Yabancı Velayet Kararları Türkiye’de Nasıl Tanınır?

Uluslararası Sözleşmeler, Tenfiz Engelleri ve Yargıtay Uygulaması

1. Velayet Kararlarının Tanınması ve Tenfizinde Temel Uluslararası Sözleşmeler

Yargıtay kararları uyarınca, yabancı mahkemelerden alınan velayet kararlarının Türkiye’de hüküm doğurabilmesi için tanıma ve tenfiz süreçlerinde öncelikle Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin dikkate alınması zorunludur. Bu kapsamda öne çıkan temel metinler şunlardır:

1980 Lüksemburg Sözleşmesi: “Çocukların Velayetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velayetinin Yeniden Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesi” (20.05.1980), velayet kararlarının tenfizinde en sık uygulanan uluslararası belgedir. Yargıtay, bu sözleşmeye taraf olan devletlerden (örneğin Fransa, Almanya, Avusturya) alınan kararlarda sözleşme hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır (2. HD., 2012/15213; 2015/787).

1996 Lahey Sözleşmesi: “Velayet Sorumluluğu ve Çocukların Korunması Hakkında Tedbirler Yönünden Yetki, Uygulanacak Hukuk, Tanıma, Tenfiz ve İşbirliğine Dair Sözleşme” (19.10.1996), özellikle ihtiyati tedbir niteliğindeki velayet düzenlemelerinde uygulama alanı bulmaktadır (2. HD., 2023/8407).

AİHS’e Ek 7 Nolu Protokol: Eşlerin evliliğin bitmesi halinde çocuklarıyla olan ilişkilerinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olduğunu düzenleyen bu protokol, “ortak velayet” kararlarının Türk kamu düzenine aykırı sayılmamasında temel dayanak teşkil etmektedir (2. HD., 2016/18674; AYM, 06/10/2021).

İkili Adli Yardım Sözleşmeleri: Türkiye ile Kazakistan arasındaki 13.06.1995 tarihli “Hukuki ve Ticari Konularda Adli Yardımı Kapsayan Sözleşme” gibi ikili anlaşmalar, MÖHUK m. 54/1-a çerçevesinde karşılıklılık ve tenfiz şartlarının değerlendirilmesinde esas alınmaktadır (2. HD., 2023/7233).

2. Sözleşmelerin Uygulanma İlkeleri ve Esastan İnceleme Yasağı

Uluslararası sözleşmelerin uygulanmasında “esastan inceleme yasağı” (révision au fond) temel ilkedir. Lüksemburg Sözleşmesi’nin 7. ve 9/3. maddeleri uyarınca, yabancı mahkeme kararı hiçbir şekilde esastan inceleme konusu yapılamaz; mahkeme delilleri yeniden değerlendiremez veya kararın doğruluğunu denetleyemez (2. HD., 2004/10683).

3. Tanıma ve Tenfiz Engelleri ile Kısıtlamalar

Sözleşmeler ve yargı içtihatları çerçevesinde tenfiz talebinin reddine yol açabilecek temel hususlar şunlardır:

Tebligat ve Savunma Hakkı: Lüksemburg Sözleşmesi m. 9/1-a uyarınca, davalının gıyabında verilen kararlarda, savunma yapmasına imkan verecek sürede tebligat yapılmamış olması tenfiz talebinin reddi sebebidir (2. HD., 2014/19749K).

Kamu Düzeni İstisnası: Sözleşmenin 10/1-a maddesi, kararın etkilerinin talep edilen devletin aile ve çocuk hukukuna ilişkin temel ilkeleriyle açıkça bağdaşmaması durumunda tenfizin reddedilebileceğini öngörür. Ancak Yargıtay, “ortak velayet” gibi düzenlemelerin artık Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmadığını kabul etmektedir (2. HD., 2016/18674).

Derdestlik (Lis Pendens): Lüksemburg Sözleşmesi m. 10/2-b uyarınca, tenfiz isteminden önce Türkiye’de açılmış ve devam eden bir velayet davası varsa, tenfiz işlemleri talik edilebilir veya reddedilebilir (2. HD., 2022/10198).

Yaş Sınırı: Lüksemburg Sözleşmesi hükümleri, 16 yaşını dolduran çocuklar hakkında uygulanamaz. Temyiz incelemesi sırasında çocuğun 16 yaşını doldurması halinde mahkemenin bu durumu yeniden değerlendirmesi gerekir (18. HD., 2015/7759).

4. Görevli Mahkeme ve Usul

Velayet kararlarının tanınması ve tenfizinde görevli mahkeme kural olarak Aile Mahkemeleridir. Ancak yabancı ilamın velayet dışında “vasi atanması” gibi hükümleri de içermesi durumunda, vasiye ilişkin kısmın tanınması ve tenfizinde Asliye Hukuk Mahkemeleri görevli olabilmektedir (2. HD., 2009/9739; 2010/1513). Ayrıca, çocukların Türkiye’de nüfusa kayıtlı olmaması, velayete ilişkin yabancı ilamın tanınmasına engel teşkil etmez; zira nüfus kayıtları kurucu değil bildirici etkiye sahiptir (2. HD., 2015/787).

5. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, uluslararası sözleşmelerin bulunmadığı veya doğrudan atıf yapılmadığı durumlarda 5718 sayılı MÖHUK hükümlerinin (m. 50, 54, 58) nasıl uygulandığına dair ek bağlam sunmaktadır:

Sözleşme Olmayan Durumlar (Örn. ABD): Türkiye ile arasında velayet konusuna ilişkin ikili veya çok taraflı sözleşme bulunmayan devletlerden (örneğin ABD’nin bazı eyaletleri) alınan kararlarda, MÖHUK m. 54/1-a uyarınca “kanuni veya fiili karşılıklılık” (mütekabiliyet) araştırması yapılmaktadır (2. HD., 2015/17869; 2024/1712).

Kamu Düzeni Değerlendirmesi: Hollanda ve Belçika gibi ülkelerden alınan kararlarda, yabancı ilamda velayet konusunda hüküm bulunmamasının veya anlaşmalı boşanmada tarafların aynı avukatla temsil edilmesinin Türk kamu düzenine “açıkça” aykırı olmadığı ve tanımaya engel teşkil etmediği belirtilmiştir (2. HD., 2023/6109; 2022/9092).

Kısmi Tenfiz: Yabancı ilamın velayet kısmının Türk hukukuna (örneğin o dönemki ortak velayet yasağına) aykırı bulunması durumunda, ilamın boşanmaya ilişkin kısmının kısmen tenfiz edilmesinin mümkün olduğu vurgulanmıştır (2. HD., 2014/7356).

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Uluslararası sözleşmeler çerçevesinde yabancı velayet kararlarının tanınması ve tenfizi, yalnızca dilekçe verilmesiyle sonuçlanan basit bir yargılama süreci değildir. Lüksemburg Sözleşmesi, 1996 Lahey Sözleşmesi, AİHS Ek 7 No’lu Protokol ve MÖHUK hükümleri birlikte değerlendirilmekte; her dosya bakımından tenfiz engelleri, kamu düzeni denetimi, derdestlik, savunma hakkı ve karşılıklılık gibi son derece teknik kriterler ayrı ayrı incelenmektedir.

Özellikle;

Hangi uluslararası sözleşmenin öncelikle uygulanacağının tespiti,

Esastan inceleme yasağına rağmen kamu düzeni itirazının doğru sınırda kurulması,

Ortak velayet, tedbir veya geçici koruma kararlarının güncel Yargıtay içtihatlarına uygun şekilde sunulması,

Yanlış başvuru nedeniyle tenfizin reddi ya da velayetin askıda kalması riskinin önlenmesi,

ancak bu alanda deneyimli bir avukat tarafından sağlıklı biçimde yönetilebilir.

Bu noktada 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul merkezli çalışmalarıyla Tuzla, Pendik, Kartal, Kadıköy ve Gebze başta olmak üzere;
yabancı velayet kararlarının tanınması, tenfiz davaları, uluslararası aile hukuku ve çocuk hukukuna ilişkin uyuşmazlıklar alanlarında müvekkillerine güncel içtihatlara dayalı, stratejik ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; uluslararası velayet dosyalarında yapılacak tek bir usul hatası, çocuğun hukuki statüsünü ve ebeveyn–çocuk ilişkisini doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle sürecin, uzman avukat desteğiyle ve Yargıtay uygulamalarına uygun şekilde yürütülmesi hem hukuki güvenlik hem de çocuğun üstün yararı açısından zorunludur.

Read More

Yabancı Mahkemelerin Ortak Velayet Kararları Türkiye’de Geçerli mi?

Kamu Düzeni Tartışması, Yargıtay–AYM İçtihatları ve Güncel Uygulama

Yabancı Mahkemelerce Verilen Ortak Velayet Kararlarının Türk Kamu Düzeni Açısından Geçerliliği ve Uygulanabilirliği. Bu çalışma, yabancı mahkemeler tarafından hükmedilen “ortak velayet” kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi süreçlerinde Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) geliştirdiği içtihatlar çerçevesinde hazırlanmıştır. İnceleme, yargı kararlarındaki kronolojik ve doktrinel değişimi esas almaktadır.

1. Geleneksel Yaklaşım: Ortak Velayetin Kamu Düzenine Aykırılığı

Yargıtay’ın geçmiş tarihli kararlarında, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 336. maddesi uyarınca boşanma halinde hakimin velayeti eşlerden birine verme zorunluluğu olduğu, bu düzenlemenin kamu düzeni ile ilgili olduğu vurgulanmıştır.

TMK m. 336 ve MÖHUK m. 38/c İlişkisi: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2003, 2006 ve 2014 tarihli kararlarında (2003/3889 K.2006/13638 K., 2014/13375 K.K), yabancı mahkemelerin ortak velayet düzenlemelerinin Türk Medeni Kanunu’na aykırı olduğu ve bu durumun kamu düzenini ihlal ettiği gerekçesiyle tenfiz taleplerinin reddedildiği görülmektedir.

Velayetin “Boşta” Kalması: Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2012/11131 K.) ve 20. Hukuk Dairesi (2016/9660 K.K, 2017/3841 K.K) kararlarında, ortak velayet hükmünün tenfiz edilmemesi nedeniyle küçüğün velayet hakkının “boş bırakıldığı” tespit edilmiştir. Bu durumda velayetin Türk aile mahkemelerince yeniden düzenlenmesi veya küçüğün vesayet altına alınması gerektiği hükme bağlanmıştır.

