve Son Çare Olması: (İkincil Kaynak) Fesih, başvurulacak son çare olmalıdır. İşçiye davranışını düzeltmesi için makul bir süre tanınmalı, ihtar ve uyarı mekanizmaları işletilmelidir. İlk eylemde doğrudan fesih yoluna gidilmesi ölçülülük ilkesine aykırı bulunabilir.

5. Somut Örnek Analizleri

Örnek 1 (Savunma Eksikliği): Bir işçinin “verilen işi yapmak istememesi ve verimsiz çalışması” gerekçesiyle işten çıkarıldığı olayda, işverenin fesih öncesi savunma almadığı tespit edilmiştir. Yargıtay, savunma alınmamasını doğrudan feshin geçersizliği ve işe iade nedeni saymıştır.

Örnek 2 (Görev Alanı Dışı İşler): Forklift operatörü olarak çalışan bir işçinin, görev alanı olmayan yerlerde çalışması ve işyeri düzenini bozması nedeniyle uyarılmasına rağmen bu davranışlarını sürdürmesi üzerine yapılan fesih, somut tutanaklar ve savunma kayıtları ile desteklendiğinde haklı bulunabilmektedir.

Örnek 3 (Performans ve İhtar): (İkincil Kaynak) Sentetik elyaf üretim işçisinin düşük performans göstermesi üzerine işverenin savunma aldığı, ihtar verdiği ve ertesi gün verimsizliğin devam ettiğini tespit ettiği durumda, usulüne uygun ihtar ve savunma süreci işletildiği için Kod 49 bildirimi hukuka uygun değerlendirilmiştir.

Örnek 4 (İşverenin İspat Yetersizliği): İşverenin, işçinin makineler zarar verdiği iddiasıyla yaptığı fesihte, zarara ilişkin somut belge veya tutanak sunamaması durumunda, mahkeme “ispat yükünün yerine getirilmediği” gerekçesiyle kıdem ve ihbar tazminatına hükmetmektedir.

6. İkincil Kaynaklardan Ek Notlar

Tespit Davasında Hukuki Yarar: İşten çıkış kodunun düzeltilmesi için açılan tespit davalarında, işçinin bu davayı açmakta “güncel bir hukuki yararının” (örneğin işsizlik maaşı alamama veya yeni iş bulamama) bulunması şarttır.

Arabuluculuk Etkisi: Arabuluculuk anlaşma belgesi ile işçiye kıdem ve ihbar tazminatı ödenmesi kararlaştırılmışsa, SGK genelgeleri uyarınca bu belgeye dayanarak çıkış kodunun değiştirilmesi mümkündür.

Disiplin Kurulu Süreci: Toplu iş sözleşmesi olan işyerlerinde, disiplin kurulu kararı ve savunma süreci işletilmeden yapılan fesihler, hak düşürücü süreler içinde olsa dahi usulden iptal edilebilmektedir.Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli? | SGK Çıkış Kodu 49’da Hak Kaybı Yaşamamak İçin

SGK çıkış kodu 49, uygulamada en sık haksız veya hatalı fesih iddialarına konu olan çıkış kodlarından biridir. Bu kodla yapılan fesihlerde; kıdem ve ihbar tazminatının tamamen kaybedilmesi, işsizlik ödeneğinden yararlanamama ve işe iade davasının reddi gibi son derece ağır sonuçlar doğabilmektedir. Bu nedenle sürecin başından itibaren uzman avukat desteği alınması hayati önem taşır.

Özellikle;

İşverenin, işçinin görevini yapmadığını ve hatırlatmaya rağmen ısrar ettiğini somut ve yazılı delillerle ispatlayamaması,

Savunma alınmadan veya usule aykırı şekilde yapılan fesihler,

SGK’ya bildirilen çıkış kodu ile mahkemede ileri sürülen fesih nedeninin birbiriyle örtüşmemesi,

Kod 49’un gerçekte performans düşüklüğü, kişisel uyuşmazlık veya sendikal neden gibi sebeplerin örtülmesi amacıyla kullanılması,

Çıkış kodunun düzeltilmesi davalarında hukuki yararın doğru kurulmamış olması,

gibi hususlar, davanın kaderini doğrudan etkilemektedir.

Uygulamada sıkça görüldüğü üzere; işverenin ispat yükünü yerine getirememesi halinde Kod 49’a rağmen kıdem ve ihbar tazminatına hükmedilmekte, hatta şartları varsa işe iade kararı verilebilmektedir. Ancak bu sonuca ulaşılabilmesi, Yargıtay içtihatlarına hâkim, delil stratejisini doğru kuran ve süreci usule uygun yöneten bir avukatla mümkündür.

Bu noktada 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul Tuzla merkezli ofisiyle; SGK çıkış kodları, haksız fesih, işe iade ve işçilik alacakları davalarında işçi ve işveren müvekkillerine profesyonel hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktadır. SGK Çıkış Kodu 49 ile işten çıkarıldıysanız veya bu kodla fesih yapmayı planlıyorsanız, telafisi güç hak kayıpları yaşamamak için süreci mutlaka uzman bir avukatla yürütün. Tuzla / İstanbul – 2M Hukuk Avukatlık Bürosu

Read More

İşe iade davası ne kadar sürer ve dava sürecinde işçi maaş alır mı?

1. İşe İade Davasının Süresi

İşe iade davası ne kadar sürer ve dava sürecinde işçi maaş alır mı? 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20. maddesi uyarınca, işe iade davaları için kanun koyucu tarafından belirli süreler öngörülmüştür. İlgili maddeye göre; işçi fesih bildiriminin tebliğinden itibaren bir ay içinde dava açmalı, ilk derece mahkemesi davayı seri yargılama usulüne göre iki ay içinde sonuçlandırmalı ve temyiz halinde Yargıtay bir ay içinde kesin karar vermelidir. Kanuni düzenleme, yargılamanın toplamda en geç dört ay içinde tamamlanmasını hedeflemektedir (Yargıtay 10. HD., 2009/10508 E.; 22. HD., 2012/17965 E.K).

Ancak Yargıtay kararlarında, uygulamadaki iş yoğunluğu nedeniyle bu süreler içinde davanın karara bağlanmasının mümkün olmadığı ve sürecin dört ayı aştığı sıklıkla vurgulanmaktadır. Somut dosya örneklerinde dava sürelerinin değişkenlik gösterdiği görülmektedir:

Bazı uyuşmazlıklarda fesih tarihi ile kararın kesinleşmesi arasında yaklaşık 1,5 yıl (Yargıtay HGK, 2015/1035 E.K) veya 2,5 yıl (Yargıtay 10. HD., 2009/10508 E.) gibi süreler geçtiği tespit edilmiştir.

İstisnai durumlarda, davanın açılmasından kısa süre sonra işverenin işçiyi işe başlatması halinde sürecin yaklaşık bir ay gibi kısa bir sürede sonuçlandığı da görülmüştür (Yargıtay 9. HD., 2016/21600 E.).

2. İşe İade Dava Sürecinde Maaş ve Ücret Hakları

İşe iade davası devam ederken işçiye düzenli bir maaş ödemesi yapılmaz. Ancak 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21/3. maddesi, feshin geçersizliğine karar verilmesi durumunda işçiye “boşta geçen süre ücreti” adı altında bir ödeme yapılmasını düzenlemektedir.

Boşta Geçen Süre Ücreti: Mahkeme feshin geçersizliğine karar verdiğinde, kararın kesinleşmesine kadar işçinin çalıştırılmadığı süre için en çok dört aya kadar doğmuş bulunan ücret ve diğer haklarının ödenmesine hükmeder. Bu dört aylık süre bir üst sınırdır; eğer yargılama süreci dört aydan kısa sürerse, sadece fiili boşta geçen süre kadar ücret ödenir (Yargıtay 22. HD., 2016/25331 E.K; 9. HD., 2010/2987 E.K).

Ödeme Zamanı: Bu ücret dava sürecinde peşin olarak ödenmez. İşçinin, kesinleşen kararın tebliğinden itibaren on iş günü içinde işe başlamak için işverene başvurması şartına bağlıdır. İşçi süresinde başvurmazsa veya başvurusu samimi bulunmazsa bu ücrete hak kazanamaz (Yargıtay 10. HD., 2009/10508 E.; HGK, 2015/1035 E.).

Sigorta ve Primler: Çalışılmış gibi kabul edilen en çok dört aylık süre için iş kazaları, meslek hastalıkları ve işsizlik sigortası dahil tüm sigorta primlerinin işverence ödenmesi ve bu sürenin hizmetten sayılması zorunludur (Yargıtay 10. HD., 2008/13819 E.).

Dava Sırasında İşe Başlatma: Eğer işçi dava devam ederken işe başlatılırsa, fesih tarihi ile işe başlama tarihi arasındaki süre (yine en çok 4 ay ile sınırlı olmak üzere) için ücret ve diğer hakları tespit edilerek işçiye ödenir (Yargıtay 9. HD., 2015/11668 E.).

3. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Bilgiler

İkincil kaynak niteliğindeki yargı kararları, dava süreçlerinin ve ücret haklarının somut olaylardaki görünümüne dair ek bağlam sunmaktadır:

Süreç Örnekleri: Bir olayda fesih ile kesinleşme arasının 7 ay sürdüğü (HGK, 2018/176 E.), bir diğerinde ise yaklaşık 2,5 yıl sürdüğü (HGK, 2013/428 E.) görülmektedir. Temyiz ve direnme kararlarıyla birlikte toplam sürecin 4 yılı aşabildiği vakalar mevcuttur.

