Yargılama makamlarının karmaşık bir davada uzun süre işlem yapmadan davayı hareketsiz bırakması ve bu nedenle davanın aşırı uzun sürmesi, davanın karmaşıklığı faktörünü etkisiz kılar ve makul sürede yargılanma hakkının ihlaline yol açar.
AİHM’e göre hukuk davalarında, davaların takibi taraflara ait bir sorun olsa da taraflarca hazırlanma ilkesi mahkemelerin davaları süratle sonuçlandırma yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.[1] Buna göre tarafların yargılamayı geciktirici hamle ve taktiklerine başvurması, yargılama makamlarını yargılamanın makul süre içerisinde yürütülmesini sağlama yükümlülüğünden kurtarmayacaktır. Yargılama makamları bu hamle ve taktiklere karşı gerekli tedbirleri alarak yargılamanın geciktirilmesine en olmalıdır.[2]
[1]Buchholz/Almanya, 1981, pr.50(Bu başvuruda davalı hükümet, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde, tüm hukuk mahkemelerinde olduğu gibi, iş mahkemeleri önündeki davaların taraflarca davanın yürütülmesi ilkesine tabi olduğunu ileri sürmüştür. Ancak AİHM, hukuk mahkemelerinde davanı taraflarca yürütülmesi kuralının yargı makamlarını 6. maddenin gerektirdiği şekilde davanın süratle yargılanmasını sağlamaktan muaf tutmadıkları gerekçesiyle kabul etmemiştir.)
[2]Mincheva/Bulgaristan, 2010, pr.68(Bu olayda duruşmaya gelemeyen kişinin duruşmada bulunmasının uyuşmazlığın doğası gereği gerekli olduğunu kabul eden AİHM, mahkemelerin celpten sorumlu organlardan daha fazla ısrar etmesi gerektiği ve orduda kamu hizmeti pozisyonunda olan kişinin duruşmaya getirilememesinin aşılmaz bir sorun olmaması gerektiği kanaatini dile getirmiştir) ; Capuano/İtalya, 1987, pr.25; Guincho/Portekiz, 1984, pr.32; Union Alimentaria Sanders S.A./İspanya, 1989, pr.35; (Bu örnek kararlarda AİHM, ayrıca ilgili davalı devletlerin iç hukuklarının yargıçları davanın hızlı bir şekilde sonuçlandırmaları için titizlik gösterme yükümlülüğü altına soktuğuna atıfta bulunmuştur); Ayrıca AYM bireysel başvuru kararı için bkz. AYM Bireysel Başvuru No:2012/13, 2013, pr.59. Bir yazı önerisi.
AİHM ve AYM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
AİHM içtihadına göre, yargılama makamlarının karmaşık bir davayı uzun süre işlem yapmadan hareketsiz bırakması, davanın olağanüstü uzamasına yol açar ve bu durum “karmaşıklık” unsurunu bertaraf ederek makul sürede yargılanma hakkının ihlaline sebep olur. Her ne kadar hukuk davalarında taraflarca hazırlanma ilkesi uygulanıyor olsa da, bu ilke mahkemeleri yargılamayı süratle yürütme yükümlülüğünden kurtarmaz. Tarafların geciktirici hamleleri bulunsa bile, mahkemeler süreci etkin yönetmek ve yargılamayı hızlandırmak için gerekli tedbirleri almak zorundadır (Buchholz/Almanya; Mincheva/Bulgaristan; Union Alimentaria Sanders; AYM 2012/13).
Makul süre ihlalleri, bireysel başvuruların en teknik ve delil yoğun alanlarından biridir. Bu ihlalin tespitinde; dava dosyasındaki bekleme sürelerinin analizi, mahkeme ataletinin ortaya konulması, taraf davranışlarının yargılama makamlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmadığının somutlaştırılması ve içtihatlarla uyumlu hukuki argüman kurulması gerekir. Bu nedenle AİHM ve AYM’ye yapılacak başvurularda usul hatası yapılmaması, kabul edilebilirlik kriterlerinin eksiksiz yerine getirilmesi ve ihlalin güçlü biçimde ortaya konulması ancak uzman avukat desteğiyle mümkündür.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, makul sürede yargılanma hakkı ihlali iddialarında; yargılama sürecinin teknik analizini yapmak, içtihat bağlantılarını kurmak ve başvuruyu güçlü biçimde yapılandırmak konusunda profesyonel hukuki destek sunarak başvurunun başarı ihtimalini artırmaktadır.
Nihai mahkûmiyet kararını veren hakimin soruşturma aşamasında sanığın tutukluluğuna karar veren kişi olması, “tarafsız mahkemede yargılanma hakkı”nı ihlal eder mi?
Yargılamayı yapan yargıç, aynı zamanda o davanın soruşturma aşamasında “sanığın tutukluluğuna veya sanıkla ilgili çeşitli usulü tedbirlere” karar veren kişi olabilir. AİHM’e göre, bir yargıcın soruşturma döneminde sanıkla ilgili tutuklama veya başka soruşturma tedbiri kararı vermiş olması, tek başına ve kendiliğinden o yargıcın objektif tarafsızlığı konusundaki kaygıları haklı kılmaz. Çünkü bir yargıcın tutuklamaya karar verirken cevaplaması gereken sorular ile yargılama sonunda hüküm verirken cevaplaması gereken sorular farklıdır. Yargıç, tutuklama veya başka bir tedbire karar verirken kolluk veya savcılığın ileri sürdüğü suç şüphesi sebeplerinin ilk bakışta bulunup bulunmadığını belirlemek amacıyla dosyadaki delilleri kısaca değerlendirmektedir. Yargılamanın sonunda ise, yargıç mahkemeye sunulmuş ve mahkeme önünde tartışılmış delillerin, sanığın suçunun sabit olduğuna karar vermek için yeterli olup olmadığını ayrıntılı olarak değerlendirmek zorundadır. Bu bağlamda suç şüphesinin tespiti ile suçluluğun tespiti farklı şeylerdir. Burada yargıç suç şüphesinin tespitinden öteye geçerek, kişinin isnat edilen suçu işlediğine dair değerlendirmeler yapması ve bunu kararda ifade etmesi halinde yargıcın objektif tarafsızlığı konusundaki kuşku haklı görülebilir. Zira bu durum, yargıcın suç şüphesi altında bulunan kişinin suçluluğu konusunda ikna olması ve görüşünü önceden açıklaması anlamına gelmektedir. Yargıç hüküm verirken çözmesi gereken meseleyi, tutuklama kararı verirken çözmüş olmaktadır. Yani tutuklama gerekçesi ile mahkûmiyet gerekçesi arasındaki fark kalkmaktadır. Böylece sanığın, Sözleşme’nin 6/1. fıkrasındaki tarafsız mahkemede yargılanma hakkı ihlal edilmiş olur.(Karakoç ve diğerleri/Türkiye, 2002, pr.59-60; Nortier/Hollanda, 1993, pr. 35) Bir yazı önerisi.