Kısmen Tenfiz İmkanı: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2016/11377 K.), velayet hükmü kamu düzenine aykırı bulunsa dahi, yabancı ilamın boşanma ve mal paylaşımı gibi diğer kısımlarının MÖHUK m. 56 uyarınca kısmen tenfiz edilebileceğini belirtmiştir.

2. Modern Yaklaşım: Uluslararası Sözleşmeler ve “Açıkça Aykırılık” Kriteri

2017 yılından itibaren Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında, ortak velayetin Türk kamu düzenine “açıkça” aykırı olmadığı yönünde bir içtihat değişikliği yaşanmıştır.

Anayasa m. 90 ve AİHS Ek 7. Protokol: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2017/1737 K., 2017/13800 K.), AİHS Ek 7 No’lu Protokol’ün 5. maddesindeki “eşlerin hak ve sorumluluklarda eşitliği” ilkesini ve Anayasa’nın 90. maddesini esas almıştır. Bu çerçevede, ortak velayetin Türk toplumunun temel yapısını veya temel çıkarlarını ihlal etmediği, dolayısıyla kamu düzenine “açıkça” aykırı sayılamayacağı sonucuna varılmıştır.

AYM Değerlendirmesi: Anayasa Mahkemesi (06/10/2021 tarihli karar), Yargıtay’ın bu yeni yaklaşımını referans göstererek, taraflar arasında çekişme bulunmaması durumunda ortak velayetin tanınmasının iç hukuka uygun olduğunu teyit etmiştir.

Güncel Uygulama: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2023 tarihli kararlarında (2023/4605 K., 2023/978 K.), yabancı mahkemelerce verilen ortak velayet kararlarının tanınması ve tenfizi onaylanmıştır. Özellikle tarafların aynı vekille temsil edilmesinin dahi tek başına kamu düzenine aykırılık teşkil etmeyeceği vurgulanmıştır.

3. Tenfiz ve Tanıma Şartları

Yabancı ortak velayet kararlarının Türkiye’de geçerlilik kazanması için MÖHUK m. 50-58 arasındaki şartların varlığı aranmaktadır:

Karşılıklılık (Mütekabiliyet): Almanya gibi ülkelerle yapılan sözleşmeler (Lüksemburg Sözleşmesi vb.) çerçevesinde karşılıklılık esası gözetilmektedir (2015/11581 K.).

Kesinleşme ve Apostil: İlamın o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı veya örneğinin sunulması zorunludur (2015/24938 K.).

Savunma Hakkı: Kararın gıyapta verilmiş olması durumunda, usulüne uygun tebligat yapılıp yapılmadığı kamu düzeni denetiminin bir parçasıdır.

4. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

Aşağıdaki hususlar sunulan kararlarda sınırlı bilgi içermesi nedeniyle ikincil kaynak olarak değerlendirilmiştir:

Velayet Eksikliği: Yabancı boşanma ilamında velayete dair hiçbir hüküm bulunmamasının, ilamın boşanma yönünden tanınmasına engel teşkil etmediği belirtilmiştir (Yargıtay 2. HD, 2023/6305 K.).

Derdestlik İtirazı: Türkiye’de devam eden bir boşanma veya velayet davasının varlığı, yabancı velayet kararının tenfizinde engelleyici bir unsur olarak değerlendirilebilmektedir (Yargıtay 2. HD, 2023/980 K.).

Usul Hukuku ve Kamu Düzeni: Kamu düzeni denetiminin sadece maddi hukukla sınırlı olmadığı, savunma hakkının ihlali gibi usulî hataların da bu kapsamda incelendiği; ancak her usul hatasının “açıkça aykırılık” teşkil etmediği vurgulanmıştır (Yargıtay 11. HD, 2013/4530 K.; Yargıtay 2. HD, 2024/1916 K.).

Sonuç: Güncel yargı pratiğinde, yabancı mahkemelerce verilen ortak velayet kararları, çocuğun üstün yararına aykırı bir durum veya taraflar arasında şiddetli bir çekişme bulunmadığı sürece, uluslararası sözleşmeler ve eşlerin eşitliği ilkesi gereği Türk kamu düzenine aykırı kabul edilmemekte; tanıma ve tenfize konu edilebilmektedir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yabancı mahkemelerce verilen ortak velayet kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi, yalnızca şekli bir tanıma süreci olmayıp; kamu düzeni denetimi, uluslararası sözleşmelerin iç hukuka etkisi, AYM–Yargıtay içtihat uyumu, çocuğun üstün yararı ve açıkça aykırılık kriteri gibi son derece teknik değerlendirmeleri içermektedir. Bu nedenle sürecin hatasız yürütülmesi, alanında uzman bir avukat desteğini zorunlu kılar.

Özellikle;

Yabancı ortak velayet kararının eski mi, yeni içtihatlara mı tabi olduğunun doğru analiz edilmesi,

Kararın kısmi mi yoksa tam tenfize mi elverişli olduğunun tespiti,

Kamu düzenine aykırılık iddiasının soyut değil, “açıkça aykırılık” kriteri üzerinden değerlendirilmesi,

Taraflar arasındaki fiilî durumun (çekişme, şiddet iddiası, çocukla kişisel ilişki) dosyaya doğru yansıtılması,

Tenfiz sonrası doğabilecek velayetin askıda kalması, yeni velayet davası açılması veya tedbir talepleri gibi sonuçların öngörülmesi, ancak güncel Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi uygulamalarına hâkim bir hukukçu tarafından sağlıklı biçimde yönetilebilir.

Bu noktada 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul merkezli çalışmalarıyla özellikle Tuzla, Pendik, Kartal ve Tepeören bölgelerinde;

Yurtdışı boşanma kararlarının tanınması,

Ortak velayet kararlarının tenfizi,

Velayetin askıda kalması sonrası açılan aile mahkemesi davaları,

Uluslararası aile hukuku ve yabancılar hukuku uyuşmazlıkları

alanlarında müvekkillerine stratejik, güncel ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; ortak velayet gibi hassas konularda yapılacak tek bir usul hatası, çocuğun hukuki statüsünü, ebeveyn–çocuk ilişkisini ve tarafların uzun vadeli haklarını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle sürecin, uzman avukat eşliğinde ve güncel içtihatlara uygun şekilde yürütülmesi, hem hukuki güvenlik hem de çocuğun üstün yararı açısından vazgeçilmezdir.

Read More

Yabancı Boşanma Kararında Velayet Yoksa Ne Olur? Velayet Askıda Kalır Mı?

1. Yabancı Boşanma Kararı : Velayetin “Askıda” Kalması Kavramı ve Oluşma Koşulları

Yargıtay içtihatları doğrultusunda, yabancı bir mahkeme tarafından verilen boşanma kararının Türkiye’de tanınmış veya tenfiz edilmiş olmasına rağmen, müşterek çocuğun velayetine ilişkin bir hüküm kurulmamış olması veya mevcut hükmün Türk kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmemesi durumunda velayet hakkı Türkiye’de “askıda” veya “boşta” kalmış sayılmaktadır.

Hüküm Bulunmaması Durumu: Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2009/10927 E., 2010/593 K.) ve 5. Hukuk Dairesi (2024/369 E., 2024/3972 K.) kararlarında, yabancı mahkeme ilamında velayete dair bir düzenleme yer almadığında, boşanma kısmı tanınsa dahi velayet konusunun askıda kaldığı açıkça ifade edilmiştir.

Kamu Düzenine Aykırılık ve Kısmi Tenfiz: Yargıtay 20. Hukuk Dairesi (2016/10693 E., 2016/9660 K.) Kve 17. Hukuk Dairesi (2012/11007 E., 2012/11131 K.) kararlarına göre, yabancı mahkemenin velayeti “anne ve babaya birlikte” (ortak velayet) vermesi, ilgili dönemdeki Türk hukuk tatbikatına aykırı görülerek tenfiz edilmemiştir. Bu durumda boşanma kararı tenfiz edilse de velayet hükmü tenfiz dışı kaldığı için velayet hakkı Türkiye’de “boş bırakılmış” kabul edilmektedir.

2. Velayetin Düzenlenmesinde Kamu Düzeni ve Mahkemenin Re’sen Görevi

Velayete ilişkin kurallar Türk hukukunda kamu düzeniyle doğrudan ilişkilidir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2009/11390 E., 2010/1604 K.) Kkararına göre, yabancı ilamda velayet düzenlemesinin bulunmaması boşanmanın tanınmasına engel teşkil etmez; ancak bu eksikliğin Türkiye’de bağımsız bir dava ile giderilmesi zorunludur.

Hakimin Müdahalesi: Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2009/10926 E., 2010/592 K.), velayetin askıda olduğu durumlarda mahkemenin ihbar üzerine veya re’sen velayet düzenlemesi yapması gerektiğini vurgulamıştır.

Ön Sorun Niteliği: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2013/20889 E., 2014/5228 K.), velayet askıda iken kişisel ilişki tesisi talep edilmişse, mahkemenin öncelikle velayeti düzenlemesi gerektiğini, velayet karara bağlanmadan kişisel ilişki hükmü kurulamayacağını belirtmiştir. Benzer şekilde, velayet düzenlenmeden iştirak nafakasına hükmedilmesi de usule aykırı bulunmuştur (2. HD, 2014/23797 E., 2015/5663 K.)

3. Görevli ve Yetkili Mahkeme

Velayetin askıda kalması durumunda açılacak bağımsız velayet davasında görev ve yetki kuralları Yargıtay kararlarıyla netleştirilmiştir:

Görevli Mahkeme: 4787 sayılı Kanun’un 6/2-c maddesi uyarınca, velayetin düzenlenmesi davalarında Aile Mahkemeleri görevlidir (20. HD, 2017/5947 E., 2017/3841 K.)K.

Yetkili Mahkeme: Velayetin düzenlenmesi davasında kesin bir yetki kuralı bulunmamaktadır. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi (2020/7579 E., 2020/9110 K.), davanın açıldığı mahkemeye süresinde yetki itirazı yapılmadığı takdirde o mahkemenin yetkili hale geleceğini belirtmiştir. Genel olarak çocuğun Türkiye’deki yerleşim yeri veya tarafların sakin olduğu yer mahkemesi yetkili kabul edilmektedir (17. HD, 2013/1224 E., 2013/8167 K.)

4. Yargılama Usulü ve Çocuğun Üstün Yararı

Velayet düzenlenmesi davası, yabancı boşanma ilamının tanınmasından sonra açılan bağımsız bir dava niteliğindedir.

Hukuki Dinlenilme Hakkı: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2018/6976 E., 2018/13405 K.), bu davaların kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle dosya üzerinden karar verilemeyeceğini, duruşma açılarak taraflara delillerini sunma imkanı tanınması gerektiğini hükme bağlamıştır.