Ücretin Muacceliyeti: Boşta geçen süreye ait ücret ve diğer haklar, işçinin işe iade için işverene başvurduğu anda muaccel hale gelir (Yargıtay 9. HD., 2008/21859 E.).

Samimiyet Şartı: İşçinin işe başlama başvurusunun samimi olması gerektiği, işverenin davetine rağmen işe başlamayan işçinin “gerçek amacının işe başlamak olmadığı” kabul edilerek boşta geçen süre ücreti talebinin reddedilebileceği vurgulanmıştır (Yargıtay 22. HD., 2011/15161 E.).

Dava Sırasında İşe İade: Yargılama devam ederken işe başlatılma durumunda, işe iade ve işe başlatmama tazminatı talepleri konusuz kalmakla birlikte, o tarihe kadar geçen boşta süre için (maksimum 4 ay) ücret hakkı saklı kalmaktadır (Yargıtay 9. HD., 2016/27391 E.; 9. HD., 2015/27438 E.). Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli? | İşe İade Davalarında Hak Kaybı Yaşamamak İçin

İşe iade davaları; kesin süreler, samimiyet şartı, boşta geçen süre ücreti, sigorta primleri ve usul kuralları bakımından teknik ayrıntılar içeren, hataya toleransı olmayan dava türlerindendir. Sürecin herhangi bir aşamasında yapılacak küçük bir usul hatası; işçinin boşta geçen süre ücretini tamamen kaybetmesine, işveren açısından ise öngörülemeyen mali yükümlülüklerle karşılaşılmasına yol açabilmektedir.

Özellikle;

Bir aylık dava açma süresinin kaçırılması,

Kesinleşen karar sonrası 10 iş günü içinde yapılması gereken işe başlama başvurusunun usule uygun ve samimi olmaması,

Boşta geçen süre ücretinin en fazla 4 ayla sınırlı olduğunun göz ardı edilmesi,

Sigorta primleri ve ücret alacaklarının muacceliyet anının yanlış belirlenmesi,

Yargıtay içtihatlarına aykırı taleplerle davanın zayıflatılması

gibi durumlar, geri dönüşü olmayan hak kayıplarına neden olabilmektedir.

Bu nedenle işe iade sürecinin, baştan sona iş hukuku alanında deneyimli bir avukat tarafından yönetilmesi büyük önem taşır. İstanbul Tuzla merkezli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, işe iade davaları ve işçilik alacakları konusunda güncel Yargıtay ve HGK kararlarını esas alan uygulamalarıyla; hem işçi hem de işveren müvekkillerine güvenilir ve etkin hukuki destek sunmaktadır.

Read More

İşe iade davasında boşta geçen süre ücreti ve tazminat ne kadardır?

1. İşe iade davası Yasal Çerçeve ve Genel Esaslar 

4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca, feshin geçersizliğine ve işçinin işe iadesine karar verildiğinde, işverenin işçiyi bir ay içinde işe başlatmaması durumunda ödemekle yükümlü olduğu iki temel mali sonuç düzenlenmiştir:

Boşta Geçen Süre Ücreti: Kararın kesinleşmesine kadar çalıştırılmadığı süre için işçiye en çok dört aya kadar doğmuş bulunan ücret ve diğer haklarıdır.

İşe Başlatmama Tazminatı: İşverenin işçiyi başvurusu üzerine bir ay içinde işe başlatmaması halinde ödemesi gereken, en az dört ve en fazla sekiz aylık ücreti tutarında belirlenen tazminattır.

2. İşe İade Boşta Geçen Süre Ücreti ve Kapsamı 

Yargıtay kararlarına göre, boşta geçen süre ücreti “en çok dört ay” ile sınırlandırılmış emredici bir düzenlemedir. Mahkemelerin bu sınırı aşarak 5, 6 veya 7 ay gibi süreler üzerinden hüküm kurması yasanın açık hükmüne aykırılık teşkil eder ve bozma nedenidir.

Kapsamı: Bu alacak kalemine sadece çıplak ücret değil; ikramiye, gıda yardımı, yol yardımı, yakacak yardımı ve servis hizmeti gibi para ile ölçülebilen tüm haklar dâhil edilmelidir. Ancak fazla mesai gibi fiili çalışmaya bağlı haklar bu hesaplamaya dâhil edilmez.

Hesaplama Esası: Boşta geçen süre ücreti, geçersiz sayılan feshi izleyen dönem ücretlerine göre hesaplanmalıdır. Bu süre zarfında ücret zammı veya yeni bir toplu iş sözleşmesi yürürlüğe girerse, hesaplamada bu artışlar dikkate alınmalıdır.

Sigorta Primleri: Bu süre hizmet süresine eklenir ve iş kazaları, meslek hastalıkları ile işsizlik sigortası dâhil tüm sigorta primlerinin işverence ödenmesi gerekir.

3. İşe Başlatmama Tazminatı ve Belirlenmesi 

İşe başlatmama tazminatı, işçinin kıdemi ve fesih nedeni dikkate alınarak mahkemece takdir edilir.

Miktar: Yasal sınır en az 4, en çok 8 aylık ücret tutarıdır. Yargıtay, işçinin kıdeminin az olduğu veya emekliliğe hak kazandığı durumlarda tazminatın alt sınır olan 4 ay olarak belirlenmesini isabetli bulmaktadır.

Sendikal Tazminat İstisnası: Feshin sendikal nedene dayanması durumunda, 6356 sayılı Kanun uyarınca işe başlatmama tazminatı işçinin başvurusu veya işverenin başlatıp başlatmaması şartına bakılmaksızın en az bir yıllık (12 aylık) brüt ücret tutarında belirlenir.

Hesaplama Zamanı: İşe başlatmama tazminatı, işçinin işe başlatılmadığı (feshin kesinleştiği) tarihteki emsal işçi ücreti üzerinden hesaplanmalıdır.

4. Usul ve Uygulama Esasları

Tespit Niteliği: İşe iade davası bir tespit davası niteliğinde olduğundan, boşta geçen süre ücreti ve işe başlatmama tazminatının miktar belirtilmeksizin (sadece ay olarak) hüküm altına alınması ve ödenmesi gerektiğinin tespiti ile yetinilmesi gerekir. Miktar belirtilerek tahsil kararı verilmesi Yargıtay tarafından hatalı bulunmaktadır.

Mahsup Durumu: İşçinin işe başlatılması halinde, daha önce ödenen bildirim süresine ait ücret (ihbar tazminatı) ve kıdem tazminatı, boşta geçen süre ücretinden mahsup edilir.

Başvuru Şartı: Bu haklara kazanılması için işçinin kesinleşen kararın tebliğinden itibaren 10 iş günü içinde işverene işe başlama niyetini içeren samimi bir başvuruda bulunması şarttır. Sırf tazminat almak amacıyla yapılan gayrisamimi başvurular bu hakların doğumuna engel teşkil eder.

5. Kararlardan Somut Örnekler

Bir dosyada 4 aylık boşta geçen süre alacağı 83.666,10 TL, 4 aylık işe başlatmama tazminatı ise 100.734,67 TL olarak hesaplanmış ve kabul edilmiştir.

Başka bir örnekte, kesinleşen karar sonrası ödenen brüt tutarlar; 13.775,44 TL boşta geçen süre ücreti ve 14.126,40 TL işe başlatmama tazminatı olarak kayıtlara geçmiştir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin bir onama kararında 51.269,01 TL net boşta geçen süre ücreti ve 59.485,06 TL net işe başlatmama tazminatı hüküm altına alınmıştır.

6. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam 

İkincil kaynak niteliğindeki yargı kararları, hesaplama hataları ve emsal ücret araştırmasının önemine dikkat çekmektedir:

Emsal Ücret Araştırması: Boşta geçen süre ve tazminat hesaplamalarında, işçinin gerçek ücretinin tespiti için sadece işyeri kayıtları değil; sendikalar, ilgili meslek odaları ve emsal işçi bordrolarının titizlikle incelenmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Hesaplama Hataları: Boşta geçen süre ücretinin brüt hesaplanması gerektiği, ancak yapılan ödemelerin net olması durumunda mahsuplaşma sırasında brüt-net ayrımına dikkat edilmesi gerektiği belirtilmiştir.

İkramiye ve Sosyal Yardımlar: İkramiye uygulamasının temel ücrete yansıtılıp yansıtılmadığı netleştirilmeden mükerrer ödemeye yol açacak şekilde hesaplama yapılmaması gerektiği hatırlatılmıştır.

Faiz Başlangıcı: Kıdem tazminatı farkı için faizin işe başlatmama tarihinden itibaren yürütülmesi gerektiği, boşta geçen süre ücreti için ise özel faiz oranlarının uygulanabileceği ifade edilmiştir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli? | İşe İade Davalarında Kritik Hukuki Destek

İşe iade davaları; boşta geçen süre ücreti, işe başlatmama tazminatı, sigorta primleri, faiz başlangıcı ve mahsup işlemleri gibi birbirine bağlı çok sayıda teknik hesaplama ve usul kuralını bünyesinde barındıran, hata kaldırmayan dava türlerindendir. Uygulamada yapılan küçük bir usul hatası dahi, işçinin aylarca süren emeğinin karşılığı olan alacaklarını kaybetmesine veya işveren açısından beklenmedik yüksek tazminat yükleriyle karşılaşılmasına yol açabilmektedir.

