İşe iade davası açma süresi kaç gündür, süre kaçırılırsa ne olur?

1. İşe İade Davası Açma Süresi ve Başlangıcı

4857 sayılı İş Kanunu’nun 20. maddesi uyarınca, iş sözleşmesi feshedilen işçinin, feshin geçersizliği ve işe iade istemiyle dava açabilmesi için belirlenen yasal süre bir aydır. Yargıtay kararlarında bu sürenin başlangıcına ilişkin şu esaslar belirlenmiştir:

Fesih Bildiriminin Tebliği: Süre, fesih bildiriminin işçiye tebliğ edildiği tarihten itibaren başlar. Bu tarih, belgenin düzenlenme tarihi değil, işçiye fiilen ulaştığı veya tebliğ edildiği tarihtir.

Eylemli Fesih: İşverenin yazılı bir bildirim yapmaksızın iş sözleşmesini eylemli olarak sonlandırması halinde, bir aylık süre feshin yapıldığı tarihten itibaren işler.

Önel Verilerek Fesih: İş sözleşmesinin ihbar öneli verilerek feshedilmesi durumunda, dava açma süresi önelin sona ereceği tarihte değil, işverenin fesih bildirimini işçiye tebliğ ettiği tarihte başlar.

Arabuluculuk Süreci: Anayasa Mahkemesi ve ilgili yargı kararlarında belirtildiği üzere, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamaması hâlinde, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren iki hafta içinde iş mahkemesinde dava açılması gerekmektedir.

2. İşe İade Davası Süresinin Hukuki Niteliği

Yargıtay 9. ve 22. Hukuk Dairelerinin yerleşik içtihatlarına göre, işe iade davası açmak için öngörülen bir aylık süre hak düşürücü süre niteliğindedir. Bu niteliği gereği: Sürenin geçip geçmediği mahkemece yargılamanın her aşamasında re’sen (kendiliğinden) dikkate alınır. Bu süre bir dava şartı olup, taraflar ileri sürmese dahi hakim tarafından gözetilmesi zorunludur.

3. İşe İade Dava Süresinin Kaçırılmasının Sonuçları

İşe iade davası açma süresinin (bir ay) veya arabuluculuk sonrası dava açma süresinin (iki hafta) geçirilmesi halinde aşağıdaki hukuki sonuçlar doğmaktadır:

Davanın Reddi: Süre geçtikten sonra açılan davalar, mahkemece işin esasına girilmeksizin, hak düşürücü sürenin dolması nedeniyle reddedilir.

Dava Hakkının Kaybı: Hak düşürücü sürenin dolmasıyla birlikte işçinin feshin geçersizliğini iddia etme ve işe iade talep etme hakkı ortadan kalkar. Yargıtay, süresinde açılmayan davalarda yerel mahkemelerin verdiği kabul kararlarını, sürenin hak düşürücü olması nedeniyle bozmakta ve davanın reddine hükmetmektedir.

4. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

İkincil kaynak olarak değerlendirilen yargı kararlarında, işe iade davası sonuçlandıktan sonraki sürece ilişkin şu ek bilgiler yer almaktadır:

İşverene Başvuru Süresi: Kesinleşen işe iade kararının işçiye tebliğinden itibaren on iş günü içinde işçinin işe başlamak için işverene başvurması zorunludur. Bu süre de hak düşürücü niteliktedir.

Başvuru Süresinin Kaçırılması: Eğer işçi kesinleşen kararın tebliğinden itibaren on iş günü içinde başvuruda bulunmazsa, işverence yapılmış olan fesih geçerli bir feshin sonuçlarını doğurur. Bu durumda işçi, işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücreti haklarını kaybeder; yalnızca şartları varsa ihbar ve kıdem tazminatı talep edebilir.

Tebligatın Önemi: On iş günlük başvuru süresi, kararın kesinleşmesinden değil, kesinleşmiş kararın işçiye usulüne uygun tebliğinden itibaren başlar. İşçinin kararı haricen öğrenmesi süreyi başlatmaz.

Sonuç olarak; işe iade davasının fesih bildiriminin tebliğinden itibaren bir ay içinde açılması zorunlu olup, bu sürenin kaçırılması davanın usulden reddine yol açan kesin bir hak kaybı nedenidir. Bir yazı önerisi.

İşe iade davası açma süresi kaç gündür?

İş sözleşmesinin fesih bildiriminin işçiye tebliğinden itibaren işe iade davası açma süresi 1 aydır.

Arabuluculuk sonrası işe iade davası süresi ne kadardır?

Arabuluculuk süreci anlaşmazlıkla sonuçlanırsa, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren 2 hafta içinde dava açılmalıdır.

İşe iade davası süresi kaçırılırsa ne olur?

Bu süre hak düşürücü nitelikte olup kaçırılması hâlinde dava usulden reddedilir ve işe iade hakkı tamamen kaybedilir.

İşe İade Davalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

İşe iade davaları, 4857 sayılı İş Kanunu’nda öngörülen kısa ve hak düşürücü süreler nedeniyle, uygulamada en sık hak kaybı yaşanan dava türlerinden biridir. Özellikle fesih bildiriminin tebliğ tarihi, eylemli fesih halleri, ihbar öneli verilen fesihler ve arabuluculuk süreci sonrasında dava açma süresinin doğru hesaplanamaması, işçinin dava hakkını tamamen kaybetmesine yol açabilmektedir.

Yargıtay içtihatları uyarınca işe iade davası açma süresi hak düşürücü nitelikte olup, mahkeme tarafından re’sen dikkate alınır. Bu nedenle sürenin kaçırılması, davanın esasına girilmeksizin reddi sonucunu doğurur. Ayrıca arabuluculuk sonrasında açılacak davalarda iki haftalık dava süresi, kesinleşen işe iade kararından sonra ise on iş günlük işverene başvuru süresi gibi ayrı ve bağımsız süreler bulunmaktadır. Bu sürelerin her biri farklı başlangıç anlarına sahip olup, yanlış yorumlanmaları ciddi hak kayıplarına neden olmaktadır.

Uzman bir iş hukuku avukatı; fesih türünün doğru tespit edilmesi, sürelerin hatasız hesaplanması, arabuluculuk sürecinin usule uygun yürütülmesi ve dava stratejisinin Yargıtay uygulamalarına uygun şekilde belirlenmesi bakımından kritik rol oynar. Ayrıca dava sonrasında işe başvuru süreci ve işe başlatmama tazminatı gibi hakların korunması da profesyonel hukuki takip gerektirir.

Sonuç olarak, işe iade davaları yalnızca dava açmakla sınırlı olmayıp, sürelere sıkı sıkıya bağlı çok aşamalı bir hukuki süreçtir. Bu nedenle işe iade hakkının kaybedilmemesi ve sürecin doğru şekilde yönetilmesi için uzman avukat desteği almak, hukuki güvenliğin vazgeçilmez bir unsurudur.

Read More

Yurtdışından Türkiye’de Ev ve Arsa Satışı Nasıl Yapılır? Hukuki Çerçeve ve Yargıtay Kararları

1. Yurtdışından Türkiye’de Ev ve Arsa Satışı : Yasal Çerçeve ve Temel Sınırlamalar

Türkiye’de taşınmaz edinimi ve devri, 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 35. maddesi ile düzenlenmiştir. Yabancı uyruklu gerçek kişilerin taşınmaz edinebilmesi, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen ülke listesinde yer almalarına ve kanuni sınırlamalara uyulmasına bağlıdır.

Alan Sınırlaması: Yabancı uyruklu gerçek kişiler, özel mülkiyete konu ilçe yüzölçümünün %10’unu ve kişi başına ülke genelinde 30 hektarı geçmemek kaydıyla taşınmaz edinebilirler.

Askeri ve Güvenlik Bölgeleri: 2565 sayılı Kanun uyarınca, yabancıların birinci derece askeri yasak bölgelerde taşınmaz edinmesi yasaktır. İkinci derece askeri yasak bölgelerde ve güvenlik bölgelerinde ise Genelkurmay Başkanlığı veya valilik izni şarttır. Tapu kayıtlarındaki güvenlik şerhleri, tasarruf haklarını kısıtlayabilir.

Proje Zorunluluğu: Yapısız taşınmaz (arsa) satın alan yabancılar, geliştirecekleri projeyi iki yıl içinde ilgili Bakanlığın onayına sunmak zorundadır; aksi halde taşınmazın tasfiyesi söz konusu olabilir.

2. Güvenli Satış ve Devir Yöntemleri

Yargı kararları, yurtdışından yapılan işlemlerde “resmi şekil” şartına uyulmamasının en büyük risk faktörü olduğunu göstermektedir.

Resmi Şekil Şartı: Taşınmaz mülkiyetinin devri ancak tapu sicil müdürlüklerinde yapılacak resmi senetle mümkündür. “Adi yazılı” veya “harici” satış sözleşmeleri mülkiyeti devretmez ve hukuken geçersizdir.

Noter Onaylı Sözleşmeler ve İnançlı İşlemler: Mevzuat engelleri nedeniyle taşınmazın bir başkası adına tescil edildiği “inançlı işlemlerde”, hakların korunması için noter huzurunda yazılı sözleşme yapılması kritik önemdedir. Yargıtay, bu tür iddiaların 05.02.1947 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı delille kanıtlanması gerektiğini vurgulamaktadır.

Vekaletname Kullanımı: Yurtdışından işlem yaparken noter onaylı vekaletnameler temel araçtır. Ancak vekilin “sadakat ve özen borcu” (TBK m. 506) kapsamında, vekaletnamenin sınırlarının net çizilmesi, satış bedelinin alt sınırının belirtilmesi ve işlemlerin düzenli denetimi kötüye kullanımı önlemek açısından elzemdir.

3. Finansal Güvenlik ve Vergi Avantajları

Tapu Takas Sistemi: Gayrimenkul bedelinin el değiştirmesi ile mülkiyetin devrini eş zamanlı sağlayan Takasbank (Tapu Takas) sistemi, paranın çalınması veya satıcının tapuya gelmemesi gibi riskleri bertaraf eden güvenli bir ödeme yöntemidir.