AİHM ve AYM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Nihai mahkûmiyet kararını veren hâkimin, soruşturma aşamasında sanığın tutukluluğuna karar veren kişi olması tek başına “tarafsız mahkemede yargılanma hakkı”nın ihlali anlamına gelmez. AİHM’e göre bir yargıcın soruşturma sürecinde tutuklama veya başka bir tedbire karar vermiş olması, objektif tarafsızlık konusunda kendiliğinden bir kuşku doğurmaz. Çünkü tutuklama aşamasında sorulan sorular ile mahkûmiyet aşamasında yanıtlanması gereken sorular tamamen farklıdır.
Tutuklama kararında yargıç, savcılık veya kolluk tarafından ortaya konulan ilk bakışta yeterli şüphe olup olmadığına bakar. Yargılama sonunda hüküm verirken ise, mahkeme huzurunda tartışılmış tüm delilleri ayrıntılı olarak değerlendirmek ve sanığın suçunun sabit olup olmadığını belirlemek zorundadır. Bu nedenle şüphe değerlendirmesi ile suçluluk değerlendirmesi birbirinden tamamen farklıdır.
Ancak AİHM içtihadına göre, yargıç soruşturma aşamasında tutukluluk kararını verirken suçun işlendiğine dair görüşünü açıklamaya başlamış, yani şüphe seviyesini aşarak suçluluğa ilişkin kanaatini ortaya koymuşsa, artık objektif tarafsızlık yönünden haklı şüphe doğabilir. Bu durumda tutuklama gerekçesi ile mahkûmiyet gerekçesi arasındaki ayrım fiilen ortadan kalkar ve sanığın AİHS m.6/1 çerçevesindeki tarafsız mahkeme hakkı ihlal edilmiş sayılır (Karakoç ve diğerleri/Türkiye, 2002, pr.59-60; Nortier/Hollanda, 1993, pr.35). Bir yazı önerisi.
Bu Noktada Uzman Avukat Desteğinin Önemi Artar
AİHM ve AYM bireysel başvurularında, hâkimin tarafsızlığının ihlali gibi oldukça teknik bir meselenin başarıyla ileri sürülebilmesi;
içtihatların doğru yorumlanmasına,
soruşturma ve kovuşturma safhasındaki kararların ince ayrımlarına dikkat edilmesine,
hâkimin ifadelerinde “şüphe” ile “kanaat” arasındaki çizginin doğru tespit edilmesine,
kabul edilebilirlik ve delillendirme kriterlerinin hatasız uygulanmasına
bağlıdır. Bu alan, sıradan bir hak ihlali iddiasından çok daha karmaşık ve uzmanlık gerektiren yapıya sahiptir.
Bu nedenle bireysel başvuruların hazırlanması, AİHM ve AYM içtihatlarına hâkim uzman avukatlartarafından yürütülmelidir.
2M Hukuk Avukatlık Bürosu, bireysel başvuru hukukundaki tecrübesiyle;
hâkim tarafsızlığı ihlallerinin tespiti,
içtihat bağlantılarının kurulması,
başvurunun kabul edilebilirlik kriterlerine uygun hazırlanması,
güçlü anayasal ve sözleşmesel argüman geliştirilmesi
konularında profesyonel destek sağlayarak başvurunun başarı şansını artırmaktadır.
AİHM, sadece avukatla temsil edilmeyi mahkeme harcına yönelik adli yardım talebinin reddine haklı bir gerekçe olarak görmemektedir. Mahkemeye başvuru hakkının ihlaline yol açar.
Mahkeme harcından muaf tutulma gibi adli yardım taleplerinin davacının kendisini avukatla temsil ettirdiği gerekçesiyle reddedilmesi mahkemeye başvuru hakkını ihlal eder. Burada avukat tutmuş olan bir davacının mali durumunun da iyi olduğu ve bu nedenle mahkeme harcını ödeyemeyecek durumda olmadığı varsayımıyla hareket edilmektedir. Ancak AİHM, sadece avukatla temsil edilmeyi mahkeme harcına yönelik adli yardım talebinin reddine haklı bir gerekçe olarak görmemektedir. Dahası AİHM, kişinin kendisini avukatla temsil ettiriyor olmasının mali durumun güçlülüğüne karine oluşturmayacağını özellikle vurgulamaktadır. Dolayısıyla davacının mali durumu araştırılmadan böyle bir varsayımdan hareket edilmesi mahkemeye başvuru hakkını ihlal edecektir. Gerçekten böyle bir kabul mahkemeye başvuru hakkının özünü zedeleyici niteliktedir. Zira kişi, hatır veya akrabalık ilişkisine dayanarak tanıdığı bir avukata ücret ödemeden vekalet vermiş olabilir ya da vekalet sözleşmesinde ücret ödemesinin davanın sonucuna göre ve davanın sonunda yapılacağı kararlaştırılmış olabilir. Kaldı ki böyle bir kabul ücret ödemeden avukat tutulamaz sonucunu doğurur ki, bu da hayatın olağan akışına uygun bir yaklaşım değildir. Bu nedenlerle avukatla temsil ediliyor olmayı, mali olanak yetersizliği iddiasını çürüten bir argüman olarak kullanılması kaçınılmaz olarak mahkemeye başvuru hakkının ihlali anlamına gelecektir. Nitekim AİHM, mali olanağa sahip olmayan kişilerin kızlarının ameliyatındaki kusurdan dolayı devlete karşı açacakları tazminat davası için adli yardım taleplerinin herhangi bir araştırma yapılmadan ilgililerin avukatla temsil edilmesi gerekçesiyle reddedildiği olayda mahkemeye başvuru hakkının ihlaline karar vermiştir. (Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye, 2007, pr.37. Kaba/Türkiye, 2011, pr.24; Bakan/Türkiye, 2007, pr.65-79) Bir yazı önerisi.