Özellikle;

Boşta geçen süre ücretinin en fazla 4 ay ile sınırlı emredici bir hüküm olduğu,

İşe başlatmama tazminatının emsal ücret araştırmasına dayalı olarak belirlenmesi gerektiği,

Hüküm fıkrasında miktar değil ay sayısı belirtilmesi zorunluluğu,

Sigorta primleri, brüt–net ayrımı ve faiz başlangıcına ilişkin Yargıtay içtihatlarının doğru uygulanması,

gibi konular, alanında uzman bir iş hukuku avukatının desteğini zorunlu kılmaktadır.

Bu noktada, 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul Tuzla merkezli ofisiyle; işe iade davaları, işçilik alacakları ve işveren–işçi uyuşmazlıklarında Yargıtay uygulamalarına hâkim, güncel içtihatları yakından takip eden uzman kadrosuyla müvekkillerine profesyonel hukuki destek sunmaktadır.

İşe iade sürecinde hak kaybı yaşamamak, dava stratejisinin baştan doğru kurulması ve alacakların eksiksiz ve usule uygun şekilde talep edilebilmesi için, sürecin mutlaka uzman bir avukat eşliğinde yürütülmesi büyük önem taşımaktadır.

Read More

SGK çıkış kodu 49 ne anlama gelir ve bu kodla işten çıkarılan işçi işsizlik maaşı alabilir mi?

1. SGK Çıkış Kodu 49’un Tanımı ve Hukuki Niteliği 

Yargıtay kararlarında yer alan bilgilere göre SGK çıkış kodu 49; “İşçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı hâlde yapmamakta ısrar etmesi” anlamına gelmektedir. Bu kod, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II-(h) bendi uyarınca işverene tanınan “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller” kapsamında haklı nedenle fesih sebebine karşılık gelmektedir. Yargı kararlarında, işverenin bu kodu kullanabilmesi için işçinin görevini yapmaması konusunda uyarılmış olması ve bu durumun süreklilik (ısrar) arz etmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

2. Kod 49 ile İşten Çıkarılan İşçinin İşsizlik Maaşı Hakkı 

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin güncel kararlarında (Örn: 2024/13450 E., 2025/700 K.)K, ilgili mevzuat uyarınca fesih kodunun (49) olarak bildirilmesi durumunda işçinin işsizlik ödeneği alamayacağı açıkça belirtilmiştir. Bu kod, işverenin haklı nedenine dayalı bir fesih türü olduğu için 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu kapsamında öngörülen işsizlik maaşı hak etme koşullarını kural olarak karşılamamaktadır.

3. Kodun Düzeltilmesi ve Yargı Süreçleri Yargı kararlarına yansıyan uyuşmazlıklarda, işçilerin Kod 49 nedeniyle işsizlik maaşı alamadıkları için bu kodun “04-Belirsiz süreli iş sözleşmesinin işveren tarafından haklı sebep bildirilmeden feshi” olarak düzeltilmesi talebiyle davalar açtığı görülmektedir.

Hukuki Yarar: Yargıtay, işten çıkış kodunun düzeltilmesi talepli davalarda işçinin güncel bir hukuki yararının bulunduğunu kabul etmektedir. Zira hatalı bildirilen kod, işçinin sadece işsizlik maaşı almasını engellemekle kalmamakta, aynı zamanda yeni iş başvurularında “kötü referans” oluşturarak çalışma hürriyetini olumsuz etkileyebilmektedir.

İspat Yükü: Mahkemeler, işverenin “görevleri yapmamakta ısrar” iddiasını somut delillerle (uyarı yazıları, tutanaklar vb.) kanıtlayamaması durumunda, feshin haksız olduğuna ve kodun düzeltilmesi gerektiğine hükmetmektedir.

4. İkincil Kaynaklardan Elde Edilen Ek Bilgiler Raporun bu bölümünde yer alan hususlar, sunulan yanıtlardaki ikincil kaynaklardan derlenmiştir:

Alternatif Başvuru Yolları: Bazı Yargıtay karşı oy yazılarında ve İŞKUR genelgelerine yapılan atıflarda; işçinin mahkeme kararı veya arabuluculuk belgesi ile kıdem ve ihbar tazminatı aldığını kanıtlaması durumunda, SGK çıkış kodu 49 olsa dahi doğrudan İŞKUR’a başvurarak işsizlik ödeneği alabileceği ifade edilmektedir. İŞKUR’un 2020/1 sayılı Pasif İşgücü Hizmetleri Genelgesi uyarınca, mahkemece feshin haksız olduğunun tespiti, kod düzeltilmesine gerek kalmaksızın işsizlik ödeneğine hak kazandırabilmektedir.

İdari Görüş: İkincil kaynaklarda yer alan Danıştay kararlarındaki idari savunmalara göre, SGK ve Çalışma Bakanlığı, çıkış kodlarının tek başına yeniden istihdamı engellemediğini savunsa da, uygulamada disiplin temelli kodların (Kod 49 gibi) işsizlik maaşı başvurularında reddine gerekçe gösterildiği mahkeme kayıtlarına yansımıştır.

Prim Şartı: İşe iade kararı verilmiş olsa dahi, işsizlik maaşı ödemesi için son dört aylık primlerin yatırılmış olması şartı aranmaktadır. Ancak feshin geçersizliğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı varsa, primler yatırılmamış olsa bile işçinin hak sahipliği tanınabilmektedir. Bir yazı önerisi.

SGK Çıkış Kodu 49’da Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

SGK çıkış kodu 49, işçinin “görevini yapmamakta ısrar ettiği” iddiasına dayanan ve haklı nedenle fesih sonucu doğuran ağır bir koddur. Bu kodla yapılan bildirimler; işsizlik maaşının reddi, yeni iş başvurularında olumsuz sicil algısı ve ileride açılacak işçilik alacakları davalarında aleyhe değerlendirme gibi ciddi sonuçlara yol açabilmektedir.

Uygulamada en sık karşılaşılan sorun; işverenin uyarı, tutanak ve süreklilik unsurlarını ispatlayamamasına rağmen Kod 49 bildiriminde bulunmasıdır. Yargıtay kararlarına göre, “görevleri yapmamakta ısrar” olgusunun somut, yazılı ve süreklilik gösteren delillerle kanıtlanamaması halinde fesih haksız sayılmakta ve kodun 04 gibi işçi lehine bir koda dönüştürülmesi mümkün olmaktadır. Bu süreç, teknik ispat kuralları ve doğru dava stratejisi gerektirir.

Ayrıca, mahkeme kararı veya arabuluculuk belgesiyle feshin haksızlığının tespiti halinde, kod düzeltilmese bile İŞKUR nezdinde işsizlik ödeneğine hak kazanılabilmektedir. Ancak bu yolun etkin işletilebilmesi için başvuruların usulüne uygun, süresinde ve doğru hukuki gerekçelerle yapılması şarttır.

Bu nedenle özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze gibi iş uyuşmazlıklarının yoğun olduğu bölgelerde, SGK çıkış kodu 49’a karşı hak kaybı yaşamamak adına uzman iş hukuku avukatı desteği büyük önem taşır. İstanbul Tuzla merkezli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, Kod 49 kaynaklı uyuşmazlıklarda; kod düzeltme davaları, işsizlik maaşı başvuruları ve fesih denetimi süreçlerinde Yargıtay içtihatlarına uygun, sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Read More

İşe iade davası nedir, kimler işe iade davası açabilir?

1. İşe İade Davasının Tanımı ve Mahiyeti

İşe iade davası, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18, 20 ve 21. maddeleri uyarınca, iş sözleşmesi geçerli bir neden gösterilmeksizin veya gösterilen nedenin geçersiz olduğu iddiasıyla feshedilen işçinin, feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iadesi talebiyle açtığı bir dava türüdür. Yargıtay kararlarında bu dava, feshin geçersizliğinin tespiti ile işçinin işe başlatılmasını, işe başlatılmaması halinde ise tazminat ödenmesini hedefleyen bir hukuki süreç olarak tanımlanmaktadır.

Davanın temel amacı, işverenin fesih bildiriminde sebep göstermemesi veya gösterdiği sebebin geçerli olmadığını saptayarak iş ilişkisinin devamını sağlamaktır. Mahkemece feshin geçersizliğine karar verilmesi durumunda, işçinin işe başlatılması için işverene başvuru hakkı doğar. İşverenin işçiyi bir ay içinde işe başlatmaması halinde, işçiye en az dört, en çok sekiz aylık ücreti tutarında “işe başlatmama tazminatı” ve kararın kesinleşmesine kadar çalıştırılmadığı süre için en çok dört aya kadar “boşta geçen süre ücreti” ve diğer haklarının ödenmesi söz konusu olur.

2. İşe İade Davası Açabilmenin Şartları

Yargı kararları uyarınca, bir işçinin işe iade davası açabilmesi ve iş güvencesi hükümlerinden yararlanabilmesi için belirli ön koşulların (dava şartlarının) birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir:

Belirsiz Süreli İş Sözleşmesi: İşçinin iş sözleşmesinin “belirsiz süreli” olması şarttır. Belirli süreli iş sözleşmesi ile çalışan işçiler kural olarak işe iade davası açamazlar. Ancak zincirleme yapılan belirli süreli sözleşmelerde objektif bir neden yoksa, sözleşme belirsiz süreli kabul edilerek dava hakkı tanınabilir.

Altı Aylık Kıdem Şartı: İşçinin fesih bildiriminin yapıldığı tarihte ilgili işyerinde en az altı aylık kıdeminin bulunması gerekir. Bu sürenin hesabında, işçinin aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde geçen süreleri birleştirilerek dikkate alınır. Altı aylık kıdemi doldurmayan işçilerin iş güvencesinden yararlanma hakkı bulunmamaktadır.