Sınırlandırma Yasağı: Mahkemece verilen velayet kararı, çocuğun üstün yararı gereği ülke sınırları ile kısıtlanamaz (2. HD, 2017/3675 E., 2017/10641 K.).

Tanınmanın Kesinleşmesi Şartı: Velayet davasının esasına girilebilmesi için yabancı boşanma ilamının Türkiye’deki tanınma kararının kesinleşmiş olması bir ön koşuldur (2. HD, 2015/15599 E., 2015/24938 K.)Ka.

Sonuç olarak; yabancı mahkeme ilamında velayete dair hüküm bulunmaması veya bu hükmün tenfiz edilmemesi, velayeti Türkiye’de askıda bırakır. Bu durumda yetkili Aile Mahkemesi, çocuğun üstün yararını gözeterek bağımsız bir dava veya ihbar üzerine velayeti yeniden düzenlemekle yükümlüdür.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yurtdışında verilen boşanma kararları sonrasında velayet konusunun Türkiye’de askıda kalması, uygulamada ciddi hak kayıplarına ve telafisi güç sonuçlara yol açabilen teknik bir hukuki durumdur. Bu süreç, yalnızca tanıma ve tenfiz kurallarının bilinmesini değil; kamu düzeni, çocuğun üstün yararı, re’sen araştırma ilkesi, ön sorun–asıl dava ayrımı ve usul hukuku bakımından Yargıtay içtihatlarının doğru yorumlanmasını zorunlu kılar.

Özellikle;

Yabancı ilamda velayet hükmü bulunup bulunmadığının doğru tespiti,

Mevcut velayet düzenlemesinin kısmi tenfize elverişli olup olmadığının değerlendirilmesi,

Velayet askıda iken kişisel ilişki, iştirak nafakası veya geçici tedbir taleplerinin nasıl ileri sürüleceğinin belirlenmesi,

Görevli ve yetkili mahkemenin yanlış seçilmesi halinde doğabilecek usulden ret risklerinin bertaraf edilmesi,

Çocuğun üstün yararı ilkesine uygun delil stratejisinin kurulması

ancak bu alanda deneyimli bir aile hukuku ve yabancılar hukuku uzmanı tarafından sağlıklı şekilde yürütülebilir.

Bu nedenle, yurtdışı boşanma kararları sonrası velayet sorunu yaşayan tarafların, süreci baştan sona profesyonel hukuki destekle yönetmeleri büyük önem taşır. İstanbul’da özellikle Tuzla, Pendik, Kartal ve Tepeören bölgelerinde bu alanda yoğun uygulama tecrübesine sahip olan 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, velayetin askıda kalması, bağımsız velayet davaları, tanıma–tenfiz süreçleri ve çocuğun üstün yararına dayalı tüm aile hukuku uyuşmazlıklarında müvekkillerine kapsamlı hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; velayet davalarında yapılacak en küçük usul hatası, çocuğun geleceğini doğrudan etkileyen sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle sürecin, alanında uzman bir avukat eşliğinde yürütülmesi hukuki bir zorunluluk olduğu kadar, çocuğun menfaatleri açısından da hayati önemdedir.

Read More

Yabancı Mahkeme Boşanma Kararında Velayet Hükmü yoksa veya Tenfiz Edilmemesi Durumunda Velayet Nasıl belirlenir?

Yabancı Mahkeme Boşanma Kararlarının Tanınması/Tenfizi Sürecinde Velayet Hükmünün Bulunmaması veya Tenfiz Edilmemesi Durumunda Velayetin Hukuki Statüsü ve Bağımsız Dava Zorunluluğu

1. Velayetin “Askıda” Kalması veya “Boş Bırakılması” Kavramı

Yargıtay içtihatları, yabancı bir mahkeme tarafından verilen boşanma kararının Türkiye’de tanınmış olmasına rağmen, velayet konusunda bir hüküm içermemesi veya mevcut velayet hükmünün Türk kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmemesi durumunda, velayetin Türkiye hukuku bakımından “askıda” veya “boş bırakılmış” sayılacağını istikrarlı bir şekilde kabul etmektedir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2009/10927 E., 2010/593 K.)K: Alman Mahkemesi’nin boşanma kararının tanındığı ancak velayet hakkında bir hüküm bulunmadığı durumda, “çocukla velayet konusunun askıda olduğu” açıkça ifade edilmiştir.

Yargıtay 20. Hukuk Dairesi (2016/10693 E., 2016/9660 K.): Yabancı mahkeme kararında velayetin düzenlenmemesi veya düzenlenen hükmün tenfiz edilmemesi durumunda “velayetin boş bırakıldığı” tespitini yapmıştır.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi (2024/369 E., 2024/3972 K.): Strasbourg Mahkemesi’nin boşanma kararının tanınmasına rağmen velayet hükmü içermemesi nedeniyle “küçüğün velayetinin askıda bulunduğu” sonucuna varmıştır.

2. Kamu Düzeni ve Kısmi Tanıma/Tenfiz İlişkisi

Türk hukukunda velayetin düzenlenmesi kamu düzenine ilişkin bir konudur. Yabancı mahkeme kararında velayete dair bir hüküm bulunmaması, boşanma hükmünün tanınmasına engel teşkil etmez; ancak bu durum “kısmi tanıma ve tenfiz” sonucunu doğurur.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2011/21713 E., 2012/22140 K.): Velayet konusunda hüküm kurulmamış olmasının Türk kamu düzenine “açıkça aykırılık” oluşturmadığını, bu eksikliğin her zaman ayrı bir dava ile giderilebileceğini belirterek, boşanma yönünden tenfiz kararının verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2009/10926 E., 2010/592 K.): Velayet düzenlemesinin Türk kamu düzenine aykırı görülmesi (örneğin o dönemki uygulamada ortak velayetin reddi) halinde, kararın sadece boşanma kısmının tenfiz edilebileceğini, velayet kısmının ise tenfiz dışı kalacağını belirtmiştir.

3. Bağımsız Velayet Davası Açılması Zorunluluğu

Yabancı mahkeme kararının tanınması ile o kararda yer almayan veya tenfiz edilmeyen velayet konusunun düzenlenmesi hukuken “ayrı davalar” olarak nitelendirilmektedir. Velayet askıda kaldığında, Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 336 uyarınca hakimin velayeti eşlerden birine verme zorunluluğu doğmaktadır.

Davanın Niteliği: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2016/18398 E., 2016/15709 K.), bu tür durumlarda açılacak davanın “velayetin değiştirilmesi” değil, “velayetin düzenlenmesi” davası olduğunu ve mahkemenin bu nitelemeye göre delil toplaması gerektiğini belirtmiştir.

Re’sen Düzenleme ve İhbar: Velayetin kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle, tanıma/tenfiz kararını veren mahkemenin velayet konusunda düzenleme yapılması için ilgili makamlara (Aile Mahkemesi veya Cumhuriyet Savcılığı) ihbarda bulunması gerekmektedir (Yargıtay 17. HD, 2009/10925 E.).

Nafaka ve Kişisel İlişki ile Bağlantı: Velayet düzenlenmeden iştirak nafakasına hükmedilemeyeceği (Yargıtay 2. HD, 2014/23797 E.) ve velayet askıdayken kurulan kişisel ilişkinin usule aykırı olacağı, öncelikle velayetin re’sen düzenlenmesi gerektiği (Yargıtay 2. HD, 2012/15408 E.) karara bağlanmıştır.

4. Görevli ve Yetkili Mahkeme

Velayetin düzenlenmesi davalarında 4787 sayılı Kanun uyarınca Aile Mahkemeleri görevlidir. Yetki konusunda ise çocuğun yerleşim yeri ve MÖHUK hükümleri esas alınmaktadır.

Yetki Kuralları: 5718 sayılı MÖHUK m. 41 uyarınca; Türk vatandaşlarının kişi hallerine ilişkin davalarda Türkiye’de yer itibariyle yetkili mahkeme, yoksa ilgilinin sakin olduğu yer, o da yoksa son yerleşim yeri, o da bulunmadığı takdirde Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemeleri yetkilidir (Yargıtay 17. HD, 2013/1224 E.K).

Kesin Yetki Bulunmaması: Yargıtay 5. Hukuk Dairesi (2022/6325 E.), velayetin düzenlenmesi davasında kesin yetki kuralı bulunmadığını, davalı tarafından ilk itiraz olarak ileri sürülmedikçe davanın açıldığı yer mahkemesinin yetkili kalacağını belirtmiştir.

5. İkincil Kaynaklar ve Özel Durumlar

Aşağıdaki hususlar karar metinlerinde sınırlı bilgi veya değişen görüşler içermesi nedeniyle ikincil kaynak olarak değerlendirilmiştir:

Ortak Velayet ve Kamu Düzeni Değişimi: Geçmiş tarihli kararlarda (Yargıtay 2. HD, 2003/2818 E.) ortak velayet Türk kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmezken; daha güncel kararlarda (Yargıtay 2. HD, 2016/18674 E. ve AYM Hilal Erdaş Kararı) AİHS Ek 7. Protokol ve Anayasa m. 90 uyarınca ortak velayetin artık kamu düzenine “açıkça aykırı” görülmediği ve tanınabileceği yönünde bir eğilim oluştuğu gözlemlenmektedir.

Lahey Sözleşmesi ve Uluslararası Bildirim: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2014/24600 E.), yabancı mahkemece boşanmaya karar verilmişse, 1961 tarihli Lahey Sözleşmesi uyarınca ilgili yabancı makamlara haber verilmeden ve gerekli araştırmalar yapılmadan velayet düzenlemesi yapılmasının sözleşmeye aykırı olabileceğine dikkat çekmiştir.

Sonuç: Yabancı mahkeme kararında velayet hükmünün yokluğu veya tenfiz edilmemesi, velayeti Türkiye’de hukuki bir boşluğa (askıya) düşürmektedir. Bu boşluğun giderilmesi için çocuğun üstün yararı ve kamu düzeni gözetilerek, yetkili Aile Mahkemesinde bağımsız bir “velayetin düzenlenmesi” davası açılması yasal bir zorunluluktur.

Yabancı Boşanma ve Velayet Dosyalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Yabancı mahkeme boşanma kararlarının tanınması veya tenfizi sürecinde velayet hükmünün bulunmaması ya da velayete ilişkin hükmün tenfiz edilmemesi, uygulamada en sık hak kaybına yol açan alanlardan biridir. Yargıtay içtihatlarında açıkça kabul edildiği üzere, bu durumda velayet Türkiye hukukunda “askıda” kalmakta ve kendiliğinden herhangi bir ebeveyne geçmemektedir. Ancak bu hukuki sonuç, uygulamada çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır.