AİHM ve AYM Başvurularında Uzman Avukat Desteği Neden Kritik Öneme Sahiptir?
AİHM, bir kişinin avukatla temsil edilmesini adli yardım talebinin reddi için geçerli bir gerekçe olarak görmemektedir. Bir davacının avukatla temsil ediliyor olması onun mali durumunun iyi olduğu anlamına gelmez; hatta kimi durumlarda kişi hiç ücret ödemeden veya dava sonunda ödeme kararlaştırılarak da avukat tutabilir. Bu nedenle adli yardım taleplerinin, sadece avukatla temsil ediliyor gerekçesiyle reddedilmesi, AİHM içtihadına göre mahkemeye erişim hakkının ihlalidir (Mehmet ve Suna Yiğit/Türkiye, 2007, pr.37; Kaba/Türkiye, 2011, pr.24).
AİHM’in bu yaklaşımı, bireysel başvuruların teknik ve uzmanlık gerektiren süreçler olduğunu da ortaya koymaktadır. Mali durum araştırması yapılmadan verilen ret kararları dahi hak ihlali sayılırken, başvurunun kabul edilebilirlik şartlarına uygun hazırlanması, ihlalin somutlaştırılması ve içtihat bağlantılarının kurulması çok daha hassas bir uzmanlık gerektirir.
Bu nedenle, AİHM ve AYM bireysel başvurularında uzman avukat desteği alınması, başvurunun hem kabul edilmesi hem de esastan incelenerek sonuç alınması açısından kritik öneme sahiptir. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu, bireysel başvuru hukukunda uzman kadrosuyla, hak ihlallerinin doğru tespiti, içtihatlarla uyumlu argüman kurulması ve sürecin hatasız yürütülmesi konusunda profesyonel destek sunmaktadır.
AİHM bir temyiz mahkemesi değildir. Bu nedenle AİHM yerel mahkemelerce yapılan fiili veya hukuki hataları incelemez ve nihai kararın adilliği ile ilgilenmez. Ancak “keyfilik” ve “açık hata” bu yaklaşımın iki istisnasıdır.
Dolayısıyla AİHM, ulusal mahkeme tarafından kabul edilen yorumu keyfi veya açıkça hatalı görmesi durumunda iç hukuka kendi yorumunu katabilmektedir. Burada “hiçbir dikkatli hâkim bu hatayı yapamaz ve dolayısıyla yargılamanın hakkaniyetine zarar veremez” düşüncesinden hareket edilmektedir
AİHM bir temyiz mahkemesi değildir. Olağan uygulamada AİHM, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlükler ihlal edilmediği sürece, yerel bir mahkeme tarafından yapılan fiili veya hukuki hataları incelemenin kendi görev alanına girmediğini sıkça dile getirmektedir. Buna karşın AİHM’in son zamanlarda verdiği bazı kararlarından ulusal mahkemedeki yargılamanın esasına ilişkin usulü hatalarla veya yargılama sonucunun adilliğiyle ilgilenmeme yaklaşımını esnekleştirdiği görülmektedir. Buna göre AİHM, yerel mahkeme “keyfi olması”veya “açıkça hatalı bulgulara dayanılarak makul olmayan bir kararın verilmesi” halinde inceleme yapmaktadır. Diğer bir ifadeyle “keyfilik” ve “açık/bariz hata” halleri AİHM’in bir temyiz mahkemesi olmama kuralının istisnalarını oluşturmaktadır. Ancak AİHM’in bu inceleme yapma istisnası, ulusal hâkim tarafından yapılan fiili veya hukuki bir hatanın “açık” olarak nitelendirilmesi noktasında anlaşılır olduğu durumları kapsamaktadır. Bu anlamda “hiçbir dikkatli hâkim bu hatayı yapamaz ve dolayısıyla yargılamanın hakkaniyetine zarar veremez” düşüncesinden hareket edilmektedir. Bu bağlamda AİHM, ulusal mahkeme tarafından kabul edilen yorumu keyfi veya açıkça hatalı görmesi durumunda iç hukuka kendi yorumunu katabilmektedir. (Dulaurans/Fransa, 2000, pr.33-34 ve 38; Khamidov/Rusya, 2007, pr.174; Anđelković/Sırbistan, 2013, pr.27; Carmel Saliba/Malta, 2016, pr.79; Bochan/Ukrayna, (No. 2) [BD], 2015, pr.61; Tel/Türkiye, 2017, pr.59. Anheuser-Buschlnel/Portekiz, BD, 2007, pr.83-87) Bir yazı önerisi.
AYM ve AİHM Bireysel Başvurularında Neden Uzman Avukat Desteği Gereklidir?
Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan bireysel başvurular, olağan yargı yollarından tamamen farklı bir teknik yapıya sahiptir. AİHM’in açıkça belirttiği üzere, AİHM bir temyiz mahkemesi değildir; bu nedenle yerel mahkemelerin fiilî veya hukuki hatalarını düzeltmek gibi bir görevi bulunmaz. Ancak “keyfilik” veya “açık/bariz hata” hâllerinde istisnai şekilde müdahalede bulunur. Bu hassas ayrım, başvurunun kabul edilebilirliği ve esastan incelenmesi açısından kritik önem taşıdığından, uzman bir avukat tarafından doğru şekilde yapılmadığında başvurunun reddedilmesi kaçınılmazdır. AYM’de de aynı şekilde, ihlalin doğru tespit edilmesi, başvuru yollarının usulüne uygun tüketilmesi ve hak ihlalinin Anayasa hükümleriyle ilişkilendirilmesi ileri seviyede bir hukuk tekniği gerektirir.