Otuz veya Daha Fazla İşçi Çalıştırılması: İşverenin aynı işkolundaki tüm işyerlerinde toplamda en az 30 işçi çalışıyor olmalıdır. 30 işçi sayısının belirlenmesinde; belirli-belirsiz, tam-kısmi veya mevsimlik sözleşme ayrımı yapılmaksızın tüm işçiler hesaba katılır. Alt işveren işçileri bu sayıya dahil edilmez; ancak muvazaalı bir taşeronluk ilişkisi varsa bu işçiler de sayıya dahil edilir. Ayrıca uluslararası şirketlerin yurt dışındaki işçi sayıları da belirli koşullarda dikkate alınabilmektedir.

İşveren Vekili Olmama: İşletmenin bütününü sevk ve idare eden işveren vekilleri ve yardımcıları ile işyerinin bütününü sevk ve idare eden ve işçiyi işe alma/işten çıkarma yetkisi bulunan işveren vekilleri işe iade davası açamazlar.

3. Dava Açma Süresi ve Usulü

İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içerisinde dava açmak zorundadır. Bu süre hak düşürücü süre olup, mahkemelerce resen (kendiliğinden) dikkate alınır. Süre, işverenin fesih bildirimini tebliğ ettiği tarihte başlar; ihbar öneli verilmiş olması sürenin başlangıcını önelin sonuna ertelemez. Eylemli fesih (bildirim yapılmaksızın işten çıkarma) durumunda ise süre feshin gerçekleştiği tarihten itibaren işler.

4. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

İkincil kaynak niteliğindeki yargı kararları ve değerlendirmeler ışığında aşağıdaki hususlar ek bağlam sağlamaktadır:

Sendikal Nedenlerle Fesih: Sendika yöneticilerinin görevleri sona erdiğinde bir ay içinde işe iade talep etme hakları bulunmaktadır. Ayrıca, iş güvencesi kapsamında olsun veya olmasın, sendikal nedenle yapılan fesihlerde feshin geçersizliği ve işe iade talep edilebilir.

İspat Yükümlülüğü: Feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir. Eğer işçi feshin başka bir sebebe (örneğin sendikal neden veya ayrımcılık) dayandığını iddia ediyorsa, bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür.

Ayrımcılık Yasağı: Hamilelik gibi ayrımcılık içeren nedenlerle yapılan fesihlerde, kıdem şartı gibi unsurlar tartışmalı olsa da yargı mercileri feshin geçersizliğine ve işe iadeye hükmedebilmektedir.

Kamu ve Belediye Çalışanları: Belediye iştiraklerinde veya alt işverenler nezdinde çalışan işçiler de gerekli şartları taşıdıkları takdirde asıl işveren veya alt işverene karşı işe iade davası açabilmektedir.

Davanın Konusuz Kalması: Yargılama devam ederken işverenin işçiyi işe davet etmesi, feshin geçersizliğinin kabulü anlamına gelir ve bu durumda dava konusuz kalabilir.

Sonuç: İşe iade davası; 30 ve üzeri işçi çalıştıran işyerlerinde, en az 6 aylık kıdemi olan ve belirsiz süreli sözleşmeyle çalışan işçilerin, fesih bildiriminden itibaren 1 ay içinde açabileceği, feshin geçersizliğini hedefleyen bir dava türüdür. Bir yazı önerisi.

İşe İade Davasında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

İşe iade davaları, hak düşürücü süreler, ispat yükü, usul kuralları ve Yargıtay içtihatları bakımından teknik ve hata kaldırmayan dava türlerindendir. Bu nedenle sürecin başından itibaren uzman bir iş hukuku avukatıyla yürütülmesi, hak kaybı yaşanmaması açısından kritik önem taşır.

Hak Düşürücü Sürelerin Kaçırılma Riski

İşe iade davasında 1 aylık başvuru süresi hak düşürücüdür ve mahkemelerce re’sen dikkate alınır. Sürenin yanlış hesaplanması veya usule aykırı başvuru yapılması halinde dava esasa girilmeden reddedilir. Uzman avukat desteği, sürecin doğru tarihten ve doğru usulle başlatılmasını sağlar.

Fesih Sebebinin Hukuki Niteliğinin Doğru Tespiti

Her fesih “geçersiz” sayılmaz. Performans, davranış, işletmesel neden, sendikal neden veya ayrımcılık iddialarının hukuki sınıflandırması ve buna uygun dava stratejisinin kurulması gerekir. Aksi halde işçi, işe iade yerine yalnızca tazminatla yetinmek zorunda kalabilir.

İspat Yükü ve Delil Stratejisinin Önemi

İşe iade davalarında kural olarak ispat yükü işverene ait olmakla birlikte, işçinin iddia ettiği özel nedenler (sendikal fesih, ayrımcılık vb.) bakımından delil sunma yükümlülüğü doğar. Uzman avukat, tanık seçimi, yazılı deliller ve SGK kayıtları gibi unsurları Yargıtay kriterlerine uygun şekilde sunar.

Tazminat ve Alacak Haklarının Eksiksiz Talep Edilmesi

İşe başlatmama tazminatı (4–8 aylık ücret), boşta geçen süre ücreti (en fazla 4 ay) ve diğer işçilik alacaklarının eksik veya hatalı talep edilmesi, geri dönülemez hak kayıplarına yol açabilir. Profesyonel hukuki destek, tüm hak kalemlerinin doğru şekilde talep edilmesini sağlar.

Yerel Uygulamalar ve Yargıtay İçtihatlarına Hakimiyet

İşe iade davalarında yerel mahkeme uygulamaları ile Yargıtay’ın güncel içtihatları büyük önem taşır. Özellikle büyükşehirlerde ve sanayi bölgelerinde görülen davalarda bu farklar sonucu doğrudan etkilemektedir.

Tuzla ve İstanbul’da İşe İade Davalarında Profesyonel Hukuki Destek

İstanbul Anadolu Yakası ve özellikle Tuzla bölgesinde işe iade davaları ve iş hukuku uyuşmazlıklarında faaliyet gösteren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, işe iade davalarını;

Güncel Yargıtay kararları ışığında

Hak kaybı risklerini ortadan kaldıracak şekilde

Stratejik ve sonuç odaklı olarak yürütmektedir.

Read More

Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Nedir? Geçerlilik Şartları, Fesih ve Muvazaa (Yargıtay Kararlarıyla)

1. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Tanım ve Hukuki Niteliği 

Yargıtay kararlarında ölünceye kadar bakma sözleşmesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 611. maddesi uyarınca; bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği bir sözleşme olarak tanımlanmaktadır. Bu sözleşme, her iki yana borç yükleyen (ivazlı) ve talih ile tesadüfe bağlı sonuçlar doğuran bir nitelik taşır. Bakım borçlusu, bakım alacaklısına ömür boyu bakmayı üstlenirken; bakım alacaklısı da bunun karşılığı olarak bir edim (taşınır, taşınmaz veya intifa hakkı gibi) sunmaktadır.

2. Ölünceye Kadar Bakım Sözleşmesi : Geçerlilik Koşulları ve Şekil Şartı 

Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin geçerliliği için “resmi şekil” şartı üzerinde önemle durulmaktadır.

Resmi Şekil Zorunluluğu: TBK’nın 612. ve Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 545. maddesi gereğince, bu sözleşmelerin miras sözleşmesi şeklinde (noter huzurunda veya sulh hukuk hâkimi önünde) düzenlenmesi zorunludur. Resmi şekilde düzenlenmeyen sözleşmelere dayanılarak tapu iptali ve tescil hükmü kurulması mümkün değildir.

İstisna: Devletçe tanınmış bir bakım kurumu tarafından yetkili makamların belirlediği koşullara uyularak yapılmışsa, geçerliliği için yazılı şekil yeterlidir.

Ehliyet: Sözleşmenin yapıldığı tarihte murisin fiil ehliyetine sahip olması şarttır. Ayırtım gücü bulunmayan kimsenin yaptığı işlemlere sonuç bağlanamaz ve bu durum her zaman ileri sürülebilir.

3. Bakım Borçlusunun Yükümlülükleri

 Bakım borçlusunun yükümlülüğü, aksi kararlaştırılmadığı sürece, bakım alacaklısını ailesi içerisine alıp;

İkametgâh (konut) temini,

Besleme ve giydirme,

Hastalığında tedavi ve gerekli ihtimamı gösterme,

Manevi yönden her türlü yardım ve desteği sağlama ödevlerini kapsar. Bakım borçlusu, aldığı malların kıymetine ve bakım alacaklısının sosyal konumuna göre hakkaniyet kuralları çerçevesinde hareket etmek zorundadır. Bakıp gözetme koşulunun geçerliliği için sözleşme tarihinde alacaklımın özel bakıma muhtaç olması şart değildir; bu ihtiyacın sonradan doğması sözleşmenin geçerliliğini etkilemez.

4. Sözleşmenin Feshi ve İrat Tahsisi 

Sözleşmeden doğan ödevlere aykırılık nedeniyle ilişkinin çekilmez hale gelmesi durumunda taraflara fesih hakkı tanınmıştır (TBK m. 617).

Tek Yanlı Fesih: Bakım borçlusunun kusuruyla bakım yükümlülüğünü yerine getirmemesi halinde, bakım alacaklısı sözleşmeyi feshederek verdiği taşınmazın tapu iptali ve tescilini talep edebilir. Fesih geçmişe etkili sonuç doğurur.