Tanıma–tenfiz davası ile velayetin düzenlenmesi davasının hukuki nitelikleri birbirinden tamamen farklıdır. Yanlış dava türüyle başvurulması, “velayetin değiştirilmesi” davası açılması, görevli–yetkili mahkemenin hatalı belirlenmesi veya kamu düzeni boyutunun eksik ele alınması; davanın reddi, sürecin uzaması ve çocuğun hukuki statüsünün belirsiz kalması sonucunu doğurabilmektedir.

Özellikle;

kısmi tanıma/tenfiz ayrımının doğru yapılmaması,

velayet askıdayken nafaka veya kişisel ilişki taleplerinde bulunulması,

MÖHUK m. 41 kapsamındaki yetki kurallarının yanlış uygulanması,

Lahey Sözleşmesi ve uluslararası bildirim yükümlülüklerinin göz ardı edilmesi

gibi hususlar, yalnızca usul hatası değil, doğrudan çocuğun üstün yararını zedeleyen sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu nedenle yabancı unsurlu boşanma ve velayet dosyalarında; Yargıtay’ın güncel içtihatlarına hâkim, uluslararası sözleşmeleri uygulamada bilen ve velayetin kamu düzeni boyutunu doğru yöneten bir uzman avukat desteği alınması, hukuki bir tercih değil zorunluluktur. Ancak bu şekilde, velayetin askıda kaldığı durumlarda doğru mahkemede, doğru dava türüyle ve doğru hukuki gerekçelerle kalıcı bir çözüm sağlanabilir.

Read More

Yurtdışında alınan çocuk velayeti kararı Türkiye’de geçerli olur mu?

1. Genel Prensip: Tanıma ve Tenfiz Zorunluluğu

Yurtdışında alınan çocuk velayeti kararı Türkiye’de geçerli olur mu? Yurtdışında alınan çocuk velayeti kararları, Türkiye’de doğrudan geçerli ve icra edilebilir nitelikte değildir. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un (MÖHUK) 50. maddesi uyarınca, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilen ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi, yetkili Türk mahkemesi tarafından “tenfiz” kararı verilmesine bağlıdır. Tanıma ise, MÖHUK’un 58. maddesi uyarınca yabancı mahkeme kararına kesin delil veya kesin hüküm vasfı kazandırır. Tenfiz kararı alınmadıkça, yabancı bir velayet ilamının Türkiye’de icra edilmesi hukuken mümkün değildir.

2. Tenfiz ve Tanıma Şartları

Yargıtay kararları uyarınca, bir velayet kararının Türkiye’de tenfiz edilebilmesi için MÖHUK’un 54. maddesinde yer alan şu şartların kümülatif olarak gerçekleşmesi gerekir:

Kesinleşme ve Apostil: Kararın verildiği ülke kanunlarına göre kesinleşmiş olması, kesinleşme şerhini içermesi ve usulüne uygun apostil şerhi ile tercümesinin sunulması zorunludur.

Karşılıklılık (Mütekabiliyet): Türkiye Cumhuriyeti ile ilamın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma, kanun hükmü veya fiili uygulama bulunmalıdır. Örneğin, Bulgaristan ve Kazakistan ile yapılan adli yardım anlaşmaları bu şartı sağlamaktadır. Ancak ABD (North Carolina) gibi bazı eyaletlerle karşılıklılığın bulunup bulunmadığı mahkemece titizlikle araştırılmalıdır.

Kamu Düzenine Aykırılık Bulunmaması: Kararın Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmaması gerekir. Velayetin düzenlenmesi Türkiye’de kamu düzenine ilişkin bir konu olarak kabul edilmektedir.

Savunma Hakkına Riayet: Kendisine karşı tenfiz istenen tarafın, yabancı mahkemeye usulüne uygun şekilde çağrılmış olması ve savunma hakkının ihlal edilmemiş olması şarttır. Lüksemburg Sözleşmesi uyarınca, davalıya savunma imkanı tanınmadan gıyabında verilen kararların tenfizi reddedilmektedir.

3. Uluslararası Sözleşmelerin Uygulanması

Velayet kararlarının tanınması ve tenfizinde Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler öncelikli olarak dikkate alınır:

1980 Lüksemburg Sözleşmesi: Çocukların Velayetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velayetinin Yeniden Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesi uyarınca, akit devletlerden birinde verilen velayet kararı, diğer devlette esastan inceleme yapılmaksızın tanınmalı ve tenfiz edilmelidir.

1980 Lahey Sözleşmesi: Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine Dair Sözleşme kapsamında, çocuğun mutat meskenine iadesi davalarında yabancı velayet kararları önemli bir dayanak teşkil eder. Anayasa Mahkemesi, iade prosedüründe yabancı velayet kararının varlığının her zaman şart olmadığını ancak mevcut kararların çocuğun yararı çerçevesinde değerlendirildiğini belirtmiştir.

4. Ortak Velayet ve Kamu Düzeni Denetimi

Yargıtay’ın geçmişteki bazı kararlarında, yabancı mahkemelerce verilen “ortak velayet” kararları Türk hukukundaki “velayetin eşlerden birine verilmesi zorunluluğu” (TMK md. 336) nedeniyle kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmemiştir. Ancak güncel içtihatlar ve Anayasa Mahkemesi kararları doğrultusunda; 6684 sayılı Kanun ile onaylanan 7 No.lu Protokol uyarınca, ortak velayet düzenlemesinin Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmadığı ve Türk toplumunun temel yapısını ihlal etmediği kabul edilmektedir. Bu nedenle, tarafların çekişmesi yoksa yabancı mahkemenin ortak velayet kararları Türkiye’de tanınabilmektedir.

5. Velayetin “Askıda” Kalması Durumu

Yabancı mahkemenin boşanma kararı Türkiye’de tanınmış olsa bile, eğer velayet konusunda bir hüküm kurulmamışsa veya velayet hükmü Türk kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmemişse, velayet hakkı Türkiye’de “askıda” kalmış sayılır. Bu durumda, çocuğun Türkiye’deki yerleşim yeri dikkate alınarak yetkili Türk Aile Mahkemelerinde velayetin düzenlenmesi için bağımsız bir dava açılması gerekmektedir.

6. Yargılama Usulü

Tanıma ve tenfiz istemleri basit yargılama usulüne tabidir. Dava dilekçesinin ve duruşma gününün karşı tarafa tebliği zorunludur. Davalıya itiraz hakkı tanınmadan dosya üzerinden karar verilmesi, Yargıtay tarafından bozma sebebi sayılmaktadır.

7. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, velayet kararlarının farklı hukuki süreçlerdeki etkisine dair şu ek bağlamları sunmaktadır:

Çocuk İadesi Davaları: Lahey Sözleşmesi kapsamındaki iade davalarında, yabancı mahkemenin velayet veya ikametgah belirleme hakkına dair kararları, “hukuka aykırı alıkoyma” olgusunun ispatında bağlayıcı delil olarak kullanılmaktadır. Bu süreçte kararın ayrıca tenfiz edilmesi zorunluluğu aranmayabilmektedir.

Nafaka Kararları: Velayetle birlikte hükmedilen iştirak nafakası kararları da MÖHUK 50 vd. maddeleri uyarınca tenfiz edilebilir. Reşit olan çocuklar yönünden nafaka tenfizi taleplerinde hukuki yarar şartı gözetilmektedir.

Ticari Kararlarla Kıyas: Genel tanıma-tenfiz rejimi (MÖHUK 50-58), ticari alacaklardan aile hukukuna kadar geniş bir yelpazede benzer usuli şartlara (kesinleşme, karşılıklılık, kamu düzeni) tabidir; ancak velayet kararlarında “çocuğun üstün yararı” ve “kamu düzeni” denetimi çok daha sıkı uygulanmaktadır. Bir yazı önerisi.

Yurtdışı Velayet Kararlarında Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Yurtdışında verilen çocuk velayeti kararlarının Türkiye’de geçerli hale gelebilmesi, tanıma ve tenfiz gibi teknik ve çok katmanlı hukuki süreçlere bağlıdır. Bu süreçler, yalnızca usuli bir başvurudan ibaret olmayıp; MÖHUK hükümleri, uluslararası sözleşmeler, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatları ile birlikte Türk kamu düzeni ve çocuğun üstün yararı kriterlerinin birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılar.

Uygulamada en sık karşılaşılan hatalar; kesinleşme ve apostil eksiklikleri, yanlış yetkili mahkemede dava açılması, savunma hakkının ihlal edildiği iddialarının yeterince karşılanamaması ve özellikle ortak velayet kararlarında kamu düzeni denetiminin doğru yönetilememesidir. Bu tür usul ve strateji hataları, davanın reddine veya sürecin aylarca uzamasına neden olabilmektedir.

Özellikle İstanbul gibi yabancılık unsuru içeren aile hukuku uyuşmazlıklarının yoğun olduğu büyük şehirlerde; yurtdışı velayet, çocuk iadesi ve nafaka bağlantılı dosyaların, bu alanda uzmanlaşmış bir avukat tarafından yürütülmesi kritik öneme sahiptir. Her ülke kararının ve her somut olayın farklı hukuki sonuçlar doğurduğu dikkate alındığında, standart dilekçelerle ilerlemek ciddi hak kayıplarına yol açabilir.

Bu nedenle, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi sürecinde; hem uluslararası sözleşmelere hâkim, hem de güncel içtihatları yakından takip eden bir hukuk bürosundan destek alınması, sürecin hızlı, doğru ve çocuğun yararına uygun şekilde sonuçlanmasını sağlar.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul merkezli olarak, yurtdışı velayet kararlarının tanıma ve tenfizi başta olmak üzere uluslararası aile hukuku alanında profesyonel hukuki destek sunmaktadır.

Read More

Yurtdışından Alınan Boşanma Kararı, Vekaletname, Doğum Belgesi Türkiye’de Nasıl Geçerli Olur? Apostil, Tasdik ve Tanıma–Tenfiz Rehberi

1. Genel Tasdik Usulü ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 224 Düzenlemesi 

Yurtdışından Alınan Boşanma Kararı, Vekaletname, Doğum Belgesi Türkiye’de Nasıl Geçerli Olur? Apostil, Tasdik ve Tanıma–Tenfiz Rehberi Yabancı devlet makamlarınca hazırlanan resmi belgelerin (boşanma kararı, vekaletname, doğum belgesi, sağlık raporu vb.) Türkiye’de resmi belge vasfını taşıması ve hukuki sonuç doğurabilmesi, temel olarak belgenin verildiği devletin yetkili makamı veya ilgili Türk konsolosluk makamı tarafından onaylanmasına bağlıdır (HMK m. 224/1). 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 195. maddesi uyarınca da yabancı memleketlerde usulüne uygun yapılan noterlik işlemlerinin altındaki imza ve mühürlerin konsolos tarafından onanması esastır. Bu onay zinciri sağlanmadığı takdirde, sunulan belgeler Türkiye’de “resmi belge” vasfını kazanamaz ve mahkemelerce delil olarak dikkate alınamaz.