KDV İstisnası: Yurtdışında 6 aydan fazla yaşayan Türk vatandaşları ve yabancı uyruklular, Türkiye’de inşa edilen konut/iş yerlerinin ilk tesliminde KDV’den istisna tutulabilir. Bunun için bedelin döviz olarak Türkiye’ye getirilmesi ve banka dekontu ile tevsik edilmesi şarttır.

4. Mavi Kart Sahiplerinin Durumu

Mavi kart sahipleri (izinle Türk vatandaşlığından çıkanlar), taşınmaz iktisabı ve ferağı işlemlerinde Türk vatandaşlarına uygulanan mevzuat çerçevesinde işlem yaparlar. Bu kişiler için yabancılara uygulanan kısıtlamalar (alan sınırı, askeri bölge yasağı vb.) kural olarak uygulanmaz.

5. İkincil Kaynak Analizi ve Uygulama Örnekleri

Aşağıdaki hususlar karar metinlerinde sınırlı bilgi veya dolaylı bağlam sunan ikincil kaynaklar olarak değerlendirilmiştir:

Güven İlişkisine Dayalı Riskler: Emlakçı veya yakın tanıdıklar aracılığıyla “yabancıların doğrudan alım yapamayacağı” iddiasıyla taşınmazın başkası üzerine tescil edilmesi (inançlı işlem), vekilin kötü niyetli devirleri veya ipotek tesis etmesi durumunda ciddi mülkiyet kayıplarına yol açmaktadır.

İspat Zorlukları: Elden yapılan ödemelerin ispatlanamaması, tapu iptal davalarında en büyük engellerden biridir. Banka transferleri ve dekontlarda alıcı/taşınmaz bilgilerine yer verilmesi güvenliğin temelidir.

Kira İşlemleri: Kira işlemlerinde vekaletname ile yetkilendirilen kişilerin, kira gelirlerini zimmetine geçirmesi “güveni kötüye kullanma” suçunu oluşturabilir. Kira sözleşmelerinin ve yetki sınırlarının noter onaylı belgelerle kayıt altına alınması önerilmektedir.

Karşılıklılık (Mütekabiliyet) Araştırması: Yabancı uyrukluların miras veya satış yoluyla edinimlerinde, Türkiye ile ilgili ülke arasında fiili ve hukuki karşılıklılığın bulunup bulunmadığı Adalet ve Dışişleri Bakanlıkları üzerinden araştırılmalıdır.

Sonuç: Yurtdışından yapılacak işlemlerde; resmi tapu tescili, noter onaylı sınırlı yetki içeren vekaletnameler, Tapu Takas sistemi üzerinden banka aracılığıyla ödeme ve taşınmazın askeri/güvenlik bölgesi durumunun önceden sorgulanması en güvenli yöntemler olarak öne çıkmaktadır. Bir yazı önerisi.

Yurtdışından Türkiye’de Ev ve Arsa Satışında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yurtdışından Türkiye’de ev veya arsa satışı, yalnızca tapu devrinden ibaret olmayıp; tapu hukuku, yabancılar hukuku, vergi mevzuatı ve uluslararası işlemlerin birlikte değerlendirilmesini gerektiren çok boyutlu bir süreçtir. Uygulamada en sık karşılaşılan sorunlar; hatalı vekaletnameler, geçersiz sözleşmeler, güven ilişkisine dayalı inançlı işlemler ve ispat güçlüklerinden kaynaklanmaktadır.

Özellikle yurtdışından yapılan işlemlerde resmi şekil şartına aykırılıklar, telafisi mümkün olmayan mülkiyet kayıplarına yol açabilmektedir. Tapu Takas sisteminin doğru kullanılmaması, bedelin elden ödenmesi veya banka kayıtlarının eksik olması, ileride açılacak tapu iptal ve tescil davalarında ciddi risk oluşturur. Ayrıca askeri ve güvenlik bölgesi şerhleri, proje zorunluluğu ve KDV istisnası gibi teknik hususlar, işlem öncesinde mutlaka hukuki denetime tabi tutulmalıdır.

Bu nedenle, yurtdışından Türkiye’de taşınmaz satışı sürecinin başından sonuna kadar uzman bir avukat tarafından yürütülmesi, hem mülkiyet hakkının korunması hem de ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi açısından büyük önem taşır. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, başta İstanbul olmak üzere Anadolu Yakası genelinde ve özellikle Tuzla bölgesinde; yurtdışından yapılan ev ve arsa satışlarında kapsamlı hukuki danışmanlık ve işlem güvenliği hizmeti sunmaktadır.

Sonuç olarak, yurtdışından Türkiye’de taşınmaz satışı gibi yüksek ekonomik değer içeren işlemlerde, uzman avukat desteği almak bir tercih değil, hukuki güvenliğin zorunlu bir parçasıdır.

Read More

Türkiye’de boşanma davası açılırsa yurtdışındaki eş mahkemeye gelmek zorunda mı?

Türkiye’de açılan boşanma davalarında yurtdışında ikamet eden eşin mahkemeye fiziken gelme zorunluluğu ve bu süreçteki usul kurallarına ilişkin yargı kararları analizi aşağıdadır:

1. Boşanma Davası : Fiziki Katılım Zorunluluğu ve Temsil İmkanı

İncelenen yargı kararları, yurtdışında yaşayan eşin Türkiye’deki boşanma davası duruşmalarına bizzat katılmasının mutlak bir zorunluluk olduğuna dair bir hüküm içermemektedir. Aksine, kararlar tarafların savunma haklarını vekil (avukat) aracılığıyla kullanabileceğini veya usulüne uygun tebligat yapılmasına rağmen duruşmaya katılmamaları durumunda davanın yokluklarında (gıyaben) yürütülebileceğini göstermektedir.

Vekaletle Temsil: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bir kararında (2023/4309 E.), yurtdışında bulunan davalı kadının duruşmalara katılmadığı ancak vekili aracılığıyla istinaf ve temyiz yollarına başvurduğu görülmektedir. Benzer şekilde, Rusya’da görülen bir davaya ilişkin tanıma kararında (2023/4533 E.), tarafın mahkemeye bizzat gelmeksizin vekaleten temsilcisi olan avukatı aracılığıyla savunma yaptığı ve bunun savunma hakkının kullanımı için yeterli görüldüğü belirtilmiştir.

İstinabe Yoluyla Delil Toplanması: Yurtdışındaki tarafın veya tanıkların beyanlarının alınması gerektiğinde, fiziki katılım yerine uluslararası adli yardımlaşma (istinabe) usulü kullanılabilmektedir. Hukuk Genel Kurulu kararında (2013/2225 E.), ABD’de bulunan tanıkların beyanlarının ABD adli makamları aracılığıyla (istinabe yoluyla) alınması gerektiği vurgulanmıştır.

2. Tebligat Usulü ve Savunma Hakkının Önceliği

Yargı kararlarının büyük çoğunluğu, yurtdışındaki eşin mahkemeye gelmesinden ziyade, davanın kendisine usulüne uygun şekilde tebliğ edilmesine odaklanmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 27 uyarınca “hukuki dinlenilme hakkı” kapsamında, yurtdışındaki eşe tebligat yapılmadan yargılama yapılması bozma nedenidir.

Yurtdışı Tebligat Kanalları: Tebligat Kanunu m. 25 ve 25/a uyarınca, yurtdışındaki Türk vatandaşlarına konsolosluk veya büyükelçilik aracılığıyla, yabancı uyruklulara ise o ülkenin yetkili makamları vasıtasıyla tebligat yapılması zorunludur (2009/827 E., 2012/17326 E.).

Usulsüz Tebligatın Sonuçları: Yurtdışında yaşayan eşe, Türkiye’deki eski adresi üzerinden veya birlikte yaşamadığı akrabalarına yapılan tebligatlar geçersiz sayılmaktadır (2014/15109 E., 2011/12270 E.). Usulüne uygun tebligat yapılmadan kurulan hükümler, savunma hakkının kısıtlanması gerekçesiyle Yargıtay tarafından bozulmaktadır.

3. Duruşmaya Katılmamanın Sonuçları

Eğer yurtdışındaki eşe usulüne uygun tebligat yapılmış ve savunma yapması için yeterli süre tanınmışsa, eşin duruşmaya gelmemesi davanın görülmesine engel teşkil etmez.

Gıyabi Yargılama: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2013/935 E.), usulüne uygun çağrı yapılmasına rağmen duruşmaya gelmeyen tarafın yokluğunda karar verilebileceğini, bu durumun tek başına savunma hakkının ihlali sayılmayacağını belirtmiştir. Ancak bu durum, tebligatın “hükmü veren mahkemenin usulüne” (Lex fori) uygun yapılmış olması şartına bağlıdır.

İkincil Kaynak Verileri

Aşağıdaki hususlar, karar metinlerinde sınırlı bilgi olması nedeniyle ikincil kaynaklardan elde edilen ek bağlamları içermektedir:

Tanıma ve Tenfiz Davaları: Sunulan kararların bir kısmı doğrudan Türkiye’de açılan boşanma davalarına değil, yurtdışında verilmiş kararların Türkiye’de tanınmasına ilişkindir. Bu kararlarda, yabancı mahkemenin davalıyı usulüne uygun çağırıp çağırmadığı (MÖHUK m. 54) denetlenmektedir. Bu durum, Türkiye’de açılacak davalarda da yurtdışındaki eşe yapılacak çağrının (tebligatın) davanın geçerliliği için en kritik aşama olduğunu teyit etmektedir.

Adres Bildirimi: Yurtdışındaki eşin Türkiye’de bir adres beyan etmesi durumunda tebligatın bu adrese yapılabileceği, ancak eşin fiilen yurtdışında olduğunun tespiti halinde yurtdışı tebligat usullerinin işletilmesi gerektiği vurgulanmaktadır (2022/10551 E.).