İrat Tahsisi: Hâkim, sözleşmeyi feshetmek yerine, taraflardan birinin talebiyle veya resen, tarafların birlikte yaşamasına son vererek bakım alacaklısına ömür boyu gelir (irat) bağlayabilir. Bu durum genellikle tarafların kusursuz olduğu veya birlikte yaşamanın imkânsızlaştığı hallerde (örneğin bakım alacaklısının evlenmesi veya borçlunun ağır hastalığı) uygulanır.

Mücbir Sebep: Bakım borçlusunun elinde olmayan nedenlerle (ağır sağlık sorunları vb.) edimini yerine getirememesi durumunda doğrudan fesih yerine irat tahsisi yoluna gidilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

5. Muris Muvazaası ve Mal Kaçırma İddiaları 

Yargı kararlarında en sık karşılaşılan uyuşmazlık konusu, ölünceye kadar bakma sözleşmesinin mirasçılardan mal kaçırma amacıyla (muvazaalı) yapıldığı iddiasıdır.

Değerlendirme Kriterleri: Bir temlikin muvazaalı olup olmadığı belirlenirken; murisin yaşı, fiziki ve genel sağlık durumu, aile koşulları ve ilişkileri, elindeki mal varlığının miktarı, temlik edilen malın tüm mamelekine oranı ve bu oranın makul olup olmadığı dikkate alınır.

Gerçek İrade: Eğer murisin asıl amacı bakılmak değil de belirli bir mirasçıyı kayırmak veya diğerlerinden mal kaçırmak ise sözleşme muvazaalı kabul edilir ve iptal edilir. Ancak murisin bakılma ihtiyacı gerçekse ve bakım borçlusu bu görevi yerine getirmişse, temlik edilen malın değeri yüksek olsa dahi muvazaa kabul edilmez.

İspat: Bakım alacaklısının sağlığında bakım borcuna aykırılık nedeniyle dava açmamış olması, bakım borcunun yerine getirildiğine dair karine teşkil edebilir.

6. Mirasçıların Hakları ve Dava Ehliyeti

Bakım Borcuna Aykırılık: Bakım borcunun yerine getirilmediği iddiasıyla sözleşmeyi feshetme hakkı, kural olarak bakım alacaklısına aittir. Bakım alacaklısı sağlığında bu hakkı kullanmamışsa, mirasçıları bakım borcunun yerine getirilmediği iddiasıyla dava açamazlar.

Muvazaa ve Ehliyetsizlik: Mirasçılar, sözleşmenin muvazaalı olduğu veya murisin sözleşme tarihinde ehliyetsiz olduğu iddialarıyla her zaman dava açabilirler.

Mülkiyeti Geçirme Borcu: Bakım alacaklısı öldüğünde, taşınmazın mülkiyeti henüz devredilmemişse, mirasçılar bu mülkiyeti bakım borçlusuna geçirme borcu altındadır. Aksi halde bakım borçlusu mirasçılara karşı tapu iptal ve tescil davası açabilir.

7. Bakım Borçlusunun Ölümü Bakım borçlusunun ölümü sözleşmeyi kendiliğinden sona erdirmez; bakım borcu mirasçılarına intikal eder. Ancak bakım alacaklısı, borçlunun ölümünden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içinde sözleşmeyi feshetme hakkına sahiptir (TBK m. 618). Bu durumda alacaklı, borçlunun iflası halinde masadan isteyebileceği miktara eşit bir para talep edebilir; malı aynen geri isteyemez.

8. Usuli Hususlar

Ölünceye kadar bakma akdine dayalı tapu iptal ve tescil davalarında verilen hükümler “izhari” (açıklayıcı) niteliktedir; mülkiyet kararın kesinleşmesiyle kütük dışı kazanılır.

Tapu maliki murisin tüm mirasçılarının davada taraf olması, taraf teşkilinin sağlanması bakımından zorunludur.(bir yazı önerisi)

Muvazaa iddiaları zamanaşımına tabi değildir ve her zaman ileri sürülebilir.

Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmelerinde Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Ölünceye kadar bakma sözleşmeleri; miras hukuku, borçlar hukuku ve taşınmaz hukuku alanlarının kesişiminde yer alan, uygulamada en fazla uyuşmazlık çıkan sözleşme türlerinden biridir. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Anadolu Yakası genelinde açılan davalarda; bu sözleşmelerin muvazaalı olup olmadığı, bakım borcunun gereği gibi yerine getirilip getirilmediği ve tapu devrinin hukuki sonucu sıklıkla yargılamaya konu olmaktadır.

Uygulamada en çok yapılan hatalar; sözleşmenin resmi şekle uygun yapılmaması, murisin ehliyet durumunun yeterince araştırılmaması, bakım borcunun kapsamının somutlaştırılmaması ve mirasçıların yanlış hukuki sebebe dayanarak dava açmasıdır. Bu tür hatalar, telafisi güç hak kayıplarına ve uzun süren davalara yol açabilmektedir.

Özellikle muris muvazaası iddialarında Yargıtay; murisin yaşı, sağlık durumu, aile ilişkileri, devredilen malın tüm malvarlığına oranı ve bakım ilişkisinin fiilen yerine getirilip getirilmediğini titizlikle incelemektedir. Bu nedenle sürecin, güncel Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi içtihatlarına hâkim bir avukat tarafından yürütülmesi büyük önem taşır.

Bu noktada İstanbul Tuzla merkezli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, ölünceye kadar bakma sözleşmelerinden kaynaklanan tapu iptal ve tescil davaları, muris muvazaası davaları ve fesih/irat talepleri konusunda; hem bakım alacaklıları hem de mirasçılar açısından profesyonel ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Ölünceye kadar bakma sözleşmeleri, doğru kurgulanmadığında veya yanlış dava stratejisi izlendiğinde geri dönülmesi zor sonuçlar doğurabileceğinden, uzman avukat desteğiyle hareket edilmesi hukuki bir zorunluluk haline gelmektedir.

Read More

Kira Uyarlama Davası Nedir? Şartları, Süreci ve Yargıtay’a Göre Uygulaması

1. Kira Uyarlama Davasının Hukuki Temeli ve Niteliği

Kira Uyarlama Davası Nedir? Şartları, Süreci ve Yargıtay’a Göre Uygulaması. Kira uyarlama davası, sözleşme hukukuna egemen olan “sözleşmeye bağlılık” (Ahde Vefa – Pacta Sunt Servanda) ilkesinin istisnai bir uygulamasını teşkil eder. Kural olarak, sözleşme yapıldığı andaki koşullarla aynen uygulanmalıdır. Ancak, sözleşme kurulduktan sonra ifası sırasında ortaya çıkan, taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü ve objektif nitelikteki olaylar nedeniyle edimler arasındaki dengenin bir taraf aleyhine katlanılamayacak derecede bozulması durumunda, bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet ve dürüstlük kurallarına aykırı bir durum yaratabilir (Yargıtay 6. HD – 2015/6627; Yargıtay 3. HD – 2017/5251).

Bu noktada, “işlem temelinin çökmesi” veya “Clausula Rebus Sic Stantibus” (beklenmeyen hal şartı) ilkesi devreye girer. Yargı kararlarına göre, sözleşmenin temelini oluşturan şartların sonradan esaslı surette değişmesi halinde, hâkimin sözleşmeye müdahalesi gündeme gelir. Bu müdahalenin hukuki dayanağı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 138. maddesinde düzenlenen “Aşırı İfa Güçlüğü” hükmü ile daha önceki dönemde Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1, 2 (dürüstlük kuralı) ve 4. maddeleridir (Yargıtay HGK – 2003/13-332; Yargıtay 13. HD – 2012/2412). Uyarlama, sözleşmeye istisnai, tali (ikincil) ve yardımcı bir çözüm yolu olarak kabul edilir ve özellikle uzun süreli borç ilişkilerinde uygulama alanı bulur (Yargıtay 6. HD – 2015/11014).

2. Kira Uyarlama Davasının Şartları

Yargıtay kararlarında ve TBK m. 138’de kira uyarlama davasının açılabilmesi için bir dizi şartın bir arada bulunması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu şartlar şunlardır:

Olağanüstü ve Öngörülemeyen Bir Durumun Ortaya Çıkması: 

Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır. Yargı kararlarında harp, ülkeyi sarsan ciddi ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon ve paranın satın alma gücündeki önemli ölçüde düşüş gibi durumlar örnek olarak gösterilmektedir (Yargıtay 3. HD – 2017/7432; Yargıtay 6. HD – 2015/6627). Olaylar öngörülebilir olsa dahi, bunların sözleşmeye etkilerinin kapsam ve biçim bakımından bu derecede tahmin edilememiş olması da bu şartın gerçekleşmesi için yeterli görülebilir (Yargıtay 13. HD – 2012/2412).

Değişen Durumun Borçludan Kaynaklanmaması: Ortaya çıkan olağanüstü durum, uyarlama talep eden taraftan (borçludan) kaynaklanmamış olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304).

Edimler Arasındaki Dengenin Aşırı Derecede Bozulması: Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır. Edimler arasındaki denge, aşırı ölçüde ve açık biçimde bozulmuş olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/12987; Yargıtay 13. HD – 2010/17858).

Borcun Henüz İfa Edilmemiş veya İhtirazi Kayıtla İfa Edilmiş Olması: Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak (ihtirazi kayıtla) ifa etmiş olmalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304; Yargıtay 6. HD – 2014/3305). Geçmişe yönelik olarak ödenmiş kira bedelleri için uyarlama talep edilemez (Yargıtay 3. HD – 2024/1623).