Bireysel başvuru dilekçelerinde yapılacak en küçük hata —olayın yanlış nitelendirilmesi, sürenin kaçırılması, iç hukuk yollarının hatalı tüketilmesi, hangi hakkın ihlal edildiğinin teknik olarak gösterilememesi— başvurunun “kabul edilemez” bulunmasına neden olur. AİHM’in “temyiz mercii olmama” ilkesi, ancak yerel mahkeme kararının hiçbir dikkatli hâkimin kabul edemeyeceği derecede açık hata veya keyfilik içermesi hâlinde aşılabildiğinden, başvurunun içtihatlarla uyumlu şekilde kurulması uzmanlık ister. Bu çerçevede başvuru yapılırken Dulaurans/Fransa, Khamidov/Rusya, Carmel Saliba/Malta, Bochan/Ukrayna, Tel/Türkiye gibi kararlara hâkimiyet başvurunun başarı şansını doğrudan etkiler. Benzer şekilde AYM sürecinde “kanun yolu şikâyeti yasağı” ilkesi gereği mahkemeden mahkeme gibi değerlendirme değil, ihlalin normatif temelinin ortaya konması gerekir; bu da yalnızca alanında uzman avukatlarca doğru bir argüman yapısı ile sağlanabilir.
Tam da bu nedenle AYM ve AİHM bireysel başvurularında uzman avukat desteği, özellikle İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Maltepe, Kadıköy, Ataşehir, Ümraniye, Gebze, Dilovası ve Çayırova gibi yoğun yargı trafiğine sahip bölgelerde kritik önem taşımaktadır. 2M Hukuk Avukatlık Bürosu olarak, bireysel başvurularda hem iç hukuk içtihatlarına hem de AİHM’in güncel kararlarına hâkimiyetimiz, hak ihlalinin doğru temellendirilmesi, hukuki argümanın doğru kurulması ve sürecin usul hatası yapılmadan yürütülmesi açısından büyük avantaj sağlar. AYM ve AİHM başvurularında başarı, yalnızca maddi haklılığa değil, usul ve teknik yetkinliğe dayanır. Bu nedenle uzman avukat desteği, bireyin devlet karşısındaki en etkili hak arama yolunun doğru şekilde işletilmesini sağlayan vazgeçilmez bir unsurdur.
Gerekçe, nihai mahkeme kararının arka planını gösteren bir ayna vazifesi görür. Çünkü gerekçe adaletin düzgün bir şekilde yerine getirildiğini görünür kılar. Dahası gerekçe, yargılamada keyfiliği önler ve kararın denetimini mümkün kılar.
Çünkü gerekçe adaletin düzgün bir şekilde yerine getirildiğini görünür kılar. AİHM de gerekçeli karar hakkını Sözleşme’nin 6/1. fıkrasında düzenlenen hakkaniyete uygun yargılanma hakkının zımni unsurları arasında kabul etmekte ve mahkemelerin kararlarını gerekçeli olarak vermeleri gerektiğini özellikle vurgulamaktadır.(Ruiz Torija/İstanya, 1994, pr.29; Higgins ve Diğerleri/France, 1998, pr.42)
Gerekçeli karar hakkında geçen “gerekçe” ifadesini uyuşmazlığın çözümü olarak ortaya konulan nihai kararın arka planını gösteren bir ayna olarak nitelendirebiliriz. Dahası gerekçe hem taraflar açısından hem de kamu açısından kararın meydana geliş sürecine ışık tutar. Çünkü ideal bir gerekçe uyuşmazlığın ve uyuşmazlığa konu olguların ne şekilde nitelendirildiğini, verilen kararın hangi nedenlere ve hangi düzenlemelere dayandığını gösterir. Uyuşmazlığa konu maddi olgular ile verilen karar arasında mantıksal bağlantıyı akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak kuran hukuki değerlendirmeleri içerir. Gerekçe taraflara iddialarının dinlendiğini gösterir. Bu özellikleri taşıyan bir gerekçe o kararın daha adil olmasını sağlar. Kararın adil olması da dava taraflarını ve kamuyu tatmin eder. Bunların yanında gerekçe, yargılamada keyfiliği önler ve kararın denetimini mümkün kılar. (Suominen / Finlandiya, 2003, pr.36‑37)
Diğer taraftan bir gerekçede genel ve basmakalıp ifadelerin yer alması, varılan neticenin hukuki/yasal dayanaklarının gösterilmemesi, maddi olgular ile karar arasında nedensellik bağlantısının kurulmaması, sunulan delillerin hangi gerekçelerle kabul edilmediğinin belirtilmemesi gibi hallerde gerçek, yeterli ve tatmin edici bir gerekçesinin varlığından bahsedilemez. (Buzescu/Romanya, 2005, pr.67; Ruiz Torija/İstanya, 1994, pr.30) Bir makale önerisi.
Bireysel Başvurularda Uzman Avukat Desteği Neden Önemlidir?
AYM ve AİHM bireysel başvuruları, sıkı şekil şartları, dar başvuru süreleri ve gelişmiş hukuk tekniği gerektirmesi nedeniyle sıradan dava dilekçelerinden çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Başvuruların önemli bir bölümü, hak ihlalinin değerlendirilmesine geçilmeden, yalnızca usul eksiklikleri —formun hatalı doldurulması, hukuki nitelendirmenin doğru yapılmaması, iç hukuk yollarının yanlış tüketilmesi veya süre kaçırılması— nedeniyle reddedilmektedir. Bu nedenle sürecin başından itibaren, teknik gerekliliklere hâkim bir avukat tarafından hazırlanması başvurunun kabul edilme ihtimalini doğrudan artırmaktadır.
Bireysel başvurularda temel mesele, yaşanan olayın Anayasa’da veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan hangi hakkı ihlal ettiğini doğru tespit edip bunu yüksek mahkemelerin yerleşik içtihatları ışığında ikna edici şekilde ortaya koymaktır. Mesele yalnızca bir şikâyeti mahkemeye taşımak değil; müdahalenin “ölçülülük”, “demokratik toplum düzeninde gereklilik” ve “meşru amaç” testlerinden neden geçmediğini bilimsel temelde gerekçelendirebilmektir. Bu analiz, ciddi hukuk bilgisi, güncel içtihat takibi ve doğru argümantasyon kurma becerisi gerektirir.
Başvuru süreci sadece dilekçeyi yazmakla sınırlı olmayıp, eksiklik bildirimlerine doğru yanıt verilmesi, ek delil ve açıklamaların zamanında sunulması, sürecin teknik takibi gibi profesyonel aşamaları da içerir. Tüm bu nedenlerle, AYM ve AİHM bireysel başvurularında uzman avukatla çalışmak hem usul hatalarını önler hem de başvurunun kabul edilme ihtimalini belirgin şekilde yükseltir; sonuçta bireyin devlet karşısındaki en etkili hak arama yolunun başarıya ulaşmasını sağlar.