Sonuç olarak; Türkiye’de açılan bir boşanma davasında yurtdışındaki eşin mahkemeye fiziken gelme zorunluluğu bulunmamaktadır. Eş, davanın kendisine usulüne uygun tebliğ edilmesi şartıyla, bir avukat aracılığıyla temsil edilebilir veya tebligata rağmen katılım sağlamazsa dava gıyabında sonuçlandırılabilir. Ancak, usulüne uygun tebligatın yapılması ve savunma hakkının tanınması davanın hukuki geçerliliği için zorunludur. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir? (Yurtdışında Eş – Boşanma Davaları)

Yurtdışında ikamet eden eşe karşı Türkiye’de açılan boşanma davaları, uygulamada en fazla usul hatasının yapıldığı dava türleri arasında yer almaktadır. Bu davalar; yurtdışı tebligat usulleri, vekâletle temsil, gıyabi yargılama, istinabe yoluyla delil toplanması ve savunma hakkının korunması gibi teknik alanları içermesi nedeniyle, mutlaka uzmanlık gerektirir. Özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy ve Kurtköy gibi yoğun nüfuslu ve uluslararası hareketliliğin fazla olduğu bölgelerde bu tür davalar sıklıkla açılmakta; yapılan küçük bir usul hatası dahi davanın yıllar sonra bozulmasına yol açabilmektedir.

Uygulamada en sık karşılaşılan sorunlar; yurtdışında yaşayan eşe Türkiye’deki eski adresi üzerinden tebligat yapılması, konsolosluk veya adli yardımlaşma (istinabe) yolları işletilmeden yargılamaya devam edilmesi ya da eşin duruşmaya gelmemesinin otomatik olarak savunma hakkından feragat sayılmasıdır. Oysa Yargıtay içtihatları açıkça göstermektedir ki, usulüne uygun tebligat yapılmadan, yurtdışında bulunan eş hakkında verilen kararlar kesin bozma nedeni teşkil etmektedir. Bu riskler, ilk derece mahkemesinde fark edilmese dahi istinaf ve temyiz aşamasında ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Bu nedenle, Tuzla merkezli olarak İstanbul genelinde (Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy ve Kurtköy dâhil) yurtdışında yaşayan eşe karşı açılacak boşanma davalarında, sürecin en başından itibaren milletlerarası özel hukuk ve aile hukuku alanında deneyimli bir avukat ile yürütülmesi hayati önemdedir. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, yurtdışında ikamet eden eşe karşı açılan boşanma davalarında; doğru tebligat stratejisinin belirlenmesi, vekâletle temsilin usule uygun şekilde sağlanması, gerekirse istinabe yoluyla delil toplanması ve yargılamanın hak kaybı doğurmadan sonuçlandırılması konusunda Tuzla ve Anadolu Yakası genelinde etkin hukuki danışmanlık sunmaktadır.

Sonuç olarak; yurtdışında ikamet eden eşin bulunduğu ülkeden bağımsız olarak, Türkiye’de açılan boşanma davasının hukuken geçerli ve sürdürülebilir olabilmesi, ancak sürecin başından itibaren uzman avukat desteğiyle ve doğru usul stratejisiyle yürütülmesiyle mümkündür. Aksi hâlde, dava kazanılmış olsa dahi, usul hataları nedeniyle kararın iptali veya bozulması riski her zaman gündemdedir.

Read More

Yabancı Mahkeme Velayet Kararı Türkiye’de Nasıl İcra Edilir?

Tenfiz Şartları, Kamu Düzeni Denetimi ve Yargıtay Uygulaması

1. Genel Esaslar ve Hukuki Dayanak 

Yargıtay kararları uyarınca, yabancı bir mahkeme tarafından verilen velayet kararının Türkiye’de icra olunabilmesi, yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır. Bu husus, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un (MÖHUK) 50/1. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Tenfiz kararı alınmadıkça, yabancı ilamın Türkiye’de hukuki sonuç doğurması veya icra edilmesi mümkün değildir. Velayet kararlarının tenfizinde MÖHUK’un genel hükümlerinin yanı sıra, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler (özellikle 1980 tarihli Çocukların Velayetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velayetinin Yeniden Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesi/Lüksemburg Sözleşmesi) öncelikle dikkate alınmaktadır.

2. Tenfiz Şartlarının Analizi 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihatlarına göre, bir velayet ilamının tenfizi için MÖHUK’un 54. maddesinde yer alan şu şartların kümülatif olarak gerçekleşmesi gerekir:

Karşılıklılık (Mütekabiliyet): Türkiye Cumhuriyeti ile ilamın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma, kanun hükmü veya fiili uygulamanın bulunması şarttır (MÖHUK m. 54/1-a). Yargıtay, özellikle ABD’nin farklı eyaletlerinden (New Jersey, North Carolina, Arkansas, Texas) verilen kararlarda, o eyalet özelinde Türk mahkemesi kararlarının tenfiz edilip edilmediğinin Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla ayrıntılı araştırılmasını aramaktadır.

Münhasır Yetki ve İlişki: İlamın, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması gerekir. Ayrıca davalının itirazı halinde, ilamın taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmayan bir devlet mahkemesince verilmemiş olması şarttır.

Kamu Düzenine Aykırı Olmama: Hükmün Türk kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması gerekir. Yargıtay, kamu düzeni denetiminin “yerindelik denetimi” (révision au fond) olmadığını, yabancı kararın maddi doğruluğunun incelenemeyeceğini vurgulamaktadır.

Savunma Hakkına Riayet: Davalının, hükmü veren mahkemeye usulüne uygun çağrılmış olması, temsil edilmiş olması ve gıyabında kanuna aykırı bir hüküm verilmemiş olması gerekir (MÖHUK m. 54/1-ç).

3. Velayet Kararlarına Özgü Özel Durumlar

Ortak Velayet ve Kamu Düzeni: Yargıtay’ın eski tarihli kararlarında (örn. 2006 ve 2014 tarihli kararlar), Türk Medeni Kanunu m. 336 uyarınca boşanma halinde velayetin eşlerden birine verilmesi gerektiği, “ortak velayet” düzenlemesinin Türk kamu düzenine aykırı olduğu kabul edilmekteydi. Ancak güncel içtihatlarda (AYM ve Yargıtay 2. HD’nin 2017 ve sonrası kararları), AİHS Ek 7 Nolu Protokol ve Anayasa m. 90/son uyarınca, çocuğun üstün yararına aykırı olmadıkça ortak velayetin Türk kamu düzenine aykırı sayılmayacağı kabul edilmektedir.

Kısmi Tenfiz: Yabancı ilamın velayete ilişkin kısmı Türk hukukuna veya kamu düzenine aykırı bulunsa dahi, ilamın diğer kısımlarının (örneğin boşanma) tenfizi mümkündür (MÖHUK m. 56).

Yaş Sınırı: Avrupa Konseyi Sözleşmesi uyarınca, 16 yaşını dolduran çocuklar hakkında sözleşme hükümlerinin uygulanması mümkün değildir; bu durumda mahkemenin yeniden değerlendirme yapması gerekir.

Derdestlik Engeli: Tenfiz talebinden önce Türkiye’de açılmış ve devam eden bir velayet davası varsa, Avrupa Sözleşmesi m. 10/b uyarınca tenfiz işlemleri talik edilebilir veya reddedilebilir.

4. Usul ve Gerekli Belgeler 

Tenfiz davası basit yargılama usulüne tabidir ve duruşma yapılması zorunludur. MÖHUK m. 53 uyarınca dilekçeye şu belgeler eklenmelidir:

Yabancı mahkeme ilamının usulen onanmış aslı veya örneği.

İlamın kesinleştiğini gösteren ve usulen onanmış yazı veya belge (Kesinleşme şerhi).

Apostil şerhi.

Tüm belgelerin usulen onanmış Türkçe tercümeleri.

5. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam 

İkincil kaynak niteliğindeki ilk derece ve bölge adliye mahkemesi kararları ile bazı Yargıtay daire kararları, velayet tenfizi sürecine dair şu ek bağlamları sunmaktadır:

Nafaka ile İlişki: Nafaka ve velayet kararları genellikle aynı ilamda yer alsa da, nafaka kararlarının icrası için de MÖHUK m. 50 uyarınca tenfiz kararı alınması zorunludur; uluslararası sözleşmeler (1956 New York, 1958/1973 Lahey) doğrudan icraya izin vermez, tenfiz usulünü şart koşar.

Tebligat Usulü: Ticari nitelikli tenfiz kararlarında da vurgulandığı üzere, yabancı mahkemedeki yargılamanın tebligatlarının usulüne uygun yapılması (özellikle 1965 Lahey Tebligat Sözleşmesi çerçevesinde) savunma hakkının korunması açısından kritiktir. Posta yoluyla yapılan tebligatlar, Türkiye’nin çekincesi nedeniyle bazı durumlarda geçersiz sayılabilmektedir.

Taraf Teşkili: Tenfiz davasında, yabancı ilamda yer alan tüm tarafların Türkiye’deki davada da taraf olarak gösterilmesi, taraf teşkilinin sağlanması açısından zorunludur; aksi halde dava usulden reddedilebilmektedir.

Sonuç: Yargıtay içtihatları, velayet tenfizini sıkı şekli şartlara ve kamu düzeni denetimine tabi tutmaktadır. Özellikle karşılıklılık araştırması ve çocuğun üstün yararı çerçevesinde kamu düzeni analizi, yargılamanın merkezinde yer almaktadır. Karşılıklılığın bulunmadığı veya savunma hakkının ihlal edildiği durumlarda tenfiz talebi reddedilmektedir. Bir yazı önerisi.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yabancı mahkemelerce verilen velayet kararlarının tenfizi, uygulamada en sık hata yapılan ve en çok usulden ret ile karşılaşılan dava türlerinden biridir. Tenfiz süreci yalnızca bir mahkeme kararının tanıtılması değil; karşılıklılık araştırması, kamu düzeni denetimi, savunma hakkının korunup korunmadığı, uluslararası sözleşmelerin önceliği ve çocuğun üstün yararı gibi çok katmanlı hukuki değerlendirmeleri içermektedir.

Özellikle;

Kararın verildiği ülke veya eyalet bazında mütekabiliyetin doğru araştırılmaması,

Ortak velayet, nafaka veya tedbir hükümlerinin kısmi mi tam tenfize mi elverişli olduğunun yanlış değerlendirilmesi,

Tebligat usulündeki eksikliklerin kamu düzeni ihlali olarak ele alınamaması,

Türkiye’de devam eden bir dava nedeniyle derdestlik itirazının gözden kaçırılması,

tenfiz talebinin reddine ve telafisi güç hak kayıplarına yol açabilmektedir.