Sözleşmede veya Kanunda Uyarlama Hükmü Bulunmaması: Sözleşmede veya kanunda değişen hal ve şartlara dair bir intibak kaydı veya hüküm bulunmamalıdır. Ancak, sözleşmede bulunan bir hükmün uygulanmasının TMK m. 2/2 uyarınca hakkın kötüye kullanılması anlamına gelebileceği durumlarda da uyarlama talep edilebilir (Yargıtay 3. HD – 2017/5992).

3. Usul ve Esaslar

Kira uyarlama davalarında mahkemelerin izlemesi gereken usul ve esaslar Yargıtay kararlarında detaylı olarak belirlenmiştir:

Bilirkişi İncelemesi: Mahkeme, uyarlama koşullarının oluşup oluşmadığını tespit etmek amacıyla konularında uzman üç kişilik bir bilirkişi kurulundan denetime elverişli ve gerekçeli bir rapor almalıdır (Yargıtay 3. HD – 2017/7304; Yargıtay 3. HD – 2017/5992).

Bilirkişi Raporunun İçeriği: Bilirkişi raporunda, kira bedelinin tespitine ilişkin davalardaki yöntemlerden farklı olarak, uyarlama davasına özgü ilkeler çerçevesinde şu hususlar araştırılıp değerlendirilmelidir:

Kiralananın niteliği, kullanma alanı, konumu.

Bölgedeki kira parasını etkileyecek normalin üstündeki imar ve ticari gelişmeler.

Emsal kira paraları (ancak bunlar sadece yardımcı kaynak olarak dikkate alınır).

Vergi ve amortisman giderlerindeki artışlar.

Döviz kurlarındaki ani ve aşırı iniş ve çıkışlar.

Ülkeyi sarsan ciddi ekonomik kriz veya doğal afetlere bağlı ödeme esaslarının yeniden düzenlenmesini gerektirecek olayların varlığı (Yargıtay 3. HD – 2017/12987; Yargıtay 3. HD – 2018/5741).

Hâkimin Rolü ve Karar: Hâkim, öncelikle sözleşmedeki özel intibak hükümlerini inceler. Böyle bir hüküm yoksa, bilirkişi raporu ve diğer deliller ışığında işlem temelinin çöküp çökmediğini değerlendirir. Uyarlama gerektiği kanaatine varırsa, TMK m. 1’deki yetkisine dayanarak, hak ve nesafet, doğruluk ve dürüstlük kuralları (TMK m. 2/1, 4) çerçevesinde sözleşmedeki boşluğu doldurarak yeni kira bedelini belirler (Yargıtay 13. HD – 2012/2412; Yargıtay 6. HD – 2015/859). Hâkim, tarafların sözleşmeyi yapmaktaki farazi iradelerini ve birleşen amaçlarını göz ardı etmemeli, sözleşmeyi tamamen yeni bir hale dönüştürmemelidir (Yargıtay 3. HD – 2017/11362).

Uygulama Tarihi: Uyarlanan yeni kira bedeli, dava tarihinden itibaren geçerli olur (Yargıtay 13. HD – 2010/11127).

Kararın Gerekçeli Olması: Mahkeme kararı, toplanan delillerin kabul ve ret yönlerini, dayanaklarını içerir şekilde gerekçeli ve Yargıtay denetimine uygun olmalıdır (Yargıtay 6. HD – 2015/6627).

4. Özel Durumlar ve Değerlendirmeler

Tacirler Yönünden Değerlendirme: Tacir olan davacıların TTK m. 20/1 uyarınca “basiretli bir iş adamı gibi” davranma yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, Türkiye’de yıllardır yaşanan istikrarsız ekonomik koşullar gibi durumların tacirler açısından öngörülebilir olduğu kabul edilebilir ve bu durumda uyarlamanın “öngörülmezlik” şartı oluşmayabilir (Yargıtay HGK – 2003/13-332).

TBK m. 344 ile İlişkisi: Konut ve çatılı işyeri kiralarında TBK m. 344, beş yıldan uzun süreli sözleşmelerde kira bedelinin hâkim tarafından hakkaniyete göre belirlenmesine imkân tanımaktadır. Bu hüküm, bir nevi yasal uyarlama imkânı sunmaktadır. Bu nedenle, beş yıllık süre dolmadan sadece kira bedelinin rayiçlerin altında kaldığı gerekçesiyle açılan uyarlama davasının, TBK m. 344’ü bertaraf edeceği gerekçesiyle reddedilebileceği yönünde ilk derece mahkemesi kararı bulunmaktadır (İlkDerece – İstanbul Anadolu 5. Sulh Hukuk Mahkemesi – 2024/128).

Derdestlik ve Etkisi: Derdest (görülmekte olan) bir uyarlama davası, kira alacağının tahsiline yönelik davaları doğrudan etkiler. Bu durumda, alacak davasına bakan mahkemenin, uyarlama davasının sonucunu beklemesi gerekebilir (Yargıtay 3. HD – 2018/7526). Ancak, uyarlama davası kesinleşmeden kiracı, sözleşmedeki kira bedelini tek taraflı olarak eksik ödeyemez veya indirim yapamaz (Yargıtay 3. HD – 2024/1623). Bir yazı önerisi.

Kira Uyarlama Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kira uyarlama davaları, görünüşte yalnızca kira bedelinin değiştirilmesine ilişkin olsa da, TBK m. 138, TMK m. 1, 2 ve 4, yerleşik Yargıtay içtihatları ve teknik bilirkişi değerlendirmeleri nedeniyle son derece karmaşık ve teknik davalardır. Bu davalarda yapılacak usul veya strateji hataları, haklı taleplerin dahi reddedilmesine yol açabilmektedir.

Özellikle

Olağanüstü durumun öngörülemezliğinin somutlaştırılamaması,

Edimler arasındaki dengenin katlanılamaz ölçüde bozulduğunun doğru şekilde ispat edilememesi,

Bilirkişi raporuna zamanında ve teknik itirazların yapılmaması,

Dava tarihinin ve uyarlamanın uygulanacağı tarihin yanlış belirlenmesi,

TBK m. 344 ile TBK m. 138 arasındaki ilişkinin yanlış kurgulanması,

gibi hususlar davanın esastan kaybedilmesine neden olabilmektedir.

Bu nedenle kira uyarlama davalarının, kira hukuku ve Yargıtay uygulamalarına hâkim, ekonomik verileri ve emsal kararları doğru okuyabilen uzman bir avukat tarafından yürütülmesi büyük önem taşır.

Tuzla – İstanbul’da Kira Uyarlama Davalarında Hukuki Destek

2M Hukuk Avukatlık Bürosu (Tuzla / İstanbul) olarak;
kira uyarlama davaları başta olmak üzere konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin uyuşmazlıklarda, güncel Yargıtay içtihatları ve uygulama esasları ışığında müvekkillerimize etkin hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktayız. Kira sözleşmenizin mevcut ekonomik koşullar karşısında adil olmayan sonuçlar doğurduğunu düşünüyorsanız, hak kaybına uğramadan önce profesyonel hukuki destek almanız önemle tavsiye edilir.

Read More

Kira Sözleşmesinde Artış Oranı Yoksa Zam Yapılır mı? Ev Sahibi Zam İsteyebilir mi?

1. Sözleşmede Artış Oranının Belirlenmemesi veya Belirsiz Olması Durumu

Kira Sözleşmesinde Artış Oranı Yoksa Zam Yapılır mı? Ev Sahibi Zam İsteyebilir mi? Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, kira sözleşmesinde artış oranının açıkça yazılmaması veya “enflasyon oranında”, “yasal oranda” gibi muğlak ifadelerle belirtilmesi durumunda, bu şartın “belirli ve muayyen” olmadığı kabul edilmektedir.

Artış Şartının Geçersizliği: Sözleşmede artış oranı belirtilmemişse veya hangi oranın (TEFE, TÜFE, ÜFE) uygulanacağı net değilse, artış şartı geçersizdir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2020/237) ve Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2012/16728k) kararlarına göre, artış şartı belirli ve muayyen olmadığından kiraya verenin tek taraflı belirlemesine itibar edilemez.

Sabit Kira Bedeli İlkesi: Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi (E. 2017/708), 5 yıllık sözleşme süresi içinde artış şartı öngörülmemişse, kira bedeline artış uygulanmasının yasal olarak mümkün olmadığını ve kiracının bedeli sabit tutma hakkı bulunduğunu belirtmiştir. Benzer şekilde Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2017/5904), artış hükmü bulunmayan sözleşmelerde kira bedelinin başlangıç miktarında sabit kalması gerektiğini vurgulamıştır.

2. Kiracının Geçmişte Gönüllü Olarak Artış Yapmasının Etkisi

Sorunun temelini oluşturan “kiracının 2 yıl boyunca artışlı ödeyip 3. yıl ödememesi” durumuna ilişkin emsal kararlar, kiracının bu tutumunun hukuka uygun olduğunu destekler niteliktedir.

Geçmiş Ödemelerin Bağlayıcılığı: 

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2020/237 sayılı kararında, somut olayda kiracının akit başlangıcından sonra iyi niyetle artış yaparak ödeme yaptığı, ancak daha sonraki dönemlerde bu artışı sürdürmediği durum incelenmiştir. Kararda, kiracının önceki dönemlerde artışlı ödeme yapmasının, belirsiz olan artış şartını geçerli hale getirmeyeceği ve kiraya verenin ispat yükünü yerine getiremediği belirtilmiştir.