İdari Gözetim Kararı Nedir, Hangi Şartlarda Verilir, Yasal Süreler ve Usuli Güvenceler Nelerdir? Bu çalışma idari gözetim kararının ne olduğu, hangi koşullarda verildiği, karar ve geri gönderme merkezine sevk süreçlerindeki yasal süreler, merkezde kalış süresinin azami sınırları ve bu sürece ilişkin usuli güvenceler hakkında kapsamlı bir inceleme sunmaktadır. Analiz, ağırlıklı olarak Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarına dayanmaktadır.
1. İdari Gözetim Kararının Tanımı ve Gerekçeleri
Yargı kararlarında idari gözetim, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) uyarınca, haklarında sınır dışı etme kararı alınan yabancıların, bu kararın uygulanabilmesi amacıyla valilikler tarafından geri gönderme merkezlerinde (GGM) tutulması olarak tanımlanmaktadır. Bu karar, kişinin özgürlüğünü kısıtlayan idari bir tedbirdir.
Kararların verilebilmesi için kanunda sayılan belirli koşulların varlığı aranmaktadır. İncelenen kararlarda en sık tekrar eden gerekçeler şunlardır:
“Kaçma ve kaybolma riski bulunan,”
“Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal eden,”
“Sahte ya da asılsız belge kullanan,”
“Kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar.”
Bu koşullardan bir veya birkaçının varlığı halinde, valilik tarafından sınır dışı etme kararına ek olarak veya bu karardan sonra idari gözetim kararı alınabilmektedir.
2. Karar ve Merkeze Götürme Süreçleri
Yargı kararları, idari gözetim kararının alınması ve kişinin geri gönderme merkezine sevk edilmesi süreçlerine ilişkin net yasal süreler olduğunu ortaya koymaktadır.
Karar Verme Süresi: Kolluk birimleri tarafından yakalanan ve sınır dışı edilmesi gerektiği değerlendirilen yabancılar hakkında valiliğe derhal bildirim yapılır. Birçok kararda vurgulandığı üzere, “Değerlendirme ve karar süresi kırk sekiz saati geçemez.” Bu süre, valiliğin yabancının durumunu değerlendirip idari gözetim kararı alıp almayacağına karar vermesi için tanınan azami süredir.
Merkeze Götürme Süresi: İdari gözetim kararı verildikten sonra kişinin geri gönderme merkezine sevki için de yasal bir süre öngörülmüştür. Kararlarda bu durum, “Hakkında idari gözetim kararı alınan yabancılar, yakalamayı yapan kolluk birimince geri gönderme merkezlerine kırk sekiz saat içinde götürülür.” ifadesiyle netleştirilmiştir. İncelenen somut olaylarda bu sürece riayet edildiği, kararın verildiği gün, ertesi gün veya en geç 48 saat içinde kişinin merkeze teslim edildiği görülmektedir.
3. İdari Gözetim Süresi ve Uzatılması
Geri gönderme merkezlerinde kalış süresi belirsiz değildir ve kanunla sıkı sürelere bağlanmıştır.
Azami Süre: Yargı kararlarında istikrarlı bir şekilde belirtildiği üzere, “Geri gönderme merkezlerindeki idari gözetim süresi altı ayı geçemez.” Bu, idari gözetimin ilk aşamadaki yasal üst sınırıdır.
Sürenin Uzatılması: Belirli istisnai durumlarda bu altı aylık sürenin uzatılması mümkündür. Kararlarda bu durum şu şekilde ifade edilmektedir: “…bu sürenin, sınır dışı etme işlemlerinin yabancının iş birliği yapmaması veya ülkesiyle ilgili doğru bilgi ya da belgeleri vermemesi nedeniyle tamamlanamaması hâlinde en fazla altı ay daha uzatılabileceği…” belirtilmiştir.
Bu iki düzenleme bir arada değerlendirildiğinde, idari gözetim altında kalış süresinin toplamda on iki ayı (6+6 ay) geçemeyeceği anlaşılmaktadır. Nitekim bir Anayasa Mahkemesi kararında, “Başvurucu 12 aylık azami idari gözetim süresinin dolması üzerine 31/7/2020 tarihinde salıverilmiştir” ifadesiyle bu azami sürenin sonunda kişinin serbest bırakılması gerektiği teyit edilmiştir.
Yargı kararlarının incelenmesi, idari gözetim sürecine ilişkin önemli usuli güvenceleri ve farklı uygulamaları ortaya koymaktadır:
Aylık Değerlendirme Zorunluluğu: İdari gözetim süresinin keyfi bir şekilde uzatılmasını önlemek amacıyla kanun koyucu önemli bir denetim mekanizması öngörmüştür. Birçok kararda atıf yapılan bu kurala göre, “İdari gözetimin devamında zaruret olup olmadığı, valilik tarafından her ay düzenli olarak değerlendirilir.” Bu değerlendirme sonucunda gözetimin devamında bir zorunluluk görülmezse, altı aylık sürenin dolması beklenmeksizin karar derhal sonlandırılır. Bu aylık değerlendirmelerin yapılmaması veya sonuçlarının gerekçesiyle birlikte yabancıya tebliğ edilmemesi, kararın hukuka aykırı bulunarak kaldırılmasına neden olabilmektedir.
Yargısal Denetim: İdari gözetim kararı, idari bir işlem olmasına rağmen doğrudan yargı denetimine tabidir. İdari gözetim altına alınan kişi veya avukatı, bu karara karşı sulh ceza hâkimliğine başvurabilir. Yargı kararlarında, hâkimin bu başvuruyu beş gün içinde sonuçlandırması gerektiği belirtilmektedir. Bu, keyfi tutulmalara karşı hızlı ve etkili bir başvuru yolu sağlamaktadır.
Farklı Tutulma Yerleri: Kararlar, idari gözetimin her zaman geri gönderme merkezlerinde başlamadığını göstermektedir. Bir vakada, karar verildikten sonra kişinin yaklaşık 24 gün boyunca bir spor salonunda tutulduğu, daha sonra GGM’ye sevk edildiği görülmüştür. Başka bir kararda ise, resmi bir idari gözetim kararı olmaksızın yabancının havalimanının “kabul edilemez yolcu salonu”nda aylarca tutulması, fiili bir özgürlükten yoksun bırakma olarak değerlendirilmiştir. Bu durumlar, uygulamanın yasal çerçeve dışına çıkabildiğini göstermektedir. Bir makale önerisi.