Bu nedenle velayet tenfizi davalarının, güncel Yargıtay içtihatlarına ve uluslararası sözleşmelere hâkim, uygulama tecrübesi bulunan bir avukat tarafından yürütülmesi büyük önem taşır. Bu noktada 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi, uluslararası aile hukuku ve velayet uyuşmazlıkları alanında müvekkillerine stratejik, güncel ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; velayet tenfizi dosyalarında yapılacak tek bir usul hatası, çocuğun hukuki statüsünü ve ebeveyn–çocuk ilişkisini doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle sürecin, uzman avukat desteğiyle ve Yargıtay uygulamalarına uygun şekilde yürütülmesi, hem hukuki güvenlik hem de çocuğun üstün yararı açısından vazgeçilmezdir.

Read More

Yabancı Velayet Kararları Türkiye’de Nasıl Tanınır?

Uluslararası Sözleşmeler, Tenfiz Engelleri ve Yargıtay Uygulaması

1. Velayet Kararlarının Tanınması ve Tenfizinde Temel Uluslararası Sözleşmeler

Yargıtay kararları uyarınca, yabancı mahkemelerden alınan velayet kararlarının Türkiye’de hüküm doğurabilmesi için tanıma ve tenfiz süreçlerinde öncelikle Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin dikkate alınması zorunludur. Bu kapsamda öne çıkan temel metinler şunlardır:

1980 Lüksemburg Sözleşmesi: “Çocukların Velayetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velayetinin Yeniden Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesi” (20.05.1980), velayet kararlarının tenfizinde en sık uygulanan uluslararası belgedir. Yargıtay, bu sözleşmeye taraf olan devletlerden (örneğin Fransa, Almanya, Avusturya) alınan kararlarda sözleşme hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiğini vurgulamaktadır (2. HD., 2012/15213; 2015/787).

1996 Lahey Sözleşmesi: “Velayet Sorumluluğu ve Çocukların Korunması Hakkında Tedbirler Yönünden Yetki, Uygulanacak Hukuk, Tanıma, Tenfiz ve İşbirliğine Dair Sözleşme” (19.10.1996), özellikle ihtiyati tedbir niteliğindeki velayet düzenlemelerinde uygulama alanı bulmaktadır (2. HD., 2023/8407).

AİHS’e Ek 7 Nolu Protokol: Eşlerin evliliğin bitmesi halinde çocuklarıyla olan ilişkilerinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olduğunu düzenleyen bu protokol, “ortak velayet” kararlarının Türk kamu düzenine aykırı sayılmamasında temel dayanak teşkil etmektedir (2. HD., 2016/18674; AYM, 06/10/2021).

İkili Adli Yardım Sözleşmeleri: Türkiye ile Kazakistan arasındaki 13.06.1995 tarihli “Hukuki ve Ticari Konularda Adli Yardımı Kapsayan Sözleşme” gibi ikili anlaşmalar, MÖHUK m. 54/1-a çerçevesinde karşılıklılık ve tenfiz şartlarının değerlendirilmesinde esas alınmaktadır (2. HD., 2023/7233).

2. Sözleşmelerin Uygulanma İlkeleri ve Esastan İnceleme Yasağı

Uluslararası sözleşmelerin uygulanmasında “esastan inceleme yasağı” (révision au fond) temel ilkedir. Lüksemburg Sözleşmesi’nin 7. ve 9/3. maddeleri uyarınca, yabancı mahkeme kararı hiçbir şekilde esastan inceleme konusu yapılamaz; mahkeme delilleri yeniden değerlendiremez veya kararın doğruluğunu denetleyemez (2. HD., 2004/10683).

3. Tanıma ve Tenfiz Engelleri ile Kısıtlamalar

Sözleşmeler ve yargı içtihatları çerçevesinde tenfiz talebinin reddine yol açabilecek temel hususlar şunlardır:

Tebligat ve Savunma Hakkı: Lüksemburg Sözleşmesi m. 9/1-a uyarınca, davalının gıyabında verilen kararlarda, savunma yapmasına imkan verecek sürede tebligat yapılmamış olması tenfiz talebinin reddi sebebidir (2. HD., 2014/19749K).

Kamu Düzeni İstisnası: Sözleşmenin 10/1-a maddesi, kararın etkilerinin talep edilen devletin aile ve çocuk hukukuna ilişkin temel ilkeleriyle açıkça bağdaşmaması durumunda tenfizin reddedilebileceğini öngörür. Ancak Yargıtay, “ortak velayet” gibi düzenlemelerin artık Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmadığını kabul etmektedir (2. HD., 2016/18674).

Derdestlik (Lis Pendens): Lüksemburg Sözleşmesi m. 10/2-b uyarınca, tenfiz isteminden önce Türkiye’de açılmış ve devam eden bir velayet davası varsa, tenfiz işlemleri talik edilebilir veya reddedilebilir (2. HD., 2022/10198).

Yaş Sınırı: Lüksemburg Sözleşmesi hükümleri, 16 yaşını dolduran çocuklar hakkında uygulanamaz. Temyiz incelemesi sırasında çocuğun 16 yaşını doldurması halinde mahkemenin bu durumu yeniden değerlendirmesi gerekir (18. HD., 2015/7759).

4. Görevli Mahkeme ve Usul

Velayet kararlarının tanınması ve tenfizinde görevli mahkeme kural olarak Aile Mahkemeleridir. Ancak yabancı ilamın velayet dışında “vasi atanması” gibi hükümleri de içermesi durumunda, vasiye ilişkin kısmın tanınması ve tenfizinde Asliye Hukuk Mahkemeleri görevli olabilmektedir (2. HD., 2009/9739; 2010/1513). Ayrıca, çocukların Türkiye’de nüfusa kayıtlı olmaması, velayete ilişkin yabancı ilamın tanınmasına engel teşkil etmez; zira nüfus kayıtları kurucu değil bildirici etkiye sahiptir (2. HD., 2015/787).

5. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, uluslararası sözleşmelerin bulunmadığı veya doğrudan atıf yapılmadığı durumlarda 5718 sayılı MÖHUK hükümlerinin (m. 50, 54, 58) nasıl uygulandığına dair ek bağlam sunmaktadır:

Sözleşme Olmayan Durumlar (Örn. ABD): Türkiye ile arasında velayet konusuna ilişkin ikili veya çok taraflı sözleşme bulunmayan devletlerden (örneğin ABD’nin bazı eyaletleri) alınan kararlarda, MÖHUK m. 54/1-a uyarınca “kanuni veya fiili karşılıklılık” (mütekabiliyet) araştırması yapılmaktadır (2. HD., 2015/17869; 2024/1712).

Kamu Düzeni Değerlendirmesi: Hollanda ve Belçika gibi ülkelerden alınan kararlarda, yabancı ilamda velayet konusunda hüküm bulunmamasının veya anlaşmalı boşanmada tarafların aynı avukatla temsil edilmesinin Türk kamu düzenine “açıkça” aykırı olmadığı ve tanımaya engel teşkil etmediği belirtilmiştir (2. HD., 2023/6109; 2022/9092).

Kısmi Tenfiz: Yabancı ilamın velayet kısmının Türk hukukuna (örneğin o dönemki ortak velayet yasağına) aykırı bulunması durumunda, ilamın boşanmaya ilişkin kısmının kısmen tenfiz edilmesinin mümkün olduğu vurgulanmıştır (2. HD., 2014/7356).

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Uluslararası sözleşmeler çerçevesinde yabancı velayet kararlarının tanınması ve tenfizi, yalnızca dilekçe verilmesiyle sonuçlanan basit bir yargılama süreci değildir. Lüksemburg Sözleşmesi, 1996 Lahey Sözleşmesi, AİHS Ek 7 No’lu Protokol ve MÖHUK hükümleri birlikte değerlendirilmekte; her dosya bakımından tenfiz engelleri, kamu düzeni denetimi, derdestlik, savunma hakkı ve karşılıklılık gibi son derece teknik kriterler ayrı ayrı incelenmektedir.

Özellikle;

Hangi uluslararası sözleşmenin öncelikle uygulanacağının tespiti,

Esastan inceleme yasağına rağmen kamu düzeni itirazının doğru sınırda kurulması,

Ortak velayet, tedbir veya geçici koruma kararlarının güncel Yargıtay içtihatlarına uygun şekilde sunulması,

Yanlış başvuru nedeniyle tenfizin reddi ya da velayetin askıda kalması riskinin önlenmesi,

ancak bu alanda deneyimli bir avukat tarafından sağlıklı biçimde yönetilebilir.

Bu noktada 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul merkezli çalışmalarıyla Tuzla, Pendik, Kartal, Kadıköy ve Gebze başta olmak üzere;
yabancı velayet kararlarının tanınması, tenfiz davaları, uluslararası aile hukuku ve çocuk hukukuna ilişkin uyuşmazlıklar alanlarında müvekkillerine güncel içtihatlara dayalı, stratejik ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; uluslararası velayet dosyalarında yapılacak tek bir usul hatası, çocuğun hukuki statüsünü ve ebeveyn–çocuk ilişkisini doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle sürecin, uzman avukat desteğiyle ve Yargıtay uygulamalarına uygun şekilde yürütülmesi hem hukuki güvenlik hem de çocuğun üstün yararı açısından zorunludur.

Read More

Yabancı Mahkemelerin Ortak Velayet Kararları Türkiye’de Geçerli mi?

Kamu Düzeni Tartışması, Yargıtay–AYM İçtihatları ve Güncel Uygulama

Yabancı Mahkemelerce Verilen Ortak Velayet Kararlarının Türk Kamu Düzeni Açısından Geçerliliği ve Uygulanabilirliği. Bu çalışma, yabancı mahkemeler tarafından hükmedilen “ortak velayet” kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi süreçlerinde Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) geliştirdiği içtihatlar çerçevesinde hazırlanmıştır. İnceleme, yargı kararlarındaki kronolojik ve doktrinel değişimi esas almaktadır.

1. Geleneksel Yaklaşım: Ortak Velayetin Kamu Düzenine Aykırılığı

Yargıtay’ın geçmiş tarihli kararlarında, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 336. maddesi uyarınca boşanma halinde hakimin velayeti eşlerden birine verme zorunluluğu olduğu, bu düzenlemenin kamu düzeni ile ilgili olduğu vurgulanmıştır.