Temerrüt Oluşmaması: 

Kiracının geçmişte TÜFE oranında ödeme yapmış olması, sözleşmede yazılı olmayan bir yükümlülüğü kalıcı hale getirmez. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2011/10959), kiracının TÜFE oranında artış yaparak ödeme yapmasının, sözleşmenin geçersiz artış hükmü nedeniyle orijinal kira bedelini aşan bir yükümlülük oluşturmayacağını hükme bağlamıştır. Dolayısıyla kiracı 3. yılda zam yapmadığında, ödenmeyen artış farkı nedeniyle temerrüde düşmüş sayılmaz ve tahliye edilemez.

3. Kiracının 3. Yılda Zam Yapmama Hakkı

İncelenen kararlar ışığında, sözleşmede açık bir hüküm yoksa kiracının 3. yılda zam yapmama hakkı bulunmaktadır.

Tek Taraflı Artış Talebinin Reddi: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2015/8838), artış şartı kararlaştırılmayan sözleşmelerde davacının (ev sahibi) artışlı kira bedeli istemesinin usulsüz olduğunu belirtmiştir. Kiracı, sözleşmedeki bedel üzerinden veya en son kabul edip ödediği bedel üzerinden ödemeye devam edebilir.

Hukuki Sonuç: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2015/12224K), sözleşmede artış şartı öngörülmediği halde mahkemece ÜFE oranında artış yapılarak temerrüt oluştuğuna karar verilmesini hatalı bulmuştur. Kiracının sözleşmede yazılı miktarı ödemesi yeterli görülmüştür.

4. Ev Sahibinin Hakları ve Kira Tespit Davası

Kiracının zam yapmama hakkı bulunmakla birlikte, bu durum kira bedelinin sonsuza kadar sabit kalacağı anlamına gelmez. Ancak bu artış otomatik değil, mahkeme kararıyla olmalıdır.

Kira Tespit Davası Gerekliliği: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi (E. 2018/2245), sözleşmede artış şartı bulunmasa dahi ev sahibinin “Kira Tespit Davası” açarak hâkimden kira bedelinin belirlenmesini isteyebileceğini belirtmiştir. Ancak bu dava sonuçlanana kadar kiracı, sözleşmedeki bedeli (veya fiilen ödediği son bedeli) ödemeye devam edebilir.

Geriye Dönük Fark Talebi: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (E. 2012/6440), kira tespit davası açılmadığı sürece, geçmişe dönük olarak “sanki tespit ilamı varmış gibi” endeks uygulanarak kira farkı istenemeyeceğini hükme bağlamıştır.

Sonuç: Yargı kararlarına göre; 5 yıllık kira sözleşmesinde artış oranı yazılmamışsa, kiracının ilk 2 yıl iyi niyetle TÜFE oranında artış yapması, 3. yılda da artış yapma zorunluluğu doğurmaz. Artış şartı “belirli ve muayyen” olmadığından, kiracı 3. yılda zam yapmayarak son ödediği bedel üzerinden ödemeye devam etme hakkına sahiptir. Ev sahibi, ödenmeyen artış farkı için icra takibi yapamaz veya tahliye talep edemez; ancak gelecek dönemler için kira tespit davası açabilir.

Kira Artışı Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Kira sözleşmesinde artış oranının hiç belirlenmemesi veya belirsiz ifadelerle düzenlenmesi, uygulamada en sık uyuşmazlık yaşanan konuların başında gelmektedir. Yargıtay içtihatları, her somut olayda artış şartının belirli ve muayyen olup olmadığının, kiracının önceki ödeme davranışlarının hukuki sonuç doğurup doğurmadığının ve temerrüt şartlarının oluşup oluşmadığının ayrı ayrı değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Uygulamada en sık yapılan hatalar; kiracının geçmişte gönüllü olarak yaptığı artışların kalıcı bir yükümlülük doğurduğunun sanılması, sözleşmede artış hükmü bulunmamasına rağmen icra takibi başlatılması ve kira tespit davası açılmadan artış talep edilmesidir. Bu tür hatalar, açılan davaların reddine, icra takibinin iptaline ve ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi kira sirkülasyonunun yüksek olduğu bölgelerde kira artışına ilişkin uyuşmazlıklar sıklıkla yargıya taşınmaktadır. Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, kira artışı, kira tespit davaları ve temerrüt kaynaklı tahliye uyuşmazlıklarında Yargıtay uygulamasına uygun, stratejik ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Kiracı veya kiraya veren açısından hak kaybı yaşanmaması için uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Alınır mı? Yargıtay Ne Diyor?

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Alınır mı? Yargıtay Ne Diyor? İncelenen yargı kararları ve dokümanlar ışığında, mobbing (psikolojik taciz) nedeniyle manevi tazminat davası açılmasının Türk hukukunda mümkün olduğu, hem adli hem de idari yargıda bu yönde emsal kararlar bulunduğu tespit edilmiştir. Aşağıda, davanın hukuki dayanakları, ispat koşulları, yargılama süreçleri ve mahkemelerin değerlendirme kriterleri detaylandırılmıştır.

1. Tazminat Davasının Açılabilirliği ve Hukuki Dayanaklar

Yargıtay ve Danıştay kararları, mobbing nedeniyle manevi tazminat davası açılabileceğini ve şartların oluşması halinde tazminata hükmedilebileceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Yasal Zemin: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/2274K, 2016/1427) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2021/12218K) kararlarına göre, mobbing davalarının temel dayanağı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 417. maddesidir. Bu madde, işverenin işçinin kişiliğini koruma, saygı gösterme ve psikolojik tacize uğramaması için gerekli önlemleri alma yükümlülüğünü düzenler. Ayrıca 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ve TBK’nın 58. maddesi (kişilik haklarına saldırı) ile Anayasa’nın 17. maddesi (maddi ve manevi varlığı koruma hakkı) davanın anayasal ve yasal dayanaklarını oluşturur.

Dava Türü: Bu davalar, “mobbing nedeniyle kişilik haklarına saldırı” veya “işçiyi gözetme borcuna aykırılık” gerekçesiyle manevi tazminat talepli olarak açılabilmektedir (Yargıtay 4. HD 2015/15518, Yargıtay 22. HD 2016/24622).

2. Mobbingin Tanımı ve Unsurları

Yargı kararlarında mobbing, tazminat hakkı doğurabilmesi için belirli unsurları taşıması gereken bir eylem bütünü olarak tanımlanmıştır.

Sistematik ve Süreklilik: Yargıtay 22. Hukuk Dairesi (2016/28981) ve Yargıtay 9. Hukuk Dairesi (2016/485) kararlarında mobbing; sistematik, sürekli, kasıtlı, yıldırma ve işten uzaklaştırma amacı taşıyan davranışlar olarak tanımlanmıştır.

Tekil Eylemler Mobbing Sayılmaz: Süreklilik göstermeyen, belli aralıklarla tekrarlanmayan, anlık kaba veya nezaketsiz davranışlar mobbing olarak nitelendirilmemekte ve manevi tazminata konu edilmemektedir (Yargıtay 22. HD 2017/42766k). Örneğin, bir avukatın çantasının aranmak istenmesi gibi tekil bir olay, kişilik haklarına saldırı olsa da mobbing kapsamında değerlendirilmemiştir (Yargıtay 9. HD 2012/2473).

Kişilik Haklarına Saldırı: Manevi tazminat talep edebilmek için psikolojik tacizi teşkil eden davranışların kişilik haklarını ihlal boyutuna ulaşması şarttır (Yargıtay 9. HD 2016/17859).

3. İspat Yükü ve Delil Durumu

Davaların kabulü veya reddinde en belirleyici faktör ispat yükümlülüğüdür.

Yaklaşık İspat İlkesi: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2015/2274) ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (2019/1136) kararlarına göre, mobbing iddialarında “kesin ispat” aranmamakta, “yaklaşık ispat” yeterli görülmektedir. İşçi, mobbinge dair kuşku uyandıracak güçlü olgular (e-postalar, sağlık raporları, tanık beyanları) sunduğunda, mobbing yapılmadığını ispat yükü işverene geçmektedir.

Delil Yetersizliği ve Ret Kararları: Somut ve inandırıcı delillerin sunulamadığı, tanık beyanlarının duyuma dayalı olduğu veya sistematik baskının kanıtlanamadığı durumlarda manevi tazminat talepleri reddedilmektedir (Yargıtay 22. HD 2016/28981, AYM 15/11/2023, Danıştay 8. Daire 2021/7788).

Mahkemenin Aydınlatma Yükümlülüğü: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2019/571), mobbing iddialarının olayların tipik akışı ve tecrübe kuralları göz önüne alınarak değerlendirilmesi gerektiğini, hakimin davayı aydınlatma ödevi bulunduğunu belirtmiştir.

4. Yargı Yolu ve Görevli Mahkeme

Mobbingin gerçekleştiği statüye (işçi veya memur) ve failin durumuna göre yargı yolu değişmektedir.

İş Mahkemeleri: Özel sektör çalışanları veya iş kanununa tabi personel için davalar İş Mahkemelerinde görülmektedir (Yargıtay HGK 2014/2277).

İdari Yargı (Tam Yargı Davası): Kamu görevlileri, idarenin eylem ve işlemleri (örneğin sürekli görev yeri değişikliği, disiplin cezaları) yoluyla mobbinge maruz kaldıklarında İdare Mahkemelerinde tam yargı davası açabilmektedir (Danıştay 2. Daire 2021/511, Danıştay 2. Daire 2020/1868). Ancak, dava açmadan önce idareye başvuru zorunluluğu bulunmaktadır (Danıştay 2. Daire 2021/18986).