2. Lahey Apostil Sözleşmesi Kapsamındaki Tasdik Süreci 

Türkiye’nin taraf olduğu 5 Ekim 1961 tarihli “Yabancı Resmi Belgelerin Tasdiki Mecburiyetinin Kaldırılması Sözleşmesi” (Lahey Apostil Sözleşmesi), sözleşmeye taraf devletler arasında diplomasi ve konsolosluk onayı zorunluluğunu kaldırmaktadır.

Apostil Şerhinin İşlevi: Belge üzerine veya ekli bir kağıda konulan “Apostille” şerhi; belgedeki imzanın doğruluğunu, belgeyi imzalayan kişinin sıfatını ve belge üzerindeki mühür veya damganın aslı ile aynı olduğunu teyit eder.

Uygulama Alanı: Sözleşmeye taraf olan ülkelerden (örneğin Almanya, İtalya, Fransa, Rusya, Yunanistan, Finlandiya, Hollanda) alınan belgelerde Apostil şerhi bulunması durumunda, ayrıca Türk Konsolosluğu onayı aranmaz.

İstisnalar: Kanada gibi bu sözleşmeye taraf olmayan ülkelerden alınan belgelerde, HMK m. 224 uyarınca belgenin verildiği devletin yetkili makamı ve ilgili Türk konsolosluk makamının onayı (tasdik zinciri) zorunludur.

3. Yabancı Mahkeme Kararlarının (Boşanma vb.) Tanınması ve Tenfizi İçin Gerekli Belgeler

 MÖHUK m. 53 (eski 2675 sayılı Kanun m. 37) uyarınca, yabancı mahkeme ilamlarının Türkiye’de tanınması veya tenfizi için dilekçeye şu belgelerin eklenmesi zorunludur:

İlamın Aslı veya Onaylı Örneği: Yabancı mahkeme kararının o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı veya ilamı veren yargı organı tarafından onanmış örneği.

Kesinleşme Şerhi: Kararın o ülke kanunlarına göre kesinleştiğini gösteren, yetkili makamlarca onanmış yazı veya belge. Bazı durumlarda “istinaf yoluna başvurulmadığına dair belge” de kesinleşme kanıtı olarak kabul edilebilir.

Onaylı Tercümeler: Hem mahkeme kararının hem de kesinleşme belgesinin onanmış Türkçe tercümeleri.

Apostil Zorunluluğu: Tanınması istenen yabancı mahkeme kararında ve kesinleşme şerhinde Apostil bulunması, belgenin güvenilirliği ve “asıl” olduğunun kabulü için zorunludur. Apostil şerhinin de onaylı tercümesinin dosyada bulunması gerekmektedir.

4. Tercüme ve Noter Onay Prosedürü Yabancı dildeki belgelerin Türkiye’de geçerli olması için tercüme süreci şu kurallara tabidir:

Türkiye’de Yapılan Tercümeler: Yerli istekliler veya Türk vatandaşları tarafından sunulan belgelerin tercümelerinin Türkiye’deki yeminli tercümanlarca yapılması ve noter tarafından onaylanması zorunludur.

Yurtdışında Yapılan Tercümeler: Tercüme, belgenin düzenlendiği ülkedeki yeminli tercüman tarafından yapılmışsa ve tercüme üzerinde de “Apostil” şerhi varsa, Türkiye’de ayrıca bir onay aranmaz. Apostil yoksa, tercümedeki imza ve mührün o yerdeki Türk Konsolosluğu tarafından onaylanması gerekir.

Konsolosluk Onayı: Yabancı mahkeme kararının ve kesinleşme belgesinin Türkçe tercümesinin Türk Konsolosluğu tarafından onaylanmış olması, bu belgeleri tanıma ve tenfiz işlemleri için elverişli hale getirir.

5. Eksikliklerin Giderilmesi ve Mahkemelerin Yükümlülüğü 

Yargı kararları, tasdik veya tercüme eksikliği durumunda izlenecek usulü şu şekilde belirlemiştir:

Süre Verilmesi: Mahkeme, sunulan yabancı belgede Apostil şerhi, kesinleşme belgesi veya usulüne uygun onanmış tercüme eksikliği tespit ederse, davacıya bu eksiklikleri tamamlaması için uygun bir mehil (süre) vermelidir.

Adalet Bakanlığı Aracılığı: Gerekli hallerde mahkeme, Apostil şerhi konulması için belgeyi Adalet Bakanlığı aracılığıyla ilgili devlete gönderebilir.

Red Kararı: Verilen süreye rağmen Apostil şerhli asıl belge veya onaylı tercüme sunulmazsa, belgenin resmi vasfı oluşmadığından davanın usulden reddi gerekir. Onaysız fotokopi belgeler üzerinden hüküm kurulamaz.

Özetle: Yurtdışından alınan bir belgenin Türkiye’de geçerli olması için; belgenin aslı (veya onaylı örneği) üzerinde Apostil şerhi bulunmalı, bu belge ve kesinleşme şerhi yeminli tercüman tarafından Türkçeye çevrilmeli ve bu tercüme noter veya konsolosluk tarafından onaylanmalıdır. Ülke Apostil Sözleşmesi’ne taraf değilse, yerel makam onayı sonrası Türk Konsolosluğu tasdiki şarttır. Bir yazı önerisi.

Yabancı Belgelerin Tanınması ve Apostil Sürecinde Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yabancı ülkelerde düzenlenen resmi belgelerin (boşanma kararları, vekâletnameler, doğum belgeleri, mahkeme ilamları vb.) Türkiye’de hukuki sonuç doğurabilmesi; Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.224, MÖHUK m.53 ve Lahey Apostil Sözleşmesi hükümlerinin birlikte ve doğru şekilde uygulanmasına bağlıdır. Bu süreç, uygulamada sanıldığından çok daha teknik ve hata payı yüksek bir alandır.

Özellikle;

Belgenin Apostil Sözleşmesi’ne taraf bir ülkeden mi yoksa taraf olmayan bir ülkeden mi alındığının yanlış değerlendirilmesi,

Apostil şerhinin yanlış belgeye veya eksik içerikle konulması,

Yabancı mahkeme kararlarında kesinleşme şerhinin usulüne uygun olmaması,

Tercümelerin yeminli tercüman / noter / konsolosluk onayı zincirine uygun yapılmaması,

Fotokopi veya eksik onaylı belgelerle tanıma–tenfiz davası açılması,

durumlarında mahkemelerce usulden ret kararları verilebilmekte ve süreç aylarca, hatta yıllarca uzayabilmektedir.

Uygulamada özellikle İstanbul’da Fatih, Şişli, Kadıköy, Beşiktaş, Üsküdar, Ataşehir, Pendik ve Tuzla gibi yabancı nüfusun yoğun olduğu ilçelerde; yabancı boşanma kararlarının tanınması, yurtdışı vekâletnamelerin geçerliliği ve Apostil eksikliği kaynaklı ciddi uyuşmazlıklar sıklıkla yaşanmaktadır.

Bu noktada, İstanbul Tuzla merkezli olarak faaliyet gösteren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, yabancı resmi belgelerin tasdiki, Apostil işlemleri, yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi ile konsolosluk onay süreçlerinde uygulamaya hâkim, eksiksiz ve sonuç odaklı hukuki danışmanlık sunmaktadır.

Read More

Siteye Sonradan Havuz Yapılması: Oy Birliği mi Gerekir, 4/5 Çoğunluk Yeterli mi?

1. Ortak Alanlarda İnşaat ve Tesis Yapılmasına İlişkin Yasal Mevzuat 

Siteye Sonradan Havuz Yapılması: Oy Birliği mi Gerekir, 4/5 Çoğunluk Yeterli mi? 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun (KMK) 19. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, kat maliklerinden biri, tüm kat maliklerinin beşte dördünün (4/5) yazılı rızası olmadıkça ana taşınmazın ortak yerlerinde inşaat, onarım ve tesis yaptıramaz. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi ve 5. Hukuk Dairesi kararlarında vurgulandığı üzere, ortak alan olan bahçeye havuz yapılması bu kapsamda değerlendirilmekte ve kural olarak beşte dört çoğunluğun yazılı rızasını gerektirmektedir. Ayrıca, KMK’nın 19. maddesinin birinci fıkrası, kat maliklerine ana taşınmazın mimari durumunu, güzelliğini ve sağlamlığını titizlikle koruma borcu yüklemektedir.

2. Havuz için Proje Tadilatı ve Tüm Kat Maliklerinin Muvafakati Şartı

 Yargıtay kararlarında, yapılacak tesisin niteliğine göre rıza oranlarının değişebileceği belirtilmiştir. Özellikle proje tadilatı gerektiren, imar mevzuatına aykırılık teşkil edebilecek veya kapalı alan kazanmaya yönelik inşaat ve tesisler için sadece 4/5 çoğunluk yeterli olmayıp, tüm kat maliklerinin (oy birliği) muvafakati ve değişikliğin belediye tarafından onaylanması gerekebilir. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi (2019/3894 E.) ve 18. Hukuk Dairesi (2014/17211 E.K) kararlarında, havuzun yasallaştırılması veya proje tadilatı yoluyla ruhsata bağlanması için tüm kat maliklerinin onayının zorunlu olduğu, 4/5 çoğunlukla alınan kararların bu tür durumlarda geçersiz sayılacağı hükme bağlanmıştır.

3. Komşuluk Hukuku ve Rahatsızlık Verici Faaliyetler 

KMK’nın 18. maddesi uyarınca, kat malikleri bağımsız bölümlerini ve ortak yerleri kullanırken birbirlerini rahatsız etmemek ve haklarını karşılıklı olarak dürüstlük kuralları içinde kullanmakla yükümlüdürler. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi (2013/6217 E.) ve 5. Hukuk Dairesi (2022/4265 E.) kararlarına göre, beşte dört çoğunluk sağlanmış olsa dahi, yapılacak tesisin:

İmar mevzuatına aykırı olmaması,

Diğer kat maliklerinin bağımsız bölümlerini kullanmalarını engellememesi,

Kat maliklerini rahatsız edici nitelikte bulunmaması gerekir.