TMK m. 336 ve MÖHUK m. 38/c İlişkisi: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2003, 2006 ve 2014 tarihli kararlarında (2003/3889 K.2006/13638 K., 2014/13375 K.K), yabancı mahkemelerin ortak velayet düzenlemelerinin Türk Medeni Kanunu’na aykırı olduğu ve bu durumun kamu düzenini ihlal ettiği gerekçesiyle tenfiz taleplerinin reddedildiği görülmektedir.

Velayetin “Boşta” Kalması: Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2012/11131 K.) ve 20. Hukuk Dairesi (2016/9660 K.K, 2017/3841 K.K) kararlarında, ortak velayet hükmünün tenfiz edilmemesi nedeniyle küçüğün velayet hakkının “boş bırakıldığı” tespit edilmiştir. Bu durumda velayetin Türk aile mahkemelerince yeniden düzenlenmesi veya küçüğün vesayet altına alınması gerektiği hükme bağlanmıştır.

Kısmen Tenfiz İmkanı: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2016/11377 K.), velayet hükmü kamu düzenine aykırı bulunsa dahi, yabancı ilamın boşanma ve mal paylaşımı gibi diğer kısımlarının MÖHUK m. 56 uyarınca kısmen tenfiz edilebileceğini belirtmiştir.

2. Modern Yaklaşım: Uluslararası Sözleşmeler ve “Açıkça Aykırılık” Kriteri

2017 yılından itibaren Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında, ortak velayetin Türk kamu düzenine “açıkça” aykırı olmadığı yönünde bir içtihat değişikliği yaşanmıştır.

Anayasa m. 90 ve AİHS Ek 7. Protokol: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2017/1737 K., 2017/13800 K.), AİHS Ek 7 No’lu Protokol’ün 5. maddesindeki “eşlerin hak ve sorumluluklarda eşitliği” ilkesini ve Anayasa’nın 90. maddesini esas almıştır. Bu çerçevede, ortak velayetin Türk toplumunun temel yapısını veya temel çıkarlarını ihlal etmediği, dolayısıyla kamu düzenine “açıkça” aykırı sayılamayacağı sonucuna varılmıştır.

AYM Değerlendirmesi: Anayasa Mahkemesi (06/10/2021 tarihli karar), Yargıtay’ın bu yeni yaklaşımını referans göstererek, taraflar arasında çekişme bulunmaması durumunda ortak velayetin tanınmasının iç hukuka uygun olduğunu teyit etmiştir.

Güncel Uygulama: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2023 tarihli kararlarında (2023/4605 K., 2023/978 K.), yabancı mahkemelerce verilen ortak velayet kararlarının tanınması ve tenfizi onaylanmıştır. Özellikle tarafların aynı vekille temsil edilmesinin dahi tek başına kamu düzenine aykırılık teşkil etmeyeceği vurgulanmıştır.

3. Tenfiz ve Tanıma Şartları

Yabancı ortak velayet kararlarının Türkiye’de geçerlilik kazanması için MÖHUK m. 50-58 arasındaki şartların varlığı aranmaktadır:

Karşılıklılık (Mütekabiliyet): Almanya gibi ülkelerle yapılan sözleşmeler (Lüksemburg Sözleşmesi vb.) çerçevesinde karşılıklılık esası gözetilmektedir (2015/11581 K.).

Kesinleşme ve Apostil: İlamın o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı veya örneğinin sunulması zorunludur (2015/24938 K.).

Savunma Hakkı: Kararın gıyapta verilmiş olması durumunda, usulüne uygun tebligat yapılıp yapılmadığı kamu düzeni denetiminin bir parçasıdır.

4. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

Aşağıdaki hususlar sunulan kararlarda sınırlı bilgi içermesi nedeniyle ikincil kaynak olarak değerlendirilmiştir:

Velayet Eksikliği: Yabancı boşanma ilamında velayete dair hiçbir hüküm bulunmamasının, ilamın boşanma yönünden tanınmasına engel teşkil etmediği belirtilmiştir (Yargıtay 2. HD, 2023/6305 K.).

Derdestlik İtirazı: Türkiye’de devam eden bir boşanma veya velayet davasının varlığı, yabancı velayet kararının tenfizinde engelleyici bir unsur olarak değerlendirilebilmektedir (Yargıtay 2. HD, 2023/980 K.).

Usul Hukuku ve Kamu Düzeni: Kamu düzeni denetiminin sadece maddi hukukla sınırlı olmadığı, savunma hakkının ihlali gibi usulî hataların da bu kapsamda incelendiği; ancak her usul hatasının “açıkça aykırılık” teşkil etmediği vurgulanmıştır (Yargıtay 11. HD, 2013/4530 K.; Yargıtay 2. HD, 2024/1916 K.).

Sonuç: Güncel yargı pratiğinde, yabancı mahkemelerce verilen ortak velayet kararları, çocuğun üstün yararına aykırı bir durum veya taraflar arasında şiddetli bir çekişme bulunmadığı sürece, uluslararası sözleşmeler ve eşlerin eşitliği ilkesi gereği Türk kamu düzenine aykırı kabul edilmemekte; tanıma ve tenfize konu edilebilmektedir.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yabancı mahkemelerce verilen ortak velayet kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi, yalnızca şekli bir tanıma süreci olmayıp; kamu düzeni denetimi, uluslararası sözleşmelerin iç hukuka etkisi, AYM–Yargıtay içtihat uyumu, çocuğun üstün yararı ve açıkça aykırılık kriteri gibi son derece teknik değerlendirmeleri içermektedir. Bu nedenle sürecin hatasız yürütülmesi, alanında uzman bir avukat desteğini zorunlu kılar.

Özellikle;

Yabancı ortak velayet kararının eski mi, yeni içtihatlara mı tabi olduğunun doğru analiz edilmesi,

Kararın kısmi mi yoksa tam tenfize mi elverişli olduğunun tespiti,

Kamu düzenine aykırılık iddiasının soyut değil, “açıkça aykırılık” kriteri üzerinden değerlendirilmesi,

Taraflar arasındaki fiilî durumun (çekişme, şiddet iddiası, çocukla kişisel ilişki) dosyaya doğru yansıtılması,

Tenfiz sonrası doğabilecek velayetin askıda kalması, yeni velayet davası açılması veya tedbir talepleri gibi sonuçların öngörülmesi, ancak güncel Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi uygulamalarına hâkim bir hukukçu tarafından sağlıklı biçimde yönetilebilir.

Bu noktada 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul merkezli çalışmalarıyla özellikle Tuzla, Pendik, Kartal ve Tepeören bölgelerinde;

Yurtdışı boşanma kararlarının tanınması,

Ortak velayet kararlarının tenfizi,

Velayetin askıda kalması sonrası açılan aile mahkemesi davaları,

Uluslararası aile hukuku ve yabancılar hukuku uyuşmazlıkları

alanlarında müvekkillerine stratejik, güncel ve sonuç odaklı hukuki destek sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; ortak velayet gibi hassas konularda yapılacak tek bir usul hatası, çocuğun hukuki statüsünü, ebeveyn–çocuk ilişkisini ve tarafların uzun vadeli haklarını doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle sürecin, uzman avukat eşliğinde ve güncel içtihatlara uygun şekilde yürütülmesi, hem hukuki güvenlik hem de çocuğun üstün yararı açısından vazgeçilmezdir.

Read More

Yabancı Boşanma Kararında Velayet Yoksa Ne Olur? Velayet Askıda Kalır Mı?

1. Yabancı Boşanma Kararı : Velayetin “Askıda” Kalması Kavramı ve Oluşma Koşulları

Yargıtay içtihatları doğrultusunda, yabancı bir mahkeme tarafından verilen boşanma kararının Türkiye’de tanınmış veya tenfiz edilmiş olmasına rağmen, müşterek çocuğun velayetine ilişkin bir hüküm kurulmamış olması veya mevcut hükmün Türk kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmemesi durumunda velayet hakkı Türkiye’de “askıda” veya “boşta” kalmış sayılmaktadır.

Hüküm Bulunmaması Durumu: Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2009/10927 E., 2010/593 K.) ve 5. Hukuk Dairesi (2024/369 E., 2024/3972 K.) kararlarında, yabancı mahkeme ilamında velayete dair bir düzenleme yer almadığında, boşanma kısmı tanınsa dahi velayet konusunun askıda kaldığı açıkça ifade edilmiştir.

Kamu Düzenine Aykırılık ve Kısmi Tenfiz: Yargıtay 20. Hukuk Dairesi (2016/10693 E., 2016/9660 K.) Kve 17. Hukuk Dairesi (2012/11007 E., 2012/11131 K.) kararlarına göre, yabancı mahkemenin velayeti “anne ve babaya birlikte” (ortak velayet) vermesi, ilgili dönemdeki Türk hukuk tatbikatına aykırı görülerek tenfiz edilmemiştir. Bu durumda boşanma kararı tenfiz edilse de velayet hükmü tenfiz dışı kaldığı için velayet hakkı Türkiye’de “boş bırakılmış” kabul edilmektedir.

2. Velayetin Düzenlenmesinde Kamu Düzeni ve Mahkemenin Re’sen Görevi

Velayete ilişkin kurallar Türk hukukunda kamu düzeniyle doğrudan ilişkilidir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2009/11390 E., 2010/1604 K.) Kkararına göre, yabancı ilamda velayet düzenlemesinin bulunmaması boşanmanın tanınmasına engel teşkil etmez; ancak bu eksikliğin Türkiye’de bağımsız bir dava ile giderilmesi zorunludur.

Hakimin Müdahalesi: Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2009/10926 E., 2010/592 K.), velayetin askıda olduğu durumlarda mahkemenin ihbar üzerine veya re’sen velayet düzenlemesi yapması gerektiğini vurgulamıştır.

Ön Sorun Niteliği: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2013/20889 E., 2014/5228 K.), velayet askıda iken kişisel ilişki tesisi talep edilmişse, mahkemenin öncelikle velayeti düzenlemesi gerektiğini, velayet karara bağlanmadan kişisel ilişki hükmü kurulamayacağını belirtmiştir. Benzer şekilde, velayet düzenlenmeden iştirak nafakasına hükmedilmesi de usule aykırı bulunmuştur (2. HD, 2014/23797 E., 2015/5663 K.)