Sonuç
Yargı kararları ışığında, idari gözetim; hakkında sınır dışı etme kararı bulunan yabancılar için YUKK’ta belirtilen katı gerekçelere, sürelere ve usullere bağlı olarak uygulanan istisnai bir tedbirdir. Süreç, valiliğin 48 saat içinde karar vermesi ve kararı takiben 48 saat içinde kişinin geri gönderme merkezine sevk edilmesiyle başlar. Geri gönderme merkezindeki kalış süresi kural olarak altı ayı geçemez ancak yabancının iş birliği yapmaması gibi nedenlerle en fazla altı ay daha uzatılarak toplamda on iki aya ulaşabilir. Bu süreç, valiliklerin aylık zorunlu değerlendirmeleri ve sulh ceza hâkimliklerinin hızlı yargısal denetimi gibi önemli güvencelerle çevrelenmiştir. Bu yasal çerçeveye uyulmaması, idari gözetim kararının kaldırılmasına ve hak ihlali iddialarına zemin hazırlamaktadır.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli? (Tuzla Geri Gönderme Merkezi – İstanbul Göç İdaresi)
İdari gözetim kararları, kişilerin özgürlüğünü doğrudan kısıtlayan son derece ağır idari tedbirlerdir ve hem süre hem usul yönünden çok sıkı kurallara tabidir. Yargı kararlarında, sürecin tek bir usule aykırılık nedeniyle bile hukuka aykırı sayılabildiği görülmektedir. Bu nedenle idari gözetim altında bulunan yabancılar için uzman bir avukatla süreci yürütmek hayati önem taşımaktadır.
Özellikle Tuzla Geri Gönderme Merkezi, İstanbul Göç İdaresi ve diğer geri gönderme merkezlerinde uygulanan idari gözetim süreçlerinde; karar verme süreleri, 48 saatlik sevk süresi, aylık değerlendirme yükümlülükleri, 6+6 aylık azami süre, tebligat zorunlulukları ve sulh ceza hâkimliğine yapılacak başvurular gibi çok sayıda kritik aşama bulunmaktadır.
Bir avukatın uzman desteği şu nedenlerle gereklidir:
48 saatlik karar ve sevk süresinin ihlali, kararı hukuka aykırı hâle getirebilir.
Aylık değerlendirmelerin yapılmaması veya gerekçesiz yapılması, gözetimin kaldırılması sonucunu doğurabilir.
Sulh ceza hâkimliğine yapılacak başvuruların süresi 5 gün gibi çok kısadır; bu nedenle usul hatası hakkı tamamen ortadan kaldırabilir.
Kamu düzeni – kaçma riski – sahte belge gibi gerekçelerin hukuki denetimi ancak uzman bir avukat tarafından başarıyla yapılabilir.
Fiili gözaltı niteliğindeki durumlar (havaalanı salonu, spor salonu vb.) ancak hukuki uzmanlıkla tespit edilip hak ihlali iddiasına dönüştürülebilir.
Hazırlanacak itiraz dilekçeleri, başvuru formatları ve delillerin sunumu teknik hukuk bilgisi gerektirir.
İstanbul, Tuzla, Pendik, Kartal, Gebze ve çevresinde geri gönderme merkezlerinde yürütülen işlemlerde, idari gözetim kararının kaldırılması, sürenin kısaltılması veya kişinin serbest bırakılması ancak profesyonel hukuki destek ile mümkün olabilmektedir.
AİHM’e göre Yaptığı bir açıklama nedeniyle kişi hakkında başlatılan soruşturmanın cezasızlıkla sonuçlanması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engellemez. Çünkü gelecekte benzer bir soruşturmaya uğrama korkusu, kişi üzerinde düşüncelerini açıklama konusunda caydırıcı etki yapar.
İfade özgürlüğüne yönelik adli veya idari soruşturma başlatma ya da başka bir tedbir uygulama şeklinde gerçekleşen bir müdahalenin usul veya esastan ya da fiili durumdan kaynaklanan bir sebepten dolayı takipszilik veya beraat gibi bir kararla cezasızlıkla sonlandırılmış olması, tek başına AİHS’in 10. maddesinin ihlaline engel olmaz. Çünkü doğrudan bir etki doğurmayan, ancak ifade özgürlüğünü kullanan kişi üzerinde gelecekte bir soruşturmaya uğrama, başka bir tedbir veya yaptırıma maruz kalma tehdidi oluşturan ve bu nedenle kişinin davranışlarını ileriye dönük değiştirici veya sınırlayıcı etki doğuran her türlü soruşturma/tedbir müdahale olarak kabul edilmektedir. Zira gelecekte aynı veya benzeri bir müdahalenin yeniden başlatılması ihtimalinin bulunması bile tek başına kişi üzerinde caydırıcı etki(chilling effect) yapar.
Bu nitelikte bir korku veya kaygı nedeniyle kişi bir daha aynı soruşturmaya, engelleyici tedbire veya başka bir yaptırıma maruz kalma riskine girmemek için kendi bilgi ve düşüncelerini ifade etme, yayma konusunda kendisini sınırlamaya veya değiştirmeye zorlayacağı açıktır. Dolayısıyla uygulanan adli/idari soruşturma veya tedbirin sonuçsuz kalması veya verilen cezanın kaldırılmış olması ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmaya ve dahası ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engellemeye yeterli olmaz. (Bkz.Altuğ Taner Akçam/Türkiye, 2011, pr.68; Aktan/Türkiye, pr.27-28;Döner ve Diğerleri/Türkiye, 2007, pr.86-89;Gülcü/Türkiye, 2016, pr.99) Kitap önerisi.
Neden Bireysel Başvuru Konusunda Uzman Avukat Desteği Gerekli?
İfade özgürlüğüne yönelik adli veya idari soruşturmaların cezasızlıkla sonuçlanması dahi AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) içtihadına göre ihlal sayılabilmektedir. Çünkü birey, gelecekte benzer bir soruşturmaya uğrama korkusu nedeniyle düşüncelerini açıklamaktan caydırılabilir. Bu nedenle hem AYM (Anayasa Mahkemesi) bireysel başvurularında hem de AİHM başvurularında sürecin uzman bir avukattarafından takip edilmesi hayati önem taşır.