4. İzlenebilecek Hukuki Yollar

 Yargı kararları ışığında, projeye aykırı veya huzur bozucu bir havuz inşaatına karşı şu yollar izlenebilir:

Kat Malikleri Kurulu Kararının İptali: Havuz yapılmasına dair bir kurul kararı alınmışsa, bu kararın kanunun aradığı nitelikli çoğunluğa (duruma göre 4/5 veya oy birliği) sahip olmadığı gerekçesiyle Sulh Hukuk Mahkemesi’nde iptal davası açılabilir.

Müdahalenin Men’i ve Eski Hale Getirme Davası: Ortak alana rızasız veya projeye aykırı bir müdahale söz konusu ise, inşaatın durdurulması, müdahalenin önlenmesi ve alanın projeye uygun eski haline getirilmesi talebiyle Sulh Hukuk Mahkemesi’nde dava açılabilir.

İdari İtiraz ve İptal Davası: Proje onayı veya ruhsat aşamasında belediyeye itiraz edilebilir. Belediyece onaylanan tadilat projelerinin tüm kat maliklerinin muvafakatini içermemesi durumunda, bu idari işlemin iptali için idare mahkemesinde dava açılması mümkündür.

Sonuç: 30 yıl önceki bir projenin günümüzde uygulanması, mevcut kat maliklerinin güncel rızasını ve imar mevzuatına uygunluğunu gerektirir. Görsel bozulma, gürültü ve koku gibi şikayetler, KMK 18. madde kapsamında “rahatsızlık” olarak ileri sürülerek projenin durdurulması veya eski hale getirilmesi talep edilebilir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Siteye veya ortak alanlara havuz yapılması gibi uyuşmazlıklar, yalnızca çoğunluk hesabı ile çözülebilecek basit yönetim meseleleri olmayıp; Kat Mülkiyeti Hukuku, imar hukuku, komşuluk hukuku ve idare hukuku hükümlerinin birlikte değerlendirilmesini gerektiren çok katmanlı hukuki sorunlardır. Yanlış usulle alınan bir karar veya eksik muvafakat, ilerleyen aşamalarda telafisi güç hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Bu tür uyuşmazlıklarda uzman avukat desteği özellikle şu nedenlerle gereklidir:

Doğru Rıza Oranının Tespiti: Somut olayda 4/5 çoğunluğun yeterli olup olmadığı, yoksa proje tadilatı nedeniyle oy birliğinin mi gerektiği, Yargıtay içtihatları ışığında teknik değerlendirme gerektirir. Yanlış çoğunlukla alınan kararlar kesin hükümsüzlük riski taşır.

Proje ve Ruhsat İncelemesi: Belediyeden alınan ruhsat veya tadilat onaylarının, tüm kat maliklerinin muvafakatini içerip içermediği ve imar mevzuatına uygunluğu ancak hukuki ve teknik inceleme ile ortaya konulabilir.

Dava Türünün ve Görevli Mahkemenin Doğru Belirlenmesi: Kat malikleri kurulu kararının iptali, müdahalenin men’i, eski hale getirme, idari iptal davası veya tazminat taleplerinin hangisinin (veya hangilerinin birlikte) açılacağı stratejik önem taşır. Yanlış dava türü veya görevli mahkeme seçimi, davanın usulden reddine yol açabilir.

Komşuluk Hukuku ve Rahatsızlık İddialarının İspatı: Gürültü, koku, görsel bozulma ve değer kaybı gibi hususların hukuken “rahatsızlık” sayılıp sayılmayacağı ve nasıl ispatlanacağı, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına hâkimiyet gerektirir.

Hak Kayıplarının Önlenmesi: Sürelerin kaçırılması, eksik delil sunulması veya yanlış hukuki yol izlenmesi, kat maliklerinin dava hakkını tamamen kaybetmesine neden olabilir.

Sonuç olarak; siteye havuz yapılması gibi ortak alanlara ilişkin uyuşmazlıklarda, hem önleyici hukuki danışmanlık aşamasında hem de dava sürecinde, Kat Mülkiyeti Hukuku alanında deneyimli bir avukattan profesyonel destek alınması, hak kayıplarının önlenmesi ve sürecin etkin şekilde yönetilmesi bakımından zorunludur.

Bu tür uyuşmazlıklarda, Kat Mülkiyeti ve site yönetimi kaynaklı davalarda tecrübeli 2M Hukuk Avukatlık Bürosu tarafından yapılacak hukuki değerlendirme ve temsil, sürecin Yargıtay içtihatlarına uygun ve sonuç odaklı yürütülmesini sağlayacaktır.

Read More

İşe iade davasını kazanan işçi işe dönmek zorunda mı?

Giriş 

İşe iade davasını kazanan işçi işe dönmek zorunda mı? İşe iade davasını kazanan işçinin işe dönme zorunluluğu ve bu sürecin hukuki sonuçları, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesi ve Yargıtay içtihatları çerçevesinde belirli prosedürlere ve “samimiyet” kriterine bağlanmıştır. İşçi, mahkeme kararını kazandıktan sonra işe başlamak için başvuruda bulunmakla yükümlü olup, bu başvurunun ve sonrasındaki sürecin sonuçları aşağıda detaylandırılmıştır.

1. İş İade Davası : İşe Başlama Başvurusu ve Yasal Süreler 

4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, işe iade davasını kazanan işçi, kesinleşen mahkeme veya özel hakem kararının kendisine tebliğinden itibaren on iş günü içinde işe başlamak için işverene başvuruda bulunmak zorundadır (Yargıtay 9. HD., 2014/21936 E.K; Yargıtay 22. HD., 2012/2683 E.K). İşçi bu süre içinde başvuruda bulunmaz ise, işverence yapılmış olan fesih geçerli bir fesih sayılır ve işveren sadece bu feshin hukuki sonuçlarından (kıdem ve ihbar tazminatı gibi) sorumlu olur (Yargıtay HGK, 2013/2309 E.; Yargıtay 9. HD., 2024/10252 E.).

2. Başvuruda “Samimiyet” İlkesi 

Yargıtay kararlarında istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere, işçinin işe iade yönündeki başvurusu ciddi ve samimi olmalıdır. İşçinin gerçekte işe başlama niyeti olmadığı halde, sadece işe iade davasının mali sonuçlarından (işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücreti) yararlanmak amacıyla yaptığı başvurular geçerli kabul edilmez (Yargıtay HGK, 2016/2592 E.K; Yargıtay 22. HD., 2014/17324 E.).

Eğer işçi, işverenin usulüne uygun daveti üzerine işe başlamazsa, gerçek amacının işe başlamak olmadığı kabul edilir ve fesih geçerli hale gelir (Yargıtay 9. HD., 2012/38628 E.).

Başka bir işyerinde çalıştığı için işverenin davetine icabet etmeyen işçinin başvurusunun samimi olmadığı kabul edilmiştir (Yargıtay HGK, 2015/1035 E.).

3. İşverenin Daveti ve İşçinin İşe Başlamama Hakkı 

İşveren, işçinin başvurusundan itibaren bir ay içinde işçiyi işe başlatmak zorundadır. Ancak işçinin işe dönme zorunluluğu, işverenin sunduğu şartların “eski iş koşullarıyla” aynı olmasına bağlıdır:

Eski İş ve Koşullar: İşçi, kural olarak fesih tarihindeki işinde ve işyerinde başlatılmalıdır. İşçiye önceki koşulların tam sağlanması, emsali işçilere yapılan ücret artışlarının yansıtılması gerekir (Yargıtay 9. HD., 2012/31511 E.).

Coğrafi Değişiklik: İşçinin başka bir coğrafyadaki işyerinde işe başlamaya zorlanması mümkün değildir. İşverenin bu yöndeki talebinin reddedilmesi, işçinin işe iade haklarını kaybetmesine neden olmaz (Yargıtay 9. HD., 2015/18035 E.).

Esaslı Değişiklik: İşverenin araç tahsisini kaldırması veya farklı bir pozisyon teklif etmesi gibi iş koşullarında esaslı değişiklik içeren davetler samimi kabul edilmez. Bu durumda işçi işe başlamak zorunda değildir ve işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücretine hak kazanır (Yargıtay 9. HD., 2017/18389 E.; Yargıtay 9. HD., 2014/26213 E.).

4. Yargılama Sırasındaki Davetler 

Dava devam ederken işverenin işçiyi işe davet etmesi durumunda, işçinin bu davete icabet etmemesi davanın reddini gerektirmez. İşçi, yargı kararı güvencesiyle işe başlatılmayı isteme hakkına sahiptir ve yargılama sırasındaki daveti kabul etmek zorunda bırakılamaz (Yargıtay 9. HD., 2017/28274 E.; Yargıtay 7. HD., 2015/22463 E.).

5. İşe Başlamamanın Hukuki Sonuçları

 İşçi, işverenin samimi ve usulüne uygun davetine rağmen haklı bir sebep olmaksızın işe başlamazsa:

İşverence yapılan ilk fesih geçerli hale gelir (Yargıtay 9. HD., 2013/11419 E.).

İşçi, işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücretine hak kazanamaz (Yargıtay 22. HD., 2012/1951 E.; Yargıtay HGK, 2013/681 E.).

Bu durumda işçi yalnızca (şartları varsa) ilk fesih tarihine göre hesaplanacak kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin ücretini talep edebilir (Yargıtay 9. HD., 2014/31359 E.).

İkincil Kaynaklardan Edinilen Bilgiler İkincil kaynak niteliğindeki kararlarda, işe iade süreciyle ilgili şu ek hususlar gözlemlenmiştir:

İşçinin dava sürerken işe dönmesi durumunda, işe iade ve işe başlatmama tazminatı taleplerinin konusuz kalacağı, ancak işe başlatıldığı tarihe kadar olan boşta geçen süre ücretinin ödenmesi gerektiği belirtilmiştir (Yargıtay 9. HD., 2016/24491 E.).

İşçinin işe iade sonrası işe başlatıldığı ve 6 ay boyunca çalıştırıldığı durumlarda, işverenin işe iade kararını uygulamada samimi olduğu kabul edilmiştir (Yargıtay 9. HD., 2017/3818 E.).

İşverenin “boş kadro bulunmaması” gerekçesiyle işçiyi başlatmaması durumunda, işçinin işe başlama iradesi sabit görülerek işe başlatmama tazminatına hükmedilebileceği ifade edilmiştir (Yargıtay 9. HD., 2014/30454 E.).