3. Görevli ve Yetkili Mahkeme

Velayetin askıda kalması durumunda açılacak bağımsız velayet davasında görev ve yetki kuralları Yargıtay kararlarıyla netleştirilmiştir:

Görevli Mahkeme: 4787 sayılı Kanun’un 6/2-c maddesi uyarınca, velayetin düzenlenmesi davalarında Aile Mahkemeleri görevlidir (20. HD, 2017/5947 E., 2017/3841 K.)K.

Yetkili Mahkeme: Velayetin düzenlenmesi davasında kesin bir yetki kuralı bulunmamaktadır. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi (2020/7579 E., 2020/9110 K.), davanın açıldığı mahkemeye süresinde yetki itirazı yapılmadığı takdirde o mahkemenin yetkili hale geleceğini belirtmiştir. Genel olarak çocuğun Türkiye’deki yerleşim yeri veya tarafların sakin olduğu yer mahkemesi yetkili kabul edilmektedir (17. HD, 2013/1224 E., 2013/8167 K.)

4. Yargılama Usulü ve Çocuğun Üstün Yararı

Velayet düzenlenmesi davası, yabancı boşanma ilamının tanınmasından sonra açılan bağımsız bir dava niteliğindedir.

Hukuki Dinlenilme Hakkı: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2018/6976 E., 2018/13405 K.), bu davaların kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle dosya üzerinden karar verilemeyeceğini, duruşma açılarak taraflara delillerini sunma imkanı tanınması gerektiğini hükme bağlamıştır.

Sınırlandırma Yasağı: Mahkemece verilen velayet kararı, çocuğun üstün yararı gereği ülke sınırları ile kısıtlanamaz (2. HD, 2017/3675 E., 2017/10641 K.).

Tanınmanın Kesinleşmesi Şartı: Velayet davasının esasına girilebilmesi için yabancı boşanma ilamının Türkiye’deki tanınma kararının kesinleşmiş olması bir ön koşuldur (2. HD, 2015/15599 E., 2015/24938 K.)Ka.

Sonuç olarak; yabancı mahkeme ilamında velayete dair hüküm bulunmaması veya bu hükmün tenfiz edilmemesi, velayeti Türkiye’de askıda bırakır. Bu durumda yetkili Aile Mahkemesi, çocuğun üstün yararını gözeterek bağımsız bir dava veya ihbar üzerine velayeti yeniden düzenlemekle yükümlüdür.

Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yurtdışında verilen boşanma kararları sonrasında velayet konusunun Türkiye’de askıda kalması, uygulamada ciddi hak kayıplarına ve telafisi güç sonuçlara yol açabilen teknik bir hukuki durumdur. Bu süreç, yalnızca tanıma ve tenfiz kurallarının bilinmesini değil; kamu düzeni, çocuğun üstün yararı, re’sen araştırma ilkesi, ön sorun–asıl dava ayrımı ve usul hukuku bakımından Yargıtay içtihatlarının doğru yorumlanmasını zorunlu kılar.

Özellikle;

Yabancı ilamda velayet hükmü bulunup bulunmadığının doğru tespiti,

Mevcut velayet düzenlemesinin kısmi tenfize elverişli olup olmadığının değerlendirilmesi,

Velayet askıda iken kişisel ilişki, iştirak nafakası veya geçici tedbir taleplerinin nasıl ileri sürüleceğinin belirlenmesi,

Görevli ve yetkili mahkemenin yanlış seçilmesi halinde doğabilecek usulden ret risklerinin bertaraf edilmesi,

Çocuğun üstün yararı ilkesine uygun delil stratejisinin kurulması

ancak bu alanda deneyimli bir aile hukuku ve yabancılar hukuku uzmanı tarafından sağlıklı şekilde yürütülebilir.

Bu nedenle, yurtdışı boşanma kararları sonrası velayet sorunu yaşayan tarafların, süreci baştan sona profesyonel hukuki destekle yönetmeleri büyük önem taşır. İstanbul’da özellikle Tuzla, Pendik, Kartal ve Tepeören bölgelerinde bu alanda yoğun uygulama tecrübesine sahip olan 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, velayetin askıda kalması, bağımsız velayet davaları, tanıma–tenfiz süreçleri ve çocuğun üstün yararına dayalı tüm aile hukuku uyuşmazlıklarında müvekkillerine kapsamlı hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktadır.

Unutulmamalıdır ki; velayet davalarında yapılacak en küçük usul hatası, çocuğun geleceğini doğrudan etkileyen sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle sürecin, alanında uzman bir avukat eşliğinde yürütülmesi hukuki bir zorunluluk olduğu kadar, çocuğun menfaatleri açısından da hayati önemdedir.

Read More

Yabancı Mahkeme Boşanma Kararında Velayet Hükmü yoksa veya Tenfiz Edilmemesi Durumunda Velayet Nasıl belirlenir?

Yabancı Mahkeme Boşanma Kararlarının Tanınması/Tenfizi Sürecinde Velayet Hükmünün Bulunmaması veya Tenfiz Edilmemesi Durumunda Velayetin Hukuki Statüsü ve Bağımsız Dava Zorunluluğu

1. Velayetin “Askıda” Kalması veya “Boş Bırakılması” Kavramı

Yargıtay içtihatları, yabancı bir mahkeme tarafından verilen boşanma kararının Türkiye’de tanınmış olmasına rağmen, velayet konusunda bir hüküm içermemesi veya mevcut velayet hükmünün Türk kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmemesi durumunda, velayetin Türkiye hukuku bakımından “askıda” veya “boş bırakılmış” sayılacağını istikrarlı bir şekilde kabul etmektedir.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2009/10927 E., 2010/593 K.)K: Alman Mahkemesi’nin boşanma kararının tanındığı ancak velayet hakkında bir hüküm bulunmadığı durumda, “çocukla velayet konusunun askıda olduğu” açıkça ifade edilmiştir.

Yargıtay 20. Hukuk Dairesi (2016/10693 E., 2016/9660 K.): Yabancı mahkeme kararında velayetin düzenlenmemesi veya düzenlenen hükmün tenfiz edilmemesi durumunda “velayetin boş bırakıldığı” tespitini yapmıştır.

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi (2024/369 E., 2024/3972 K.): Strasbourg Mahkemesi’nin boşanma kararının tanınmasına rağmen velayet hükmü içermemesi nedeniyle “küçüğün velayetinin askıda bulunduğu” sonucuna varmıştır.

2. Kamu Düzeni ve Kısmi Tanıma/Tenfiz İlişkisi

Türk hukukunda velayetin düzenlenmesi kamu düzenine ilişkin bir konudur. Yabancı mahkeme kararında velayete dair bir hüküm bulunmaması, boşanma hükmünün tanınmasına engel teşkil etmez; ancak bu durum “kısmi tanıma ve tenfiz” sonucunu doğurur.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2011/21713 E., 2012/22140 K.): Velayet konusunda hüküm kurulmamış olmasının Türk kamu düzenine “açıkça aykırılık” oluşturmadığını, bu eksikliğin her zaman ayrı bir dava ile giderilebileceğini belirterek, boşanma yönünden tenfiz kararının verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi (2009/10926 E., 2010/592 K.): Velayet düzenlemesinin Türk kamu düzenine aykırı görülmesi (örneğin o dönemki uygulamada ortak velayetin reddi) halinde, kararın sadece boşanma kısmının tenfiz edilebileceğini, velayet kısmının ise tenfiz dışı kalacağını belirtmiştir.

3. Bağımsız Velayet Davası Açılması Zorunluluğu

Yabancı mahkeme kararının tanınması ile o kararda yer almayan veya tenfiz edilmeyen velayet konusunun düzenlenmesi hukuken “ayrı davalar” olarak nitelendirilmektedir. Velayet askıda kaldığında, Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 336 uyarınca hakimin velayeti eşlerden birine verme zorunluluğu doğmaktadır.

Davanın Niteliği: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2016/18398 E., 2016/15709 K.), bu tür durumlarda açılacak davanın “velayetin değiştirilmesi” değil, “velayetin düzenlenmesi” davası olduğunu ve mahkemenin bu nitelemeye göre delil toplaması gerektiğini belirtmiştir.

Re’sen Düzenleme ve İhbar: Velayetin kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle, tanıma/tenfiz kararını veren mahkemenin velayet konusunda düzenleme yapılması için ilgili makamlara (Aile Mahkemesi veya Cumhuriyet Savcılığı) ihbarda bulunması gerekmektedir (Yargıtay 17. HD, 2009/10925 E.).

Nafaka ve Kişisel İlişki ile Bağlantı: Velayet düzenlenmeden iştirak nafakasına hükmedilemeyeceği (Yargıtay 2. HD, 2014/23797 E.) ve velayet askıdayken kurulan kişisel ilişkinin usule aykırı olacağı, öncelikle velayetin re’sen düzenlenmesi gerektiği (Yargıtay 2. HD, 2012/15408 E.) karara bağlanmıştır.

4. Görevli ve Yetkili Mahkeme

Velayetin düzenlenmesi davalarında 4787 sayılı Kanun uyarınca Aile Mahkemeleri görevlidir. Yetki konusunda ise çocuğun yerleşim yeri ve MÖHUK hükümleri esas alınmaktadır.

Yetki Kuralları: 5718 sayılı MÖHUK m. 41 uyarınca; Türk vatandaşlarının kişi hallerine ilişkin davalarda Türkiye’de yer itibariyle yetkili mahkeme, yoksa ilgilinin sakin olduğu yer, o da yoksa son yerleşim yeri, o da bulunmadığı takdirde Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemeleri yetkilidir (Yargıtay 17. HD, 2013/1224 E.K).

Kesin Yetki Bulunmaması: Yargıtay 5. Hukuk Dairesi (2022/6325 E.), velayetin düzenlenmesi davasında kesin yetki kuralı bulunmadığını, davalı tarafından ilk itiraz olarak ileri sürülmedikçe davanın açıldığı yer mahkemesinin yetkili kalacağını belirtmiştir.