Bireysel başvuru süreci, başvuru süresinin kaçırılmaması, gerekçelerin hukuka uygun hazırlanması ve içtihatlara dayalı güçlü bir savunma yapılmasını gerektirir. Özellikle İstanbul’da bulunan ve hak ihlalleriyle karşılaşan kişiler için, AYM veya AİHM’e bireysel başvuru yaparken uzman avukat desteği almak hak kayıplarını önler ve başvurunun kabul edilme ihtimalini artırır.
Unutulmamalıdır ki, ifade özgürlüğü ihlalleri sadece verilen cezalarla değil, açılan soruşturmaların yarattığı “caydırıcı etki” (chilling effect) ile de ortaya çıkar. Bu nedenle bireysel başvurunun, alanında uzman bir avukat aracılığıyla yapılması, hem AYM hem de AİHM nezdinde en etkili şekilde hak arama sürecinin yürütülmesini sağlar.
AİHM: Bir gazetecinin gizli bilgileri ifşa ettiği için mahkûm edilmesi, gazetecileri kamuyu ilgilendiren konularda halkı bilgilendirmekten caydırabilir. Ve basın artık “kamu bekçisi” olarak hayati rolünü oynayamayabilir ve basının doğru ve güvenilir bilgi sağlaması etkilenebilir.
Devlet faaliyetlerinin ve kararlarının gizli veya gizli olmaları nedeniyle demokratik veya yargısal denetimden kaçtığı durumlarda basın özgürlüğü daha da büyük önem kazanır. Bir gazetecinin gizli veya gizli olarak kabul edilen bilgileri ifşa ettiği için mahkûm edilmesi, medyada çalışanları kamuyu ilgilendiren konularda kamuoyunu bilgilendirmekten caydırabilir. Sonuç olarak, basın artık “kamu bekçisi”, “kamunun bekçi köpeği” (watchdog) olarak hayati rolünü oynayamayabilir ve basının doğru ve güvenilir bilgi sağlama yeteneği olumsuz etkilenebilir (bkz. Stoll/İsviçre, 2007, pr.110; Goodwin / Birleşik Krallık, 1996, pr.39).
AİHM’e göre haber çabuk bozulan, eskiyen bir üründür ve haberin yayınlanmasını kısa süreliğine de olsa engellemek, onu tüm değerinden ve yararından yoksun bırakabilir. Dolayısıyla bir habere yönelik müdahale ancak güçlü ve zorlayıcı sebeplerin varlığına bağlıdır.
Basının, demokrasinin işleyişinde ifa ettiği önem, basın özgürlüğüne yönelik müdahalelerin daha hassas ve daha sıkı denetlenmesini gerektirir. Çünkü haber çok çabuk eskiyen ve bozulan bir üründür. Bu nedenle çok kısa süreliğine de olsa habere yönelik haksız bir müdahale yoluyla haberin yayınlanmasını geciktirmek veya engellemek o haberin tazeliğinin kaybolmasına, öneminin ve yararının azalmasına sebebiyet vereceği açıktır. Bu doğrultuda AİHM, halkın öğrenmeye hakkı olduğu haberlere erişimin sınırlanması veya yasaklanması sonucunu doğuran her tedbirin gerekliliği için güçlü ve zorlayıcı sebeplerin ortaya konulmasını aramaktadır. (Bkz. Observer ve Guardıan/Birleşik Krallık, 1991, pr.59-60; Tımes Newspapers Ltd/Birleşik Krallık, No. 1 ve 2, 2009, pr.41)Bir kitap önerisi.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları, gazetecilerin kamuyu ilgilendiren konularda bilgi paylaşmasını engelleyen yaptırımların, basının “kamu bekçisi” (watchdog) rolünü zayıflatabileceğini ortaya koymaktadır (Stoll/İsviçre, 2007; Goodwin/Birleşik Krallık, 1996). Basın özgürlüğü, demokrasinin işleyişinde kritik öneme sahiptir ve haberler çabuk eskiyen ürünler olduğu için kısa süreli müdahaleler bile bilginin değerini azaltabilir (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, 1991; Times Newspapers Ltd/Birleşik Krallık, 2009).
İstanbul ve Tuzla’da bireysel başvuru yapmak isteyen kişiler için AİHM süreçleri oldukça teknik ve karmaşıktır. Uzman avukat desteği, başvurunun doğru ve etkili şekilde hazırlanmasını sağlar, haberin engellenmesi veya geciktirilmesi gibi ihlaller karşısında hakların korunmasını sağlar ve mahkeme kararlarının uygulanmasını takip eder.
Böylece bireysel başvuru hakları hem teorik hem de pratik düzeyde güvence altına alınır; vatandaşlar, AYM ve AİHM önünde haklarını etkin biçimde savunabilirler. İstanbul ve Tuzla’da deneyimli bir avukat, sürecin karmaşıklığını yönetmek ve hukuki hataları önlemek için kritik bir rol oynar.
Mahkemeye başvuru hakkı, mahkeme kararlarının gereğinin yerine getirilmesini de kapsar. Kesinleşmiş bir mahkeme kararının gereğinin yerine getirilmemesi mahkemeye başvuru hakkını ihlal eder.