İşçinin işe başlama talebiyle işyerine gittiği ancak güvenlik gerekçesiyle içeri alınmadığı veya kargaşa çıktığı iddia edilen durumlarda, fiili işe başlama sürecindeki uyuşmazlıkların ayrıca değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır (Yargıtay 9. HD., 2013/11734 E.). Bir yazı önerisi.

İşe İade Davasında Neden Uzman Avukat Desteği Hayati Öneme Sahiptir?

İşe iade davaları, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesi ile düzenlenmiş olmakla birlikte, uygulamada yalnızca kanun metniyle çözülebilecek basit uyuşmazlıklar değildir. Yargıtay içtihatlarıyla şekillenen “samimiyet”, usulüne uygun başvuru, eski iş koşulları, esaslı değişiklik ve fiili işe başlama gibi kavramlar; her somut olayda farklı hukuki sonuçlar doğurabilmektedir.

Özellikle işçinin;

10 iş günlük başvuru süresini kaçırması,

Başvurunun samimi olmadığı yönünde değerlendirilmesi,

İşverenin davetinin hukuka uygun olup olmadığının yanlış analiz edilmesi,

Eski iş koşullarına aykırı bir davetin hatalı şekilde kabul veya reddedilmesi,

gibi durumlar, işçinin işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücretini tamamen kaybetmesine neden olabilmektedir. Bu tür hak kayıpları, sonradan telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur.

Uygulamada özellikle İstanbul’da Şişli, Beşiktaş, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Pendik, Tuzla ve Beylikdüzü gibi iş yoğunluğunun ve işten çıkarmaların sık yaşandığı ilçelerde, işe iade süreçlerine ilişkin uyuşmazlıklar son derece yaygındır.

Bu noktada, İstanbul Tuzla merkezli olarak faaliyet gösteren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, işe iade davaları, işe başlatmama tazminatı, boşta geçen süre ücreti ve Yargıtay içtihatlarına dayalı samimiyet değerlendirmeleri konusunda müvekkillerine stratejik ve dava sonrası süreci de kapsayan kapsamlı hukuki destek sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki işe iade davası mahkeme kararıyla biten değil, aksine karar sonrası doğru adımlar atılmazsa kaybedilebilen bir dava türüdür. Bu nedenle dava sürecinin ve karar sonrası başvuru–işe başlama aşamalarının, uzman iş hukuku avukatı eşliğinde yürütülmesi, işçinin maddi ve hukuki haklarının korunması açısından zorunludur.

Read More

Yurt Dışı Borçlanması ile Türkiye’den Emekli Olmak Mümkün mü? Kimler Yararlanabilir, Şartlar Nelerdir?

1. Yurt Dışı Borçlanması : Genel Değerlendirme ve Yasal Dayanak 

3201 sayılı “Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun” uyarınca, yurt dışında geçen çalışma, işsizlik ve ev kadınlığı sürelerinin borçlanılması yoluyla Türkiye’den emekli olunması mümkündür. Bu hak, 18 yaşını doldurmuş Türk vatandaşları ile doğumla Türk vatandaşı olup çıkma izniyle vatandaşlığı kaybedenlere (Mavi Kart sahipleri) tanınmıştır. Borçlanılan süreler; malullük, yaşlılık ve ölüm hallerinde Türkiye’deki sosyal güvenlik sistemine tabi geçmiş hizmet gibi değerlendirilir.

2. Borçlanma Şartları ve Kapsamı 

Yurtdışı borçlanması yapabilmek için temel şartlar şunlardır:

Vatandaşlık Şartı: Borçlanılmak istenen sürelerde Türk vatandaşı olunması esastır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (2005/682-2005/618Ka), çalışmanın geçtiği dönemde Türk vatandaşı olmayanların (sonradan vatandaşlığa alınanlar dahil) bu haktan yararlanamayacağını teyit etmiştir. Ancak, Türk vatandaşlığından izinle çıkanların vatandaşlık dönemindeki süreleri borçlanma hakkı saklıdır (Yargıtay 21. HD, 2014/14402K).

Borçlanılabilecek Süreler: 18 yaşın ikmalinden sonra yurt dışında geçen ve belgelendirilen sigortalılık süreleri, bu süreler arasındaki bir yıla kadar olan işsizlik süreleri ve kadınlar için yurt dışında ev hanımı olarak geçen süreler borçlanılabilir.

Belgelendirme: Borçlanma talebinde bulunanların yurt dışı hizmetlerini ispatlayıcı belgelerle (hizmet cetveli, ikamet belgesi, vergi dairesi kayıtları vb.) kuruma sunması zorunludur. Yargıtay 10. HD (2024/9323K), belgenin niteliği konusundaki eksikliklerin emekli aylığının iptaline yol açabileceğini, ancak geçerli belgelerin (örneğin Büyükelçilik onaylı hizmet belgesi) sunulmasıyla bu durumun düzeltilebileceğini belirtmiştir.

3. Emeklilik (Aylık Bağlanma) Şartları

 Borçlanma yapılmış olması tek başına emeklilik için yeterli değildir. Yaşlılık aylığı bağlanabilmesi için şu şartların birlikte gerçekleşmesi gerekir:

Prim ve Yaş Şartı: Borçlanılan süreler ve varsa Türkiye’deki primlerle birlikte ilgili mevzuattaki (4/a, 4/b veya 4/c) yaş ve gün şartlarının tamamlanması gerekir.

Borcun Tamamen Ödenmesi: Tahakkuk ettirilen borç tutarının tamamının ödenmiş olması şarttır.

Yurda Kesin Dönüş Şartı: 3201 sayılı Kanun m. 6 uyarınca en kritik şartlardan biri “yurda kesin dönüş” yapılmış olmasıdır. Yargıtay 10. HD (2024/12551Kaynak) ve Anayasa Mahkemesi (2019/101K) kararlarına göre kesin dönüş; yurt dışındaki çalışmaların sona ermesi, ikamete dayalı bir sosyal sigorta ya da sosyal yardım ödeneği alınmaması durumunu ifade eder. Kesin dönüş, mutlak anlamda Türkiye’ye yerleşmek veya yurt dışına çıkmamak anlamına gelmez; ancak yabancı ülke mevzuatına tabi çalışmak veya ikamete dayalı ödenek almak aylığın bağlanmasına engeldir veya bağlanan aylığın kesilmesine neden olur.

4. Başvuru Usulü ve Borç Hesaplama

Başvuru Mercisi: Türkiye’de sigortalılığı olanlar en son tabi oldukları kuruma (SGK, Emekli Sandığı vb.), sigortalılığı olmayanlar ise Sosyal Güvenlik Kurumu’na yazılı olarak başvurmalıdır. Yargıtay 21. HD (2009/13070K), son defa Emekli Sandığı’na tabi olan bir kişinin SSK’ya yaptığı başvurunun geçersiz sayılacağına hükmetmiştir.

Borç Tutarı ve Ödeme: Borç tutarı, başvuru tarihindeki prime esas günlük kazanç alt ve üst sınırları arasında seçilecek tutarın %45’i (bazı kararlarda %32 olarak belirtilse de güncel uygulamada %45 vurgulanmıştır) üzerinden hesaplanır (Yargıtay 10. HD, 2022/11594K). Tahakkuk eden borç, tebliğ tarihinden itibaren üç ay içinde ödenmelidir. Bu süre içinde ödenmeyen borçlar için yeniden başvuru yapılması gerekir.

Sigortalılık Başlangıcı: Türkiye’de sigortalılık varsa, borçlanılan süre kadar geriye gidilerek başlangıç tarihi belirlenir. Türkiye’de hiç çalışma yoksa, borç ödenen tarihten borçlanılan süre kadar geriye gidilerek sigorta başlangıcı tespit edilir (Yargıtay 10. HD, 2022/10534Kaynak).

5. Özel Durumlar: Zorunlu Göç (Bulgaristan Örneği) 

3201 sayılı Kanun’un Geçici 6. maddesi uyarınca, 01.01.1989 – 08.05.2008 tarihleri arasında zorunlu göçe tabi tutularak Türk vatandaşlığına geçenlerin, geldikleri ülkedeki çalışma sürelerini borçlanma hakları mevcuttur. Danıştay İDDK (2019/3102), bu haktan yararlanmak için İskan Kanunu kapsamında vatandaşlığa alınma şartının aranmasının hukuka aykırı olduğunu ve zorunlu göçün belgelenmesinin yeterli olduğunu belirtmiştir. Ayrıca bu hak, sadece yaşlılık aylığı için değil, hak sahipleri tarafından ölüm aylığı için de kullanılabilir (Yargıtay 21. HD, 2016/8143K).

6. İkincil Kaynaklar ve Tamamlayıcı Bilgiler 

Aşağıdaki hususlar karar metinlerinde sınırlı bilgi veya usuli tartışmalar içermesi nedeniyle ikincil kaynak olarak değerlendirilmiştir:

Görevli Yargı Yolu: 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu kapsamındaki borçlanma uyuşmazlıklarında idari yargı (İdare Mahkemeleri/Danıştay) görevliyken, 506 veya 5510 sayılı Kanun kapsamındaki uyuşmazlıklarda adli yargı (İş Mahkemeleri) görevldir (Yargıtay 10. HD, 2013/1190; Uyuşmazlık Mahkemesi, 2013/1704K).

Fiili Çalışma Şartı: Bazı durumlarda borçlanma öncesi Türkiye’de yapılan kısa süreli çalışmaların “fiili ve gerçek” olup olmadığı SGK tarafından denetlenmekte; sahte sigortalılık tespit edilmesi halinde borçlanma ve buna bağlı emeklilik iptal edilebilmektedir (Yargıtay 10. HD, 2024/4656).

Vatandaşlık Şartına İlişkin Farklı Görüşler: Danıştay 11. Dairesi (2009/8062K) bir kararında, kanunda hizmetin geçtiği tarihte Türk vatandaşı olma şartının açıkça yazmadığını belirterek farklı bir yorum getirmişse de, Yargıtay içtihatları genel olarak çalışma döneminde vatandaşlık şartını aramaktadır.

Teknik Hizmet Borçlanması: Bulgaristan’dan gelenlerin teknik hizmetlerde geçen sürelerinin (borçlanma yapılmaksızın) derece ve kademe intibakında değerlendirilebileceğine dair 657 sayılı Kanun hükümleri de uygulama alanı bulabilmektedir (Danıştay 12. Daire, 2018/5344K). Bir makale önerisi.