5. İkincil Kaynaklar ve Özel Durumlar

Aşağıdaki hususlar karar metinlerinde sınırlı bilgi veya değişen görüşler içermesi nedeniyle ikincil kaynak olarak değerlendirilmiştir:

Ortak Velayet ve Kamu Düzeni Değişimi: Geçmiş tarihli kararlarda (Yargıtay 2. HD, 2003/2818 E.) ortak velayet Türk kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmezken; daha güncel kararlarda (Yargıtay 2. HD, 2016/18674 E. ve AYM Hilal Erdaş Kararı) AİHS Ek 7. Protokol ve Anayasa m. 90 uyarınca ortak velayetin artık kamu düzenine “açıkça aykırı” görülmediği ve tanınabileceği yönünde bir eğilim oluştuğu gözlemlenmektedir.

Lahey Sözleşmesi ve Uluslararası Bildirim: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi (2014/24600 E.), yabancı mahkemece boşanmaya karar verilmişse, 1961 tarihli Lahey Sözleşmesi uyarınca ilgili yabancı makamlara haber verilmeden ve gerekli araştırmalar yapılmadan velayet düzenlemesi yapılmasının sözleşmeye aykırı olabileceğine dikkat çekmiştir.

Sonuç: Yabancı mahkeme kararında velayet hükmünün yokluğu veya tenfiz edilmemesi, velayeti Türkiye’de hukuki bir boşluğa (askıya) düşürmektedir. Bu boşluğun giderilmesi için çocuğun üstün yararı ve kamu düzeni gözetilerek, yetkili Aile Mahkemesinde bağımsız bir “velayetin düzenlenmesi” davası açılması yasal bir zorunluluktur.

Yabancı Boşanma ve Velayet Dosyalarında Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Yabancı mahkeme boşanma kararlarının tanınması veya tenfizi sürecinde velayet hükmünün bulunmaması ya da velayete ilişkin hükmün tenfiz edilmemesi, uygulamada en sık hak kaybına yol açan alanlardan biridir. Yargıtay içtihatlarında açıkça kabul edildiği üzere, bu durumda velayet Türkiye hukukunda “askıda” kalmakta ve kendiliğinden herhangi bir ebeveyne geçmemektedir. Ancak bu hukuki sonuç, uygulamada çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır.

Tanıma–tenfiz davası ile velayetin düzenlenmesi davasının hukuki nitelikleri birbirinden tamamen farklıdır. Yanlış dava türüyle başvurulması, “velayetin değiştirilmesi” davası açılması, görevli–yetkili mahkemenin hatalı belirlenmesi veya kamu düzeni boyutunun eksik ele alınması; davanın reddi, sürecin uzaması ve çocuğun hukuki statüsünün belirsiz kalması sonucunu doğurabilmektedir.

Özellikle;

kısmi tanıma/tenfiz ayrımının doğru yapılmaması,

velayet askıdayken nafaka veya kişisel ilişki taleplerinde bulunulması,

MÖHUK m. 41 kapsamındaki yetki kurallarının yanlış uygulanması,

Lahey Sözleşmesi ve uluslararası bildirim yükümlülüklerinin göz ardı edilmesi

gibi hususlar, yalnızca usul hatası değil, doğrudan çocuğun üstün yararını zedeleyen sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu nedenle yabancı unsurlu boşanma ve velayet dosyalarında; Yargıtay’ın güncel içtihatlarına hâkim, uluslararası sözleşmeleri uygulamada bilen ve velayetin kamu düzeni boyutunu doğru yöneten bir uzman avukat desteği alınması, hukuki bir tercih değil zorunluluktur. Ancak bu şekilde, velayetin askıda kaldığı durumlarda doğru mahkemede, doğru dava türüyle ve doğru hukuki gerekçelerle kalıcı bir çözüm sağlanabilir.

Read More

Yurtdışında alınan çocuk velayeti kararı Türkiye’de geçerli olur mu?

1. Genel Prensip: Tanıma ve Tenfiz Zorunluluğu

Yurtdışında alınan çocuk velayeti kararı Türkiye’de geçerli olur mu? Yurtdışında alınan çocuk velayeti kararları, Türkiye’de doğrudan geçerli ve icra edilebilir nitelikte değildir. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un (MÖHUK) 50. maddesi uyarınca, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilen ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi, yetkili Türk mahkemesi tarafından “tenfiz” kararı verilmesine bağlıdır. Tanıma ise, MÖHUK’un 58. maddesi uyarınca yabancı mahkeme kararına kesin delil veya kesin hüküm vasfı kazandırır. Tenfiz kararı alınmadıkça, yabancı bir velayet ilamının Türkiye’de icra edilmesi hukuken mümkün değildir.

2. Tenfiz ve Tanıma Şartları

Yargıtay kararları uyarınca, bir velayet kararının Türkiye’de tenfiz edilebilmesi için MÖHUK’un 54. maddesinde yer alan şu şartların kümülatif olarak gerçekleşmesi gerekir:

Kesinleşme ve Apostil: Kararın verildiği ülke kanunlarına göre kesinleşmiş olması, kesinleşme şerhini içermesi ve usulüne uygun apostil şerhi ile tercümesinin sunulması zorunludur.

Karşılıklılık (Mütekabiliyet): Türkiye Cumhuriyeti ile ilamın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma, kanun hükmü veya fiili uygulama bulunmalıdır. Örneğin, Bulgaristan ve Kazakistan ile yapılan adli yardım anlaşmaları bu şartı sağlamaktadır. Ancak ABD (North Carolina) gibi bazı eyaletlerle karşılıklılığın bulunup bulunmadığı mahkemece titizlikle araştırılmalıdır.

Kamu Düzenine Aykırılık Bulunmaması: Kararın Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmaması gerekir. Velayetin düzenlenmesi Türkiye’de kamu düzenine ilişkin bir konu olarak kabul edilmektedir.

Savunma Hakkına Riayet: Kendisine karşı tenfiz istenen tarafın, yabancı mahkemeye usulüne uygun şekilde çağrılmış olması ve savunma hakkının ihlal edilmemiş olması şarttır. Lüksemburg Sözleşmesi uyarınca, davalıya savunma imkanı tanınmadan gıyabında verilen kararların tenfizi reddedilmektedir.

3. Uluslararası Sözleşmelerin Uygulanması

Velayet kararlarının tanınması ve tenfizinde Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler öncelikli olarak dikkate alınır:

1980 Lüksemburg Sözleşmesi: Çocukların Velayetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velayetinin Yeniden Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesi uyarınca, akit devletlerden birinde verilen velayet kararı, diğer devlette esastan inceleme yapılmaksızın tanınmalı ve tenfiz edilmelidir.

1980 Lahey Sözleşmesi: Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine Dair Sözleşme kapsamında, çocuğun mutat meskenine iadesi davalarında yabancı velayet kararları önemli bir dayanak teşkil eder. Anayasa Mahkemesi, iade prosedüründe yabancı velayet kararının varlığının her zaman şart olmadığını ancak mevcut kararların çocuğun yararı çerçevesinde değerlendirildiğini belirtmiştir.

4. Ortak Velayet ve Kamu Düzeni Denetimi

Yargıtay’ın geçmişteki bazı kararlarında, yabancı mahkemelerce verilen “ortak velayet” kararları Türk hukukundaki “velayetin eşlerden birine verilmesi zorunluluğu” (TMK md. 336) nedeniyle kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmemiştir. Ancak güncel içtihatlar ve Anayasa Mahkemesi kararları doğrultusunda; 6684 sayılı Kanun ile onaylanan 7 No.lu Protokol uyarınca, ortak velayet düzenlemesinin Türk kamu düzenine açıkça aykırı olmadığı ve Türk toplumunun temel yapısını ihlal etmediği kabul edilmektedir. Bu nedenle, tarafların çekişmesi yoksa yabancı mahkemenin ortak velayet kararları Türkiye’de tanınabilmektedir.

5. Velayetin “Askıda” Kalması Durumu

Yabancı mahkemenin boşanma kararı Türkiye’de tanınmış olsa bile, eğer velayet konusunda bir hüküm kurulmamışsa veya velayet hükmü Türk kamu düzenine aykırı bulunarak tenfiz edilmemişse, velayet hakkı Türkiye’de “askıda” kalmış sayılır. Bu durumda, çocuğun Türkiye’deki yerleşim yeri dikkate alınarak yetkili Türk Aile Mahkemelerinde velayetin düzenlenmesi için bağımsız bir dava açılması gerekmektedir.

6. Yargılama Usulü

Tanıma ve tenfiz istemleri basit yargılama usulüne tabidir. Dava dilekçesinin ve duruşma gününün karşı tarafa tebliği zorunludur. Davalıya itiraz hakkı tanınmadan dosya üzerinden karar verilmesi, Yargıtay tarafından bozma sebebi sayılmaktadır.

7. İkincil Kaynaklar ve Ek Bağlam

İkincil kaynak niteliğindeki kararlar, velayet kararlarının farklı hukuki süreçlerdeki etkisine dair şu ek bağlamları sunmaktadır:

Çocuk İadesi Davaları: Lahey Sözleşmesi kapsamındaki iade davalarında, yabancı mahkemenin velayet veya ikametgah belirleme hakkına dair kararları, “hukuka aykırı alıkoyma” olgusunun ispatında bağlayıcı delil olarak kullanılmaktadır. Bu süreçte kararın ayrıca tenfiz edilmesi zorunluluğu aranmayabilmektedir.

Nafaka Kararları: Velayetle birlikte hükmedilen iştirak nafakası kararları da MÖHUK 50 vd. maddeleri uyarınca tenfiz edilebilir. Reşit olan çocuklar yönünden nafaka tenfizi taleplerinde hukuki yarar şartı gözetilmektedir.

Ticari Kararlarla Kıyas: Genel tanıma-tenfiz rejimi (MÖHUK 50-58), ticari alacaklardan aile hukukuna kadar geniş bir yelpazede benzer usuli şartlara (kesinleşme, karşılıklılık, kamu düzeni) tabidir; ancak velayet kararlarında “çocuğun üstün yararı” ve “kamu düzeni” denetimi çok daha sıkı uygulanmaktadır. Bir yazı önerisi.

Yurtdışı Velayet Kararlarında Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?

Yurtdışında verilen çocuk velayeti kararlarının Türkiye’de geçerli hale gelebilmesi, tanıma ve tenfiz gibi teknik ve çok katmanlı hukuki süreçlere bağlıdır. Bu süreçler, yalnızca usuli bir başvurudan ibaret olmayıp; MÖHUK hükümleri, uluslararası sözleşmeler, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatları ile birlikte Türk kamu düzeni ve çocuğun üstün yararı kriterlerinin birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılar.