Mahkemeye başvuru hakkı, nihai ve bağlayıcı hale gelmiş yargısal kararların yerine getirilmesini de kapsar. Çünkü nihai ve bağlayıcı bir yargı kararının gereğinin yerine getirilmesi zorunluluğu Sözleşme’nin 6/1. fıkrasında değinilen “yargılamanın” bütünleyici ve ayrılmaz bir parçasıdır. AİHM’e göre, mahkemeye başvuru hakkının, sadece bir mahkemeye erişim ve yargılamanın yürütülmesi ile ilgili olarak yorumlanması ve yargılama sonucu verilen kararın uygulanmasının kapsam dışı tutulması, Sözleşmeci Devletlerin Sözleşmeyi onaylarken saygı göstermeyi ve uymayı taahhüt ettikleri hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayan durumlara yol açması muhtemeldir. Bu doğrultuda kişinin medeni hakları açısından sonucu belirleyici olan bir davada verilen nihai kararın, o kişinin aleyhine olacak şekilde yerine getirilmemesi, Sözleşme’nin 6/1. fıkrasında korunan “mahkemeye başvuru hakkını” işlevsiz hale dönüştürmektedir. Dahası nihai mahkeme kararının yerine getirilmesi zorunluluğu, mahkemeye başvuru hakkının sadece soyut ve teorik planda değil aynı zamanda pratikte de etkili kılmanın açık bir göstergesini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Sözleşme’nin 6/1. fıkrası, mahkemeden alınan kararın yerine getirilmesine yönelik meşru bir beklentiyi net olarak korumaktadır. (Hornsby/Yunanistan, 1997, 38-42; Bourdov /Rusya, 2002, pr.33-38; Kravchenko/Rusya, 2009; Marini/Arnavutluk, 2007, pr.22; Apostol/Gürcistan, 2007, pr.54. )
Devlet, kendi aleyhine verilen kararın gereğinin yerine getirilmesi için lehine karar verilen kişiye ekstra külfetler yükleyemez. Yine devlet kendi kurumları aleyhine verilen kesinleşmiş bir mahkeme kararındaki borcunu ifa etmemek için ekonomik güçsüzlüğünü veya diğer kaynak yokluğunu mazeret olarak ileri süremez. Yani devlet mali imkansızlığa veya kaynak yetersizliğine dayanamaz. Böyle bir mazeret kaçınılmaz olarak mahkemeye başvuru hakkını ihlal eder. (Immobiliare Saffi / İtalya [BD], 1999, pr.74; Bourdov /Rusya, 2002, pr.35) Adil yarıglanma hakkında kitap önerisi.
Neden Uzman Avukat Desteği Gerekli?
Mahkemeye başvuru hakkı, sadece dava açmakla sınırlı olmayıp, nihai ve bağlayıcı mahkeme kararlarının uygulanmasını da kapsar. Aksi takdirde, kişinin medeni haklarını doğrudan etkileyen bir kararın yerine getirilmemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6/1. maddesi kapsamında korunan “mahkemeye başvuru hakkını” ihlal eder. Hornsby/Yunanistan (1997), Bourdov/Rusya (2002) ve diğer AİHM kararları, bu hakkın pratikte etkin olmasının önemini ortaya koymaktadır.
Devlet, kendi aleyhine verilen kararın uygulanmasını geciktirmek için ekonomik güçsüzlük veya kaynak yetersizliği gibi mazeretler ileri süremez; böyle bir durum doğrudan mahkemeye başvuru hakkının ihlali anlamına gelir (Immobiliare Saffi/İtalya, 1999; Bourdov/Rusya, 2002).
İşte bu nedenle, İstanbul ve Tuzla’da bireysel başvuru yapmak isteyenlerin, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve AİHM süreçlerinde deneyimli uzman avukatlardan destek alması büyük önem taşır. Uzman avukatlar, başvuru süreçlerini doğru ve zamanında yönetir, mahkeme kararlarının uygulanmasını takip eder ve müvekkilin haklarının etkin bir şekilde korunmasını sağlar. Böylece bireysel başvuru hakları hem teorik hem de pratik düzeyde güvence altına alınmış olur.
AİHM’e göre Yaptığı bir açıklama nedeniyle kişi hakkında başlatılan soruşturmanın cezasızlıkla sonuçlanması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engellemez. Çünkü gelecekte benzer bir soruşturmaya uğrama korkusu, kişi üzerinde düşüncelerini açıklama konusunda caydırıcı etki yapar.
İfade özgürlüğüne yönelik adli veya idari soruşturma başlatma ya da başka bir tedbir uygulama şeklinde gerçekleşen bir müdahalenin usul veya esastan ya da fiili durumdan kaynaklanan bir sebepten dolayı takipszilik veya beraat gibi bir kararla cezasızlıkla sonlandırılmış olması, tek başına AİHS’in 10. maddesinin ihlaline engel olmaz. Çünkü doğrudan bir etki doğurmayan, ancak ifade özgürlüğünü kullanan kişi üzerinde gelecekte bir soruşturmaya uğrama, başka bir tedbir veya yaptırıma maruz kalma tehdidi oluşturan ve bu nedenle kişinin davranışlarını ileriye dönük değiştirici veya sınırlayıcı etki doğuran her türlü soruşturma/tedbir müdahale olarak kabul edilmektedir. Zira gelecekte aynı veya benzeri bir müdahalenin yeniden başlatılması ihtimalinin bulunması bile tek başına kişi üzerinde caydırıcı etki(chilling effect) yapar.
Bu nitelikte bir korku veya kaygı nedeniyle kişi bir daha aynı soruşturmaya, engelleyici tedbire veya başka bir yaptırıma maruz kalma riskine girmemek için kendi bilgi ve düşüncelerini ifade etme, yayma konusunda kendisini sınırlamaya veya değiştirmeye zorlayacağı açıktır. Dolayısıyla uygulanan adli/idari soruşturma veya tedbirin sonuçsuz kalması veya verilen cezanın kaldırılmış olması ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmaya ve dahası ifade özgürlüğü hakkının ihlalini engellemeye yeterli olmaz. (Bkz.Altuğ Taner Akçam/Türkiye, 2011, pr.68; Aktan/Türkiye, pr.27-28;Döner ve Diğerleri/Türkiye, 2007, pr.86-89;Gülcü/Türkiye, 2016, pr.99)
İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahaleyi AYM veya AİHM önünde başarıyla ortaya koymak, sadece mağduriyeti anlatmakla sınırlı değildir. Başarılı bir bireysel başvuru için şu unsurlar gereklidir:
Somut olay ile müdahale arasında hukuki bağın kurulması, Soruşturma veya tedbirin birey üzerindeki caydırıcı etkisinin açık biçimde ispatı, AİHM ve AYM içtihatlarına uygun teknik dilekçe hazırlığı, Olayın içeriğiyle örtüşen önceki ihlal kararlarının doğru sunulması
Bu süreç, ciddi hukuki analiz ve deneyim gerektirir. Uzman bir avukat, yalnızca olayın anlatımını değil, olayın ifade özgürlüğü açısından neden ihlal oluşturduğunu hukuk diliyle etkili biçimde açıklar. Nitekim, özellikle ifade özgürlüğü başvurularında başarı şansı, uzman avukatın desteğiyle hazırlanmış bireysel başvurularda çok daha yüksektir. Aksi takdirde, haklı bir şikâyet, teknik eksiklik veya yanlış hukuki değerlendirme nedeniyle reddedilebilir.