Yurt Dışı Borçlanması ile Emeklilikte Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yurt dışı borçlanması, yalnızca prim ödemesinden ibaret olmayıp; vatandaşlık statüsü, belgelendirme, kesin dönüş, sigortalılık başlangıcı ve borcun doğru hesaplanması gibi birçok teknik unsurun birlikte değerlendirilmesini gerektiren karmaşık bir süreçtir. Bu alan, uygulamada en sık emeklilik iptali ve aylık kesilmesi ile sonuçlanan uyuşmazlıkların yaşandığı sosyal güvenlik konularından biridir.

Özellikle;

Borçlanılacak sürelerde Türk vatandaşlığı şartının yanlış değerlendirilmesi,

Yurt dışı hizmetlerin eksik veya hatalı belgelerle borçlanılması,

Yurda kesin dönüş” şartının yanlış yorumlanması,

Yanlış kuruma başvuru yapılması veya sigorta başlangıcının hatalı tespiti,

Sahte veya fiili olmayan çalışmalar nedeniyle SGK denetimleri sonucu emekliliğin iptali,

gibi hususlar, geri dönülmesi güç hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarıyla şekillenen bu alanda, her somut olayın kendi koşulları içinde değerlendirilmesi ve başvurunun en baştan doğru stratejiyle yapılması büyük önem taşır. Aksi halde yıllarca bağlanan emekli aylıkları dahi geriye dönük olarak iptal edilebilmektedir.

İstanbul Anadolu Yakası’nda ve özellikle Tuzla bölgesinde sosyal güvenlik hukuku alanında faaliyet gösteren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, yurt dışı borçlanması, emeklilik başvuruları ve SGK kaynaklı uyuşmazlıklarda müvekkillerine önleyici danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktadır.

Yurt dışı borçlanması ile emeklilik sürecinde hata yapmamak ve emeklilik hakkınızı güvence altına almak için süreci mutlaka uzman bir avukat eşliğinde yürütün. Tuzla / İstanbul – 2M Hukuk Avukatlık Bürosu

Read More

İşe İade Davalarında Arabuluculuk Zorunlu mu? Güncel Yargıtay ve AYM Uygulaması

1. İşe İade Davası Yasal Dayanak ve Arabuluculuğun Dava Şartı Niteliği

7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 3. maddesinin birinci fıkrası uyarınca; kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması bir dava şartıdır. Bu düzenleme 01.01.2018 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, bu tarihten itibaren açılan işe iade davalarında arabuluculuk süreci tüketilmeden doğrudan dava açılması hukuken mümkün değildir.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 20. maddesi de bu zorunluluğu teyit ederek; iş sözleşmesi feshedilen işçinin, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı iddiasıyla, fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde işe iade talebiyle arabulucuya başvurmak zorunda olduğunu hükme bağlamıştır.

2. Başvuru Süreleri ve Usulü

Yargı kararları ve ilgili mevzuat çerçevesinde işe iade sürecine ilişkin süreler şu şekilde belirlenmiştir:

Arabulucuya Başvuru Süresi: Fesih bildiriminin tebliğinden itibaren bir ay içinde yapılmalıdır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında, bu sürenin hak düşürücü nitelikte olduğu ve bu süre geçtikten sonra yapılan başvuruların dava şartı yokluğu nedeniyle reddedileceği vurgulanmıştır.

Dava Açma Süresi: Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamaması hâlinde, arabuluculuk son tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılmalıdır.

Belge Sunma Zorunluluğu: Davacı, arabuluculuk son tutanağının aslını veya onaylı bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Tutanağın eklenmemesi halinde mahkemece bir haftalık kesin süre verilir; bu süre içinde de sunulmazsa dava usulden reddedilir. Hiç başvurulmadan dava açılması durumunda ise herhangi bir işlem yapılmaksızın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden ret kararı verilir.

3. Asıl İşveren-Alt İşveren İlişkisinde Özel Durum

7036 sayılı Kanun’un 3. maddesinin 15. fıkrası, asıl işveren-alt işveren ilişkisinin varlığı hâlinde işe iade talebiyle arabulucuya başvurulduğunda, anlaşmanın sağlanabilmesi için her iki işverenin de görüşmelere birlikte katılması ve iradelerinin birbirine uygun olması gerektiğini düzenlemiştir.

Yargıtay Uygulaması: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, bu hüküm gereğince asıl işveren ve alt işverene karşı birlikte arabulucuya başvurulmasını zorunlu görmekte; sadece birine başvurulması durumunda dava şartının yerine getirilmediği gerekçesiyle davanın reddi gerektiğini belirtmektedir.

Anayasa Mahkemesi İptal Kararı (AYM-2024/157K): Anayasa Mahkemesi, 03.06.2025 tarihli kararıyla bu fıkrayı (m.3/15) iptal etmiştir. Mahkeme, işçiye “asıl işveren-alt işveren ilişkisini araştırma yükümlülüğü” yüklenmesinin mahkemeye erişim hakkını orantısız sınırladığına ve ölçülülük ilkesini ihlal ettiğine karar vermiştir.

4. Anayasa Mahkemesi’nin “Aşırı Şekilcilik” ve “Erişim Hakkı” Değerlendirmeleri

Anayasa Mahkemesi, işe iade davalarında arabuluculuk şartının yorumlanmasına ilişkin önemli kriterler belirlemiştir:

Başvuru Formu vs. Son Tutanak: AYM, arabuluculuk başvuru formunda “işe iade” kutucuğunun işaretlenmemiş olmasını tek başına ret sebebi sayan yerel mahkeme kararlarını “aşırı şekilci” bulmuştur. Önemli olanın, son tutanak içeriğinden işe iade konusunun müzakere edilip edilmediğinin anlaşılması olduğu belirtilmiştir.

Süre Başlangıcı: AYM, arabuluculuğa başvuru süresinin (bir ay) başlangıcında, sözleşme türünün ve fesih usulünün titizlikle incelenmesi gerektiğini, bu inceleme yapılmadan davanın süre aşımından reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceğini ifade etmiştir.

5. Arabuluculuk Sürecinin Sonuçları ve Ücretlendirme

Anlaşma Durumu: Arabuluculukta işe iade veya işe başlatmama tazminatı konusunda anlaşma sağlanması halinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında dava açılamaz. Bu tutanak ilam niteliğindedir.

Anlaşamama Durumu: Taraflar anlaşamazsa, iki saatlik arabuluculuk ücreti Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır. Bu ücret, ileride yargılama gideri olarak davanın haksız çıkan tarafından tahsil edilir.

Hukuki Yarar: İşverenin arabuluculukta işe iadeyi kabul etmesine rağmen işçinin diğer şartlarda (boşta geçen süre vb.) anlaşamaması durumunda, işçinin dava açmakta halen hukuki yararının bulunduğu kabul edilmektedir.

6. İkincil Kaynaklardan Edinilen Bilgiler

İkincil kaynak niteliğindeki kararlar uyarınca aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:

Karşı Davalar: Asıl davada arabuluculuk süreci yürütülmüşse ve karşı davadaki talep (örneğin işverenin ihbar tazminatı talebi) arabuluculuk görüşmelerinde açıkça müzakere edilip tutanağa bağlanmışsa, karşı dava için ayrıca arabulucuya başvurulması gerekmediği değerlendirilmektedir.

Tutanak İçeriği: 02.07.2018 tarihinden sonraki başvurularda, son tutanakta hangi alacak kalemlerinin (işe iade, kıdem, ihbar vb.) müzakere edildiğinin açıkça belirtilmesi şarttır. Soyut ifadeler içeren tutanaklar, dava şartının gerçekleşmediği şeklinde yorumlanabilmektedir.

İhtiyari Arabuluculuk ve İptal Davaları: İhtiyari arabuluculuk tutanağının irade fesadı gibi nedenlerle iptali isteniyorsa, bu durumun asıl işe iade davasında bir ön sorun olarak mı inceleneceği yoksa müstakil bir dava konusu mu olacağı hususunda yargı kararları arasında usuli tartışmalar bulunmaktadır.

Ticari Davalarla Farkı: Ticari uyuşmazlıklarda (örneğin çek istirdadı) arabuluculuk şartı Türk Ticaret Kanunu’na dayanırken, işe iade davalarında bu şart doğrudan İş Mahkemeleri Kanunu ve İş Kanunu’ndan kaynaklanmaktadır.

Sonuç: İşe iade davaları, 7036 sayılı Kanun uyarınca mutlak surette dava şartı olan arabuluculuğa tabidir. Fesih bildiriminden itibaren bir ay içinde arabulucuya başvurulması ve anlaşamama halinde iki hafta içinde davanın açılması usuli bir zorunluluktur. Bu şartların ihlali, davanın esasına girilmeden usulden reddine sebebiyet vermektedir. Bir yazı önerisi.

İşe İade Davalarında Arabuluculuk Sürecinde Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

İşe iade davalarında arabuluculuk, mutlak dava şartı olup; süreler, usul kuralları ve tutanak içeriğine ilişkin en küçük hata dahi davanın esasa girilmeden usulden reddine yol açabilmektedir. Bu nedenle arabuluculuk sürecinin, başvuru aşamasından son tutanağın düzenlenmesine kadar uzman bir iş hukuku avukatı eşliğinde yürütülmesi hayati önem taşır.

Özellikle;

1 aylık arabulucuya başvuru süresinin yanlış hesaplanması,

Arabuluculuk başvurusunda işe iade talebinin açıkça ortaya konulmaması,

Son tutanakta müzakere edilen taleplerin soyut veya eksik yazılması,

Asıl işveren–alt işveren ilişkisinde yanlış muhataba başvuru yapılması,

AYM ve Yargıtay’ın “aşırı şekilcilik” ve “erişim hakkı” kriterlerinin göz ardı edilmesi,

işçilerin haklı oldukları halde davayı kaybetmelerine neden olabilmektedir.

Uygulamada sıkça görüldüğü üzere, arabuluculuk süreci usulüne uygun yürütülmediğinde mahkemeler, feshin geçerliliğini hiç incelemeden dava şartı yokluğu gerekçesiyle ret kararı vermektedir. Bu nedenle arabuluculuk, yalnızca şekli bir ön aşama değil; davanın kaderini belirleyen stratejik bir süreçtir.

İstanbul Anadolu Yakası’nda ve özellikle Tuzla bölgesinde iş hukuku alanında faaliyet gösteren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, işe iade davaları ve zorunlu arabuluculuk süreçlerini; güncel Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatları ışığında, hak kaybı yaşanmaması amacıyla titizlikle yürütmektedir. İşe iade davası açmadan önce arabuluculuk sürecini doğru yönetmek, davayı kazanmanın ilk ve en önemli adımıdır. Tuzla / İstanbul – 2M Hukuk Avukatlık Bürosu

Read More