Adli Yargı (Kişisel Kusur): Kamu görevlisine karşı, idari yetki kullanımı dışındaki haksız fiil niteliğindeki eylemleri (hakaret, fiili yol) nedeniyle şahsi kusura dayalı olarak adli yargıda manevi tazminat davası açılabilmektedir (Yargıtay 4. HD 2016/5195, Bursa BAM 2022/2192).

5. Tazminat Miktarının Belirlenmesi

Mahkemeler, mobbingin varlığını kabul ettiklerinde tazminat miktarını belirlerken şu kriterleri esas almaktadır:

Eylemin ağırlığı ve süresi.

Tarafların sosyal ve ekonomik durumları.

Paranın alım gücü.

Tazminatın bir tarafı zenginleştirip diğerini fakirleştirmemesi ilkesi (Yargıtay HGK 2017/486, Yargıtay 7. HD 2013/20568).

Sonuç: Yargı kararları bütünüyle değerlendirildiğinde; mobbing nedeniyle manevi tazminat davası açılmasının hukuken mümkün olduğu, ancak davanın kazanılmasının “sistematiklik”, “süreklilik” ve “kişilik haklarına saldırı” unsurlarının yaklaşık ispat kuralları çerçevesinde somut delillerle (tanık, sağlık raporu, yazışmalar vb.) ortaya konulmasına bağlı olduğu sonucuna varılmıştır. Bir yazı önerisi.

Mobbing Nedeniyle Manevi Tazminat Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Mobbing nedeniyle manevi tazminat davaları, Yargıtay ve Danıştay içtihatlarıyla şekillenen, ispatı güç ve teknik davalardır. Davanın kabulü; mobbingin sistematik ve süreklilik arz eden bir nitelik taşıdığının, kişilik haklarına saldırı boyutuna ulaştığının ve yaklaşık ispat kuralları çerçevesinde doğru delillerle ortaya konulmasına bağlıdır. Tanık seçimi, yazışmaların sunumu, sağlık raporlarının değerlendirilmesi ve olayların hukuki nitelendirilmesi bu davalarda belirleyici rol oynar.

Uygulamada en sık yapılan hatalar; tekil olayların mobbing olarak ileri sürülmesi, delillerin eksik veya yanlış sunulması ve görevli yargı yolunun hatalı belirlenmesidir. Bu tür hatalar, haklı taleplerin dahi reddine yol açabilmektedir.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi çalışma hayatının yoğun olduğu bölgelerde mobbing iddiaları sıklıkla yargıya taşınmaktadır. Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, mobbing nedeniyle manevi tazminat davalarında Yargıtay ve Danıştay uygulamalarına hâkim, delil stratejisi doğru kurgulanmış ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması ve sürecin etkin yürütülmesi açısından uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More

Gayrimenkul alım satımlarında cayma parası, bağlanma parası (pey akçesi, kapora) ve cezai şartın geçerlilik ve iade koşulları nelerdir?

1. Kavramsal Tanımlar ve Hukuki Nitelendirmeler

Gayrimenkul alım satımlarında cayma parası, bağlanma parası (pey akçesi, kapora) ve cezai şartın geçerlilik ve iade koşulları nelerdir? İncelenen yargı kararlarında gayrimenkul alım satımlarında kullanılan parasal kavramlar 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) çerçevesinde şu şekilde tanımlanmıştır:

Bağlanma Parası (Pey Akçesi / Kapora): TBK m. 177 uyarınca, sözleşme yapılırken verilen para, aksi kararlaştırılmadıkça “cayma parası” olarak değil, sözleşmenin yapıldığına kanıt olarak verilmiş sayılır (pey akçesi). Bu paranın amacı sözleşmenin kurulduğuna delil oluşturmak ve kısmi ifayı sağlamaktır. Yerel adet veya sözleşmede aksine hüküm yoksa esas alacaktan düşülür. Yargıtay kararlarında “kapora” ve “pey akçesi” kavramları eş anlamlı olarak kullanılmakta ve bu ödemelerin sözleşmenin yapıldığına dair bir karine oluşturduğu kabul edilmektedir.

Cayma Parası (Cayma Akçesi): TBK m. 178 kapsamında, taraflara sözleşmeden serbestçe dönme yetkisi veren bir paradır. Bu para kararlaştırıldığında, parayı veren cayarsa verdiğini bırakır; parayı alan cayarsa aldığının iki katını geri verir. Cayma parası, kişiye parayı kaybetme pahasına sözleşmeden dönme hakkı tanır.

Cezai Şart (Ceza Koşulu): TBK m. 179-182 arasında düzenlenen, asıl borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi durumunda ödenmesi kararlaştırılan fer’i (yan) bir edimdir. Borcu kuvvetlendirme amacı taşır.

2. Gayrimenkul Satışlarında Geçerlilik Şartları

Yargı kararlarında istikrarla vurgulanan temel husus, gayrimenkul satış ve satış vaadi sözleşmelerinin geçerliliğinin “resmi şekil” şartına bağlı olduğudur:

Resmi Şekil Zorunluluğu: Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 706, TBK m. 237, Tapu Kanunu m. 26 ve Noterlik Kanunu m. 60 hükümleri uyarınca, tapulu taşınmazların mülkiyet devrini öngören sözleşmelerin resmi şekilde (tapu memuru veya noter huzurunda) yapılması geçerlilik koşuludur.

Adi Yazılı Sözleşmelerin Durumu: Taraflar arasında adi yazılı şekilde (noter veya tapu dışında, haricen) yapılan gayrimenkul satış veya satış vaadi sözleşmeleri hukuken geçersizdir (batıldır). Bu sözleşmeler taraflar için hak ve borç doğurmaz.

3. Geçersiz Sözleşmelerde Kapora, Cayma Parası ve Cezai Şartın Akıbeti

Sözleşmenin resmi şekilde yapılmaması nedeniyle geçersiz sayılması durumunda, sözleşmeye bağlı fer’i (yan) şartların durumu şu şekilde değerlendirilmiştir:

Fer’i Şartların Geçersizliği İlkesi: Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, “asıl borç hükümsüz olunca, cezai şart, cayma parası veya pey akçesi gibi fer’i şartların da hükümsüz olacağı” ilkesi benimsenmiştir. Dolayısıyla, resmi şekilde yapılmayan bir sözleşmede yer alan “vazgeçen kaporayı yakar” veya “vazgeçen şu kadar ceza öder” şeklindeki hükümler geçersizdir ve uygulanamaz.

Sebepsiz Zenginleşme ve İade: Geçersiz sözleşme nedeniyle taraflar, sözleşmenin ifasını veya cezai şartı talep edemezler. Ancak, verdiklerini “sebepsiz zenginleşme” (haksız iktisap) hükümleri çerçevesinde geri isteyebilirler.

Alıcı, ödediği kaporayı/pey akçesini geri alabilir.

Satıcı, geçersiz sözleşmeye dayanarak kaporayı elinde tutamaz veya cezai şart talep edemez.

4. İspat Yükü ve Karine

Pey Akçesi Karinesi: Sözleşme yapılırken verilen paranın ne amaçla verildiği açıkça anlaşılmıyorsa, bunun “pey akçesi” (bağlanma parası) olduğu kabul edilir (TBK m. 177/1).

Cayma Parasının İspatı: Verilen paranın “cayma parası” olduğunu iddia eden taraf, bu iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Sözleşmede açıkça “cayma tazminatı” veya “cayma parası” olduğu belirtilmedikçe, verilen para cayma parası olarak nitelendirilemez ve iadesi gerekir.

Sonuç

Yargı kararlarına göre; gayrimenkul alım satımlarında kapora, bağlanma parası, cayma parası ve cezai şartların hukuken geçerli olabilmesi ve talep edilebilmesi için asıl sözleşmenin resmi şekilde (tapu veya noter huzurunda) yapılmış olması zorunludur. Adi yazılı şekilde yapılan sözleşmeler geçersiz olduğundan, bu sözleşmelerde yer alan “kaporanın yanacağı” veya “cezai şart ödeneceği” yönündeki hükümler de geçersizdir. Taraflar, geçersiz sözleşme uyarınca verdikleri paraları sebepsiz zenginleşme hükümleri gereğince geri talep edebilirler. Bir yazı önerisi.

Gayrimenkul Kapora ve Cayma Parası Uyuşmazlıklarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Gayrimenkul alım satımlarında kapora, bağlanma parası, cayma parası ve cezai şart ayrımı; Türk Borçlar Kanunu, Türk Medeni Kanunu ve Yargıtay içtihatlarının birlikte değerlendirilmesini gerektiren teknik ve şekle bağlı bir hukuk alanıdır. Uygulamada en sık yapılan hata, adi yazılı bir sözleşmede yer alan “kapora yanar” veya “cezai şart ödenir” ibaresinin tek başına geçerli olduğu düşüncesidir. Oysa resmi şekil şartına uyulmayan sözleşmelerde bu tür hükümler hukuki sonuç doğurmaz.

Özellikle Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Gebze ve Çayırova gibi taşınmaz alım satım işlemlerinin yoğun olduğu bölgelerde, kaporanın iadesi veya yanması konusu sıklıkla dava konusu yapılmakta ve yanlış hukuki değerlendirmeler ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır.

Tuzla 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, gayrimenkul satışlarında kaporanın hukuki niteliği, cayma parası–bağlanma parası ayrımı ve sebepsiz zenginleşmeden doğan iade davalarında Yargıtay uygulamasına uygun, sonuç odaklı hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti sunmaktadır. Hak kaybı yaşanmaması ve sürecin doğru yönetilmesi açısından uzman avukat desteği büyük önem taşır.

Read More