Uygulamada en sık karşılaşılan hatalar; kesinleşme ve apostil eksiklikleri, yanlış yetkili mahkemede dava açılması, savunma hakkının ihlal edildiği iddialarının yeterince karşılanamaması ve özellikle ortak velayet kararlarında kamu düzeni denetiminin doğru yönetilememesidir. Bu tür usul ve strateji hataları, davanın reddine veya sürecin aylarca uzamasına neden olabilmektedir.

Özellikle İstanbul gibi yabancılık unsuru içeren aile hukuku uyuşmazlıklarının yoğun olduğu büyük şehirlerde; yurtdışı velayet, çocuk iadesi ve nafaka bağlantılı dosyaların, bu alanda uzmanlaşmış bir avukat tarafından yürütülmesi kritik öneme sahiptir. Her ülke kararının ve her somut olayın farklı hukuki sonuçlar doğurduğu dikkate alındığında, standart dilekçelerle ilerlemek ciddi hak kayıplarına yol açabilir.

Bu nedenle, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de tanınması ve tenfizi sürecinde; hem uluslararası sözleşmelere hâkim, hem de güncel içtihatları yakından takip eden bir hukuk bürosundan destek alınması, sürecin hızlı, doğru ve çocuğun yararına uygun şekilde sonuçlanmasını sağlar.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, İstanbul merkezli olarak, yurtdışı velayet kararlarının tanıma ve tenfizi başta olmak üzere uluslararası aile hukuku alanında profesyonel hukuki destek sunmaktadır.

Read More

Yurtdışından Alınan Boşanma Kararı, Vekaletname, Doğum Belgesi Türkiye’de Nasıl Geçerli Olur? Apostil, Tasdik ve Tanıma–Tenfiz Rehberi

1. Genel Tasdik Usulü ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 224 Düzenlemesi 

Yurtdışından Alınan Boşanma Kararı, Vekaletname, Doğum Belgesi Türkiye’de Nasıl Geçerli Olur? Apostil, Tasdik ve Tanıma–Tenfiz Rehberi Yabancı devlet makamlarınca hazırlanan resmi belgelerin (boşanma kararı, vekaletname, doğum belgesi, sağlık raporu vb.) Türkiye’de resmi belge vasfını taşıması ve hukuki sonuç doğurabilmesi, temel olarak belgenin verildiği devletin yetkili makamı veya ilgili Türk konsolosluk makamı tarafından onaylanmasına bağlıdır (HMK m. 224/1). 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 195. maddesi uyarınca da yabancı memleketlerde usulüne uygun yapılan noterlik işlemlerinin altındaki imza ve mühürlerin konsolos tarafından onanması esastır. Bu onay zinciri sağlanmadığı takdirde, sunulan belgeler Türkiye’de “resmi belge” vasfını kazanamaz ve mahkemelerce delil olarak dikkate alınamaz.

2. Lahey Apostil Sözleşmesi Kapsamındaki Tasdik Süreci 

Türkiye’nin taraf olduğu 5 Ekim 1961 tarihli “Yabancı Resmi Belgelerin Tasdiki Mecburiyetinin Kaldırılması Sözleşmesi” (Lahey Apostil Sözleşmesi), sözleşmeye taraf devletler arasında diplomasi ve konsolosluk onayı zorunluluğunu kaldırmaktadır.

Apostil Şerhinin İşlevi: Belge üzerine veya ekli bir kağıda konulan “Apostille” şerhi; belgedeki imzanın doğruluğunu, belgeyi imzalayan kişinin sıfatını ve belge üzerindeki mühür veya damganın aslı ile aynı olduğunu teyit eder.

Uygulama Alanı: Sözleşmeye taraf olan ülkelerden (örneğin Almanya, İtalya, Fransa, Rusya, Yunanistan, Finlandiya, Hollanda) alınan belgelerde Apostil şerhi bulunması durumunda, ayrıca Türk Konsolosluğu onayı aranmaz.

İstisnalar: Kanada gibi bu sözleşmeye taraf olmayan ülkelerden alınan belgelerde, HMK m. 224 uyarınca belgenin verildiği devletin yetkili makamı ve ilgili Türk konsolosluk makamının onayı (tasdik zinciri) zorunludur.

3. Yabancı Mahkeme Kararlarının (Boşanma vb.) Tanınması ve Tenfizi İçin Gerekli Belgeler

 MÖHUK m. 53 (eski 2675 sayılı Kanun m. 37) uyarınca, yabancı mahkeme ilamlarının Türkiye’de tanınması veya tenfizi için dilekçeye şu belgelerin eklenmesi zorunludur:

İlamın Aslı veya Onaylı Örneği: Yabancı mahkeme kararının o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı veya ilamı veren yargı organı tarafından onanmış örneği.

Kesinleşme Şerhi: Kararın o ülke kanunlarına göre kesinleştiğini gösteren, yetkili makamlarca onanmış yazı veya belge. Bazı durumlarda “istinaf yoluna başvurulmadığına dair belge” de kesinleşme kanıtı olarak kabul edilebilir.

Onaylı Tercümeler: Hem mahkeme kararının hem de kesinleşme belgesinin onanmış Türkçe tercümeleri.

Apostil Zorunluluğu: Tanınması istenen yabancı mahkeme kararında ve kesinleşme şerhinde Apostil bulunması, belgenin güvenilirliği ve “asıl” olduğunun kabulü için zorunludur. Apostil şerhinin de onaylı tercümesinin dosyada bulunması gerekmektedir.

4. Tercüme ve Noter Onay Prosedürü Yabancı dildeki belgelerin Türkiye’de geçerli olması için tercüme süreci şu kurallara tabidir:

Türkiye’de Yapılan Tercümeler: Yerli istekliler veya Türk vatandaşları tarafından sunulan belgelerin tercümelerinin Türkiye’deki yeminli tercümanlarca yapılması ve noter tarafından onaylanması zorunludur.

Yurtdışında Yapılan Tercümeler: Tercüme, belgenin düzenlendiği ülkedeki yeminli tercüman tarafından yapılmışsa ve tercüme üzerinde de “Apostil” şerhi varsa, Türkiye’de ayrıca bir onay aranmaz. Apostil yoksa, tercümedeki imza ve mührün o yerdeki Türk Konsolosluğu tarafından onaylanması gerekir.

Konsolosluk Onayı: Yabancı mahkeme kararının ve kesinleşme belgesinin Türkçe tercümesinin Türk Konsolosluğu tarafından onaylanmış olması, bu belgeleri tanıma ve tenfiz işlemleri için elverişli hale getirir.

5. Eksikliklerin Giderilmesi ve Mahkemelerin Yükümlülüğü 

Yargı kararları, tasdik veya tercüme eksikliği durumunda izlenecek usulü şu şekilde belirlemiştir:

Süre Verilmesi: Mahkeme, sunulan yabancı belgede Apostil şerhi, kesinleşme belgesi veya usulüne uygun onanmış tercüme eksikliği tespit ederse, davacıya bu eksiklikleri tamamlaması için uygun bir mehil (süre) vermelidir.

Adalet Bakanlığı Aracılığı: Gerekli hallerde mahkeme, Apostil şerhi konulması için belgeyi Adalet Bakanlığı aracılığıyla ilgili devlete gönderebilir.

Red Kararı: Verilen süreye rağmen Apostil şerhli asıl belge veya onaylı tercüme sunulmazsa, belgenin resmi vasfı oluşmadığından davanın usulden reddi gerekir. Onaysız fotokopi belgeler üzerinden hüküm kurulamaz.

Özetle: Yurtdışından alınan bir belgenin Türkiye’de geçerli olması için; belgenin aslı (veya onaylı örneği) üzerinde Apostil şerhi bulunmalı, bu belge ve kesinleşme şerhi yeminli tercüman tarafından Türkçeye çevrilmeli ve bu tercüme noter veya konsolosluk tarafından onaylanmalıdır. Ülke Apostil Sözleşmesi’ne taraf değilse, yerel makam onayı sonrası Türk Konsolosluğu tasdiki şarttır. Bir yazı önerisi.

Yabancı Belgelerin Tanınması ve Apostil Sürecinde Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?

Yabancı ülkelerde düzenlenen resmi belgelerin (boşanma kararları, vekâletnameler, doğum belgeleri, mahkeme ilamları vb.) Türkiye’de hukuki sonuç doğurabilmesi; Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.224, MÖHUK m.53 ve Lahey Apostil Sözleşmesi hükümlerinin birlikte ve doğru şekilde uygulanmasına bağlıdır. Bu süreç, uygulamada sanıldığından çok daha teknik ve hata payı yüksek bir alandır.

Özellikle;

Belgenin Apostil Sözleşmesi’ne taraf bir ülkeden mi yoksa taraf olmayan bir ülkeden mi alındığının yanlış değerlendirilmesi,

Apostil şerhinin yanlış belgeye veya eksik içerikle konulması,

Yabancı mahkeme kararlarında kesinleşme şerhinin usulüne uygun olmaması,

Tercümelerin yeminli tercüman / noter / konsolosluk onayı zincirine uygun yapılmaması,

Fotokopi veya eksik onaylı belgelerle tanıma–tenfiz davası açılması,

durumlarında mahkemelerce usulden ret kararları verilebilmekte ve süreç aylarca, hatta yıllarca uzayabilmektedir.

Uygulamada özellikle İstanbul’da Fatih, Şişli, Kadıköy, Beşiktaş, Üsküdar, Ataşehir, Pendik ve Tuzla gibi yabancı nüfusun yoğun olduğu ilçelerde; yabancı boşanma kararlarının tanınması, yurtdışı vekâletnamelerin geçerliliği ve Apostil eksikliği kaynaklı ciddi uyuşmazlıklar sıklıkla yaşanmaktadır.

Bu noktada, İstanbul Tuzla merkezli olarak faaliyet gösteren 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, yabancı resmi belgelerin tasdiki, Apostil işlemleri, yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi ile konsolosluk onay süreçlerinde uygulamaya hâkim, eksiksiz ve sonuç odaklı hukuki danışmanlık sunmaktadır.

Read More